YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6ac23d9a3a440
0
0
171,117,28,27,170,6401,6356,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 1 0 3 5 9
Bugün : 27483
Dün : 56575
Son 30 gün : 1700597
Toplam : 62831491
IP Adresiniz : 216.73.217.13

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Cemaat ve Tarikatların Islahı ve
İntizama Sokulması İçin
ADİL AHLÂKİ DÜZEN PROGRAMI

Yozlaşan ve yoldan çıkan bir kurumun, bir oluşumun ve bir topluluğun öncelikle imhası değil, elbette ıslahı lazımdır. Bunların ıslahı ve hayırda yarıştırılmasının ilk şartı da; bu kurumlara mutlaka resmiyet kazandırılması, sistem bütünlüğüne katılması ve otokontrol altına alınmasıdır. Kangrenleşmiş uzuvların ve kanserleşmiş urların temizlenip ayıklanması dışında, böylesi sosyal oluşumların ve sivil yapılanmaların kökünü kurutmaya çalışmak, hem yararsızdır, hem de peşinen başarısızlığa mahkûm bir adımdır.

Biz yıllar öncesinden uyardığımız ve “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabını yazdığımız CIA tertipli FETÖ darbe girişimi, geç de olsa bazılarımızın ve ilgili kurumlarımızın gözlerini açmıştı. Şayet “Bir musibet bin nasihatten evladır” gerçeğine uygun davranılsa ve gerekenler yapılsa, bu şeytani fesatlıkları tarihi fırsatlara dönüştürme kapısı aralanmıştı. Dönemin Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı değerli Mehmet Emin Özafşar, Al Jazeera’ye açıklamalar yapmış; FETÖ türü yapıların tehdit unsuru olmaması için cemaatlerin kayıt altına alınması gerektiğini hatırlatmıştı. Böyle bir ihtiyacın farkına varılması bile önemli bir aşamaydı. Çünkü palyatif ve günübirlik tedbirlerle FETÖ benzeri yapıların ifsadına engel olmak imkânsızdı.

İyi de bu cemaat ve tarikatlar, nasıl disipline sokulacak ve hangi statü ile kayıt altına alınacaktı?

Şu anda İslam dünyasında bunun en belirgin örneği eksik de olsa Mısır’da vardı; orada da maalesef dini hizmetleri kontrol ve baskı altında tutmak amacıyla yapılandırılmıştı. Mısır’da cemaat önderleri, imamlar, hocaefendiler, tarikat şeyhleri, mürşitler yasal bir statüye kavuşturulmuşlardı, hepsine devlet protokolünde yer ayrılmıştı. Bir tarikatlar konseyi vardı, onun altında toplanmışlardı. Mısır’daki bu yapılanmaya gidilmesinde; 1995 senesinde Kahire’de Ezher öğrencilerine ve öğretim görevlilerine yönelik yaptığımız 40 günlük, ADİL DÜZEN seminerlerinin de etkili olduğu duyumları alınmıştı. Ama ne var ki Adil Düzen bir bütün olarak ele alınmadığı, tarikat ve cemaatlerin rahatlıkla ve İslami doğrultuda çalışmaları değil, sadece kontrol altında tutulmaları amaçlandığı için tam verimli ve dengeli bir yapı kurulamamıştı. Her şeye rağmen bu girişim, en azından ilk-örnek teşkil edecek bir adımdı ve kısmen de olsa önemli yararlar sağlamıştı. Mısır’da Şazeliler, Bedeviler ve Rufailer başta olmak üzere 73 ayrı tarikat kayıt altında faaliyet yapmaktaydı. 90 milyonluk Mısır’da, bunların kayıtlı mensupları 10 milyonu aşmaktaydı. Bunların hepsi kamusal kimliğe sahip bulunmakta ve şeyhleri müftüyle birlikte devlet protokolünde oturmaktaydı. Programları, amaçları, üye mevcutları, örgütlenme modelleri ve metotları ile faaliyet alanları şeffaftı, hesap kitapları denetlenebilir durumdaydı. Sadece Müslüman Kardeşler Cemaati, gayriresmi ve sakıncalı bulunduğundan resmiyet altına alınmamıştı. Bu elbette yanlıştı ve haksızlıktı. Ama Mısır’daki bu uygulamanın daha adil ve şamil bir programını Erbakan Hoca “Adil Düzen’de Ahlâki Yapılanma” başlığı ile hazırlatmıştı. Biz de bazı eksiklerini tamamlayıp, anlaşılır ve uygulanır pozisyona taşıyarak olgunlaştırmaya çalıştık.

Cemaat ve tarikatların ıslahı ve otokontrol (murakabe) altına alınması çalışmaları ise Diyanet İşleri Başkanlığı’mızca ve onun bünyesinde kurulacak emin ve ehil uzmanlardan oluşan kurumlarca yapılmalıdır. Sistemin tazyikinden ve siyasetin tahakkümünden kaynaklanan bazı hata ve noksanlıklara rağmen Diyanet Teşkilatı; en yararlı, hayırlı ve başarılı kurumlarımızdandır ve kesinlikle lazımdır. Adil Ahlâki Düzen Programı, Diyanet Teşkilatımızın da en etkin ve yetkin şekilde yeniden yapılanmasına; siyaset, ekonomi ve yargı kurumlarından bağımsız, ama hepsiyle irtibatlı ve bağlantılı olarak ağırlık ve saygınlık kazanmasına vesile olacaktır.

Velhasıl, cemaatlerin ve tarikatların faaliyetlerinin ve programlarının denetlendiği bir sistem mutlaka lazımdı!

Çünkü başka türlü bu yapıların yozlaşmasına, hatta dış güçlerce kullanılmasına engel olunamazdı. Artık demokratik şeffaflık, cemaat ve tarikat gibi sosyal organizasyonlar için de sağlanmalıydı. Böylece Devlet Düzen’i ve kamu hizmeti bir bütünlüğe ulaşmalıydı! Bugün mevcut tarikat ve cemaatler bünyesinde toplanan zekât, kurban ve bağış paraları on milyarlarca liraya ulaşmaktaydı. Bunların hiçbirinin kaydı ve hesabı tutulmamakta, nerelere harcandığı veya kimlerin kasasına aktarıldığı soruları hep yanıtsız kalmaktaydı. Hem ekonomik, hem psikolojik, hem de sosyolojik ve politik bir sömürü çarkına dönüştürülen tarikat ve cemaatlerin mutlaka disiplin altına alınması, düzenle entegre bir resmiyet kazandırılması ve tabi ciddi, sürekli ve sistemli bir kontrole tâbi tutulması kaçınılmazdı.

Yeri gelmişken tekrar hatırlatalım; Adil Düzen’deki “Sermaye ve Üretim vergisi” yani zekât sistemi uygulansa:

1- Hem, Türkiye bütçesi, bugünün tam 3 katına çıkacaktı…

2- Hem, ücretliden, işçiden, memur kesiminden bugünkü haksız vergiler artık alınmayacaktı.

3- Hem, tarikat ve cemaatlerdeki istismar ve suiistimaller ortadan kalkacaktı.

4- Hem de, çok yüksek oranlardaki vergi kaçakçılığı son bulacaktı.

Ancak ne var ki, hem faizci kapitalist kesimler, hem Darwinist-Sosyalist kesimler hâlâ “aman ha, bunlar şeriat kuralıdır!” diye tepinip durmaktaydı. Ve tabi işçinin, fakirin ve dar gelirlinin yanında oldukları palavraları ve sahtekârlıkları da ortaya çıkmaktaydı.

 

• ADİL AHLÂKİ DÜZEN’İN YAPISI

Adil Düzen’de “Ahlâki Kurumlara katılımın mecburi” tutulması:

Adil Düzen’de; o toplumu teşkil eden farklı inanç ve hayat tarzına sahip bütün insanların kimlik kartlarında sadece bağlı bulundukları “DİN” değil, asıl üyesi oldukları TARİKAT ve CEMAAT’leri ve diğer mensubiyetleri de yazılı olacaktır. Hatta o toplumda varsa ateistler ve dinsizler bile ayrı, ama birbirlerinden sorumlu ekipler sayılacaktır. Çünkü Dinli-Dinsiz herkesin; içinde yaşadığı ve nimetlerini paylaştığı topluma karşı, elbette sorumlulukları, ahlâki ve vicdani zorunlulukları vardır.

Örneğin Müslümanların; “Kadiriliğin, Nakşiliğin, Alevi-Bektaşiliğin filan şubesi, Nurculuk ve Süleymancılığın filan ekibi…” Veya Hristiyanların, “Ortodoks, Ermeni ve Protestan çeşidi” gibi her vatandaşın doğrudan irtibatlı bulunduğu manevi hizmet ve mezhep ekolleri kendi özgür beyanlarıyla saptanacaktır. Devletin İstihbarat ve Emniyet kaynaklarından ve savcılık kayıtlarından, haklarında “olumlu ve genel huzura katkı sunucu” raporları alınan, örneğin; İlahiyat Fakülteleri Tasavvuf Bölümü Hocalarından, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki, ilgili ve bilgili ilim adamlarından oluşan seçkin bir heyet huzurunda yapılacak imtihanlarda, “ehliyet ve liyakat” belgesi almayı hak kazanan ahlâki ve tasavvufi hizmet erbabı, toplumun manevi olgunlaşma işlevinde yetkili sayılacaklardır. Ancak bu ahlâki eğitim ekollerinin ve değişik tarikat hizmetlerinin; “tarihi süreçler içindeki gelişim seyirlerine özel terbiye usullerine ve kalbi tedavi prensiplerine” karışılmayacaktır. Bu ahlâki-manevi hizmet ve mensubiyet ekiplerine ve ekollerine resmiyet kazandırılacak, böylece disiplin ve düzen altına sokulacaktır. Yani manevi ve ahlâki ekollerin hem konumları yükseltilmiş ve yetkilendirilmiş olacak, ama aynı oranda sorumlulukları da arttırılacaktır… Bu DİNİ ve AHLÂKİ grupların ülkedeki genel yetkilileri DEVLET şûrasında, diğer bölgesel ve yerel temsilcileri ise İL, İLÇE ve BUCAK şûralarında danışman olarak görev alacaklardır. Böylece hem halkın manevi-ahlâki sorunları ilgili makamlara kolaylıkla taşınacak, hem de çözüm yolları kolaylaşıp hızlanacaktır. Ayrıca kendi mensuplarına kaliteli hizmet sunma ve topluma duyarlı ve yararlı elemanlar kazandırma çabaları oranında, bu Ahlâki Kurumlara genel bütçeden pay ayrılacak ve saygınlık kazandırılacaktır.

