Nefsin Gizli Riyakârlık ve Sahtekârlığı
VE BİR DOST UYARISI
“Dost acı söyler; ama ilacı söyler!..”
-Ey dost! Hiç, hayatın tam ortasında görünmez bir yol ayrımında durup, hangi yöne gideceğini bilemediğin o derin sessizliği yaşadın mı? Belki tam şu an, zihnini yoran zor kararlarla ya da kalbini inciten tarifi imkânsız kayıplarla yüzleşmeye başladın… Çevrendeki insanlar sana her gün binlerce geçici tavsiye sunmaktadır. Her köşeden ayrı bir ses yükselip uyarır, ama hiçbiri senin içindeki o derin, anlam arayan o boşluğu doldurmaya yeterli olmamıştır!..
Büyük Arif İbn Arabi der ki, “İnsan kalbi, İlahi tecellilerin yansıdığı bir aynadır. Ancak dünya telaşı ve gaflet bulutları zamanla bu aynayı tozlandırır.” İşte tam bugün o aynanın üzerindeki tüm tozları silecek, âlemlerin Rabbinin, senin için sakladığı mukaddes bir hazineden bahsedeceğiz; O’nun İlahi hikmetinden, yani Rabbimizin bilgeliğinden senin manevi hastalıklarına şifa reçeteleri aktarıvereceğiz. Bu bahsettiğimiz hakikat, soyut bir felsefe ya da ulaşılmaz bir teori değildir. Hayatının her alanında, aldığın her nefes ortamında ihtiyaç duyduğun pratik, Hakka ve hayra dönüştürücü ve İlahi bir rehberliktir.
Kur’an-ı Hekim ve Meal-i Kerim, bize bu eşsiz bilgeliğin, doğrudan Yüce Allah’tan geldiğini müjdeler. En güzel tarafı da şudur: “Yaşın, geçmişin ya da bugüne kadar yaptığın hataların ve kötülüklerin ne olursa olsun, bu İlahi nur şu an senin için erişilebilir vaziyettedir!” Bakara Suresi bize bu muazzam gerçeği fısıldar. “Allah, hikmeti dilediğine verir ve kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiş demektir.” (Bakara Suresi: 269) Görüyor musun? Yüce Yaratıcı, O’ndan samimiyetle hikmet istediğin için seni asla geri çevirmez ve kınayıp mahrum etmez… O, kalbini tevazuyla Kendisine açan herkese cömertçe ihsanda bulunup ikram eder.
Her şeyin başı, Yaratıcı’ya duyulan o derin saygı, huşu ve takvadır. Bütün bilgeliğin kaynağı entelektüel bir kibirden veya zihne yığılmış kuru bilgi birikiminden değil, Allah’ın azameti karşısında saygıyla eğilen bir kalpten doğmaktadır. Kadim büyüklerimizin de hep söylediği gibi, “Hikmetin başı Allah korkusudur.” Ancak bu, insanı çaresiz bırakan veya dehşete düşüren bir his değil, aksine, O’nun sonsuz büyüklüğü karşısında kulluğumuzu, O’na olan bağlılığımızı ve borcumuzu idrak ettiren derin bir saygıdır. Sarsılmaz bir heybettir. Bu, takva halidir. Yaratıcı’ya bakıp derin bir tevazuyla “Sen benim Rabbimsin ve benim Sana her halde ve her yerde ihtiyacım var!” demektir.
Maalesef, insanların çoğu kuru bilgiyle İlahi hikmeti birbirine karıştırır. Verileri, unvanları ve teorileri biriktirenler vardır. Ancak kalplerinde İlahi bir nur yoksa, onların anlayışı ilk fırtınada dağılıp giden kum tanelerinden farksızdır. Oysa gerçek bilgeliğin temelleri, Kur’ani sonsuzluğa ve nefsani benlikten kurtuluşa dayanır. Hayatını Allah’a duyduğun bu derin huşu üzerine inşa ettiğinde, kopmaz bir kulpa tutunmuş olursun. Tufanlar vurabilir, fırtınalar kopabilir ama o manevi bina asla yıkılmaz. Şunu asla unutma ki tevazu ve samimi arzu o İlahi bilgeliğe ve hikmet iklimine giden yegâne kapıdır. Kibirli insan zaten her şeyi bildiğini sanırken, hikmet sahibi insan, ne kadar derin bir bağla Rabbine ait olduğunu ve her an O’na ihtiyaç duyduğunu bilir.
Belki de nefsi heva ve hesaplarınla aldığın kararların, seni zor yollara sürüklediğini hissettin ve hâlâ baştan başlama şansın olup olmadığını merak ediyorsun. Elbette var. Çünkü manevi arınmanın ve kalbini yeniden onarmanın başlangıcı şu basit ve içten itiraftır: “Rabbim, adımlarımı Senin nurunla atmak ve rızana ulaşmak istiyorum. Bana doğruyu Sen öğret!” Allah’ı bilmek, sadece O’nun hakkında teorik bilgi sahibi olmak değiI; günlük işlerinde ve aldığın her nefeste O’nu hissetmektir. O’nun sonsuz ilimlerinin ve kudretinin hayatında tecelli ettiğini gördüğünde, O’nun nazarıyla feraset bulmaya başlarsın. İşte bu durum; öyle metotlarla, modalarla değişmeyen, her kaosun ortasında ruhu aydınlatan kadim ve daim bilgeliktir.
Bugünün dünyasını bir düşün. Binlerce farklı fikirle dolu bir karmaşa. Her biri hayatı anlamanın bir yolunu vadediyor, ama hepsi zamanla eskiyip yok oluyor. Allah’ın hikmeti ve Kur’an’ın hakikati ise ezelden ebede aynı kalır. Kendisiyle çelişmez, güncellenmeye ihtiyaç duymaz. Kalbin bu nurla dolduğunda, etrafındaki sis ne kadar yoğun olursa olsun, adımların her zaman güvenli yola yönelir. Gaflete düşenler hikmeti ve öğüdü göz ardı edebilirler. Ama arif olan; bin kez düşmüş olsa bile tekrar kalkıp yeniden öğrenmeyi ve düzelmeyi diler ve Allah’ın inayetiyle becerir.
Allah’tan, öğrenme ve gerçeğe erişme arzusu, canlı ve istekli bir kalbin en büyük işaretidir. Ve işin en güzel yanı şudur; Allah’a duyulan bu saygı, seni O’nun rahmetinden uzaklaştırmaz. Tam aksine, O’na yakınlaştırır. O’nun kudretini anladığında, ruhun beşeri kuşku ve korkuyla titremez, minnettar bir saygıyla dolar. Bu uçsuz bucaksız bir okyanusa bakıp kendini Onun yüceliği karşısında küçücük bir zerre olarak hissetmek, ama aynı zamanda o büyüklüğün içinde tamamen güvende olduğunu bilmek gibidir. Çoğu insan Allah’tan sakınmayı, sürekli bir suçluluk duygusu sanır. Oysa gerçekte bu, tam bir farkındalık içinde yaşamaktır. Harekete geçmeden önce kendine şu soruyu sormaktır. “Bu yapacağım şey, Rabbimi hoşnut eder mi?” Bu kadar basit bir soru, İlahi bilgeliği insani dürtülerden ayıran en güçlü filtredir. Geçmiş hataların yüzünden hayatın bir enkaz haline geldiğini hissedebilirsin. Unutma ki Allah’ın hikmeti, insani yanılgıların yıktığını yeniden inşa eder. O, samimiyetle yönelenleri asla geri çevirmez. İnsanın yıkım gördüğü yerde, Allah yeni ve daha sağlam bir temel kurmaktadır.
Şimdi bir an durakla, derin bir nefes al ve kalbinden şunu tekrarla. “Rabbim, Senin yüceliğini ve kusursuzluğunu ve kendi kulluğumu kabul ediyorum. Bana Seni sevgiyle saymayı ve rıza makamında itaatkâr olmayı öğret!” Bu basit huşu eylemi bile, dönüşüme giden ilk adımdır. Ruh, kendisini var edene teslim olduğunda ise, kalp kapıları açılacak ve zihne feraset ve basiretler yağacaktır.
Gerçek bilgelik; ne insanın kendi çabasından ne de kişisel liyakatinden doğar. O, yalnızca her şeyin sahibi olan El Vehhab’ın (karşılıksız hibe ve hediye eden Allah’ın) sonsuz cömertliğinden gelir. Hikmeti veren yalnızca O’dur. Bu, modern dünyanın bir türlü anlayamadığı büyük bir sırdır. Hikmet fethedilmez, şahsi hevesle ele geçirilmez; o bir lütuf olarak insana verilir ve kabul edilir. Mesele, durmaksızın dünyevi deneyim biriktirmek değil, bilgeliğin asıl sahibine alçak gönüllülükle yönelmek ve boyun eğmektir. Allah (CC) sonsuz ve kusursuz bilgeliğini ulaşılmaz bir hazine gibi saklamaz. Aksine, samimi bir kalple O’ndan isteyenlerin üzerine sağanak gibi yağdırır. O, senin dünyevi kapasitene bakmaz. Sadece tek bir tutuma bakar; O’nun sonsuz rahmetine ne denli gönülden yöneldiğine… Diz çöküp “Rabbim, bana öğret” diyen kişi, Allah’ın Kendi sırlarını ekeceği verimli bir toprağa dönüşür.
