Sonunda AKP kongre kararı almıştı!
04.05.2016 tarihli Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu arasındaki kritik görüşmenin ardından gündeme gelen olağanüstü AKP kongresinin 22 Mayıs Pazar günü yapılacağı ve artık Ahmet Davutoğlu’nun Kongrede genel başkanlık için aday olmayacağı kulislere yansımış, sonra bunu kendisi de açıklamıştı.
Zaten Erdoğan’ın adamı Nasuhi Güngör 14 gün önce: “AK Parti Davutoğlu ile yoluna devam edemez” çıkışını yapmıştı
TRT’de kısa süre önce görevine son verilen Nasuhi Güngör büyük yankı uyandıran “Artık AK Parti Davutoğlu ile yoluna devam edemez” sözlerinden sonra Star gazetesinden kovulmuş, ardından Güngör’e TRT’ye giriş yasağı uygulanmıştı. Nasuhi Güngör şöyle konuşmuşlardı:
“Siyasi boşluk var, Başkanlık sistemi ile ilgili sahici gündeme geçemediğimiz için, iki başlılık var. Daha da açık konuşacağım, Türkiye’nin paralel yapı ile mücadelesinde gayret etmesi gerekenler bunu yeterince yapmıyor. Siyasiler de bunu gündemlerine yeterince almıyor. Hükümet yeterince gündemine almıyor. AK Parti de almıyor gündemine. Çok daha aktif gündemlerine almak zorundalar. Davutoğlu, dışişleri bakanı olarak çok önemli hizmetler gördü. Türkiye’nin Suriye ile de Rusya ile de devam eden ve niye devam ettiğini halâ anlamadığım gerginlik ile ilgili hala çözüm üretilemiyor. Türkiye bu ikili yapıyı kırmak zorunda. Ve açık söyleyeyim Sayın Ahmet Davutoğlu ile artık bu mesele devam edemeyecek bir hale gelmiştir. AK Parti kendine yeni bir yol aramak durumundadır.”
Sayın Başbakan, görevi bırakma gerekçesini kendisini genel başkan ve başbakan yapan parti içi desteğin veya mutabakatın ortadan kalkmasına bağlamıştı. Davutoğlu, MKYK üyelerinin 29 Nisan’daki toplantıda parti teşkilatlarına atama yapma yetkisini 48 imzayla iç tüzükte yer aldığı biçimiyle tekrar MKYK’nın tasarrufuna alma girişimini, kendisine olan desteğin ortadan kalkması olarak yorumlamış ve devre dışı bırakıldığını anlamıştı. Davutoğlu, göreve başladıktan kısa bir süre sonra ülkenin en temel meseleleri konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partinin ileri gelenleriyle görüş ayrılıkları yaşamaya başlamıştı. Kamuoyuna da yansıyan bu sorunların başında, “Dolmabahçe zirvesi” ve “İzleme heyeti” vardı.
Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hükümetin İmralı’ya göndermeyi düşündüğü “İzleme heyeti” listesini gazetelerden okuduğunu açıklamış, hükümetin en üst düzeyde bir temsille HDP’lilerle Dolmabahçe’de yan yana gelerek fotoğraf vermesini ve Öcalan’ın hazırladığı bir bildirinin burada canlı yayında okunmasını doğru bulmadığını vurgulamıştı. Çünkü PKK ile görüşmeler, kendi döneminde olduğu gibi gizli yapılmalıydı!? Ancak dönemin Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın, Erdoğan’ı yalancılıkla suçlayan açıklamalarda bulunması, Başbakan Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanına sahip çıkmaması Çankaya ile Beştepe’nin arasını açmıştı. Başbakan Davutoğlu’nun, MİT Müsteşarı’nı milletvekili yapmak istemesi de Erdoğan’ın itirazına takılmıştı. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesi hükümete yakın bazı isimlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bir adım geri çekil ve artık Partiye karışma” gibi çağrılar yapması, Erdoğan’ı iyice kızdırmıştı. Davutoğlu’na yakın bazı isimlerin, PKK’nın silahları yeniden konuşturmaya başlamasının sebebinin, “Erdoğan’ın başkanlık hesapları” olduğunu dile getirmesi de bu kızgınlığı artırmıştı.