Ahlâki kurumlara, Tezkiye Beratı (iyi hal kâğıdı) verme yetkisi tanınması: Ancak aynı zamanda bu Ahlâki gruplara; devlet görevlerine atamalarda veya resmi ihale alımlarında; “Bu kişi bizim güvenilir ve ehil bir üyemizdir. Topluma vereceği zararları ortaklaşa tazmin etmeye kefilizdir.” şeklinde bir TEZKİYE Beratı (iyi hal kâğıdı) verme yetkisi tanınacaktır. Yani şimdiye kadar savcılıklardan alınan, ama maalesef hiçbir işe yaramayan ve zararları karşılamayan uygulama, DİNİ ve AHLÂKİ kurumların sorumluluğuna bırakılacaktır. Bu durumda, “Toplumu zarara uğratan, ihaleyi yarım bırakıp kaçan, üstlendiği görev ve yetkileri kötüye kullanan” kimselerin vereceği bütün zararlar, ona tezkiye beratı veren ve kefaletini üstlenen ahlâki kurumlardan tazmin edilip geri alınacaktır. Özel bütçelerinin yetmemesi durumunda, o ahlâki grubun diğer üyeleri, bu kişinin topluma verdiği zararları ortaklaşa karşılamak mecburiyetinde kalacaklardır. İşte böyle bir durumda, hiçbir manevi-ahlâki ekip; hırsız, ahlâksız ve vicdansız bir insanı bünyesinde barındırmayacak, her cemiyet kendi mensuplarını otokontrol altına almaya çalışacak ve böylece mutlu ve doğru bir toplum oluşacaktır.

Ahlâki Teminat ve Tazminat Sistemi Şöyle Çalışacaktır:

Elbette ve öncelikle DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) bünyesinde Tarikat ve Cemaatlerin ahlâki eğitim sistemini ve hizmet takibini yapacak bir üst birim kurulacaktır. Üniversitelerdeki yetkin Tasavvuf Hocalarından, seçkin Medrese Mollalarından ve Diyanet uzmanlarından oluşan heyetler huzurunda yapılacak ehliyet (yeterlilik) sınavları… Ve devletçe yürütülecek emniyet (güvenilirlik) ve samimiyet araştırmaları sonucu halkı irşat ve ıslah makamına layık bulunanlara resmi izin ve icazet belgeleri dağıtılacaktır. Çağdaş şartlara, ihtiyaçlara ve standartlara uygun manevi ve ahlâki tedavi ve terakki (yükselme) metotları, geleneksel tasavvufi tezkiye ve terbiye kurallarıyla harmanlanıp hazırlanan seminerler sonucu sorumlulukları belirtilmiş olacaktır. Yani manevi irşat ve ahlâki ıslah konumundaki şahsiyetlere; müntesiplerini nasıl eğitip olgunlaştıracakları ve onlardan nasıl sorumlu tutulacakları anlatılacak, bu şartları kabul edenlere resmi fırsat ve ruhsat sağlanacaktır.

Farz edelim ki; herhangi bir TARİKAT’a, Nurculuk ve Süleymancılık gibi bir CEMAAT’e… Ya da sade bir Müslüman olarak DİYANET’e… Hristiyanlık ve Yahudilik gibi başka dini bir MENSUBİYET’e veya herhangi bir AHLÂKİ teşekküle “ÜYE”lik statüsüyle bağlı bir kişi, bu manevi-ahlâki mensubiyet merkezinden:

“Bu şahıs bizim güvenilir bir üyemizdir. Devlete ve millete vereceği zararları tazmin etmeye kefilizdir” şeklinde tezkiye ve teminat beratı (iyi hâl kâğıdı) alarak:

• Bir ihale kazanan,

• Devletten kredi alan,

• Önemli ve yetkili bir makama atanan,

• Esnaf, sanatkâr ve ticaret erbabı sayılan,

• Veya doktor, mühendis ve makinist gibi görevleri bulunan kimseler, görev, yetki ve mesleklerini kötüye kullanarak devletin ve fertlerin zararına yol açar ve fırsatını bulup kaçarlarsa; bunların millete verdikleri zararlar, bağlı oldukları ahlâki ve ilmi kurumlardan ve manevi münasebet halindeki tarikat ve cemaat ortaklarından tahsil ve tazmin edilecek; böylesi ayarsız, duyarsız ve ahlâksız kimseleri bünyelerinde barındırmanın sorumluluğunu üstlenmiş ve cezalarını yüklenmiş olacaklardır.

Bu durumda, hiçbir TARİKAT, CEMAAT veya dini topluluk; hırsız, huysuz ve hilekâr kimselere kefil olmayacak, mensuplarını emin ve ehil insanlar olarak eğitip geliştirmeye yoğunlaşacak, böylece manevi istismarcılık, riyakârlık ve sahtekârlık dönemi son bulacaktır. Bu sayede tarikat ve cemaat mensupları arasında, birbirlerini sürekli takip ve terbiye etme ve otokontrol sistemiyle disiplin ve denetleme süreci başlayacaktır.

Böylesi resmi ve yetkili bir ahlâki kurumdan TEZKİYE ve TEMİNAT beratı alamayan kimseler, herhangi bir meslek ve memuriyet, kredi, şirket ve ihale işlerine katılamayacaklarından, herkes dürüst, doğru, ahlâklı ve sorumlu bir tavır takınmaya mecbur kalacaktır.

Şimdiki gibi “Biz müritlerimizin ruhlarını bir kibrit kutusuna koyup cebimizde taşıyarak, görevli meleklerden saklayıp-kaçırıp cennete salacağız!” diyecek kadar sapkın ve sahtekâr tipler İRŞAT makamına oturamayacak, Kur’an’ın sarih (açık) ayetlerine, Resulüllah’ın sahih (doğru) hadislerine, ilmin verilerine, aklın ve vicdanın gereklerine aykırı safsata ve sapkınlıklar müşteri bulamayacaktır. Çünkü ahirette ŞEFAAT etme yetkisi Allah’ın elindedir; sadece izin verdikleri şahsiyetler, şefaat edilmesi münasip görülen kimselere aracı ve yardımcı olacaklardır. Henüz dünyada iken peygamberler dışında hiç kimse “Ben size şefaatte bulunacağım!” iddiasına kalkışamayacaktır. Çünkü kendisinin bile imanla öleceği ve mahşerde şefaat etme izni verileceği, kesinlikle belli olmayan bir konuda yetkili gibi konuşanlar, sadece yalancı ve istismarcı takımıdır!

Yetki ve Sorumluluk Sahası: Adil Düzen’de “MANEVİ ve AHLÂKİ NİZAM” aşağıdaki şekilde kurulacak ve uygulanacaktır:

Dinsiz ve ahlâksız bir toplum gerçek huzuru ve mutluluğu yakalayamayacak, o toplumda adalet ve hürriyetler de korunamayacaktır. Bugün yeryüzünde ve ülkemizdeki pek çok bunalım ve belaların asıl sebeplerinden birisi de, dini ve ahlâki kurum ve kuralların giderek zayıflaması ve yozlaşmasıdır…

Şimdi, yaşanan manevi ve ahlâki problemlere bir göz atalım:

1- Bugünkü bâtıl ve zalim düzenler “barışma ve uzlaşma” yerine “çatışma ve boğuşma” temeli üzerine bina edilmiştir.

2- Bu nedenle devletin genel karmaşık yapısı içerisinde ahlâki, siyasi, ilmi ve iktisadi sistemlerin yetki ve sorumluluk sınırları belirtilmemiştir. Dini kurumlar genellikle siyasi ve ekonomik sultaların emrinde ve güdümündedir.

3- Mevcut düzenler “iyi ve verimli insan” yerine “kendilerine köle olacak tipler” yetiştirmektedir.

4- Hem düzeni yürütenler yeterli ahlâki ve dini terbiyeyi görmemiştir, hem de kasıtlı olarak nefsine esir ve manevi değerlerden yoksun insanlar üretilmektedir.

5- Ateizm (dinsizlik) ve pozitivizm (bilimi ve teknolojiyi tanrılaştırmak) düşüncesi yerleştirilmiştir.

6- Batı medeniyeti ve bilim, kiliseden gördüğü haksızlık ve yanlışlıkları bahane ederek bütün dinlere ve dini değerlere önyargılı bakar hale gelmiştir.

7- Müslümanlar da dâhil birtakım din adamları ise, maalesef ilmi gelişmelere yabancı, hatta düşman pozisyonuna itilmiştir.

8- Pek çok ülkede din, tamamen toplum hayatından dışlanmış, yasaklanmış ve bir nevi izole edilmiştir.

9- İbadethaneler boşaltılmış, terk edilmiş ve asli amaçları körletilmiştir; çılgınca kötülükler işlenen eğlence yerleri ve fuhuş merkezleri “materyalizmin mescitleri” haline getirilmiştir.

10- Materyalist rejimler maalesef manevi kalkınma planları hazırlamamış, hatta kendileri yapmadığı gibi halkın özel gayretleriyle oluşturdukları kurs ve yurt hizmetlerini engellemeye kalkışmış ve bu konuda korkunç zulüm örnekleri sergilenmiştir.

11- Devlet manevi ve ahlâki kalkınmayı sağlayacak ve dini ihtiyaçları karşılayacak hizmet sahasını boş bırakınca, bu sefer bir sürü din istismarcısı türemiş ve her biri kendi çıkarları doğrultusunda yeni dinler icat etmiş ve toplum tam bir kaosa sürüklenmiştir. Bu yeni ve tahripçi Dini ekoller, ekipler ve Din derebeyleri, dış güçlerin de desteği ile hükümetlere yön ve şekil vermeye, hatta darbe tertiplerine girişebilmektedir.

12- Neticede materyalist (maddeci ve menfaatçi), beleşçi, bencil insanlar çoğalmış, insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, aile ve akrabalık bağları ve komşuluk ilişkileri zayıflamış, hatta bitmiştir. Yozlaştırılmış Dini cemaat ve tarikatlar, kendi mensupları dışındaki Müslümanları ve mazlum insanları umursamaz hale gelmişlerdir.