Kupkuru ve ıssız bir çölün ortasındaki suyu, tertemiz ve berrak akan bir pınar gibi hayal et. Onu sen üretemezsin. Parayla satın alamazsın. Sadece yaklaşıp o suyu içebilirsin. İlahi bilgelik de böyledir. Allah’ın deryasından durmaksızın fışkırır; hikmeti ve mes’uliyetini istemeye cesaret eden susamış ruhu ferahlatır. Ve ne kadar çok içersen o kadar çok berraklık, feraset ve huzur bulursun. Bilgelik susuzluğu; insani argümanlarla değil, zihni aydınlatan ve kalbi arındıran İlahi nurun varlığıyla giderilir.
Dünyacılar sana, “Her şeyi kendi aklınla çözmelisin…” derken, Allah; aklını, araştırmanı ve gayretini artırıp ama Kendisinden istememizi ve O’nun vereceğini müjdeler. Dünya, “Bilgini kanıtla… ” derken, Yaratıcı, kibrini bırakıp sadece O’na güvenmeni ister. Allah, hikmet verdiğinde sadece zihnini ve kalbini aydınlatmaz; seni tamamen dönüştürür. O’nun hikmeti; yaraları iyileştirme, rotaları düzeltme ve ilişkileri pekiştirme gücüne sahiptir. Bu, doğru görünen ile Allah’ı gerçekten razı edecek olanı birbirinden ayırmanı sağlayan İlahi bir hediyedir. Çünkü İlahi bilgeliğin meyvesi; bilmişlik taslamak değil, kalbin safiyeti ve samimiyetidir. Yaratıcı’nın her kelâmı bilgi ve anlayış getirir. Eğer bilgelik istiyorsan, O’nun ayetleri ve Meal-i Kerim öğretileri üzerinde tefekkür etmelisin. (Ahmet-Abdullah AKGÜL Meali bu bakımdan önemli ve gereklidir!)
Hâşâ, Kur’an-ı Kerim sıradan bir metin gibi okunmamalıdır; O, Yaratıcı’nın muradının tecelli ettiği kaynaktır. Ayetler üzerinde tefekkür ettiğinde, doğrudan kaynağın kendisinden içmiş olacaksın. Birçok insan dua edip hikmet ister ve sonra cevabı duymak için durup dinlemeden koşuşturmaya yoğunlaşır. Oysa Allah’ın hikmeti sükûnet içinde alınır. Bu yüzden her gün dua edip huzura durmak, okumak ve O’nun huzurunda sessiz kalmak için kendine özel bir zaman ayır. “Rabbim, bana hikmetini ve mes’uliyet hissini ver” diye yalvar. Sonra İlahi kelâmı aç, oku, yoğunlaş ve ayetlerin kalbine şifa olmasına izin ver. Son olarak İlahi huzurda olduğunun bilinciyle bir süre murakabeye dal. Bu murakabe anında o İlahi feyiz ve sekinete, düşüncelerini düzene ve Dine uygun hale getirmeye, sana daha önce hiç görmediğin yolları göstermeye başlar. Allah’ın verdiği bilgelik asla tükenmez. O, öğrenmek isteyenlere öğretmekten asla yorulmaz. Güneş nasıl dünyayı aydınlatıyorsa, O da senin ruhunu öyle aydınlatır.
Bizler kendi nurumuzu üretemeyiz. Sadece O’na yani Yüce Mevlâ’mıza yaklaştığımızda O’nun nurunu yansıtan birer ayna olabiliriz. Hangi kararı vereceğini, hangi kararın hayra, huzura ve rızaya eriştireceğini bilemediğin için, başın döndüğünde en güçlü yol şudur; istemek. Kof gururu silahsızlandıran ve boynunu kıran bu tevazu eylemi, hiçbir maske takmadan Allah’a, “Benim ilmim Senin sonsuz ilminin yanında bir damla bile değildir. Senin rehberliğine sığınıyorum” demektir.
Ancak, tevazuyla istemek bir kerelik bir şey değildir; nefes almak gibidir ve sürekli gereklidir. Bazen aynı duayı edersin ve hiçbir şey değişmiyor zannedersin. Cesaretin kırılmasın. Tohum ilk günden toprağı yarıp çıkmaz. Düşün; Allah, filizi göstermeden önce derinlerdeki ince kökler üzerinde neler düzenler. Yaratıcı’nın ritmine güven. O asla geç kalmaz, hâşâ yanlış yapmaz. Büyük bir kararla karşı karşıya kaldığında, 1 ile 3 gün arasında tefekküre vakit ayır. Bu mola sırasında gereksiz sesleri kapat, gürültüyü azalt. Bu boşlukta o İlahi feyiz, senin sabır ve tevekkülünün bereketi, kafa karıştırıcı olan her şeyi düzene sokar. Endişeli bir coşku değil, sakin bir huzur getiren seçeneği tercih et ve sonucu Allah’a bırak. Böyle yürüdüğünde korkunun dürtüsüyle değil, nurun rehberliğiyle karar verirsin.
Dünyacıların anlayamadığı bir mutluluk söyleyeyim; ki bu ariflerin ve bilgelerin mutluluk reçetesidir. Bu, yüzeysel bir sevinç ve gülümseme değil, Allah ile barışık bir ruhun derinliklerinden doğan sarsılmaz bir neşedir. İslami gelenekte; “hikmet bulan insanın iki cihan saadetine ereceği” müjdelenir. Felaha ermek demek, her şey kusursuz gittiği için değil, diğer her şeye anlam katan o asıl hazineyi bulduğu için tamamen tatmin olmak demektir. Allah’ın bilgelik sırrı, seni imtihanlardan kurtarmaz, ama onların ortasında sana sarsılmaz bir denge verir. Fırtınayı engellemez, ama batmanı engelleyen bir çapa (Çıpa: Gemileri sabit tutan ağır demir araç) sunar sana. Allah’ın hikmetinin ve kader cilvesinin senin adımlarını yönetmesine izin verdiğinde, çok fazla vaaz vermene gerek kalmadan; barışın ve susuşun çevrene konuşur, huzurun öğretir, imanın ve onurun başkalarına bulaşır. Sen artık; tükenmeden çevresini aydınlatan o lamba gibisin. Çünkü o ateşin kaynağı insani değil, İlahidir.
Bazen Allah sana uygun olmayan yollara girmeni engellemek için, bazı kapıların yüzüne kapanmasına izin verir ve zamanla bunun bir ceza değil bir koruma olduğunu keşfedersin. Bu anlayış hayata İlahi bir nazarla ve imtihan sırrıyla bakmaktır. Maddi olanı kaybedebilirsin, ama ebedi olan seninle kalır. Allah’ın hikmeti ve O’nun rızasına erme gayreti; yeryüzündeki tüm altınlardan daha değerlidir. Bizler “bir insanın değerinin; neye sahip olduğuyla ölçüldüğü” bir çağda yaşıyoruz. Ancak ruh, banka hesabındaki rakamlarla doymaz. Bilge insan; biriktirmek için değil, İlahi olana itaat etmek için yaşar ve bu teslimiyette asla kaybolmayacak bir zenginlik bulur.
Kin tutmak yerine affetmeyi seçtiğin her gün, fevri davranmak yerine sabır ve tevekkülle beklemeye karar verdiğin her an; bilgelik biriktiriyorsun ve olgunlaşıyorsun demektir. Bilgiçlik insanı savurur, ama bilgelik insanı korur, seni çukura düşmeden önce tehlikelere karşı uyaran bir fener gibidir. Eğer bu teraziyi dengelemek istiyorsan, hayatını değiştirecek o küçük ama etkili manevi kuralı uygula. 15 dakika boyunca Allah’ın kelâmını Kur’an’ın meal ve manasını sükûnetle okumak, 15 dakika boyunca o günün için hayırlı fırsat ve feraset dileyerek şuurlu bir duaya koyulmak ve günün sonunda 15 dakika nefis muhasebesi yapmak. Gün içinde ayıracağın bu kadarcık vakit, tüm varoluşunu yeniden düzene sokabilir. Çünkü “Kuru ve kalabalık bilgi değil, bilgelik” sende bir öncelik haline geldiğinde, hayatındaki diğer her şeyin de olması gerektiği gibi hizalandığını fark edeceksin…
Bizler İlahi isimlerin birer farklı aynası gibiyiz ve bu aynanın en parlak, en kusursuz hali insan-ı kâmildir. O nur, ruhun yaşaması, karar alması ve dayanması için arzuladığı her şeye sahiptir. Amacın sadece bir mükemmellik maskesi takmak olmasın, Yaratıcı’nın merhametine sığınarak samimi bir kul olmaya gayret etmelidir. Hikmete yoğunlaşmak seni o yüce karaktere yani insan-ı kâmile benzetir. Bilge olmak, haftanın her günü gerçek hayat içerisinde; ailene olan şefkatinde, parayla ilişkinde, dinlenmende ve çalışma sürecinde o güzel örneğe yani Resulüllah’ın takipçisi insan-ı kâmile özenmektir. Ruhunu sakinleştiren, eğri yolları düzelten ve boş mevsimleri anlamla güzelleştiren bu derin tecrübeler tamamen ruhsal gelişmelerdir.
