BÜTÜN MİLLETVEKİLLERİNE;
“MEKKE ANLAŞMASI’NA HAYIR” ÇAĞRISI
TBMM’de bulunan ve hepsi de iz’an ve vicdan sahibi olan bütün Milletvekillerimize tarihi çağrımızdır: Başta Türkiye’miz, diğer bazı ABD güdümlü Sünni İslam ülkeleriyle, komşumuz ve D-8 ortağımız İran’ı ve Yemen’deki yandaşlarını savaştırmayı amaçlayan MEKKE ANLAŞMASI tuzağına lütfen kapılmayın, bunun büyük günahına ve korkunç sonuçlarına ortak olmayın!.. Dört yıldır; Kutsal Kudüs’te, Filistin’de ve Gazze’de yüz binlerce masum insana soykırım uygulayan ve taş üstünde taş bırakmayan katil İsrail’e yönelik ciddi ve caydırıcı adım atmayanların, şimdi “Hicaz’daki kutsal beldelerimize saldırı var!” bahanesiyle, sonuçta Siyonizm’e ve emperyalizme yarayacak ve bizi Husiler üzerinden İran’la kapıştıracak yanlış kararlarına katılmayın! Amerika’da yaklaşan yerel seçimlerde, Müslüman kökenli rakip adayların, isimlerinin önüne “MUHAMMED” adını koyarak, açıkça ve küstahça Hz. Peygamberimize hakarette bulunan ve tüm İslam âlemine nefret kusan TRUMP’ın sahip çıktığı bir sinsi oluşumun resmiyet kazanmasına karşı çıkın.
Kiralık Dostluklar, Münafık Düşmanlıklar!
“Söyle dostunu, söyleyeyim kim olduğunu!” atasözümüz çok gizemli bir gerçeğe ayna tutmaktadır. Özenle gizlenmeye ve olduğundan başka türlü görünmeye çalışılan ikiyüzlü (münafık) davranışlarda bu samimi dostların farklı tavır sergilemeleri, aslında kendi gerçek karakterlerini ele veren yaklaşımlardır. Bu sene 22-27 Eylül 2026’da yapılan BM Genel Kurulu 81. Dönem açılışında Kuduz ve Katil Netanyahu konuşma yaparken, birçoğu gayrimüslim 70 kadar ülke temsilcisi haklı ve onurlu bir tepki koyarak BM salonunu terk edip ayrılmışlardı. Ama hayret, Sn. Erdoğan’ın “Sevgili Kardeşim!” buyurdukları İlham Aliyev‘in temsilcisi ile yine… Sn. Erdoğan’ın “Kıymetli Arkadaşım!” diye çağırdıkları BAE Başı Şeyh Muhammed Bin Zayid Al Nahyan’ın temsilcisi, salonda kalarak Netanyahu katiline saygılarını ve İsrail’e bağlılıklarını ispata çalışmışlardı. Bu kahpe ve kalleş tavır bize Bakara Suresi 14. ayetini hatırlatmıştı:
“(Bu münafıklar) İman edenlerle karşılaştıklarında (sadık din ve dava ehliyle bir arada bulunduklarında): ‘Biz de iman etmiş kimseleriz (ama İslam’a hizmet için kâfirlerle zahiren işbirliği görüntüsü vermekteyiz; sakın bizden şüphelenmeyiniz!)’ derler. (Ancak) Şeytanları (ve şer odaklarıyla gizlice buluşup) baş başa kaldıklarında (ise); ‘Şüphesiz biz (asıl) sizinle beraberiz, (sizin hedeflerinize hizmet etmekteyiz.) Biz (mü’min ve Müslüman kesimleri sadece idare ve) istihza etmekteyiz’ (zira ‘onların desteğini almak mecburiyetindeyiz’) derler.” (Bakara: 14)[1]