13- Bu mutsuz, umutsuz, huysuz ve huzursuz insanlar; manevi boşluklarını doldurmak üzere bu sefer içki, kumar, uyuşturucu ve fuhuş yollarına sapmış, bu kötülükler giderek yaygınlaşmış ve meşrulaşmış ve hatta bol ve bedava gelir getiren korkunç sektörler haline getirilmiştir.

14- Bütün bunların sonucu intiharlar, ahlâki bunalımlar, bâtıl inançlar ve AIDS gibi çirkin ve korkunç hastalıklar çoğalmış ve hayatı insanlığa zehir etmiştir.

İşte bütün bunların yegâne çaresi ve ilmi reçetesi ise Adil bir Manevi-Ahlâki Düzen’in yerleştirilmesi ve yürütülmesidir.

A- Adil Düzen’deki MANEVİ-AHLÂKİ YAPILANMA’nın genel prensiplerini ise şöyle sıralayabiliriz:

1- Manevi-Ahlâki Düzen diğer (İlmi, İktisadi ve Siyasi) düzenlerle uyum içinde çalışacak; ama onların emrinde ve güdümünde değil bağımsız olacak, üstelik etkisi ve yetkisi kadar sorumluluğu da bulunacaktır.

2- Dini ve ahlâki kurumların asıl amacı; iyiyi, doğruyu ve güzeli göstermek olacaktır.

3- Zorlama yerine, sevdirme ve inandırma yöntemini esas alacaktır.

4- Adil Ahlâki Düzen’in önemli bir fonksiyonu da değişik din, mezhep ve cemaatleri bir arada ve barış içinde yaşatmak ve toplumda karşılıklı saygı-sevgi ve hoşgörüyü yaygınlaştırmaktır.

5- Adil Ahlâki Düzen; Din ve vicdan hürriyetinin korunmasına, gerçek bir laikliğin ve örnek bir demokrasinin uygulanmasına ve bu konuda saldırıya uğrayanların savunulmasına çalışacaktır.

6- Adil Ahlâki Düzen; genel Düzen’in aktif bir unsuru olarak murakabe (müfettişlik), tezkiye (mensuplarına iyi hâl belgesi vermek), bilirkişilik, tahkikat (tarafsız ve adil soruşturma), sağlığın korunması, sosyal güvenlik ve dayanışmanın sağlanması ve genel ahlâkın korunması konularında hem yetkili ve hem de sorumlu olarak görev yapacaktır.

7- Dini eğitim ve öğretim çalışmalarını ve halkın bu konudaki ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

B- Dini ve ahlâki kurumların şu hedefleri gerçekleştirmesi planlanmıştır:

1- Her konuda Hakkı üstün tutma, Hakka bağlı ve halka saygılı olma düşüncesi taşıyan,

2- Her türlü zulüm ve ahlâksızlığa karşı meşru metotlarla mücadele ruhu ve cihat gayreti içinde olan,

3- Menfaatçi ve materyalist değil, maneviyatçı ve ahlâki değerlere sahip ve seviyeli bulunan,

4- İçki, uyuşturucu, kumar ve fuhuş gibi kötü alışkanlıklardan; yalan, iftira, fesatçılık, fırsatçılık gibi ahlâksızlıklardan uzak duran,

5- Dini bilgi ve becerileri yeterli ve tutarlı olan,

6- Gönül huzurunu ve gerçek mutluluğu yakalayan insanlar yetiştirmek.

C- Bu ahlâki kurumların toplumsal görevi ve işlevi ise şunlar olacaktır:

1- Fert-cemiyet ve devlet arasındaki irtibat ve intizamı sağlamak ve sağlamlaştırmak.

2- Vatandaşların dini sorunlarını ve sıkıntılarını çözüme bağlamak ve sorularını cevaplandırmak.

3- Denetleme (murakabe-müfettişlik) görevini yapmak.

Adil Düzen’de müfettişlik-murakabe görevi; dini-ahlâki kurumlara verilecek ve bağımsız hareket edecektir. Şimdiki sistemde müfettişler, Bakanların veya Genel Müdürlerin emrindedir ve tabiatıyla onların güdümündedir. Yani saf vicdani kanaatleri ile hareket edecek kadar bağımsız değillerdir. Ve bu durum, haliyle adaleti gölgelemektedir.

4- Tezkiye: Kurulacak Adil Düzen’de manevi merkezler ve meşrepler gibi ahlâki kuruluşların ve farklı dini cemaatlerin, bir manevi şirket ortaklığı şeklinde düzenlenmesine ve kendi mensuplarına ticari, siyasi ve sosyal münasebetlerinde hem “bu mensubumuz emindir, itimat edilebilir, kendisine kefiliz” şeklinde tezkiye ve teminat beratı veren, hem de onların yolsuzluk ve zararlarını tazmin ve telafi eden yetkili ve sorumlu kurumlar olmasına dikkat edilecektir.

5- Tahkikat (soruşturma), ekspertiz (malların kalite kontrolü ve ihtilafların çözümü), sağlığın korunması, sosyal güvenlik ve dayanışmanın sağlanması hizmetlerine resmen ve fiilen katılmak ve ilgili makamlara geçerli ve güvenilir raporlar hazırlamak da ahlâki kurumların görevleri arasında olacaktır.

D- Adil Ahlâki Düzen’in Başlıca Teşkilatları Şunlardır:

1- Dini hizmet kuruluşları,

2- Dini eğitim ve öğretim kuruluşları,

3- Ekspertiz (malların kalite kontrolü) kuruluşları,          

4- Tahkikat (soruşturma) kuruluşları,

5- Sağlık hizmetleri kuruluşları,

6- Sosyal dayanışma ve yardımlaşma kuruluşları,

7- Ahlâki dayanışma, tebliğ, terbiye ve davet kuruluşları,

8- Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker, (Hakkı ve ahlâkı koruma ve üstün tutma, iyilikleri yürütme, kötülükleri önlemeye çalışma) teşkilatları,

9- Hakka davet ve hayra hizmet kuruluşları ve hayır vakıfları olacaktır.

E – Dini-Ahlâki Sistemin Teşkilât Özelliklerine Gelince:  

1- Kuvvetler ayrılığı esasına sadık kalınacak, bugünkü yasama, yürütme ve yargı yanında, 4. güç olarak “Denetleme” görevini yürütecek olan Dini-Ahlâki kurumlar bağımsız çalışacaklardır. Dini-Ahlâki Düzen; siyasi, ekonomik ve ilmi düzenlere müdahale etmeyecek, onlar da dini düzene karışmayacaklardır.

2- Dini grup ve kurumlar, cemaatleri sayısınca ve diğer hizmetleri karşılığında genel bütçeden pay alacaklar, ayrıca ortak üye aidatlarından oluşan özel bütçeleri bulunacaktır.

3- Her türlü meşrep, tarikat veya cemaatin; Bucaklarda orta, İllerde yüksek, Devlette ise üst seviyeli temsilcileri bulunacak ve oradaki şûraların tabii üyesi sayılacaklardır. Böylece resmi etkinlik ve yetkinlikleri artan AHLÂKİ-DİNİ teşekküller, toplumda “DENETLEME VE DENGELEME” görevlerini huzurla ve sorumlulukla yerine getirmiş olacaklardır.

Bu durumun, temel eserlerimizde bir karşılığı var mıdır?

Önce, “Efendim, bu tür bir düzenlemenin temel kaynaklarımızda veya tarihi uygulamalarda aynen örneği var mıdır?” şeklindeki itirazlar yersizdir. Zira bizim Kur’an ve Sünnet gibi NAKLİ kaynaklarımız, kıyas ve içtihat gibi AKLİ dayanaklarımız, birçok mesele ve kurumun “genel ve temel esaslarını” belirtir. Onların uygulanma şeklini ise değişen ve gelişen şartlara ve hayat standartlarına uygun içtihatlara bırakır. Bilindiği gibi tarikat ve mezhepler bile sonradan düzenlenmiş ve disiplinize edilmiştir.

Şartların ve ihtiyaçların zorlamasıyla ortaya çıkan, ilmi araştırmalar ve içtihadi kararlarla oluşan bu tür yeni teklif ve tasarılara, “Bunun aynısı kaynaklarımızda var mıdır?” diye karşı çıkılmaz… Bu uygulamaya izin veren ve işaret eden deliller sorulur… Veya bu tür uygulamayı yasaklayan ve haram kılan deliller ortaya konulur ve bunlara uygun sistem ve prensipler geliştirilir.

Örneğin; kaynaklarımızda banka yoktur ama faizi yasaklayan ve borç (kredi) alıp vermeyi ayarlayan hükümler vardır. Belki fabrika yoktur ama işçi-işveren münasebetlerini, üretim ve tüketim dengesini düzenleyen esaslar vardır. Bunun gibi ağır sanayi, harp sanayi yoktur ama bunlara işaret ve teşvik eden emirler vardır.

İslam’da inanç ve ibadet esasları ve şekilleri kesin ve kâmil olarak gösterildiğinden daha çok ticaret, siyaset, sanat, iktisat ve sosyal hayatı içine alan “muamelat” konuları değişmeye ve gelişmeye müsait olduğu için; haliyle bu konularda yeni içtihatlara, yeni kurum ve kurallara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum bizlere, her asırda geçerli ve yeterli, yeni düzenlemeler yapma imkânı da kazandırmaktadır. Bu nedenle tarikat, meşrep, mektep ve mezhep, vakıf, dernek ve parti gibi ilmi, ahlâki, siyasi ve sosyal müesseseler de isim ve şekil olarak kaynaklarımızda yer almamaktadır. Ancak bunlarla ilgili temel esaslar ve hükümler mutlaka vardır. İşte ilim ehlinin görevi; bunlardan yola çıkarak, yeni kurumlar ve yeterli kurallar oluşturmaktır.