Davutoğlu’nun “Kamuda Şeffaflık Yasası”nı Meclis’e sevk etmesi ve 17-25 Aralık Yargı darbesi sırasında adı gündeme gelen bakanların Yüce Divan’da “aklanmalarını” istemesi, bardağı taşıran asıl damlaydı. Hükümetin bu hamleleri, yolsuzlukla mücadele kararlılığından daha çok, parti içinde Erdoğan dönemiyle Davutoğlu dönemi arasına kalın bir ayrım çabası olarak yorumlanmıştı.
Fiili Başkanlık hazırlığı!
AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal, “Güçlü cumhurbaşkanı ve güçlü başbakan ile yürümüyor. Bundan sonra gelecek başbakanın profili daha düşük olacak” diyerek Sn. Erdoğan’ın asıl niyetini açığa vurmuşlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem konuşma metinlerini hazırlayan ve Erdoğan ile görüşme yapan Aydın Ünal’a göre: Cumhurbaşkanı Erdoğan-Başbakan Davutoğlu ilişkisinde “Güçlü Cumhurbaşkanı Çalışkan Başbakan” modeli vardı. Davutoğlu’ndan sonra Başbakanlık görevini üstlenecek isimle Cumhurbaşkanı Erdoğan ilişkisinde yeni bir model ortaya konulacaktı. Tek ve yetkin BAŞKAN – emir eri Başbakan.
Mahçupyan’a göre Tarzan(lar) zor durumdaydı!
Karar gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu arasında anlaşmazlık yaşandığına dair iddialar içeren ve kendi adının da geçtiği “Pelikan dosyası” adlı blog yazısıyla ilgili olarak, “Benim anladığım, Tarzan(lar) zor durumda…” yorumunu yapmıştı. Mahçupyan, “Güven ve istikrar ortamına muhtaç iş dünyasının Kürt meselesinde çözümden yana olması doğaldır. Bunlar çatışma bitsin istiyor ve taleplerini her fırsatta seslendiriyorlar. Ne var ki bu ‘şikâyet’ diliyle bir yere varılamayacaktır. Türkiye’nin ‘yapıcı itirazlara’ ihtiyacı vardır” diyerek PKK ile yeni çözüm sürecinin başlatılması gerektiğini imaya çalışmıştı. Ve tabi eski Erdoğancı yeni Davutoğlu yanlısı Etyen Mahçupyan’ın her ikisini de Tarzan’a benzetmesi ilginç bir yaklaşımdı.
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada “Davutoğlu’nun ABD için iyi bir ortak olduğu” vurgulanması anlamlı bir mesajdı!
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun görevden ayrılacağını açıklamasının ardından ilk açıklamayı ABD yapmıştı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada Davutoğlu’nun ABD için iyi bir ortak olduğu vurgulanmıştı. Ayrıca “Davutoğlu’nun gidişinin IŞİD’e karşı ABD-Türkiye işbirliğini etkilemeyeceğinin umulduğu” da hatırlatılmış, Sn. Erdoğan üzerinden TSK’ya dolaylı bir mesaj yollanmıştı.
Hatırlanırsa Sn. Erdoğan erken-tekrar seçim sonuçları için: “Davutoğlu’nu millet seçti ve iktidara getirdi. Bu milli iradeye saygı duymak gerekir” buyurmuşlardı. İyi de şimdi milletin seçtiği Başbakan’ı resmen ayrılmaya zorladığına göre milleti ve milli iradeyi hiçe mi saymıştı?