Üstelik bu BAE, güya muhtemel bölgesel saldırılara, ama gerçekte İran’a karşı kurdurulan ve süper fitne ABD, hatta Haçlı AB ülkelerince hoş karşılanan ve sahip çıkılan Mekke Anlaşması’nın, resmen olmasa da fikren ve fiilen ortağı sayılmaktaydı. Bu Siyonizm güdümlü HAÇLI’ların Müslümanlara ve özellikle Türk halkına nasıl baktıklarını Elâzığlı Hacı Ramazan Yıldırım kardeşimizin bir anısı ile aktaralım. Rahmetli Erbakan Hocamızın bir Almanya konferansında, Dortmund’da on binlerce katılımcının huzurunda enteresan bir olay yaşanmıştı. Milli Görüş camilerinden birinde imamlık yapan Yozgatlı FADIL Hoca, Alman Eğitim Müfettişlerince “Bu çocuk geri zekâlıdır, kaydını bu tür eğitim veren özel okula kaydırmalıdır!” dedikleri 9 yaşındaki Türk öğrenciyi alıp 45 günde hafız yapmıştı. O meşhur konferans salonunda üstün zekâlı hafız evladımız, seçkin hocalar huzurunda, Kur’an-ı Kerim’in farklı sayfalarından sorulan ayetleri ve devamını şakır şakır okuyarak herkesi hayran bırakmışlardı. İşte “demokrasi havarisi ve insan hakları hürmetçisi” geçinen Batılıların gerçek amacı ve Müslümanlara bakış açısı bu olayda saklıydı.
Bir İslam mütefekkiri, bir insanı tanımaya yardımcı olacak 3 özelliğini şöyle sıralamıştır:
1) Art niyetli bakışları… 2) Samimi dostları ve arkadaşları… 3) Çok beğenip alıntı yaptığı ve örnek aldığı şahısları…
Mekke Anlaşması’nın ve Güya Sünni İttifakı’nın Perde Arkası!
Türkiye, Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke İttifakı, ABD ve İsrail’in bölgede uzun süredir üzerinde çalıştığı, kimi zaman Arap NATO’su, kimi zaman Ortadoğu NATO’su, kimi zaman da Sünni Koalisyonu diye adlandırdığı projelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. En başından itibaren Milli Çözüm Dergisi, onlarca makalesinde bu gerçeği gündeme taşımıştır. Bu arada Yemen HUSİLER’inin, gizlice ABD ve İsrail’le irtibatlı olduklarının saptanması da kafaları karıştırmıştı. Yani Mekke İttifakı’yla İran’ı çatıştırmak için her şeytanlık uygulanmaktaydı!
Siyonist İsrail’in Sünni İttifak Arayışları!
– İsrail İç İstihbarat Örgütü’nün (Şin Bet) eski Başkanı Ami Ayalon, 2012 yılında “Sünni İttifak” kurulması gerektiğini ortaya atmıştı. “Türkiye önderliğindeki koalisyona İsrail’in varlığını kabullendirirsek Ortadoğu’da büyük çatışma Sünni-Şii çatışması olur, Filistin-İsrail çatışması değil. Kuracağımız Sünni Koalisyon, ABD ve bizim tarafımızdan destek görecek ve İsrail, İran tehdidine karşı bir güç oluşturmuş olacak. İsrail için önümüzdeki 10 yıl içinde Sünni Koalisyonun kurulması çok önemli bir adım olacak. Eğer İsrail İran’a karşı tek başına hareket ederse başarılı olamaz ama Sünni Koalisyon çatısı altında İran tehdidini yok edebilir.” şeklinde önerilerini paylaşmıştı.