İşte Adil Düzen’de öngörülen vekâlet ve kefalet kurumu da ilmi bir yapılanma olup; kimlere, niçin ve nasıl vekil ve kefil olunacağının şartları kaynaklarımızda zaten vardır. Bunun gibi iptidai bir pasaport sistemi sayabileceğimiz “eman verme” veya “emanına alma” uygulaması cahiliye döneminden sonra Ashab-ı Kiram tarafından da uygulanmış, bizzat Efendimizin fiili ve kavli sünnetleriyle harpte ve sulhta kimlere ve nasıl eman verilebileceği öğretilmiştir… Şöyle ki: Dışarıdan gelen bir yabancı, o bölgede rahatça ve serbestçe ticaret ve seyahat yapabilmek için, kendisini yakinen tanıyan bir kabile reisinin emanına girerdi. Bu durum; “filan kişinin hak ve hürriyetlerini koruyacağımızı, hırsızlık ve cinayet gibi zararlarına da kefil olacağımızı ilan ediyoruz” demekti… Böylece çevresinde itimat sağlayamayan, emanına girecek tanıdık kimseler bulamayanlar ortada kalırdı.

Hatta İslam fıkhında, cinayet işleyen kimselerin ödemesi gereken diyeti (tazminatı) verecek gücü yoksa, bu miktarın mensup olduğu kabilesi ve aşireti arasından toplanması esas alınmıştır. Ta ki her kabile kendi mensuplarını imanlı, ahlâklı ve vicdanlı kişiler olarak yetiştirmeye, kötüleri ve katilleri bünyesinde barındırmamaya dikkat ve gayret etsin. Bugün kabileler ve aşiretler yerine, tarikatlar ve meşrepler veya farklı dinden cemaatler bulunmaktadır. Geçmişte aşiretlerin yaptığı teminat verme ve tazminat ödeme işlevini, şimdi Adil Düzen’de ahlâki ve dini oluşumlara yüklemenin hukuka uygun olacağı anlaşılmış olmalıdır.

Efendimizin (SAV); “İstişare edilen, emin (ehil ve güvenilir) olmalıdır” hadisi de, kişiler hakkında sorulduğu zaman; “Bu kimse ehil ve emindir” diyen şahıs veya kuruluşların “güvence verebilecek ve sorumluluk yüklenecek şartlara ve sıfatlara haiz bir resmiyet taşımalıdır” manasına da işaret edilmektedir.

Bu arada; “Ülke çapında yaygın bir manevi hizmet veya meşrep, bütün bağlılarını veya mensuplarını nasıl tanıyabilir ki, onun hakkında teminat verebilsin?” diye soranlara ise cevabımız şudur: Herhangi bir kişiye, içinde yaşadığı ildeki veya beldedeki bağlı bulunduğu manevi merkez veya meşrep temsilcisi tezkiye ve teminat beratı verebilecektir. Bu, hem aynı beldede ve yakın çevrede oturan ve aynı manevi meslek ve meşrep halkasında samimiyet kuran insanların, birbirini yakinen tanıması bakımından kolaydır. Hem de, dini meşrep ve mesleklerde zaman zaman ortaya çıkan ve çeşitli istismar ve suistimallere yol açan, şeyhliğin şahlığa dönüşmesi şeklindeki tekelleşmeyi veya giderek derebeyliğe dönüşen “ağabeyliği” önleyecek bir yapılanmadır. Zira bir kişinin sapıtması veya satın alınması ile koca bir cemaatin istismarı önlenmiş olacaktır. Böylece her ahlâki kuruluş ancak takip ve terbiye edebileceği, zahiri ve manevi tasarruf altında tutabileceği ve sorumluluğunu üstlenebileceği kadar bağlısına hizmet vermek zorunda kalacaktır. Yani kalabalık değil kalite ve kalifiye önem kazanacaktır.

Asrımızda, görev ve yetkileri kötüye kullanmaları, suistimal ve istismarları sadece vicdani telkinat ve nasihatlerle değil, ancak o sahada geliştirilmiş otokontrol sistemlerle önlemek mümkün ve münasiptir. Siyasi, sosyal ve ekonomik bütün kurumların zamanla yıprandığı ve yozlaştığı bir gerçektir. Bu tür kurumlar giderek özelliğini ve güzelliğini kaybedebilir. İşte böyle oluşumları yeni bir düzene ve disipline kavuşturmak ve onlara yeni ve yeterli fonksiyonlar kazandırmak gerekmektedir. Nasıl ki tamirhaneler zamanla atölyelere, atölyeler fabrikalara dönüşmüş, bu evreler ve devreler tabii olarak yeni ve yeterli kurum, kural ve kavramları da beraberinde getirmiş ve geliştirmiştir. Öyleyse sosyal ve ahlâki kuruluşlar olan manevi meslek ve meşreplerin de gelişen ve değişen ihtiyaçlara paralel olarak kabuk değiştirmesi ve yeniden şekillenmesi tabii ve zaruridir.

Böylelikle; manevi ve uhrevi hizmet verecek olan ahlâki/dini kuruluşlara resmiyet ve ciddiyet kazandırılmış, toplum hayatında etkili ve yetkili bir konuma çıkarılmış olacaktır. Tabiatıyla nimet-külfet dengesi esasına uyularak yetkileri oranında da sorumlulukları bulunacaktır. Artık bütün manevi hizmet ve meşrepler ahlâklı ve emin insanlar yetiştirmeye çalışacak, o ülkede hayır ve hizmet yarışı başlayacaktır. Sahtekârlık ve riyakârlık işe yaramayacak, ahlâk kurumlarından iyi rapor alamayan huysuzlar ve hırsızlar kötülük fırsatı bulamayacaktır. Mensuplarının vereceği maddi ve manevi zararı, o cemaatin bütün üyeleri birlikte tazmin etmek (ceza olarak ortak bütçedeki paylarından ödemek) durumunda kalacaklarından, herkes birbirini devamlı uyaracak ve koruyacaktır. Böylece Peygamberimizin, “Müslümanlar (Hakka ve hukuka teslim olmuş insanlar) bir vücudun parçaları gibidir.” hadisinin hedefi de gerçekleşmiş olacaktır.

Siyasi yönden partilerin, ilmi yönden okul ve ekollerin, iktisadi yönden sendika ve derneklerin resmi temsilcileriyle birlikte; Bucak, İl ve Devlet Şûralarının tabii üyeleri sayılacak olan ahlâki kuruluş yetkililerine, bu uygulama ile ayrıca bir saygınlık ve ağırlık kazandırılacaktır.

Adil Düzen’de öyle dengeli bir sistem kurulacaktır ki; hiç kimse ne maddi ne de manevi, hak etmediği bir makam ve menfaati asla kullanamayacak, hak ettiğinden de mahrum kalmayacaktır… Görev ve yetkiler, hatta şeref ve rütbeler; kişi ve kuruluşların insafına ve inisiyatifine bırakılmayacaktır. Ve tabii asla unutulmamalıdır ki burada üzerinde durulan: Ahlâki Kurumların, resmiyet ve hizmet açısından yeniden yapılanması, çağdaş statü ve standartlara kavuşturulması, yetki ve sorumlulukları artırılarak etkinlik kazandırılması ve Adil Düzen’in önemli bir unsuru olarak toplum ve devlet hayatındaki yerine oturtulması ve böylece manevi karakollar olarak toplum düzenine ve disiplinine katkıda bulunmasıdır. Yoksa kalbi tasarruf ve terbiye konusunda olsun, ruhi kemâlat ve marifet hususunda olsun… Bunların özel eğitim, irşat ve hizmet usullerine müdahaleye kalkışmak yanlıştır. Bu konular, devletin ve resmiyetin yetki sahasının dışındadır.

 

• DİNİ VE AHLÂKİ SİSTEMİN ÇALIŞMA ESASLARI VE AHLÂKİ AMAÇLARI

1- İnsanlarımıza İLMİ Ahlâk kazandırmak:

a- Herkesi sabır ve saygıyla dinleme,

b- İlmi ve insani tartışma kurallarını öğrenme,

c- Şahsi karar verebilme yeteneğini geliştirme,

d- Hakkı ve haklıyı savunma gayreti gösterme şuuru aşılanacaktır.

2- Topluma MESLEKİ Ahlâk aşılamak:

a- Sözünde durma ve kimseyi aldatmama,

b- Hile ve haksızlık yapmama,

c- Çalışkan ve üretken olma,

d- İmkân, eleman ve zaman israfından kaçınma duyarlılığı aşılanacaktır,

3- Halkımıza SİYASİ Ahlâk şuurunu ve oy verme sorumluluğunu yaygınlaştırmak:

a- Kurallara ve kanunlara uyma,

b- Amirlere ve yetkililere itaatli olma,

c- Hakem (mahkeme) kararlarına rıza anlayışı aşılanacaktır.

4- SOSYAL VE TOPLUMSAL Sorumluluk Ahlâkı olgunlaştırmak için de:

a- Savunma gayreti, Hak ve adaleti koruma ahlâkı (İslamiyet’teki CİHAD gibi),

b- Toplanma ve cemaat olma ahlâkı (NAMAZ gibi),

c- Dayanışma ve ölçülü yaşama ahlâkı (İNFAK gibi),

d- Sağlıklı ve ölçülü yaşama ahlâkı (ORUÇ gibi),

e- Seyahat ve turizm ahlâkı (HAC gibi) ve anlayışı kazandırılmak amacına yönelik programlar hazırlanacaktır.

F- DİNİ – AHLÂKİ DÜZEN’İN çalışma prensipleri şunlar olacaktır:

1- Müspet ilme ve aklıselime uygun, yani tabii (doğru ve doğal) olması,

2- Uygulanabilir kolaylık ve pratiklikte bulunması (YÜSR),

3- Tabii ve tarihi gelişme ve değişmelere, akli ve bilimsel gerçeklere açık bulunması (İCMA-İÇTİHAT),

4- Dengeli ve adil ve uygulanabilir olması,

5- İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi kriterleri ortaya koyması,

6- Zorlama değil, inandırma ve benimsetip ihtiyaç duyurma esasına dayanması.