Artık her şey açıktı; seçimle yani milli iradeyle gelen başbakan dönemi kapanmış, onun yerine atamayla gelen başbakan yani bürokrat başbakan sistemi fiilen başlatılmıştı. Hatta Erdoğan yandaşı bir yazarın TV’deki yorumuna göre “Sn. Davutoğlu’nun en büyük hatası ‘başbakan gibi davranmaya’ çalışmasıydı. Çünkü O’ndan istenen Türkiye’nin başbakanı değil, Beştepe’nin boş kâhyası olmasıydı. Tarafı ve tarzı malum Güneri Civaoğlu bile; “Değişmeyen iki kural vardır: 1- Patron her zaman haklıdır. 2- Patronun açıkça haksız olduğu durumlarda yine 1. madde uygulanır!?” buyurarak Davutoğlu’na Başbakanlığı bıraktıran Erdoğan’ı haklı bulmuşlardı.
Daha açık konuşalım: Acaba bütün bu yaşananlar Sn. Erdoğan’ın planı mıydı, yoksa çok daha başka odakların aylar öncesinden hazırladığı bir senaryonun uygulanması mıydı? “AKP İçindeki İktidar Kavgası” yazımıza “Çelebi” rumuzuyla yorum gönderen değerli ve ferasetli kardeşim şunları hatırlatmıştı:
ABD Başkanlarından Rooswelt’in meşhur sözüdür… “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz… ” “Artık dış güçler nezdinde son kullanma tarihleri geçtiği için köşeye sıkışanların TSK’dan başka gidecek kapısı kalmamıştı. Yoksa TSK’ya yaranmak yarışı; elbette hain işbirlikçilerin; pişman olup; gerçekleri görüp, vicdana ve insafa gelip, hidayete ermelerinden filan sanılmasındı. Öyle olsaydı; herhalde hâlâ el altından biri birilerinin ayağını kaydırarak; Obamalar’dan, lobilerden randevu alma yarışına kalkışmazlardı. Ama ne yazık ki(!) artık yıpranmışlardı ve Türkiye’de siyaset tıkanmıştı… Şimdi Türkiye’de siyasetin yeniden dizayn edilmesi lazımdı ve Siyonistlerin planları da zaten hazırdı. İşte bu günlerde ‘olan-biten’lerin de çok önceden kurgulandığı da aslında sır sayılmazdı. Siyonist medyanın baş gazetesi Hürriyet’in Eski Ankara Temsilcisi yaklaşık iki ay önceden 26 Şubat tarihli “Başkent’ten 5 Kulis” yazısında: “Mayıs’ta Ne Var? 4- Yaz ayları bu yılda siyaseten sürprizlerle dolu geçeceğe benzemekte.. Büyük bir parti, bir takma isimle bir adamını göndererek, Mayıs’ta dev bir spor salonuna gizlice ön rezervasyon yaptırmış bile… (Düşünün hangisi olabilir?!) CHP yeni kurultay yaptı. Peki geriye sizce kim kalıyor? Size ipucu; Tahmin ettiğiniz (MHP) değil. Daha büyük sürpriz olan… Hiç ummadık isimler koltuğundan olabilir” diyordu. (www.lojiblog.com/…/ )
Bunların iktidar hırsından dolayı burnunun ucunu göremeyecek durumda olduklarını da Binali Yıldırım’ın: ”Siyaseti aile üzerinden, çocuklar üzerinden yapmaya kalktığınız zaman bunun bedeli herkes için ağır olacaktır” sözlerinden anlamak mümkündü. Anlaşılan ortaya daha çok pis kokular saçılacaktı. Bunlar herkesin gözü önünde biri birini yerken de Milli Türkiye; AZİZ ERBAKAN’ın projeleriyle; derin, sessiz ve emin adımlarla, zalim Siyonist Emperyalistlerin ve işbirlikçi hainlerin hesabını görmek; defterini dürmek ve tarihe gömmek üzere BÜYÜK DEVRİM’in son hazırlıklarını yapıyor olmalıydı.. Ve artık finale çok yaklaşılmıştı…
Erdoğan’ın haklılığını kanıtlamak için Atatürk’e sığınılmaktaydı!