– 2015’te, Suudi Arabistan öncülüğünde “Teröre Karşı İslam İttifakı” kurulmaya çalışıldı ancak işlevsel olamadı. Ardından ABD ve İsrail’in, bir Sünni İttifak için nasıl adım adım, aşama aşama ve koordinasyon içinde çalıştığını gösteren şu gelişmeler yaşandı:
A- ABD Savunma Bakanı James Mattis, İran’a karşı İsrail ve Körfez ülkelerinden oluşan “NATO tarzı bir bölgesel ittifak” kurmak istediklerini açıklamıştı. (Israel Defense, YDH, 28.4.2017)
B- ABD yönetimi, Ortadoğu Stratejik İttifakı (MESA) projesini başlatmıştı. Sünni Müslüman müttefiklerin çatı yapısını oluşturacağı projeye, Beyaz Saray ve Ortadoğu’daki kaynaklar Arap NATO’su adını takmışlardı. (TRT Haber, 28.7.2018)
C- Beyaz Saray; Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, ABD’nin “başlıca güvenlik ortağı” olarak tanındığını duyurmuşlardı. (Cumhuriyet, 16.1.2021)
D- İsrail’in “dörtlü savunma ittifakı” kurmak için Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile müzakereler yürüttüğü ortaya çıkmıştı. (I24News, Sputnik, 26.2.2021)
E- ABD Başkanı Donald Trump, ABD Avrupa Komutanlığı (EUCOM) görev alanında yer alan İsrail’in İran’a karşı iş birliğini teşvik etmek amacıyla artık Ortadoğu ülkeleriyle birlikte ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) çatısı altına alınması talimatı yayımlatmıştı. (WSJ, Sputnik, 15.1.2021)
F- Önce İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, İsrail’in, ABD öncülüğünde kurulan “Ortadoğu Hava Savunma İttifakı” adlı bir oluşuma katıldığını açıklamıştı. Ardından Ürdün Kralı II. Abdullah, ABD yayın organı CNBC’ye yaptığı açıklamada, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” itirafında bulunmuşlardı. (Deutsche Welle, 3.7.2022)
Son Adım: Mekke İttifakı!?
Ve 7 Ağustos 2026’da Mekke İttifakı’nı kurmuşlardı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurduğu ittifakı ilk kutlayan ABD olacaktı!.. Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson, “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husiler’i yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı. Mekke İttifakı ABD’liler tarafından “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası olarak yorumlanmıştı. Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.” buyurmuşlardı!?
Mekke İttifakı, Husiler’e karşı askeri adım kararı alınca ABD’li Senatör Joe Wilson şu açıklamayı yapmıştı: “Husiler’in İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım. Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip bulunmaktadır!..”
ABD’nin Çıkarları, İşbirlikçilerin Ayarları!
“Gazeteci Nevzat Çiçek, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’ye ‘Mekke Anlaşması’na yaklaşımınız nasıl?’ diye sormuşlardı. Jeffrey’nin yanıtı şu oldu: ‘Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika’nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.’ Yani Mekke İttifakı olarak yükümüzü paylaşıyorsunuz!? (Independent Türkçe, 8.10.2026)
Meselenin özü, Jeffrey’nin işaret ettiği “ABD’nin işleri” yani Siyonizm’in hedefleri olmaktadır. Nitekim biz de haftalardır bu köşede yaptığımız analizlerde, ABD’nin “yük paylaştırma stratejisi” gereği, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıttığını ve Suudi Arabistan’ın korunması görevini Türkiye’nin üstlendiğini anlatmaya çalışıyoruz. NATO 3.0’ın bir yansıması da budur.”[2]
Bu nedenle, TBMM’de bulunan ve hepsi de iz’an ve vicdan sahibi olan bütün Milletvekillerimize tarihi çağrımızdır: Başta Türkiye’miz, diğer bazı ABD güdümlü Sünni İslam ülkeleriyle, komşumuz ve D-8 ortağımız İran’ı ve Yemen’deki yandaşlarını savaştırmayı amaçlayan MEKKE ANLAŞMASI tuzağına lütfen kapılmayın, bunun büyük günahına ve korkunç sonuçlarına ortak olmayın!.. Dört yıldır; Kutsal Kudüs’te, Filistin’de ve Gazze’de yüz binlerce masum insana soykırım uygulayan ve taş üstünde taş bırakmayan katil İsrail’e yönelik ciddi ve caydırıcı adım atmayanların, şimdi “Hicaz’daki kutsal beldelerimize saldırı var!” bahanesiyle, sonuçta Siyonizm’e ve emperyalizme yarayacak ve bizi Husiler üzerinden İran’la kapıştıracak yanlış kararlarına katılmayın! Amerika’da yaklaşan yerel seçimlerde, Müslüman kökenli rakip adayların, isimlerinin önüne “MUHAMMED” adını koyarak, açıkça ve küstahça Hz. Peygamberimize hakarette bulunan ve tüm İslam âlemine nefret kusan TRUMP’ın sahip çıktığı bir sinsi oluşumun resmiyet kazanmasına karşı çıkın.