 

• ADİL DÜZEN’DEKİ AHLÂKİ YAPILANMADA, DİNİ VE AHLÂKİ KURUMLARIN “DENETLEME GÜCÜ”NÜN GÖREV ALANI VE SORUMLULUKLARI

Bugünkü bâtıl ve Batılı sistemlerde, yasama meclislerine yasa yapma (kanun koyma) yetkisi yanında ayrıca “denetleme” yetkisi ve görevi de verilmiştir. Hem karar alma ve kanun koyma, hem de alınan kararın doğruluk ve kontrolünü aynı kuruma vermenin, “iş bölümü kuralları” açısından da, “güvenilirlik şartları” bakımından da sakıncalı olduğu bir gerçektir. Ayrıca Bakanların ve Genel Müdürlerin emrinde ve memur statüsünde çalışan müfettiş ve murakıpların; bağımsız hareket edemeyecekleri ve çeşitli baskı ve kuşkularla vicdani kanaatlerine ters düşebilecekleri zaten bilinmektedir. Bu nedenle Adil Düzen’de “yasama” yetkisi ile “denetleme” yetkisi birbirinden ayrılmış ve böylece şimdiki sistemdeki, “kurumların kendi kendisini denetleme” çelişkisi de giderilmiştir. Batılı rejimlerdeki müfettiş, murakıp, hesap uzmanı, kontrolör, zabıta, eksper, tahkikat komisyonları ve devlet denetleme uzmanları gibi dağınık ve bağımlı kurumların, fonksiyonlarını tam ve tarafsız olarak ve tesir altında kalmadan yapabilmeleri için, denetleme yetkisi ve görevi; Adil Düzen’de Dini-Ahlâki kurumlara devredilmiştir.

Gerek tahkikat (soruşturma) çalışmalarına, gerek yargı (mahkeme) kararlarına kolaylık sağlamak üzere; gerek delil toplama ve tespitleri yapma işinde olsun, gerek üretilen malların standartlara uygunluğunu ve kalite kontrolünü yapma işinde olsun ve gerekse ruh ve beden sağlığını koruyan ve sağlık hizmeti yapan kurumların denetimi işinde olsun;

a- Gerekli ve yeterli dini eğitimden ve ilgili mesleki öğretimden geçmiş,

b- Ahlâki değeri ve dürüstlüğü denenmiş ve belirlenmiş,

c- Ruhuna ahiret düşüncesi ve hesap endişesi yerleşmiş,

d- Makam ve menfaat açısından bir yere bağımlı olmadığından, vicdani kanaatiyle hareket edebilen kimselerin teftiş ve denetleme hizmetini yapmaları, elbette daha isabetli ve verimli olacaktır. Bugün Batı’da hastanelerin büyük çoğunluğunun kiliselerin yönetimi ve denetimi altında bulunması da bu yüzdendir.

5 23 oy
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

Abone Ol
Bildir
11 Yorum
En yeni
En eski En Çok Oylanan

Adil Düzen, toplumda adaletin, ahlakın, güvenin ve hakkaniyetin esas alındığı; insanın sadece ekonomik çıkarlarıyla değil, sorumluluk, vicdan, kul hakkı ve Allah’a karşı kulluk bilinciyle hareket ettiği toplumsal düzen anlayışıdır.

Adil Düzen; güçlü olanın haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu; çıkarın değil hakkın, zulmün değil adaletin, bencilliğin değil kardeşliğin esas olduğu bir düzendir.

Adil Düzen yalnızca ekonomik bir düzenleme değildir.
Aileden eğitime, ticaretten hukuka, siyasetten ekonomiye kadar, hayatın bütün alanlarında adalet ve ahlakın hâkim olması amaçlanır.
Nihai hedef, maddi kalkınma ile manevi değerleri birlikte gerçekleştiren bir toplum anlayışıdır.

Adil Düzen’in Temel Özellikleri:
1- Adalet esastır
Düzenin merkezinde güç değil, hak bulunur.
Güçlü olanın değil, haklı olanın korunması hedeflenir.
Hukuk, herkes için eşit uygulanır.
Zulüm, haksızlık ve ayrıcalık reddedilir.
Hiç kimseye makamı, serveti, gücü veya mensubiyeti sebebiyle ayrıcalık tanınmaz.
Kur’an’ın ölçüsü: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.” (Nahl, 90)

2- Ahlak ve maneviyat merkezdedir
Ekonomik kalkınma kadar, ahlaki kalkınma da önemlidir.
Dürüstlük, emanete riayet, merhamet, haya, sabır ve kul hakkından sakınma, toplumun temel değerleri olur.

3- Kul hakkı korunur
Haksız kazanç, yolsuzluk, rüşvet, gasp, dolandırıcılık ve zulüm reddedilir.
İnsanların malı, canı, onuru ve emeği güvence altına alınır.

4- Faiz ve sömürüye karşı durulur
Borç üzerinden sürekli gelir elde ederek, zayıfın güçlüye bağımlı hâle gelmesi önlenmeye çalışılır.
Üretim, ticaret, ortaklık ve alın terine dayalı ekonomik faaliyet teşvik edilir.
Amaç, ekonomik ilişkilerde sömürüyü azaltmaktır.

5- Emek ve alın teri korunur
Çalışanın hakkı zamanında ve adil biçimde verilir.
İşveren de korunur; üretim ve yatırımın önündeki haksız engeller kaldırılır.
Ölçü: “İşçinin ücretini, teri kurumadan önce veriniz.” şeklindeki meşhur hadis-i şerifin ortaya koyduğu anlayıştır.

6- Zenginlik adil şekilde dolaşır
Servetin belirli ellerde sürekli toplanmasının önüne geçilir.
Zekât, sadaka, vakıf ve sosyal dayanışma mekanizmaları güçlendirilir.

7- Üretim teşvik edilir
Tüketimden önce üretim,
borçlanmadan önce yatırım,
israftan önce tasarruf,
ranttan önce alın teri esas alınır.
Ekonominin temeli, tüketim ve borçlanma değil, üretim olmalıdır.
Sanayi, teknoloji, tarım ve yerli üretim güçlendirilir.
İnsanlara sadece yardım etmek değil, onlara üretme ve kazanma imkânı sağlamak hedeflenir.

8- Devlet, adaletin teminatı olur
Devlet vatandaşına hizmet eder.
Kamu kaynakları şahsi çıkarlar için değil, milletin ortak menfaati için kullanılır.
Liyakat, ehliyet ve emanet anlayışı esas alınır.

9-Fırsat eşitliği sağlanır
İnsanların doğduğu aile, sahip olduğu servet veya çevresi, hayatını belirleyen tek unsur olmaz.
Eğitim, çalışma ve ekonomik imkânlara adil erişim sağlanır.

10- İnsan onuru korunur
Fakir, zengin; işçi, işveren; yönetici, vatandaş herkes insanlık onuru bakımından değerlidir.
İnsan ekonomik bir araç değil, Allah’ın yarattığı değerli bir varlık olarak görülür.

Topluma Sağlayacağı Başlıca Faydalar
➡️Güven ortamı oluşturur.
➡️Zulmü ve haksızlığı azaltır.
➡️Yolsuzluk ve rüşvetle mücadeleyi güçlendirir.
➡️Gelir dağılımındaki adaletsizliği azaltır.
➡️Üretim ve istihdamı teşvik eder.
➡️Aile ve toplum bağlarını güçlendirir.
➡️Zengin ile fakir arasındaki uçurumu azaltır.
➡️İnsanlarda sorumluluk ve dayanışma bilincini geliştirir.
➡️Ekonomiyi sadece para kazanma anlayışından çıkarıp, ahlak ve toplumsal faydayla bütünleştirir.
➡️Devlet ile vatandaş arasında güveni artırır.
➡️Hak, hukuk ve liyakat kültürünü güçlendirir.
➡️Maddi kalkınmayı, manevi ve ahlaki değerlerle birlikte ele alır.

Rabbimiz, tüm insanlığın huzur ve onurla yaşayacağı Adil Düzen medeniyetini bir an evvel nasip etsin.

Adil Ahlaki düzende denetimin oto kontrol üzerine kurgulanması kaynakların verimli kullanılması açısından da çok önemlidir. Kaynaklar israf olmadan ve verimli bir şekilde kullanılmaktadır. Batılı ve batıl sistem gücü üstün tutan bir medeniyet olduğu için sömürü bu sistemin doğal bir sürecidir. Dolayısıyla (makalede de geçtiği gibi) çatışmaya dayalı bir hayat sistemi kurgulanmış olup bu hayat sisteminde tüm kaynaklar (insan, zaman, maddi vb) israf edilmektedir. Böylece sömürü hedefi de gerçekleştirilmiş olmaktadır. Adil Düzen ise Hakkı üstün tutan bir medeniyet olduğu için en az kaynak kullanımıyla en verimli işleri yapabilmek bu medeniyetin bir sonucudur. Bu durum toplumda her açıdan üretim ve verimliliği artırarak maddi ve manevi kalkınmayı sağlayacaktır. Bunun yanında oto kontrol yoluyla suç işleme güdülerini engelleyeceği için toplumsal huzura ve ahiret saadetinin kazanılmasına katkı sağlayacaktır. Makalede geçen “Denetim” mekanizmasına yönelik açıklamalar devrim niteliğinde ve işin doğasına fıtratına en uygun yöntemdir. Çünkü işi yapan kurumun kendi kendini denetlemesi ve denetlemeyi yapacak müfettişlerin bir memur gibi görev yapması bağımsız denetimin gerçekleşmesini engellemektedir.
Erbakan Hocamızın dediği gibi: “bu kapıya gelinecek, mecbursunuz, fakat ben istiyorum ki kafanızı gözünüzü yarmadan gelin”. Adil Düzen’i istemeyenler bugünkü sömürü düzeninden menfaatlenenler ve bu çarkın devamını isteyenlerdir. Ayrıca sorumluluk almaktan, toplumda şu anki edindiği cazibesini yitirmekten ve özellikle hak etmediği bir ünü kaybetmekten, gerçek ayarlarının ortaya çıkmasından korkan kesimlerdir.

HAKKI ÜSTÜN TUTUNCA, NEFSİNİ VE MENFAATİNİ MERKEZE KOYMAYINCA, KALBİNDEKİ FERASET VE HİKMET NURUYLA ORTAYA KONULAN MUHTEŞEM BİR HAZIRLIK!.. Unutmayalım ki; FERASET; sadece Allah rızası için çarpan kalplere verilen bir ilahi lütuftur. Menfaat girerse o lütuf geri alınır.