Yüce Yaratıcı’yı tanımak ve O’nunla huzur bulmak için gerekli olan sadece okumak değil, O’nunla mukaddes bir bağ kurmaktır. Dua ettiğinde boşluğa seslenir gibi cümleleri tekrarlama. Sana şah damarından daha yakın olan Rabbine samimiyetle içini dökmeye bak. Allah kutlu mücevherlerini; sen kaybolasın diye değil, onu ararken kalbin kendisine dönüşsün diye derinlerde saklar. Önemli olan sadece ne bulduğun değil, ararken kime dönüştüğündür. İman, kaybolmuş gibi görünen her anı büyük bir fırsata çevirir. Rotanı o İlahi ses belirler. Yücelerden inen bilgelik saf ve ihlaslıdır. Riyadan uzaktır.
Hakiki bilgelikle hareket eden bir insan, tartışmalara kazanmak için değil, tamir edip onarmak ve gönüller yapmak için girer. Bölünmeyi değil birliği teşvik eder. Eğer için dalgalıysa, ilerlemeden önce İlahi sekinetin, içinde kabaran bulanık suları durultmasını bekle. Bilge olmak, üstün olmak demek değildir. Allah’ın merhameti ve kâmil insanın nezaketi, insanları nasıl dinlediğine ve nasıl hizmet ettiğine yansır. Gerçek hikmet, şefkatle inşa eder geleceği, endişeyle planlayarak değil. Bir sonraki adımı imanla ve hissederek yaşamalısın. Kur’an’ın ayetleri ve Meal-i Kerim senin adımlarına ışıktır. O nur, tüm rotayı birden aydınlatmasa da bir sonraki adımını güvenle atman için yeterlidir. Allah’ın hikmeti de böyledir. Sana her şeyi tek tek söylemez, göstermez, ama bugün için yeterli ışığı verir. Dünyanın kaosuna ve şeytanın tuzaklarına karşı kazanılmış her zafer, İlahi nurla yönlendirilen bir duraklamadır. Unutma, hikmet her cevaba sahip olmak ve dağarcığını ruhsuz bilgilerle doldurmak değildir; onlara sahip olanı yani Yüce Mevlâ’nı bilmek ve sana adım adım rehberlik ettiğine güvenmektir…
Başkalarının senin hakkında ne düşündüklerini yani gösterişle beğenilmek ve takdir edilmek dürtülerini bıraktığında ve sadece Allah’ın rızasına ve vicdan huzuruna odaklandığında; işte o vakit gerçek özgürlüğü bulmuşsun demektir!..
Bu uyarılarımız asla; Kur’an’a, akla ve vicdana göre, haklı ve hayırlı yolculuğunuzdan endişe duymanıza… Şuurlu ve onurlu duruşunuza şüphe ile bakmanıza ve telaşa kapılıp kutlu hizmetlerinizi ve ekip uhuvvetinizi yavaşlatmanıza sebep olmak için değildir. Tam aksine, nefsinizi katmadan Rabbinize ulaşmak gayretini artırmak, çevrene ve ülkene yararlı olmak ve muhtemel tehlikelerden sizi sakındırmak içindir.
İnsan, yanlış bir yola girdiğinde bunu hemen fark edeceğini sanıyor. Kalbinin daralacağını, vicdanının onu uyaracağını, önündeki işaretlerin karanlık olacağını düşünüyor. Peki, ya en tehlikeli yol, sana hiç karanlık görünmüyorsa, bu durumda nasıl bir sona varacağını hiç hesaba kattın mı? Sen ibadet ve hizmet ediyor, öğreniyor, uyguluyor ve Allah-u Teâlâ’ya yaklaştığını düşünüyor olabilirsin. Fakat bütün bunlar seni daha merhametli değil, daha yargılayıcı… Daha mütevazı değil, daha üstünlük taslayıcı biri haline getiriyorsa ne yapacaksın? Ya nefsin, seni açık günahlara sokamadığı için, bu kez sinsice maneviyatın içine saklandıysa; nasıl anlayacak ve kurtulacaksın? Kur’an, çabası boşa gittiği halde kendisini güzel işler yapıyor sanan insanlardan söz eder. Peki, yürüdüğün yolun gerçekten hakikate çıktığını nasıl anlayacaksın? Çünkü yanlış yönün en tehlikeli işaretleri, çoğu zaman doğru sandığın şüpheli şeylerin içinde saklanır.
İnsan, karanlığa doğru yürüdüğünü bilse durabilir. Önünde bir uçurum olduğunu görse geri dönmeyi deneyebilir. Asıl tehlike, yolun aydınlık görünmesi ve insanın her adımda hakikate yaklaştığından biraz daha emin olması halidir. Manevi hayatta yanlış yön her zaman açık bir günah şeklinde karşına çıkmayabilir. Çünkü açık bir kötülük, insanın içinde az da olsa bir rahatsızlık uyandırıp vazgeçirebilir. Vicdan susturulsa bile kişi neyi susturduğunu bilir. Fakat kişinin yanlışlıkları ve yamuklukları ibadetin, bilginin, iyiliğin veya hizmetin içine karıştığında, fark edilmesi çok daha zor hale gelir. Bu defa insan yalnızca yanılmakla kalmaz; yanılgısını, doğruluğunun delili saymaya başlaması muhtemeldir. Daha fazla ibadet ettiği için nefsini aştığını düşünebilir. Çok şey öğrendiği için hakikati artık başkalarından daha iyi gördüğüne inanabilir. İnsanlara nasihat etmesini olgunlaştığının işareti sayabilir. Yaşadığı yoğun duygulara, gördüğü rüyalara veya içine doğan ilham veya evhamlara bakarak, kendisine özel bir manevi makam biçebilir. Fakat bütün bunlar yaşanırken kalbinde yanlış ve yanıltıcı bir değişim başlıyor da olabilir. Bunların sonunda: İnsanların hatalarına karşı daha tahammülsüz hale geliyorsa, kendisini anlamayanları küçümsüyorsa, birisi onu uyardığında sözün doğruluğunu düşünmek yerine karşısındakini maneviyatsızlıkla suçluyorsa, bilgisi arttığı halde merhameti azalıyorsa, o zaman yürüdüğü yolun yönünü yeniden sorgulaması gerekmez mi? Burada mesele ibadetin, bilginin veya hizmetin yanlış olması değildir. Mesele nefsin bunlardan kendisine gizli bir pay çıkarabilmesidir.
İnsan bazen; diliyle Rabbi’l-âlemini anlatırken iç dünyasında gaflet gururuyla kendisini büyütebilir. Hakikate hizmet ettiğini düşünürken, fark edilme ve övülme arzusuna hizmet edebilir. Başkalarını iyiliğe çağırırken içten içe onların üzerinde bir makam ve çıkar ağı kurabilir. Nefs, her zaman “Kötülük yap” diye dürtüklemez, bazen çok daha ince bir sesle yaklaşıverir: “Sen artık farklısın. Sen onların göremediğini görüyorsun. Sen bu yolu onlardan daha iyi biliyorsun!..” İnsan bu sesi hakikatin sesi zannettiğinde, bilgi onu benliğinden kurtaran bir yol olmaktan çıkar. Sadece benliğine ve nefsi dürtülerine yeni ve daha görünmez bir kimlik kazandırır. Artık üstünlüğünü parasıyla, makamıyla veya bilgisiyle değil, psikolojik pozisyonuyla kurmaya çalışır. Üstelik bunu yaptığını kendisi de fark etmeyebilir. Bu yüzden manevi ilerleme, yalnızca insanın ne kadar ibadet ettiğiyle veya ne kadar bilgi öğrendiğiyle ölçülemez. Asıl ölçü, bütün bunların kalbinde neyi büyüttüğüdür: Muhtaçlık mı, iddia mı? Tevazu mu, üstünlük mü? Merhamet mi, hükmetme mi?
Dikkat! Bütün bu sorular ve sorgulamalar, kırk kat Rahmani kılıf geçirilmiş, şeytani bir kışkırtma ve tuzak da olabilir. Bizi itimat ve itibar ettiğimiz rehberlerimize ve kardeşlerimize suizanla bakmaya, onların en samimi ve seviyeli tavırlarını bile hep kötüye yormaya ve kuşku ortamı oluşturmaya da yöneltebilir. Ancak niyetiniz halis ve istikametiniz sahih ise, iblislerin böylesi vesvese ve fitneleri inşaallah sonuç vermeyecektir! Bu durumda yine Kur’an meali bize yön verecektir.
Evet, insan bazen kasten karanlığa doğru yürümez; ama ışık sandığı bir yöne doğru ilerlerken uçuruma yaklaşır. Kur’an’ın sarsıcı uyarılarından biri de tam burada karşımıza çıkar. “Bütün çabası boşa gittiği halde kendisini güzel işler yapıyor sanan insanlardan” söz edip bizi uyarır. “Ki onların, dünya hayatındaki bütün amelleri (hem dünyaya yönelik çalışmaları hem de ahiretle ilgili riyakârlık ve istismarcılık hazırlıkları) boşa gitmiştir. Halbuki, kendileri güzel (ve gerekli) şeyler yaptıklarını sanıvermektelerdi.” (Kehf Suresi: 104) Peki, kişi yaptığı şeyleri güzel ve mükemmel görürken, yanlış yöne gittiğini nasıl anlayabilir? Kur’an, insanın yalnızca kötülüğe yönelerek kaybolabileceğini söylemez. Çok daha sarsıcı bir ihtimale dikkat çeker: İnsan Hak ve hayır zannıyla büyük bir gayret gösterebilir. Ömrünü bir amaç uğruna harcayabilir ve bütün bunları yaparken doğru yolda olduğundan hiç şüphe etmeyebilir. Kehf Suresi’nde şöyle buyurulur: “De ki; size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Bunlar dünya hayatında çabaları boşa gittiği halde kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanan kimselerdir!” (Kehf Suresi: 103-104)
İnsanı ürküten yalnızca çabalarının boşa gitmesi değildir. Asıl sarsıcı olan, derin bir gafletle onların bunu fark etmemesidir. Bunlar; yaptıklarını kötü görmüyorlar, tam tersine güzel bir iş yaptıklarına inanıyorlar. Yanılgıları geçici bir tereddütten değil, kendi doğruluklarına duydukları kof güvenden besleniyor. Bu ayetlerin doğrudan bağlamında; Allah-u Teâlâ’nın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden kimselerden söz edilir. Dolayısıyla ayetleri bağlamından koparıp manevi arayışında hata yapan her insan hakkında aynı hükmü vermek doğru olmaz. Fakat burada herkes için çok ağır bir uyarı vardır: İnsanın yaptığı bir işi güzel bulması, o işin hakikat ölçüsünde de güzel olduğunu tek başına göstermez.