AKP’de Cumhurbaşkanı-Başbakan kapışması Cumhuriyet tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Başbakan İsmet İnönü arasındaki tartışmayı hatırlatmıştı. Atatürk 18 Eylül 1937’de, Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılması planlanan fabrika hakkında çiftlik müdürü Tahsin’den ve Hasan Rıza Soyak’tan bilgi almıştı. Bu kişiler, fabrikanın verimli olabilmesi için devletin işin içine girmesi gerektiğini, hatta İstanbul’daki Bomonti fabrikasının da devletçe satın alınmasını gerekli görüyorlardı. Ancak Başbakan İnönü buna baştan beri karşıydı. O sırada orada bulunan Dahiliye Vekili Şükrü Kaya konuşmaları İsmet Paşa’ya aktarınca buna oldukça alınmıştı. O akşam Atatürk’e: “Ne oldu paşam size? Eskiden böyle değildiniz. Artık emirlerinizi hep sofradan mı alacağız? Aramıza Kara Tahsinler giriyor. Konuşmamıza meydan vermiyorlar…” diye yakınmıştı. Yanındakilere alçak sesle “Yahu İsmet Paşa’ya ne olmuş, kendisini çok asabi görüyorum” diyen Atatürk, olayın büyümemesi için sofrayı erken dağıtmıştı. Gece olaysız kapanmıştı ama konuklar gittikten sonra olanları, Salih Bozok’la birlikte köşkte kalan Kılıç Ali şöyle anlatmıştı:
Önce Atatürk’ün sesi duyuldu: ‘Neydi o sofradaki afra tafranız Paşa Hazretleri? Ne demek istediğinizi açıkça söyleyin bakalım!’
İsmet Paşa ise, çok yavaş sesle konuşuyordu. Dediklerini iyice duyamıyordum. Tek tük kulağıma ‘hükümet işleri’, ‘azarlanmak’ gibi kelimeler çarpıyordu. Atatürk’ün sesi tekrar yükseldi:
‘Ne demek hükümet azası? Ya benim Devlet Reisi olarak görevim nedir? Yaaa! Demek öyle! Siz bildiğiniz gibi işleri yürüteceksiniz, ben de sizin işlerinizin mühürcü başısı olacağım! Öyle mi? Sen böyle mi anlıyorsun Başvekilliği? Böyle mi memleket idare edeceksin? Başvekil demek layüsel (dokunulmaz) demek değildir. Elbette yaptığı işler tenkit edilecek. Tenkit edeceklerin en başında da ben geliyorum! Beğenmediklerimi söyleyeceğim, düzelteceksiniz. Sizin göreviniz bu.’
Yine İsmet Paşa konuşmaya başladı. Hükümeti savunmaya çalıştığını anlayabiliyordum. Atatürk on dakika kadar kendisini dinledi, sonra: ‘Siz yorulmuşsunuz Paşa!… Sinirleriniz bozulmuş!.. Yalnız sinirleriniz olsa yine de zarar vermez ama düşünce selametini de kaybetmişsiniz! Acele dinlenmeğe ihtiyacınız var! Size izin veriyorum, yerinize kimin vekâlet edeceğini yarın ajanstan öğrenirsiniz!’…”
İsmet Paşa’nın bulduğu formül, yorgunluk mazeretiyle iki haftalık bir doktor raporu almak, ardından da istifa edip ayrılmaktı. Salih Bozok, Atatürk’ü uyandırmış ve bu teklifi ulaştırmıştı. Atatürk önce, “Hadi de ya! Sofrada poz üstüne poz atıyordu. Neden amana düştü bakalım!” demiş ama sonra teklifi onaylamıştı. Erdoğan yandaşı yazarlar bu olayı şöyle yorumlamıştı: “Bu Cumhuriyetin kurucusu iki kader arkadaşının ilginç anısıydı. Aslında başvekil başbakan İnönü’ye karşı Reisi Cumhur Mustafa Kemal Atatürk başkanlık dersi veriyor gibi davranmıştı.”