Aklı selime – Müspet ilime – Tarihi tecrübe ve birikime – Vicdani kanaat ve tatmine – Evrensel hukuk ve adalet kaidelerine – İlahi dinin ve Kur’an’ı Kerim’e Sünnet’e göre hazırlanıp insanlığın hizmetine sunulan bu proje tek kelimeyle “HAY ALLAH RAZI OLSUN SİZLERDEN” dedirtecek bir hazırlık değil mi? Elhamdülillah ülkemizde onca kurum kuruluş akademisyen molla medrese hocası İslam Alimi profesör bulunduğu halde, Milli – Milli Çözüm harici böylesi bir proje düzen sistem hazırlığı neden sunulmaz neden insanlığın önüne getirilip alın size saadetin huzurun onurun bulunacağı bir hazırlık deyip şuanki bozuk batıl düzenden artık çıkalım diyen olmaz!… El cevap: SİSTEMDEN BESLENENLER, SİSTEMİ DEĞİŞTİREMEZLERDE ONDAN. Bu kadar basit … Ama bir tarafta böylesi bir proje hazırlamaya yetecek kafanın da olmadığını düşünüyorum. O kafa olsaydı gelirlerdi en azından böylesi bir hazırlığı yapana teşekkür eder yetmez destek verir omuz verir ve tüm ülke insanlığına etkili yetkili mercilere , İslam ülkelerinin ve diğer mazlum ülkelerin etkili yetkili camiasına bu hazırlıkları duyurmak anlatmak hatırlatmak için cansiperane gayret ve çaba gösterirlerdi. Neyse onlar kendi hesaplarını kendileri verecek Allah’a…

Milli Çözüme sonsuz teşekkür ediyoruz. İyi ki varsınız… Bu insanlığın gerçek sahibi ve seveni olduğunuzu her türlü ispat ve tescil ettiniz… Allah sizlerden razı olsun. Rabbim Siyonist ve İşbirlikçilerden öncelikle kurtulmamıza vesile olacak Milli Çözümlü MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİNE geçmemizi ve sonrasın da biran evvel insanlığın TEK kurtuluş reçetesi olan ADİL DÜZEN’E geçilmesini hızlandırsın. Amin.

Çare Adil Düzen Projelerinde; Çözüm Milli Çözümdedir!

Yozlaşan ve yoldan çıkarılan cemaatlerin ve tarikatların imha edilmesi yerine ıslah edilmesi gerekmektedir, bunun için ADİL AHLÂKİ DÜZEN PROGRAMI uygulanmalıdır!

Hem inkârcılar, hem istismarcılar hakikatin tahrif edilmesi için çabalamaktadırlar!
İnkârcılar ve istismarcılar, dışarıdan bakıldığında birbirine tamamen zıt iki kutup gibi görünseler de hakikati gölgeleme, kendi çıkarlarına alet etme ve kitleleri manipüle etme noktasında derin bir ortaklığa sahihtirler.
Yozlaşan ve yoldan çıkarılan cemaat ve tarikatlar; hem inkârcıların yani dini tamamen reddedenlerin hem de istismarcıların yani dini kendi çıkarları için kullananların en büyük sermayesi haline gelmiştir.

İnkarcılar ve istismarcılar görünüşteki düşmanlıklarına rağmen, aslında birbirlerinin varlığından beslenen iki gruptur ve gizli ortaklıkları şu temel noktalarda belirginleşmektedir.
İnkârcılar yani dini değerleri veya hakikatleri tamamen reddedenler, istismarcıların samimiyetsizliklerini ve verdikleri zararları öne sürerek kendi inkârlarını meşrulaştırmaya çalışırlar.
İstismarcılar yani dini veya kutsal değerleri maddi/manevi çıkarları için kullananlar ise inkârcıların saldırılarını gerekçe göstererek kitleleri korkutur ve kendi etrafında toplarlar.
İnkârcılar hakikatleri bütünüyle yok sayarak yok etmeye çalışırken, istismarcılar kendi hırslarına göre şekillendirerek içini boşaltırlar.

İstismarcı olmasa, inkârcı saldıracak malzeme bulamaz; inkârcı olmasa, istismarcı kitleleri “bakın din elden gidiyor” diyerek arkasına alıp sömüremez.

 “Ki onlar yeryüzünde fesatçılık (bozgunculuk) peşindedirler, ıslaha çalışıp dirlik ve düzen kurma (gayesi ve gayreti) gütmeyenlerdir.” (Şuarâ 152) https://www.mealikerim.com/26/suara/152

Yozlaşan ve yoldan çıkan cemaatlerin ve tarikatların imhası değil, elbette ıslahı lazımdır.
Cemaatlerin ve tarikatların; kökünü kurutmaya çalışmak, hem yararsızdır, hem de peşinen başarısızlığa mahkûm bir adımdır.
Hem ekonomik, hem psikolojik, hem de sosyolojik ve politik bir sömürü çarkına dönüştürülen tarikat ve cemaatlerin mutlaka disiplin altına alınması, düzenle entegre bir resmiyet kazandırılması ve tabi ciddi, sürekli ve sistemli bir kontrole tâbi tutulması kaçınılmazdır.

Cemaat ve tarikatlar, nasıl disipline sokulacak ve hangi statü ile kayıt altına alınacaktır?
Cemaatler ve tarikatlar; Devlet Düzen’i ve kamu hizmeti içerisinde uyum ve bütünlük içerisinde olmalıdır.
Cemaatlerin ve tarikatların; faaliyetlerinin ve programlarının denetlendiği bir sistem mutlaka lazımdır ve demokratik şeffaflık, cemaat ve tarikat gibi sosyal organizasyonlar için de sağlanmalıdır.
Cemaatlerin ve tarikatların ıslah edilmesi ve otokontrol (murakabe) altına alınması çalışmaları Diyanet İşleri Başkanlığı’mızca ve onun bünyesinde kurulacak emin ve ehil uzmanlardan oluşan kurumlarca yapılmalıdır.
Cemaatlerin ve tarikatların ıslah edilmesi ve hayırda yarıştırılmasının ilk şartı da; bu kurumlara mutlaka resmiyet kazandırılması, sistem bütünlüğüne katılması ve otokontrol altına alınmasıdır.

Adil Ahlâki Düzen Programı, Diyanet Teşkilatımızın da en etkin ve yetkin şekilde yeniden yapılanmasına; siyaset, ekonomi ve yargı kurumlarından bağımsız, ama hepsiyle irtibatlı ve bağlantılı olarak ağırlık ve saygınlık kazanmasına vesile olacaktır.
Toplumu teşkil eden farklı inanç ve hayat tarzına sahip bütün insanların kimlik kartlarında sadece bağlı bulundukları “DİN” değil, asıl üyesi oldukları TARİKAT ve CEMAAT’leri ve diğer mensubiyetleri de yazılı olmalıdır.
Hatta o toplumda varsa ateistler ve dinsizler bile ayrı, ama birbirlerinden sorumlu ekipler sayılacaktır. Çünkü Dinli-Dinsiz herkesin; içinde yaşadığı ve nimetlerini paylaştığı topluma karşı, elbette sorumlulukları, ahlâki ve vicdani zorunlulukları vardır.

Son düzenleme 1 ay önce Necati Akgül

Evet bu gün ülkemizdeki bir çok cemaate bakıldığı zaman hepsi kendi içine yönelik dışa kapalı birlik beraberlikten uzak bir tutum sergilediklerini görmekteyiz bir çoğu da dış güdümlerin menfaati üzerine.
Adil Düzen ise geneli toplayıp otokontrol disiplin ve denetleme süreci ile manevi istismarcılık,riyakar ve sahtekarcılık dönemini sonlandırılacak.
Adil düzen ve yeni bir dünya ile bir bütüncüllüğü getirecek inşallah

Bu makaleyi okumak bile huzur ve mutluluk verirken, böyle bir düzenin hakim olduğu dünyada yaşamak ne kadar huzurlu ne kadar mutludur inşallah en kısa sürede yaşayarak anlarız. Rabbim Adil Düzene dayalı yeni bir dünyanın kurulmasını bir an önce nasip eylesin bizleri de bu uğurda canla başla çalışan mücahit muttakilerden eylesin, ayaklarımızı ve kalbimizi sabit kılsın, ayaklarımızın kaymasına sebep olacak yanlışlardan bizleri korusun amiin.

“Ancak ne var ki, hem faizci kapitalist kesimler, hem Darwinist-Sosyalist kesimler hâlâ “aman ha, bunlar şeriat kuralıdır!” diye tepinip durmaktaydı.” DİYENLER İÇİN BAKIN ADİL DÜZEN NEDİR ?

ADİL DÜZEN NEDİR?

Adil Düzen, “Mutlak Doğru”ları esas alarak ve yine “Mutlak Yanlışlardan” sakınılarak hazırlanmış
a) İlmi b) İnsani c) İslami d) Orijinal bir yeni sistem olmaktadır.

Peki Mutlak Doğru Ne, Mutlak Yanlış Ne?
1- Aklı selimin
2- Müspet bilimin
3- Tarihi tecrübe ve birikimin
4- Vicdani kanaat ve tatminin
5- Evrensel hukuk ve adalet prensiplerinin
6- İlahi Dinin ve Kur’an’ı Kerim’in;
Ortaklaşa, iyi, yararlı ve güzel buldukları DOĞRU, yine bu 6 temel ölçü biriminin ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin buldukları ise YANLIŞ’tır.

İşte Adil Düzen doğrulara dayanan ve yanlışları bırakan, yepyeni ve orijinal bir sistem modeli olmaktadır. Ve tarihte başka bir örneği bulunmamaktadır.

ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR VE KİMSE DE ENGEL OLAMAYACAKTIR…

EMANETİ EHLİNE VERMEK: ADAMA GÖRE İŞ DEĞİL, İŞE GÖRE ADAM

Emanetler ehline verilmeyip yandaşlara, akrabalara, arkadaşlara-ahbaplara, yani adama göre iş verilip ehliyet, liyakat, ahlak ve sorumluluk bilinci esasları göz ardı edilmesi sonucunda yozlaşan ve giderek bozulup yoldan çıkan bir kurumun, bir oluşumun ve bir topluluğun öncelikle imhası değil, elbette topyekun ıslah edilmesi lazımdır.