Çünkü insan yalnızca arzularını değil yanılgılarını da savunabilir. Bir düşünceye yıllarını vermiş olması, o düşünceyi doğru saymaya yeterli değildir. Bir davranışı uzun zamandır sürdürüyor olması, onun varsa kötü ve kirli niyetini temizlemeyecektir. Elbette Hakk bir davada ve hayırlı bir istikamette, başından sonuna kadar sabretmek, İslami ve insani değerlere hizmet etmek elbette takdir edilecek bir gayret ve meziyettir, ama tek başına yeterli değildir!.. Çevresinde kendisini onaylayan insanların bulunması da yürüdüğü yönün doğru olduğunu kanıtlamaz. Manevi hayatta bu yanılgı daha da incelir. İnsan çok konuştuğu için hakikati taşıdığını, çok dinlediği için idrak ettiğini, çok etkilendiği için hayra dönüştüğünü sanabilir. Hatta içindeki üstünlük duygusunu, hakikati koruma hassasiyeti olarak adlandırabilir. Sertliğini tavizsizlik, yargılarını feraset, kendi sözünden emin oluşunu iman kuvveti zannedebilir.
İnsan, kendi amellerine verdiği isimlerle ve onlara geçirdiği suni etiketlerle rahatlar. Öfkesine hassasiyet, kibrine vakar, önde görünme arzusuna hizmet, insanları küçümsemesine hakikati savunmak diyebilir. Böylece enaniyet-nefsaniyet sorunu ortadan kalkmaz. Yalnızca manevi kılıf geçirilen bir kelimenin arkasına saklanır. Tam da bu yüzden niyet, insanın bir kez belirleyip sonra sürekli güvende bırakabileceği bir şey değildir. Çünkü başlangıçta temiz olan bir yönelişe zamanla takdir edilme arzusu karışabilir. Hakikati öğrenme isteği başkalarından üstün olma arzusuna dönüşebilir. Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmak için çıkılan yol, fark edilmeden insanın kendi nefsi heves ve hedeflerine hizmete dönüşebilir. Kehf Suresi’ndeki uyarı bizi sürekli korku içinde yaşamaya değil, kendi doğruluğumuzdan sarhoş olmamaya çağırır. “De ki: ‘Şüphesiz Ben, sadece sizin benzeriniz olan bir beşerim; ancak Bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyedilmektedir. (Ben size Allah’ın emirlerini tebliğ etmekteyim.) Kim Rabbine (O’nun rahmetine, cennetine ve rü’yetine) kavuşmayı umuyor (ve arzuluyor)sa, artık (İslami, insani ve milli görevlerini, meslek ve memuriyetini tam ve sağlam yaparak) salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiç kimseyi O’na ortak etmesin (insanlara gösteriş ve riyakârlık yapıp amellerini boşa vermesin).’” (Kehf Suresi: 110)
Kulluk Vazifesini Yapmak mı, Nefsini Putlaştırmak mı?
Çünkü yanılmaktan korunmanın ilk şartı, “insanın her halde yanılabileceğini” peşinen kabul etmesidir. Fakat burada daha derin bir soru gündeme gelir: İnsan, başkalarının hatasını kolayca görürken, kendi içindeki sapmayı neden bu kadar zor fark eder? Kur’an’ın “Kendinizi temize çıkarmayın” (Necm Suresi: 32) uyarısı tam da bu kör noktaya işaret eder. İnsan başkasının niyetindeki karışıklığı kolayca sezebilir. Bir davranışının arkasındaki gösterişi, üstünlük hevesini veya çıkar beklentisini hemen fark edebilir. Fakat aynı şey kendi içinde belirdiğinde, ona başka isimler vermeye ve bahaneler üretmeye başlamaktadır. Çünkü insan, kendi iç dünyasının yalnızca şahidi ve sorumlusu değil, aynı zamanda savunucusu olmaktadır. Yaptığı bir davranışın yanlış olabileceğini hissettiğinde, zihni hemen onu açıklayacak ve aklayacak gerekçeler uydurmaya başlamaktadır. Kırıcı konuşur, ama bunu doğruyu haykırmak olarak görür. Birini küçümser, hakaret eder, fakat kendisini hakikati ayırt eden biri sayar. Öne geçmek ve takdir edilmek ister, yine de bu isteği insanlara faydalı olma arzusu diye yorumlar. Böylece nefsani davranış ve kendisini putlaştırma yaklaşımı değişmez; sadece üzerindeki etiket değişir. Kur’an, bu kör noktaya karşı çok açık bir ölçü verir. “Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu O daha iyi bilir.” Necm Suresi: 32’deki bu uyarı, insanın kendi manevi derecesi ve hakiki mahiyeti hakkında kesin hüküm vermesinin ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Çünkü kişi yaptığı işleri görebilir. Fakat o işlere karışan bütün nefsani ve şeytani niyetleri göremez. Dilinin söylediğini bilir, ama kalbinin hangi karşılığı beklediğini her zaman fark edemez. Bir iyiliği gerçekten Allah-u Teâlâ’nın rızası için mi yaptı, yoksa görülmek ve takdir edilmek için mi? Bir yanlışa gerçekten hakikat adına mı karşı çıktı, yoksa karşısındakine üstünlük taslamak için mi? Sessiz kalışı sabır mıydı, yoksa içinde büyüttüğü gizli bir gurur mu? İnsan bu sorulara çoğu zaman kendisini koruyan ve aklayan cevaplar verir. Çünkü nefs yalnızca haz istemez; masum ve muhterem görünmek de ister. Yaptığı yanlış ve yaralayıcı şeyden vazgeçemediğinde, onu haklı gösterecek bir hikâye icat eder. Böylece kişi, hatasını düzeltmek yerine kendi gönlündeki ve ekibinin gözündeki temiz görüntüsünü korumaya başlar.
Manevi yolculukta bu “kötü yönlerini savunma ve kendini avutma” tuzağı, daha ince bir hal alabilir. İnsan kendisini doğrudan övmez, fakat içinden “Ben en azından onlar gibi değilim” der. “Ben daha çok düşünceliyim, daha dikkatliyim, hakikati daha ciddi arıyorum ve savunan biriyim” diyerek benliğine ve nefsini beğenmişliğe yeni bir üstünlük alanı düzenler. Oysa gerçek takva, kişinin kendi hakkında oluşturduğu kanaatle ölçülmez. Başkalarının onu ne kadar muhterem, muttaki ve mücahid gördüğüyle de ölçülmez. Şaşmaz terazi ve ayar çizelgesi Allah’ın elindedir ve Kur’an-ı Kerim’dir!.. İnsanın kendisini temize çıkarmaması, ille de sürekli suçluluk içinde yaşaması demek değildir. Asıl anlamı, kendi nefsi hakkında son hükmü vermemesi ve içindeki kusuru görebilecek kadar uyanık kalmaya dikkat etmesidir. Çünkü “Ben artık doğru yoldayım ve asla şaşmam” düşüncesi yerleştiğinde hakikati arayış yavaşlayacaktır. İnsan kendisini sınamayı bırakır, uyarılara kapanır. Hatta karşısına çıkan her eleştiriyi, yürüdüğü yolun doğruluğuna karşı yapılmış bir saldırı gibi görmeye başlayacaktır. Peki nefs insanın bu kör noktasından nasıl yararlanır? İmam-ı Gazali’nin dikkat çektiği asıl tehlike de işte buradadır.
Nefs bazen insanı ibadetten uzaklaştırmak yerine, ibadetin içinde kendisine yeni bir tatmin makamı kurmaya yeltenir. İnsan nefsin yalnızca günaha çağırdığını düşünürse, onun en ince oyunlarını fark edemez. Çünkü nefs her zaman ibadeti bıraktırmaya, iyilikten uzaklaştırmaya veya açıkça kötülüğe bulaştırmaya çalışmaz. Bazen insanın ibadet etmesine, öğrenmesine ve hizmet etmesine karşı çıkmaz. Sadece bütün bunlardan kendisine bir pay yontmaya çalışır. Bu nedenle İmam-ı Gazali’nin, Cüneyd-i Bağdadi’nin ve Said-i Nursi’nin yaklaşımında kalbin hastalıkları, açık davranışlardan çok daha derinlerde aranır. Riya, kendini beğenme ve kibir yalnızca insanların karşısında övünmekle ortaya çıkmayacaktır. İnsan kimseye bir şey söylemese bile yaptığı ibadetlerden dolayı kendisini emniyette görmesi bile sinsi bir tuzaktır. Bu gafletle kişi başkalarının eksikliklerini bahane edip kendi halini yüceltebilir. İyiliklerini Allah-u Teâlâ’nın lütfu olarak değil, kendi manevi derecesinin ve dini gayretinin eseri gibi görmeye başlayabilir. Zaten nefsin istediği de tam da böyle şeylerdir.