Türkiye-Azerbaycan Arasında İsrail Kızgınlığı
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan genellikle birbirlerine “Sevgili Kardeşim!” diye hitap ediyorlardı. Azerbaycan ve Türkiye’de “tek millet, iki devlet” söylemi sadece duygusal yakınlığın değil, aynı zamanda stratejik ortaklığın da bir göstergesi sayılmaktaydı. Ancak son yıllarda hem Türkiye hem de Azerbaycan medyasında farklı bir tablo ortaya çıkmıştı. İsrail-Filistin meselesi konusunda iki ülkenin üst düzey platformlarda yaptığı açıklamaların tonu belirgin şekilde farklıydı!? Örneğin Erdoğan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Adolf Hitler’e benzetiyor, onun için “Gazze kasabı”, “kanla beslenen vampir” olduğunu söylüyorlardı. Erdoğan, Netanyahu için ayrıca “kan ve nefretle kör oldu” ifadelerini kullanmıştı.
Bakü’den yapılan açıklamalarda ise Netanyahu’ya yönelik bu tip ifadeler asla kullanılmamıştı. Aksine, İsrail ile ilişkiler övülüp göklere çıkarılmış, bu ilişkilerin derin köklere sahip olduğu vurgulanmıştı. Dahası, Netanyahu da Azerbaycan yönetimi hakkında ABD Başkanı Donald Trump’a “Onlar iyi insanlar” diyerek övgüler yağdırmıştı. Türkiye’de Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkilerine yönelik eleştiriler artarken, Azerbaycan’da bu eleştiriler rahatsızlıkla karşılanmıştı.
İlham Aliyev, Yeni Azerbaycan Partisi Kurultayı’ndaki konuşmasında, “Bizim işlerimize burnunuzu sokmayın” diyerek Türkiye’yi dolaylı uyarmıştı. Her ne kadar Aliyev herhangi bir ülkenin adını anmasa da, bu sözlerin hedefinin Türkiye olduğu yönünde yorumlar yapılmıştı. Karşılıklı hoşnutsuzluğun bir yansıması da Azerbaycan’da hükümete yakın APA TV’nin yayımladığı 15 dakikalık bir programda açığa vurulmaktaydı.
Asıl şunu sormak lazımdı: Bu iki sevgili kardeş arasında, Kuduz İsrail’e bakış açısında gerçekten farklılık mı vardı, yoksa münafıklık mı yapılmaktaydı?
“Fon krizi ve bir ironi” manzarası!
Türkiye’de haftalardır konuşulan fon krizi çok boyutlu bir olaydı. Basitleştirirsek, bir eksoterik (yüzeyde görülebilen) boyutu vardı: Kriminal işler, siyaset, aile, klan ilişkileri… Bir de esoterik (derin, teknik-bir anlamda altyapıya ilişkin) boyutu vardı: Artık-değerin üretimi, paylaşımı ve mülksüzleştirme konusunda sorunlar yaşanmaktaydı. Aslında FON olayının bir ironik boyutu da vardı: Üretken yatırımların kaynak sıkıntısı çektiği, buna karşılık finansal kazançların ve rantın büyüdüğü bir ortamda patlayan kriz, (Din İstismarcısı) siyasal İslam’ın, AKP rejiminin (ve Cumhur İttifakı’nın) ayakta kalmaya çalışırken, kendi ekonomik dayanaklarını tükettiğini ve tıkandığını gösteriyordu.