Çünkü insan denen varlık; yaratılışı gereği, iyiye ve kötüye, güzele ve çirkine, faydalıya ve zararlıya, adalet ve zulme, doğruya ve yanlışa kayabilecek özellikte yaratılmıştır. Her zaman iyi, faydalı, güzel, adil ve doğru olanı seçmesi için mutlaka bir ehliyetli bir öğreticinin terbiye ve eğitim sürecinden geçiyor olması ve sürekli bir denetimde tutulması şarttır. Ve yine insan çalışıp üretmekten çok, kolayından tüketmeyi sever.

Bu sebeple insanlardaki “çalışmadan kazanma, üretmeden tüketme ve yorulmadan yaşama” arzu ve isteğini, (kazancını adil olmayan her türlü) zararlı halden yararlı hale çevirmek için; ADİL BİR DÜZEN ve DİSİPLİN’e ihtiyaç vardır. Böylece; her fert helâl ve meşru yoldan, gücü ve aklı yettiği kadar çalışıp kazanmak, yani “üretmek ve çalışıp ürettiği kadar da tüketmek” hakkına sahip olacaktır. Bu sistemi; düzenlemek, denetlemek ve disiplinize etmek ise Adil Devletin görevidir. İşte bu sebeple üretime dahil olacak insanın, bereketli olması ve zarara sebep vermemesi için ehliyetli bir öğreticinin gözetiminde sürekli bir terbiye ve eğitime tâbi tutulup sorumluluk alacak ve devam ettirecek bir disipline sokulması ve kontrol edilmesi gerekir. Adil Ahlaki düzendeki dini kurumlar, toplumun genel huzuru ve refahı için bu amacı yerine getirmek ve hizmet için yapılandırılmışlardır.

İşte Adil Ahlaki Düzende; “Bu şahıs bizim güvenilir bir üyemizdir. Devlete ve millete vereceği zararları tazmin etmeye kefilizdir” diye resmi ve yetkili bir ahlâki kurumdan TEZKİYE ve TEMİNAT beratı alamayan kimseler, herhangi bir meslek ve memuriyet, kredi, şirket ve ihale işlerine katılamayacaklardır… Önce herkes bir ahlaki kuruma üye olmak zorunda kalacak ve herkes o kurumun bir üyesi olarak kalmak ve istediğinde TEZKİYE beratı almak istiyorsa dürüst, doğru, ahlâklı ve sorumlu bir tavır takınmaya mecbur kalacaktır. Bu şahsın üye olduğu ahlaki kurum ve diğer üyeler; bu kişinin zarara sebebiyet vermesi sonucunda TEMİNAT ödemek istemiyorsa; tüm üyelerinin dürüst, emin, güvenilen ve sorumluluk sahibi kişiler olmaları içim emri bil marufa yönelecektir ve diğer üyeler, birine verilen teminat gereği tazminat ödememek için birbirlerini yanlış yapmamaları için kontrol etmeye başlayacaklardır.

Böylece emanetler ehline verilmesi gerektiğini emir buyuran: “Kesinlikle Allah (CC) size; emanetleri (devlet yönetimi ve milletin idaresiyle ilgili görevleri) mutlaka ehil ve emin kimselere vermenizi ve insanlar arasında (karar verirken ve tercih yaparken) hükmettiğiniz zaman ise adalet ve hakkaniyetle hükmetmenizi emretmektedir…” (Nisa: 58) ayetinin hükmü yerine gelmiş olacaktır.

Ayette; Emanet-Ehil-Adalet gibi dikkat çekici bir sıra var. Yani bir toplumda: Devlet görevi, İlim, Adalet, Ekonomi, Ordu ve güvenlik sorumluluğu, Dini temsil ve irşad gibi görevler ehil olmayana verilirse, sistem ve düzen dışarıdan sağlam görünse bile içeriden bozulmaya ve yozlaşmaya başlayacaktır.

Evet her makamın kendine özgü “ahlaki” değeri ve gerekleri vardır. Adalette vicdan, yönetimde adalet, ilimde ihlas, ticarette dürüstlük, askeriyede sadakat, eğitimde merhamet gibi. Ancak bunların hiçbirisi birbirinden bağımsız değildir. Adaletin temelinde vicdan vardır. Vicdanın korunması için ahlak gerekir. Ahlakın korunması için nefsin terbiye edilmesi gerekir. Nefsin terbiye edilmesi için sorumluluk bilinci gerekir. Sorumluluk bilincinin en üst seviyesinde ise Allah’a karşı hesap verme şuuru vardır. Velhasıl; emanetin ehline verilmesi, aslında bir toplumun Adil-Ahlakî ve kurumsal bağışıklık sistemi gibidir.

İşte bu yazıda; hem emaneti ehline vermenin önemi ve gereği ve hem insan denen en şerefli varlığın; kendisinde var olan ama ters kullanıp affedilmeyecek olan günahlardan kul hakkına girip haksızlığa ve ahlaksızlığa sebep olan özellikleri, şayet ıslah edilip hakka ve hayra dönük aktif hale getirilmesiyle nasıl bir Ahlaki Adil bir Düzen oluşacağı ve toplumun huzuru kavuşacağı adım adım ve gerekçeleriyle anlatılmıştır. Bu anlatılanların uygulanması için insan olmak yeterlidir. Çünkü Dinli-Dinsiz herkesin; içinde yaşadığı ve nimetlerini paylaştığı topluma karşı, elbette sorumlulukları, ahlâki ve vicdani zorunlulukları vardır.

Tabi bu arada Adil Düzenin; hem “Komple” bir düzen, hem de “Koordine” bir sistem olduğunu tekrar hatırlatalım;

Komple’dir; çünkü toplum hayatının tamamını kuşatan ve her konuda yeterli ve gerekli kurum ve kurallardan oluşan ve ilmi metotlarla olgunlaştırılan bir düzendir.

Koordine’dir; çünkü maddi ve manevi her sahadaki ve farklı hususlardaki program ve parçaları, aynı amaca yönelik bir bütünlük halinde ortaya koyan bir sistemdir.

 NOT: Bu yorum hazırlanırken; Üstad Ahmet Akgül’ün “ADİL DÜZEN “YENİ BİR DÜNYA” kitabından faydalanılmıştır.

Son düzenleme 1 ay önce Osman Eraydın

Kalabalık ve samimi bir arkadaş grubunun rutin bir akşam sohbeti sırasında şakayla karışık terbiye sınırlarını aştığı hatta yer yer muhabbet maskesiyle birbirlerinin kalbini kırdığı bir ortamı düşünelim (ki bu herkesin sürekli karşılaştığımız bi durumdur) ; onların yanına birini oturtup bundan sonra konuştuklarını kaydedeceği söylense Herkes kendine çeki düzen verecek belki de bir anda bereket ve medeniyet tezahürleri oluşacaktır. Basit bir sohbet ortamında bile sadece kayıt işleminin yapılması bu denli bir değişikliğe neden oluyorsa manevi karakollarımız olan Tarikat ve cemaatlerin resmi statüyle kayıt altına alınarak faaliyetlerini sürdürmesi ne denli bereket ve medeniyet sağlayacak düşünülmesi gerekmektedir.

Ek olarak tarikat ve cemaatlerin faaliyet alanlarını detaylı bir şekilde açıklayan Adil ahlaki düzen çağımızın en önemli sorunlarından birisine dahiyane bir çözüm üretmiştir. Batının ve materyalist aklın hiçbir kurumu böylesine bir denge sağlayamamıştır, sağlayamamaktadır. En sıkı tedbir ve denetim mekanizmaları çalıştırılan İsveç ve Norveç gibi batılı ülkelerde dahi derin ahlaksızlıklar ve yozlaşmalar yaşanmaktadır. Allah’ın izniyle Adil Ahlaki düzen pansuman tedbirler ve kağıt hileleri yerine tam bir denge sistemi ile hem dini organizasyonlarımızı kurumsallaştıracak hem denetim ve tedbir mekanizmalarını mükemmel çalışır hale getirecektir. Böylelikle zulüm bitecek barış ve bereket medeniyetinin kapılarını açılacaktır inşallah.

İslam ;
Hem Dindir
Hem İlimdir
Hem Düzendir.

Din’de zorlama ve tartışma yoktur
İlim’de tartışma vardır, zorlama yoktur
Düzen’de ise yaptırım-müeyyide vardır.

Yaptırım iradesinin elindeki Hukuki argüman ise “KAYIT”dır.
Adil Düzen’de kayıtdışılığa yer yoktur.
Her şey kayıt altındadır..
Denetimin olmadığı yerde adalet, hakkıyla tesis edilemeyecektir.
Adaletin olmadığı yerde de, denetim sağlanamayacaktır..

Millî Çözüm’ün ortaya koyduğu Adil Düzen programlarının en önemli sacayaklarının başında, Denetleme Kurumu gelmektedir..

Son düzenleme 1 ay önce Mehmet Sıtmapınar

HocamdanAllah razı olsun. Çok mükemmel. Emeği geçen tüm kardeşlerimizdende Allah razı olsun

“Hâlâ anlamak istemeyenler” için el broşürü niyetiyle…

Değil öyle 7-8 sayfa ile üniversitelerde bile her bir paragrafı, ancak sayfalar dolusu araştırma ve tez konusu olabilecek, bu muazzam “Adil Ahlâki Düzen Programı” genel Adil Düzen Sisteminin iç içe geçmiş çarklarından ve birbirlerini tamamlayan muazzam bir sistemin bir parçası, zannımca da en önemlisidir.

Zira Muhterem Erbakan Hocamızın hepimizin kulağına küpe olacak meşhur sözü bu zannımı kuvvetlendirmektedir: “Önce Ahlâk ve Maneviyat…” Önce Ahlâk! Peki ilk örnek alınacak Ahlâk nedir ve kimindir? Elbette Fahr-i Kâhinat Efendimiz Hz. Muhammed (SAV). Eee hali ile insan merak ediyor, peki neydi Hz. Peygamberimizin ahlâkı? Bu sorunun cevabını Ashabı Kiram da sormuşlar. Ve Hz. Aişe annemiz cevap vermiştir: “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an’dı”….  Ve Hz. Peygamberimizde ete-kemiğe bürünmüş halidir.

Peki Maneviyat?