Yani, kendisini ibadetin sahibiymiş gibi hissetmek. Daha doğrusu Rabbine değil kendine ibadet etmek!? İnsan güya nefsini küçültmek için namaz kılar, fakat içinden ibadetiyle böbürlenir ve namaz kılmayanları küçümser. Güya Allah’ın şanını yüceltmek üzere bilgi öğrenir. Sonra bilmeyenlerin üzerinde söz sahibi olduğunu zanneder. Bir hayır yapar; karşılık beklemediğini söyler. Fakat kimse fark etmediğinde ve bu hayrını övmediğinde içinde beliren kırgınlığı gizlemez. İnsanlara sözde Allah rızası için yol göstermeye çalışır, ancak sözü dinlenmediğinde öfkelenir. Burada yapılan iyilik ortadan kalkmamıştır, fakat iyiliğin içine görünmez bir beklenti karışmıştır. Nefs bazen insanların övgüsünü ister. Bazen de daha ince davranır; insanın kendi gözünde değerli görünmesiyle yetinir. Kişi başkalarına ne kadar mütevazı görünürse görünsün, içinde kendi tevazusuna hayran olabilir. Yaptığı fedakârlıkları anlatmaz, ama kimsenin kendisi kadar fedakâr olmadığına inanır. ‘Ben oldum’ demez, fakat insanların henüz onun ulaştığı yere ulaşamadığını düşünür. Böylece maneviyat yolculuğu; benliği eritmesi gereken bir yolken, benliğin ve gizli kibrin daha sağlam bir kaleye dönüşmesine hizmet edebilir.
İşin en tehlikeli tarafı, insanın bunu uzun süre fark edememesidir. Çünkü nefs, artık günahın diliyle değil sevabın diliyle konuşmaya yönelmiştir. Nefsi kendisine açıkça ‘kibirlen’ demez. ‘Hakikati sen daha iyi biliyorsun’ der. ‘Herkes senin hassasiyetine sahip değil’ der. ‘Bu insanlar seni anlayacak seviyede değil’ der. Bu düşünceler ilk anda bir üstünlük iddiası gibi görünmeyebilir. İnsan bunları manevi hassasiyet zannedebilir. Fakat zamanla kalbi katılaşır. Uyarılmaya tahammülü azalır ve kendi halini sorgulamayı bırakır. Oysa gerçek kulluk, insanın kendisini büyük görmesine değil, Allah-u Teâlâ’nın lütfu karşısında daha fazla mahcubiyet duymasına yol açmalıdır. İbadet arttıkça kişinin kendisine duyduğu hayranlık artıyorsa, orada nefs pay istemeye başlamıştır. Bilgi arttıkça merhamet azalıyorsa, öğrenilen hakikat kalbe henüz ulaşmamıştır!..
Fakat insan, bazen böyle bir üstünlük duygusu yaşamadan da yanılabilir. Yoğun bir huzur, gözyaşı, huzurlu rüyalar veya içe doğuşlar yaşayarak doğru yolda olduğuna kesin biçimde inanabilir. Peki, yoğun bir manevi hal yaşamak, ibadet, gayret ve hizmete odaklanmak tek başına insanın yönünün doğru olduğunu gerçekten gösterir mi?
İnsan bazen uzun süredir aradığı huzuru bir anda kalbinde duyar. Dinlediği bir söz karşısında gözleri dolar. İbadet ederken derin bir yakınlık yaşar. Bir rüya görür; içine güçlü bir huzur doğar veya daha önce hiç tatmadığı bir sükûnetle karşılaşır. Böyle anlar insan için elbette kıymetlidir. Kalbin katılığını kırabilir, kişiye yönünü hatırlatabilir ve manevi arayışını güçlendirebilir. Fakat burada çok ince bir tehlike vardır: İnsan yaşadığı bu hali ulaştığı manevi makamın delili sanabilir. Oysa güçlü bir şey hissetmekle, gerçekten Birr’e-iyilik haline dönüşmek aynı şey değildir. Bir insan ağlayabilir ama kırdığı kişiden özür dilemekte zorlanabilir. İbadet sırasında huzur duyabilir ama günlük hayatında öfkesini kontrol edemeyebilir. Çok etkileyici rüyalar görebilir. Fakat kendi nefsinin dünyevi istekleri karşısında hiçbir direnç gösteremeyebilir. Manevi konuşmalardan derinden etkilenebilir ama o sözlerin gereğini yerine getirme zamanı geldiğinde eski alışkanlıklarına dönebilir. Bunlar yaşadığı halin hepten değersiz olduğu anlamına da gelmez. Ancak o halin henüz insanın karakterine yerleşmediğini gösterir. Tasavvufta haller gelip geçebilir. Bugün kalp genişler. İnsan kendisini Allah-u Teâlâ’ya yakın hisseder. Ertesi gün aynı huzuru bulamayabilir. Bazen gözyaşı gelir, bazen insanın içi kurumuş gibi olur. Eğer kişi doğru yolda oluşunu yalnızca hissettiği coşkuya bağlarsa, hali değiştiğinde yönünü de kaybettiğini sanabilir. Daha tehlikelisi ise yaşadığı coşkuyu kendisine özel bir üstünlük olarak görmesidir! “Ben bu kadar derinden hissediyorsam, demek ki seçilmiş ve farklı birisiyimdir. Bu rüyalar bana boşuna gösterilmiyor. İçime doğan şey mutlaka hakikattir…” Bu düşünceler insanı kulluk şuurundan ve ölçü aramaktan uzaklaştırabilir. Artık yaşadığı her hissi bir işaret, her tesadüfü özel bir mesaj, her içe doğuşu kesin bir manevi yönlendirme gibi yorumlamaya başlar.
Böylece kişi hakikati aramak ve Hakkın rızasına kavuşmak yerine kendi iç dünyasında oluşan her düşünceyi hakikat zanneder. Oysa kalbe doğan her düşünce aynı kaynaktan gelmez. Bazen insanın arzuları, korkuları, beklentileri ve zihninde uzun süredir taşıdığı düşünceler de güçlü bir his oluşturabilir. Kişi bir şeyi çok istediğinde o isteği bir işaret gibi algılayabilir. Bir şeyden çok korktuğunda ise korkusunu feraset zannedebilir. Bu yüzden manevi yol, yalnızca hislerin peşinden gidilen bir yol değildir. Evet; hisler dikkate alınır, ama tek ölçü haline getirilmez. Çünkü insanı yanıltmayacak asıl delil, yaşadığı halin ahlâkında bıraktığı iz; istikamet ve ahlâki karakterdir. O huzur seni daha sabırlı yaptı mı? O gözyaşı kalbini daha merhametli, vicdanını daha duyarlı hale taşıdı mı? O rüya sana üstünlük duygusu mu kazandırdı, yoksa sorumluluğunu mu hatırlattı? İçine doğan düşünce seni ifrata ve iddiaya mı zorladı, yoksa daha dikkatli ve mütevazı mı yaptı? Gerçek manevi dönüşüm yalnızca insanın iç dünyasında hissettiği yoğunlukla anlaşılmaz. Sözlerinde, seçimlerinde, öfkesinde, insanlarla münasebetlerinde ve kimsenin görmediği anlarda yaptığı işlerde, asıl ayarı ortaya çıkar. İşte tam burada Cüneyd-i Bağdadi’nin temsil ettiği tasavvuf anlayışı bize çok sağlam bir ölçü sunar: Manevi yolun değeri olağanüstü tecrübelerle değil, insanın benliğinde ve ahlâkında meydana gelen gerçek değişimle anlaşılır!
Cüneyd-i Bağdadi’nin temsil ettiği tasavvuf çizgisinde: Erdirici ve nefsi eritici manevi yol, insanın yaşadığı olağanüstü hallerle değil, o haller geçtikten sonra geride nasıl bir insan olarak kaldığıyla ölçülmektedir. Çünkü coşku geçebilir, gözyaşı dinebilir. Kalpte hissedilen yakınlık bir süre sonra yerini sessizliğe bırakabilir. Fakat insan gerçekten dönüşmüşse, o anların bıraktığı iz, davranışlarında yaşamaya devam eder. Öfkelendiğinde eskisinden daha dikkatli oluyorsa… Haklı olduğunu düşündüğü anda bile karşısındakini ezmek ve üzmek istemiyorsa… Bir kusur gördüğünde hemen hüküm vermek yerine kendi eksiklerini hatırlıyorsa… İnsanların takdiri ve hürmeti azaldığında yaptığı iyiliği bırakmıyorsa… Kimsenin görmediği yerde de aynı dikkati ve istikameti korumaya çalışıyorsa… İşte manevi yolun ve ahlâki tekâmülün ölçüsü tam olarak burada ortaya çıkıyor demektir. İnsan kalabalığın içinde güzel sözler söyleyebilir. İbadet sırasında derin duygular yaşayabilir. Tasavvuf üzerine çok şey öğrenebilir. Fakat gerçek sınav, hayat onun istediği gibi gitmediğinde başlar. Beklediği karşılığı alamadığında, haksızlığa uğradığında, eleştirilip horlandığında, veya görünmez ve kıymeti bilinmez olduğunda içinden hangi hal yükseliyor? Çünkü nefs huzurlu anlarda saklanabilir. İnsanın arzusu engellendiğinde ise gerçek yüzünü göstermeye başlar. Gerçek tasavvuf ve tarikat çizgisinde “manevi tecrübe insanı ölçüsüz bir iddiaya değil daha büyük bir ayıklığa taşır. Kişi yaşadığı halin etkisiyle kendisini kuralların, sorumluluklarının veya ahlâkın üzerinde görmez.”