Esoterik Boyut
(Kapitalist) Ekonomide yaratılan artı-değer, kâr, faiz ve rant biçimlerinde paylaşılırdı. Artık değerin üretildiği sektörlerde özellikle sanayide, fabrikaların yenilenmesi, teknoloji, yatırımlar ve istihdam, uzun vadeli finansman gerektirirken, parasal vurgun sisteminde spekülasyon ve rant gelirleri çok daha kısa dönemde yapılmaktaydı. Üreticinin kâr oranları gerilemeye başlayınca, ekonomik istikrara, ekonomi politikalarına güven sarsıntıya uğrayınca, bu sefer sermaye; finansal alana, spekülasyona, rant gelirlerine yönelmeye yoğunlaşırdı. Artık-değerin paylaşımında, finansal kazançların ve rantların payı artmaya, kârın payı ise azalmaya başlardı. Böylece üretken sermayenin yeniden üretimi için gerekli kaynaklar daha da daralırken bunun sonucu olarak artık-değer üretimi giderek faiz ve rant gelirlerini de etkileyecek biçimde daralmaya mecbur kalırdı. Bu süreçte -kriz eğilimleri derinleşirken- sermaye; giderek toplumda daha önce birikmiş serveti (tasarruflar, “yastık altındaki” varlıklar, hatta taşınmazlarda bloke olmuş değerler), finansal ve siyasi araçlarla talan-gasp etmeye çalışırdı. Böylece bir mülksüzleştirme süreci başlar, sermaye tek elde toplanırdı.
Mülksüzleştirme Aracı Olarak Fon Krizi
Türkiye ekonomisinde, negatif reel faizler tasarrufların değerini aşındırırken insanlar birikimlerini enflasyona karşı korumak çabasıyla konuta, altına, dövize, borsaya ve yatırım fonlarına yoğunlaşmıştı. Ancak tasarrufların finansal sisteme akması, üretken yatırımlara kaynak sağlandığı anlamına gelmiyordu. Eksoterik boyutta işleyen siyasi kültürel etkenlerin altında finansal varlıkların büyümesiyle artık-değer üretim kapasitesinin gelişmesi birbirinden ayrışırdı. Fon krizi işte bu ayrışmanın bir sonucu, (özelde) AKP rejimimin (genelde faiz ve rantiye sisteminin) inşa ettiği finansal ve siyasi-kültürel ilişkilerin kolaylaştırdığı bir mülksüzleştirme olayıydı: Finansal varlık fiyatlarında, siyasi-kültürel ilişkiler içinde gerçekleşen, ekonomik temelden yoksun, gerçekte sürdürülmesi olanaksız, olağanüstü artışlar, eksoterik ilişkilere yabancı, deneyimsiz yatırımcılarda kolay ve güvenli kazanç izlenimi oluşturmaktaydı. Bunlar o finansal araçlara koşarken eksoterik düzeyde görünen aktörler, sürdürülemezlik noktasında, aslında kendilerinden sonra gelen yatırımcıların varlıklarını talan ederek çıkarlardı. İçleri boşalan fonlar da hızla çökmeye başlardı.