Ahlâkın kaynağı Kur’an ve Sünnet olduğu gibi, maneviyatın sarsılmaz temeli ve değişmez sabiti de hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim ve Nebevi Metodlardır. Bu hakikatte zerre kadar şüphe ve tereddüde yer yoktur. Ancak ahlâk genel çerçeveyi ve ameli prensipleri tayin ederken; maneviyat, insanın iç âlemine, kalbi marazlarına ve ruhî tekâmülüne doğrudan temas eden dinamik bir süreçtir.

İşte tam bu noktada tıbbiyenin o kadim ve meşhur düsturu akıllara gelir: “Hastalık yoktur, hasta vardır.”

Fizikî bedenler nasıl farklı mizaçlara, bünyelere ve hassasiyetlere sahipse; ruhlar, kalpler ve zihinler de aynı şekilde nev-i şahsına münhasır birer âlemdir. Tıpta aynı teşhis konulan iki ayrı hastaya birebir aynı ilacın aynı dozajla verilemeyeceği, kişinin yaşına, bünyesine ve direncine göre farklı usul ve tedavi yollarının izlenmesi gerektiği bilinen bir gerçektir. Biri için şifa olan bir dozaj, diğeri için ağır bir yük yahut tesirsiz bir reçete olabilir.

Manevi âlemdeki tedavi, terbiye ve tezkiye usûlleri de tıpkı böyledir: Her insanın idrak kapasitesi, nefsiyle olan mücadelesi, ruh dünyasındaki yaraları ve meşrebi birbirinden farklıdır. Dolayısıyla irşat ve terbiye yolları, manevi reçetelerin dozu ve tatbik usûlleri muhatabına göre çeşitlilik gösterebilir.

Fakat bu metot zenginliği ve usûl farklılığı, asla keyfilik anlamına gelmez. Nasıl ki modern tıp hekimi, hastanın mizacına göre dozu ayarlarken anatominin temel yasalarından, tıp ilminin evrensel metodolojisinden ve genel aksiyomlarından zerreı taviz vermezse; manevi tedavilerde de metotlar ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, Kur’an’i ilkelerden ve Nebevi ölçülerden asla sapılamaz. Ortak payda, temel dayanak ve nihai ölçü daima vahyi ve Nebevi nirengi noktasıdır. Usûl değişir, üslup değişir; fakat esas,  hakikatin özü ve meşruiyet dairesi sabittir.

Bu girizgâhtan sonra en başta belirttiğimiz gibi hakkında sayfalar, ciltler dolusu yorumlar yazılabilecek Adil Ahlâki Düzen için, aşağıdaki özet yazımız, bir nevi “Hâlâ anlamak istemeyenler” için el broşürü niyetiyle, Üstad Ahmet Akgül’ün , Muhterem Erbakan Hocamızdan aldığı bayrağı bir üst seviyeye taşıyarak yazdığı: “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitabından çıkardığımız çok kısa bir özeti mahiyetindedir.
 
Fıtri Arayışın Rasyonel ve Kur’ani Nizamı Olarak:

Dinin fıtri bir ihtiyaç olduğunu inkâr eden rasyonalist dogmatizm, insanı yalnızca mekanik bir biyolojiden ibaret sayma sığlığına düşmektedir. Oysa insan fıtratı, aşkın bir arayışla maluldür; zira “Şunu kesinlikle biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (O’nu devamlı hatırlayıverip, emir ve yasak çizgisinde hareket etmekle ve sürekli Kur’an-ı Kerim’i ve mealini okuyup düşünmekle) mutmain olup (huzur iklimine ve Hakke’l-yakin -kesin iman- derecesine yetişir.) (Ra’d:28)

Bu varoluşsal ve fıtri tatmin ihtiyacı, engellenemez bir çekim yasasıdır. Eğer bu manevi susuzluk, Kur’an’ın saf ve berrak membasın en yakın kanallardan akıtılarak giderilmezse, psiko-sosyal bir sürecin doğal sonucu gereği, bireylerin anormal ve patolojik mecralara sapması kaçınılmazdır. Nitekim ruhi boşlukların meşru yollardan doyurulmadığı seküler vasatta, meydanın sahte tarikat tüccarlarına (Ali Kalkancılara, Fatih Nurullahlara vs.), FETÖ gibi emperyalist güdümlü şebekelere ya da satanist-marjinal akımlara kalması, bu fıtri yasanın en acı tecellisidir.

Ahlakı vicdanlara hapsedip yeraltı dehlizlerine iten seküler cehaletin aksine Adil Düzen, bu engellenemez manevi enerjiyi yasakçı bir despotizmle yok etmeye çalışmaz; çünkü bu yöndeki bir imha ve engelleme çabası; aklen, ilmen, vicdanen ve tarihin sayfalarından tecrübe edilmiş ve öğrenilmiş bir sonuç olarak başarısızlığa mahkûmdur.

Devlet, bu ahlaki ve tasavvufi yapıların iç işleyişine, terbiye usullerine, kalbi tedavi metotlarına ve irşat üsluplarına asla müdahale etmez; zira bu alan devletin ve resmiyetin yetki sınırlarının dışındadır. Ancak devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtası ile, bu işe soyunarak “irşat ve ıslah” iddiasında bulunan mürşit ve rehberleri, ilmi (Kur’an ve Hadis) süzgeçten geçirerek somut bilgi ve ehliyet-liyakat imtihanlarına tabi tutar.
Dahası, sistemi muazzam bir nimet-külfet dengesi üzerine oturtur. Bir cemaat veya manevi meclis, üyesine resmi ve iktisadi işlerde “Bu şahıs emindir” diyerek Tezkiye Beratı verdiğinde, o üyenin yapacağı hırsızlığın, rüşvetin ya da vereceği her türlü kamu zararının faturasını o grubun bütçesinden (veya ortaklaşa tüm üyelerinden) kuruşu kuruşuna tahsil edileceğini bilir.

Şimdi, manevi dünyayı (ahireti) yok sayıp ahlaki çürümeyi “bireysel özgürlük” masallarıyla maskeleyen seküler akla sormak gerekir: İnsan fıtratını görmezden gelerek kurduğunuz bu yozlaşmış sömürü nizamında, hangi modern denetim mekanizması yolsuzluğu bu denli keskin bir otokontrolle engelleyebilmiştir? İnsanın ruhunu Kur’ani bir berraklıkla doyururken, maddiyatını da sarsılmaz bir hukuki sorumluluğa bağlayan bu dâhiyane denge karşısında, Batı’nın kof aydınlanma ezberlerinin hiçbir rasyonel hükmü kalmamıştır.

Toplumsal Otokontrolün ve Rasyonel Ahlakın Zirvesi:

Sivil toplum teorilerini Batı patentli ithal kavramlarla açıklayıp, cemaat ve tarikat olgusunu ya toptan yok etmeye çalışan tepeden inme bir “yasakçılık” ya da her türlü melanete kapı aralayan liberal bir “başıboşluk” sığlığına hapseden seküler ve modernist akıl, toplumsal yozlaşmanın faturasını her gün daha ağır ödemektedir.

Oysa Adil Düzen, sivil yapılanmaları yeraltı dehlizlerinden çıkarıp rasyonel, şeffaf ve denetlenebilir bir sistem bütünlüğüne kavuşturan asri ve dâhiyane bir zihniyet çerçevesi sunar. Sistemin esası, ütopik ve havada kalan ahlâk vaazları yerine, sosyolojik gerçeklere dayanan rasyonel bir nimet-külfet dengesi üzerine bina edilmiştir.

Bu programı daha önce hiç duymamış bir zihne anlatacak olursak; sistem, devletin her köşe başına bir polis veya müfettiş dikmesi yerine, toplumu kendi içinde denetleyen muazzam bir oto-sigorta mekanizması kurmaktadır. Adil Düzen’de her vatandaşın kimlik kartında bağlı olduğu tarikat, cemaat veya ahlâki mensubiyet açıkça tescil edilecektir. Şaşırmayın; ahlâki nizamdan kaçabileceğini sanan dinsizler ve ateistler bile bu tescilden muaf değildir; onlar da kendi aralarında kuracakları ahlâki/felsefi ekipler halinde tescil edilip topluma karşı sorumlu kılınacaktır! Zira bu dünyada yaşayıp nimetleri paylaşan herkesin, topluma karşı ahlâki ve vicdani bir zorunluluğu vardır.

İşin asıl dehası ve seküler zihniyeti dahi can evinden vuracak pratik gücü ise “Tezkiye Beratı” (İyi Hal Kâğıdı) ve “Ortaklaşa Tazminat” sisteminde yatar. Devlet ihalelerine girecek, kamu görevi üstlenecek ya da kredi alacak şahıslara bağlı bulundukları ahlâki yapılar (tarikat, cemaat veya dinsiz dayanışma grubu) “Bu kişi emindir, yapacağı her türlü yolsuzluğun ve vereceği zararın arkasındayız” diyerek kefil olacak ve Tezkiye Beratı verecektir. Eğer bu şahıs devleti soyar, ihaleyi yarım bırakıp kaçar ya da görevini kötüye kullanırsa; oluşan tüm kamu zararı o ahlâki grubun özel bütçesinden, o da yetmezse o grubun tüm üyelerinden kuruşu kuruşuna ortaklaşa tahsil edilecektir.

Şimdi, ahlâkı sadece bireysel bir fantezi veya soyut bir vicdan meselesi sanıp, kapitalist sömürü çarklarında her türlü erdemsizliği mubah gören seküler akla sormak gerekir: Hangi modern hukuk veya “çağdaş” anayasa sistemi, hırsızlığı ve yolsuzluğu bu derece keskin bir otokontrolle engelleyebilmiştir? Bir üyenin yapacağı ahlâksızlığın faturasını kendi cebinden ödeyeceğini bilen hangi cemaat veya tarikat, bünyesinde bir hırsızı, arsızı barındırabilir?

İşte bu sistem, dini ve ahlâki yapıları egemenlerin oy deposu veya sömürü aracı olmaktan çıkarıp, onları toplumu her türlü kirlilikten koruyan birer manevi karakola dönüştürmektedir.

Batı’nın kof ‘özgürlük’ masallarına inanıp cemaatleri kontrolsüz ve karanlık yapılara mahkûm edenlerin, bu şeffaf, denetlenebilir ve hukuka entegre edilmiş nizam karşısında söyleyecek tek bir sözü dahi yoktur.

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
11
0
Görüşlerinizi duymak isteriz, lütfen yorum yazın.x
Paylaş...