Tam tersine şuurlu ve sorumlu mü’min Mevlâ’ya yakınlık hissi arttıkça davranışlarında daha dikkatli olur. Bir insan ‘ben kalben temizim’ diyerek kırıcı sözünü önemsizleştiremez. ‘Niyetim iyi’ diyerek yaptığı haksızlığı küçümseyemez. “Bana böyle doğdu” diyerek her isteğini mutlak hakikatin işareti kabul edemez. Çünkü tasavvuf insanın sorumluluktan yan çizmesine değil, içindeki en ince niyetleri bile fark etmesine; gizli ve kirli yönlerinin, deşifre ve tedavi görmesine yardım eder. Gerçek manevi ilerleme insanın iddiasını büyütmez, onu daha ölçülü hale getirir. Bilgisi arttıkça daha çok konuşmak yerine, nerede susması gerektiğini öğrenir. Kendisine saygı göstermeyen insanları hemen düşman görmez. Kendi görüşlerine aykırı her farklı düşünceyi sapma, her eleştiriyi saldırı, her anlaşmazlığı kendi haklılığının kanıtı göstermez. Hakikate yaklaşmak, insanın kendisini hakikatin sahibi gibi görmesi değildir. Kendi nefsinin hakikat nezdindeki eğri gölgesini fark etmeye başlaması halidir. Bu yüzden en güvenilir işaret: İnsanın ne kadar yoğun hissettiği değil, ne kadar doğru ve uygun değiştiğidir. İbadeti ve hizmetleri onu daha dürüst, daha merhametli ve daha adil yapmıyorsa, yaşadığı hallerin anlamını yeniden düşünmesi gerekir.
Peki, bugün manevi hizmetlerde, irşad ve yardım ekiplerinde yanlış yöne kayma girişimleri; gündelik hayatımızda hangi davranışlarla kendisini belli ediyor? Manevi yoldaki savrulma, bugün yalnızca dergâhlarda, sohbet halkalarında veya uzun inzivalarda yaşanmıyor. Artık insan birkaç dakika içinde yüzlerce söz, yorum, rüya tabiri ve manevi iddiayla karşılaşabiliyor. Daha önce yıllar süren bir arayışın sonunda duyulabilecek kavramlar, şimdi kısa videoların içinde hızla insanlara ulaşıyor. Bu hız ise insana çok şey öğrendiği hissini verip şımartıyor. Fakat zihnin sürekli manevi bilgiyle dolması, kalbin aynı ölçüde dönüştüğü anlamına gelmiyor. İnsanın her gün onlarca söz dinleyip hiçbirini hayatına geçirmeden kendisini manevi olarak ilerliyor sanması da bir yanılgı teşkil ediyor. Çünkü bilgi arttıkça aşinalık = tanıdıklık oluşur. Tanıdıklık ise bazen idrakle karıştırılır. Bir kavramı sık sık duymak, onun hakikatini yaşamak sanılır. İnsan tevekkülden söz eder, ama küçük bir belirsizlikte bütün dengesini kaybetmeye başlar… Nefsin mahiyetini ve hilelerini anlatır, fakat eleştirildiğinde öfkesi kontrolden çıkar… Teslimiyet üzerine konuşur, ama hayat kendi istediği yönde ilerlemediğinde herkesi suçlar. Kalbin temizliğini önemser, yine de kendisi gibi düşünmeyen insanlara karşı içinde ağır hükümler taşır. Bu arada yanlış yönün ilk işaretlerinden biri de: Kişinin sürekli başkalarının manevi seviyesini ölçmeye kalkışmasıdır. Kimin uyanmış, kimin gaflette kalmış, kimin samimi, kimin sapıtmış olduğuna dair kolayca hüküm yağdırır. Fakat kendi niyetini aynı sertlikle sorgulamaz.
Bir başka işaret, yaşanan her olayın insanın kendi özel konumuna bağlanması halidir. Karşısına çıkan her söz, işaret, her tesadüf, mesaj, her rüya, haber, her zorluk kendisinin seçilmişliğinin kanıtı gibi görülmeye başlanabilir. Kişi artık hakikatin peşinden gitmez. Hayatın kendisine sürekli özel mesajlar verdiği bir dünyanın merkezine yerleşir. Oysa manevi yol ve olgunluk insanı hayatın merkezine koymaz. Merkezde olmadığını fark ettirir. Günümüzde sosyal medya bu yanılgıyı daha da görünmez hale taşır. İnsan manevi düşünceler paylaşır. İnsanlara faydalı olmaya çalışır ve bunun güzel karşılıklarını alır. Fakat zamanla sözlerinin kaç kişiye ulaştığını, ne kadar beğeni topladığını ve kimlerin kendisini takdirle andığını takip etmeye koyulmaktadır. Başlangıçta hizmet olan şey, fark edilmeden görünür kalma ve reklâm olma sevdasına kapılmıştır. Bunun en açık işareti ilgi azaldığında ortaya çıkar. İnsan anlatma isteğini kaybediyor, değersiz hissediyor veya kimsenin kendisini anlamadığını düşünüyorsa; belki de yaptığı işin içine, görünme riyakârlığından ve reklâm arzusundan aldığı pay karışmıştır. Bu, elbette bütün hizmetinin değersiz sayıldığı ve hepten boşa çıktığı anlamına gelmez. Ancak niyetin yeniden yoklanması gerektiğini gösterir.
“Yanlış yöne kaymanın” bir başka belirtisi de, kendisini eleştiriye kapatmaktır. İnsanın kendisine yöneltilen her uyarıyı nefsine değil, manevi yoluna yapılmış bir saldırı gibi görmesi manevi bir kaymadır!.. “Beni anlamıyorlar. Benim gördüğümü göremiyorlar” diyerek hiçbir uyarıyı artık nefsine yaklaştırmaz. Böylece kendisini koruduğunu sanırken aslında yanlışını fark edebileceği bütün kapıları kapatır. Şayet manevi bilgi; insanı daha sert, daha kuşkulu ve daha üstünlük taslayan biri haline getiriyorsa, yön yeniden kontrol edilmelidir. Çünkü bu durum; hakikat bilgisi arttıkça merhametin azalması, ışığın çoğalıp kalbin kararması gibi bir çelişkidir. Fakat yalnızca bu işaretleri görmek de yeterli olmayacaktır.
İnsan kendi içinde aynı belirtileri fark ettiğinde ne yapacaktır? Yürüdüğü yönün doğruluğunu ve Allah’ın rızasına uygunluğunu; korkuya kapılmadan, fakat kendisini de aldatmadan nasıl sınayacaktır? Manevi yolda insanın kendisini sınaması, öyle her adımından kuşku duyması anlamına gelmez. Sürekli “Acaba yanlış mı yapıyorum?” korkusuyla yaşamak da kalbi yorabilir. Oysa aranan şey korku değil, uyanıklıktır. Kendinden tamamen emin olmadan, ama ümitsizliğe de kapılmadan yönünü kontrol edebilme uyanıklığıdır. Bunun için insan, önce yaşadığı hallere değil, o hallerin hayatında bıraktığı izlere bakmalıdır. Öğrendiğin bilgiler seni daha anlayışlı mı yaptı, yoksa insanlara daha kolay hükmeden ve baskıcı biri haline mi taşıdı? İbadetlerin arttıkça kendi kusurlarını daha açık mı görüyorsun? Yoksa başkalarının eksikleri gözüne daha fazla mı batıyor? Yaptığın iyiliklerin kıymeti bilinmediğinde yine aynı huzurla devam edebiliyor musun? Yoksa iyilik ve meziyetlerin görülmediğinde içinde kırgınlık mı doğuyor? Eleştirildiğinde ilk isteğin kendini savunmak mı oluyor; yoksa söylenen sözün içinde bir hakikat payı bulunabileceğini düşünebiliyor musun? Manevi arayışın, seni Allah-u Teâlâ’ya daha muhtaç mı hissettiriyor, yoksa diğer insanlardan daha ileride olduğuna ve peşinen kurtulduğuna mı inandırıyor? Bu soruların cevabı her zaman hoşumuza gitmeyebilir. Fakat yönünü kaybetmekten koruyan şey, insanın kendisine güzel cevaplar vermesi değil, gerçek cevapları duyabilecek cesareti göstermesidir.
Bir başka ölçü de, insanın yalnız kaldığı anlarda ortaya çıkar. Çünkü kalabalık içinde güzel ve düzgün görünmek mümkündür. Manevi sözler söylemek, sabırlı görünmek ve ağır başlı davranmak zor değildir. Fakat kimsenin görmediği yerde verdiğin kararlar ve takındığın tavırlar, nefsin engellendiğinde gösterdiğin tepki ve ters davranışlar, çıkarın zarar gördüğünde gösterdiğin yaklaşımlar; asıl yürüdüğün yönün ve karakter düzgünlüğün hakkında çok daha fazla şey anlatır!..