Toz duman dağılırken ortaya çıkan kayıplar, genel olarak orta ve küçük yatırımcıdan çok sınırlı sayıda yatırımcıya doğru büyük bir servet transferinin -mülksüzleştirmenin- gerçekleştiğini kanıtlamıştı. Bu mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin kimliği, kullandıkları araçlar da giderek belirgin bir hal almıştı. Başkanlık sistemi altında, güçler ayrılığı, denetleyici kurumların özerkliği ortadan kalkmıştı, devlet kaynaklarının dağıtımıyla iktidara yakın ekonomik-kültürel ilişki ağları iç içe geçmiş durumdaydı, kamu çıkarıyla özel çıkar arasındaki sınır eriyip ortadan kalkmıştı. Şimdi, mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin bu dönüşümün ürünü olarak (Din İstismarcısı) siyasal İslam’ın rejimini yöneten seçkinler arasından çıkmış olmasına şaşırmamak lazımdı. (Aslında faiz ve rantiye sistemini uygulayan solcu ve sağcı bütün rejimlerde aynı sorun ve aynı sonuç yaşanırdı.)
“Üretken ekonominin fon kriziyle daha da belirginleşen kaynak sıkıntısı, hızla daralan artık-değer üretme, istihdam yaratma kapasitesi, yalnızca ülkenin üretken kapasitesini ve halkın refahını değil, aslında rejimin geleceğini de tehdit eden boyutlara ulaşmıştı. Rejim seçkinleri kısa dönemde servet biriktirirken aynı anda beslendikleri ekonomik siyasi rejimin dayanaklarını yıkıyorlardı! Finansal mülksüzleştirme geçmişte birikmiş serveti talan ederken, ekonominin gelecekte yeni değer yaratma kapasitesini de aşındırmaktaydı. Rejim ‘kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan yılan’ misali debelenmeye başlamıştı.” diyen Ergin Yıldızoğlu’nun, ülkemizdeki talan ve tahribatın ve iflasa doğru kayan, ekonomik ve sosyal tıkanıklığın suçunu FAİZ ve RANTİYE sistemine bağlamak yerine, hep güdümlü hükümeti ve İslamiyet’i suçlama çabası tam bir sahtekârlıktı!..
- www.mealikerim.com/2/bakara/14
- https://www.cumhuriyet.com.tr – M. Ali Güller – Bazı Düzeltme ve Eklemelerle



CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
AKGÜLÜMÜZ!.. (ŞİİR)
Şafak Vakti ve Hakikatin Galibiyeti Zulmün koyulaştığı ve baskının arttığı anlar, aynı zamanda hakkın şafağının…
(Halbuki) Allah sizin (gerçek dostlarınızı ve) düşmanlarınızı daha iyi Bilendir (ve bunun için Siyonist Yahudilerin,…
“Kelime ve Söylemler” üzerinden yürütülen Hak Bâtıl mücadelesinde: Siyonist ve emperyalistler, işbirlikçiler ve yandaşları kelimeleri konuldukları…
Eskiden komşu köyümüz ile insani ilişkilerimiz devam ederken, komşu köyün az sayıdada olsa bazı vatandaşları…
Milli Çözüm yazıdaki tanımıyla Eleştirel Söylem Çözücülüğünü sürekli olarak yapmakta halkımızı narkozlayan söylemleri yıllardır her…
GÜNCEL BİR TANIM YAPARSAK... Milli Çözüm: İlhamını doğrudan Vahiyden ve Erbakan öğretilerinden alarak; Eleştirel Söylem…
KUR'AN'A TERCÜMAN OLMAK; ALLAH KENDİ KELİMELERİYLE ADALET DÜZENİNİ ZUHUR ETTİRECEĞİ VE FİKRİ MÜCADELEYİ KAZANAN, ..........…
KUTLU DEVRİMİN AMAÇLADIĞI GERÇEK BAĞIMSIZLIK ve BARIŞIN FORMÜLÜ: Beyin + Birikim + Bilek'tir..! Dünya; Türkiye…
BİZ ASİL VE AZİZ BİR MİLLETİZ! Harun Kırılmaz gibilere hatırlatmaÖncelikle biz insanların kökenleriyle değil karakterleriyle ilgiliyiz.…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kaderin kendisine verdiği rolü tatbik etmekle mükellef bir devlettir.. Kimsenin insafına, Ali'nin…