Elbette insan bir hatasını fark ettiğinde, hemen kendisini bütünüyle yanlış yolda ilan etmesi de doğru değildir. Hata görmek yolun bittiğini değil, hâlâ düzeltilebileceğini gösterir. İnsan sürekli, hatalarını telafi, yaralarını tedavi etmelidir. Asıl tehlike kusurlu olmak değil, kusurlarını manevi gerekçelerle savunmaya girişmektir. Bazen yönünü düzeltmek için büyük ve olağanüstü adımlar gerekmez. Kırdığın bir insandan özür dilemek, haksız olduğun yerde geri çekilmek, bilinme arzusunu fark edip riyadan vazgeçmek, yaptığın iyiliği anlatmamak veya kendi düşünceni mutlak hakikat gibi savunmaktan vazgeçmek… Bunlar nefsin kurduğu görünmez makamı sarsabilir, ama direnmelidir!
İnsan ayrıca kendisini, yalnızca kendi gözleriyle değerlendirmemelidir. Güvendiği, ölçülü ve samimi insanların uyarılarını dikkatle dinlemelidir. Çünkü nefsin sakladığı bazı kusurları insan tek başına göremeyebilir. Fakat burada da ölçü önemlidir. Her eleştiriyi doğru kabul etmek değil, hiçbir eleştiriyi peşinen reddetmemek gereklidir!
Yön kontrolünün en güvenilir işaretlerinden biri de şudur: İnsan hakikate yaklaştıkça kendisini tamamlanmış ve olgunlaşmış görmez, aksine eksikliğini ve acizliğini daha da hisseder. Bilmediği ve öğrenmesi gerektiği şeylerin fazlalığını ve Allah-u Teâlâ’ya olan ihtiyacını daha derinden fark eder. İddiası azalır, dikkati artar. Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmak yerine kendi kalbinin sorumluluğunu üstlenir. Manevi yolun emniyeti “Ben artık yanılmam” demekte değildir. Yanılabileceğini bilerek hakikatin ölçülerine yeniden dönebilmektedir. Çünkü uçurumdan koruyan şey, yolun her zaman aydınlık görünmesi değil, insanın elindeki Kur’an, vicdan ve insaf pusulasını kaybetmemesidir. İnsan manevi yolda en çok düştüğü için değil, düştüğünü fark etmediği için kaybolup gidecektir. Çünkü açık bir hata insanı rahatsız eder. Fakat doğru kılıfına bürünmüş bir yanlış, ona güven verir. Kişi ilerlediğini zannetmektedir, halbuki kendi benliğinin ve nefsi beklentilerinin etrafında dolaşıp dönüvermektedir. Bu nedenle hakikate giden yol; yalnızca ve daha fazla bilmekten, daha çok laf üretmekten veya daha yoğun şeyler hissetmekten ibaret değildir. Asıl mesele öğrendiğin hakikatin seni nasıl bir insana dönüştürdüğüdür. Kalbin yumuşuyor mu? İnsanlara karşı merhametin artıyor mu? Bir yanlışın gösterildiğinde hemen savunmaya geçmek yerine durup kendine bakabiliyor musun? Yaptığın iyilik kimse tarafından bilinmediğinde de aynı samimiyetle iyilik ve hizmetlere devam edebiliyor musun? Çünkü manevi ilerlemenin en güvenilir işareti, insanın kendisini büyük görmemesinden ziyade, Allah-u Teâlâ’ya olan ihtiyacını daha derinden hissetmesidir.
Hakikate yaklaştıkça iddia ve bilgiçlik havası azalıverir. Hakiki bilgi arttıkça insan başkalarını yargılamakta daha ihtiyatlı hareket edecektir. İbadet çoğaldıkça ve huzur sahibi oldukça başkalarının hatası değil, kendi kalbindeki noksanlıkları daha görünür hale gelir. Yanlış bir yönü fark etmek ise yolculuğun bittiği anlamına gelmez. Tam tersine hâlâ geri dönüp yeniden başlayabileceğini gösterir. İnsan kusurunu gördüğü anda kaybetmiş olmaz. Asıl kayıp, kusurunu savunmaya ve ona suni mazeretler ve manevi marifetler sarmaya başladığında ortaya çıkar. Bu yüzden kendinden tamamen emin olma, fakat her adımından şüphe ederek ümitsizliğe de kapılma!.. Elindeki pusulaya tekrar tekrar bak. İhlas, tevazu, merhamet, adalet ve güzel ahlâk… Yolun sana ne kadar aydınlık göründüğünden önce, seni neye dönüştürdüğüne bak. Çünkü insan bazen karanlık bir yolda olduğunu hemen anlayabilir; fakat ışık sandığı bir yönün sonunda uçurum varsa, onu kurtaracak olan kendinden eminliği değil, hakikatin ölçüsüne yeniden dönme cesaretidir.
Şimdi kendine şu soruyu sor: Yürüdüğüm bu yol benliğimi ve nefsi beklentilerimi mi büyütüyor? Yoksa beni Allah-u Teâlâ karşısında daha samimi, insanlara karşı daha merhametli ve daha mütevazı bir kul haline mi getiriyor?



ERBAKAN HOCAMIZLA ÜSTADIMIZ!..
Rüyada; Muhterem Ahmet Hocamızı misafir ediyoruz. Ev içinde temizlik yapılmakta, ama özellikle mutfakta yoğunluğum var. Bir şeyler yetiştirmeye çalışıyorum sürekli… Misafirler çıkıyor, sakinleşiyor ev… Muhterem Ahmet Hocamız salonda istirahat ediyor. Eşim kullanılmış çay bardaklarını mutfağa taşıyor. Çocuklar odalarında ders yapıyor. Ortalığı toparlayıp en son mutfağı düzenlemeye giriyorum. Birden Aziz Erbakan Hocamızı mutfak masasında meyve doğruyorlarken görüyorum. Şaşkın bir vaziyette portakal suyuyla ıslanmış ellerine sarılıp öpüyorum. “Aziz Hocam hoş gelmişsiniz. Müsaade edin meyveleri ben keseyim, servis yapayım Size!” diyorum. Ellerindeki meyveyi bırakıp, arkalarına yaslanıyorlar. Elleri masanın üzerinde… Portakalları küçük parçalara ayırıyorum, önlerindeki tabağa koyuyorum, mübarek elleriyle yiyorlar.
“Hizmette zorlanıyor musun?” diye soruyorlar. “Hayır Aziz Hocam; zevkle keyifle yapıyorum, o kadar kolay o kadar hafif oluyor ki, normalde zorlandığım işler, birden halloluyor.” diyorum. Başlarını hafif kaldırıp: “Nasıl geçiyor günün, istifade edebildin mi misafirinden?” diye soruyorlar.
“Hocam; o kadar güzel o kadar bereketli geçiyor ki günlerimiz…” derken, Aziz Hocamız devam ediyor. “Boşa geçirme, Ahmet’in burada oluşundan istifade et, vakti güzel değerlendir!” buyuruyor. “Muhterem Hocam, beyler yapıyor programları, organizeleri, biz çok dahil olamıyoruz ki!” diyorum.
“Yapılan ses kayıtlarını, canlı yayından verilen konuşmaları, radyo çekimlerini defalarca dinle!.. Ahmet Bizim dediklerimizi ve Bizden öğrendiklerini yazıyor. Bizi en güzel ve en gerçekçi O yorumluyor. Sen de Ahmet’ten dinleyip anlattıklarını yaz. Sonra Bizim sana söylediklerimizle karşılaştır!” buyurdu.
“Ama Hocam benim aklım yetmez ki, sizin söylediklerinizi anlamaya ve Ahmet Hocamızın her söylediğini anlayıp yazmaya…” diyecek oluyorum.
Aziz Hocamız: “Bak Amentü’de çift dikiş vardır hep anlatırız. Ahmet de Bizim çift dikişimizdir. Bizim imanımız birdir. Bizim kalbimiz birdir. Bizim dilimiz birdir. Bizi anlamak isteyen Ona, Onu anlamak isteyen Bize baksın!” buyurdu.
Sonra: “Doğru insanın yanında yanlışını daha güzel görüp fark eder insan. Hele bir de doğru insanı samimiyetle sevip hizmet ederse, Allah doğru insanın doğrusunu talebe ve takipçisinin doğrusu, yanlış bulduğunu da yanlışı yapar. Onun sevdiğini sevdirir, buğzettiğine buğzettirir, kafa tuttuğuna kafa tutturur… Ve sonunda öyle bir hal alır ki insan, Siyonizm’i iğrenip ezilecek basitlikte bir böcek gibi görür, zulmedilen/ezilen 3 yaşındaki inanmış bir çocuğun bakışındaki vakarda ezilmeyi öğrenir.”…
“Çok kısa vakit Muhterem Hocam (Ahmet Hocamız), hemen geldi hemen gidiyor!” dedim. “Sizin Onu gördüğünüz kadar, O Bizi görmedi; ama iman etti, önemsedi, Bizi dikkate aldı ve değer verdi. Bizi ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan, hatta kendi nefsinizden daha çok önemsediğiniz gün, demek istediğimi anlayacaksınız!” buyurdu.
Birden mutfakla salonun arasındaki duvar kalktı, Ahmet Hocamız ikindi namazı kılmış, zikrediyor halde göründü. Aziz Hocamız: “Şu portakallardan biraz daha doğrasan da, Ahmet’le birlikte yesek!” buyurdu. Hemen portakalları doğradım, Hocam tabağı alıp salona geçti, Ahmet Hocamızla kucaklaşıp hem sohbet etmeye, hem meyve yemeye durdular.
Aziz Erbakan Hocamız bana dönerek: “Kağıt kalemini al gel, vakti iyi değerlendir demedim mi Ben sana?!” buyurdu gülümseyerek. Bir ajanda, bir kalem alıp yanlarına girdim, o halde uyandım.
Bunları iki gün üst üste gördüm, dün hatırlamamıştım hepsini. [1]
[1] (F Bişkin – 02.03.2016)
“Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve uyarı, sinelerde olana (kalbi ve ruhi hastalıklarınıza, stres ve bunalımlarınıza) bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet (olarak Kur’an-ı Kerim) gelmiştir.” (Yunus 57)
“Onu (nefsinin kötü arzu ve alışkanlıklarını) temizleyip terbiye eden felaha (huzura ve kurtuluşa) erişmiştir.”
“Ve onu (nefsini ve kötülüklerini) sarıp örten (kirli niyetini ve mel’ânetini gizleyip riyakârlık eden ve kendini günah kirlerine gömen) de yıkıma (fitneye ve felakete) sürüklenmiştir.” (Şems 9-10)
“Ve şüphesiz işte Benim (sağlam ve şaşmaz olan) dosdoğru yolum budur. Bu yola tâbi olun. (Bozuk ve başka) Yollara uymayın, ki o (yanlış) yollar sizi O’nun (Allah’ın) yolundan ayırır! Böylece (sapıtmaktan) korunmanız için (Allah) size bunları öğüt verip uyarıyor (olur ki gerçeği görürsünüz).” (En’am 153)
“(Cahil ve gafil kimselerin huyudur:) Kendilerine zikir-nasihat verildiğinde, öğüt almıyorlar.” (Sâffât 13)
“(Oysa Senin davetini) Ancak (dikkatle) dinleyenler (aklına ve vicdanına uyan diri kalpliler, bu Hakk çağrıları kabullenip) icabet ederler. (Küfür ve kötülükleri sebebiyle kalpleri) Ölüleri (ise), onları da (ancak) Allah diriltebilir. Sonra (hepsi) O’na döndürülecekler.” (En’am 36)
“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra, bir daha kalplerimizi caydırma (ayaklarımızı kaydırma), bize katından rahmet ve inayet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Âl-i İmran 8)
Not: Ayeti Kerime Mealleri Ahmet Akgül Üstadımızın MEALİ KERİM “Rabbani Yaklaşım ve Anlayışımızla Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” eserinden alınmıştır.
Bakınız: https://www.mealikerim.com
Rum 52
(Ey Resulüm!) Şimdi Sen, (kalpleri) ölülere kesinlikle (söz) işittirip (uyandıramazsın) ve arkalarını dönüp giden (insan görünümlü) sağırlara da (Hakk) çağrıyı dinletip duyuramazsın. (Öyle ise sığırların ve sağırların Hakk çağrıyı duymamalarına aldırmamalıdır.)
Rum 53
Ve Sen kendi sapkınlıkları içinde (gönül gözleri) kör olanları (ama kendilerini en haklı ve hayırlı konumda sananları) da doğru yola (hidayete) ulaştıramazsın. Sen sadece, Bizim ayetlerimize (kudret eserlerimize ve Kur’ani hükümlerimize) iman edenlere (çağrını) duyurabilirsin ki onlar (Kur’an’ın tüm hüküm ve haberlerine, Resulüllah’ın öğütlerine inanıp gönülden teslim olan ve Hakk hâkim olsun diye çırpınan) Müslümanlardır.
https://www.mealikerim.com.tr/30/rum/52:53
Lokman 22
Kim (samimi, seviyeli, güzel ve iyi) davranışlar içinde (sorumlu ve şuurlu bir mü’min ve) muhsin olarak kendisini bütünüyle Allah’a teslim ederse (özünü ve yüzünü Kur’an’a dönerse), o en sağlam kulpa yapışmış (ve kurtuluşa ulaşmış)tır. Zaten bütün işlerin sonu Allah’a (varacak)dır.
https://www.mealikerim.com.tr/31/lokman/22
RABBİM GEREKLİ DERSLERİ ALMAYI NASİP EYLESİN, SAHİP OLDUĞUMUZ NİMETLERİN FARKINDA OLUP ŞÜKRÜNÜ GEREĞİ GİBİ İFA ETMEYİ NASİP EYLESİN AMİN..
Bu dost tavsiyesini okuyup anlamaya çalışıyorum, hep aklıma Furkan suresi 53.cü Ayeti ve Rahman suresi 19 ve 20 ci Ayetleri geliyor aklıma, ince bir perdeyle,tatlı suyla,tuzlu suyu onları ayırdık diyor Allah. Makale bizlere öyle uyarılarda bulunuyor ve dikkat etmemize vurgu yapıyorki, yaptıklarımız ve yaşadıklarımız arasında incecik bir perde var. Ya Allah’a kul olma yolunda olacağız, yada o yolda olduğumuzu sanacağız. Allah bizlere iki suyu karıştırmadan ayırdığı gibi bizlerede, lutfu ve merhameti ile İman, itikat, sadakat ve samimiyetimizi, şeytani, şehvani, nefsi vesvese ve iğvalardan ayırmayı nasip etsin. Amin. Yol yeğane doğru, dava hak, ayaklarımız kaymadan, Allah bizleri Cennetinde sevdiklerine ve sevdiklerimize kavuştursun İnşallah. Amin.Amin. Amin.
Milli Çözüm gibi bir nimeti bizlere bahşeden Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun.
Nefsimizin gizli ve en fark edilmeyecek yönlerini açığa çıkartıp; tefekkür, tezekkür ve tevbe ile arınma yollarını öğreten ve istikamet üzere olmanın sırlarını, kamil manada ortaya koyan muazzam bir yazı.
Farklı zamanlarda tekrar tekrar okuyup özümsenmesi gereken, ilahi nurun tecellisi makamında, hikmet dolu mesaj ve şaşmaz pusula hükmünde bir başyapıt. Yüce Rabbimiz, hakkıyla istifade etmeyi, Milli Çözümün bu kutlu çizgisine layık olabilmeyi ve kıymetini bilmeyi lütfetsin.
Rabbimiz; kalben arınmayı, nefsimizin tuzaklarına karşı her daim uyanık olmayı, kamil iman ve salih amellerle kulluğumuzun idrakinde olarak bir yaşam sürmeyi nasip etsin.
ÖNCE KENDİ NEFSİME
“Allah, hikmeti dilediğine verir ve kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır verilmiş demektir.” (Bakara Suresi: 269) Öncelikli olarak İnsan oğluna verilmiş hikmetler bir nasiptir. Herkesin bu takdire rıza göstermesi gerekir. Neden bende yok gibi kıskançlıklar nefsin hased dürtüleridir. Bize düşen ise tevazuyla samimi bir şekilde Yüce Allah(CC)tan talep etmektir. Bu talep kuru kuruya değil ihlasla yapılmalıdır. Samimiyetle itiraf etmem gerekir ki bu hikmet deryasından hap şeklindeki öğütler tüm iç dünyamda yaşadıklarımızı dışımıza vurmaktadır. Hep eksikleri başkalarında aramaktansa eksik ve yanlışlarımızın derece derece bizlerde olduğunun farkına varmaya ve düzeltmeye çalışılmalıdır. Rabbim bizleri gereği gibi ders alıp içselleştirerek olgunlaşmamıza vesile kılsın. Bir an önce bu hasletlerden kurtulmayı nasip etsin.AMİN.
Yazıyı okurken şöyle bir kıyas aklımıza geldi. İnsan çok sevdiği ve kendisini sevdiğinden emin olduğu bir insanı kırmaktan üzmekten hayal kırıklığına uğratmaktan ne kadar korkuyor. Bizce bu korkunun birçok sebebi olabilir fakat ama sebeblerden birisi bu durumlar yaşanırsa ilgili kişinin kendisini sevmeyeceği ya da daha az seveceği hissidir. Yani en sevdiğimiz insanların dahi affından şüphe duyuyoruz. Fakat yazıda da belirtildiği gibi Yüce Allah tövbe kapısını bizim için sürekli açık bırakıyor. Hatta yapılan hatalar ruh dünyamızı yeniden dizayn etmek için fırsat bile olabiliyor. Yazıda da belirtildiği gibi Allah herkese hikmet verebiliyor. Böylesine merhametli rahmeti herşeyi kuşatan yüce Allahımız, bizlere en çok onu sevmeyi, sadece ondan korkmayı, her işimizde onun rızasını aramayı nasip etsin. Nefsimizin tuzaklarından bizleri korusun.
“Eğri cetvelle doğru çizgi çizilemez.”
Cetvel eğriyse ehli, onu doğrultup doğru çizgiyi çizer. Önemli olan çizgiden sapmamaktır. Zira her gün Fatiha ile defalarca sapmamak için Allah’tan yardım diliyoruz. Allah yardımını üzerimizden alıp bizleri sapmışlardan eylemesin inşallah.
Milli Çözüm cetvelin de sahibidir. Çizginin de.