Davutoğlu, davultozu gibi dağılmıştı!
Evet, sonunda Davutoğlu defteri kapatılmıştı. “Pelikan Dosyası” Davutoğlu’nun Saray’a karşı suçlarının sayılıp dökülmesi ve işinin bitirilmesi için hazırlanmıştı. Artık AKP Genel Başkanlığından ve Başbakanlıktan uzaklaştırılması lazımdı. Zaten Davutoğlu son grup toplantısında, dolaylı olarak Saray’ın tetikçilerine “kişiliksiz, karaktersiz, korkak, anonim, yüzsüz, sanal şarlatan, müfteri, maskeli tetikçi” diye saydırırken, başına geleceklerin farkındaydı ve bu bir istifa konuşmasıydı! Davutoğlu’nun “Tam başkanlığa destek verirsem kendimi inkâr etmiş olurum” sözünü Sn. Erdoğan’ın kendisine açılan bir savaş olarak algılayıp gereğini yapacağını hiç hesaplamamıştı. Sn. Davutoğlu’nun veda konuşmasında “samimiyetten, sadakatten, itaatten” bahsetmesi çok gizli ve sinsi bir çıkışa hazırlık niyetini mi yansıtmaktaydı? Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir hafta önce, daha fazla palazlanmasını önlemek amacıyla, Başbakan Davutoğlu’nun AKP il ve ilçe başkanlıkları üzerindeki yetkilerini elinden almış, kendisini etkisiz ve yetkisiz bırakmıştı. Sn. Davutoğlu’nun Sn. Erdoğan’a “Sen başbakan iken sahip olduğun bir gücü ben başbakan olunca neden benden alıyorsun” itirazları da işe yaramamıştı. Oysa Davutoğlu’nun teşkilat ile ilgili yetkilerin elinden alınması bir antrenörün takım kurma yetkisinin elinden alınıp kulüp başkanına verilmesinden farksızdı. Ancak Davutoğlu’nun başbakanlıktan azli belki de AKP’nin bir bölünme sürecinin başlangıcı olacaktı.
Ahmet Davutoğlu’nun veda konuşmasının satır araları ve ayrıntıları iyi okumak lazımdı!
“Er Refik Kablet Tarik-Yol arkadaşı, yoldan önce gelir” sözü ile kendisini MKYK’da, Başkanlık Divanında ve Bakanlar Kurulu’nda yalnız bırakan arkadaşlarına sitem eden Davutoğlu, MKYK’yı değiştirmektense Genel Başkanı değiştirmenin daha doğru olacağı kararını açıkladı. Peki Davutoğlu bundan sonra ne yapacaktı? “Bir milletvekili ve üniversite hocası olarak partisinde kalacaktı” Davutoğlu, kendisine yapılanlara karşı, bir hareket başlatmayacağını, partisinden ayrılmayacağını da kesin sözlerle vurgulayıp kendisini bağlamıştı. Acaba bunlar samimi itiraflar mıydı, yoksa stratejik hamleleri saklı tutma hesabı mıydı?
Bu dönem güçlü Cumhurbaşkanı güçlü Başbakan dönemi idi. Ben o gün Sn. Cumhurbaşkanımızın prensibini hayata geçirdim, Sayın Cumhurbaşkanımız ’emanetçi başbakan istemiyoruz’ demişti. Ben emaneti üstlendim, koltuğumun hakkını vermek için gece gündüz çalıştım. Hiçbir yerde, son tartışmalardan bahisle söylüyorum, herhangi bir il ve ilçe teşkilatları atamasında dahil şahsı müdahalem olmamıştır. 12 yıl içinde nasıl olmuşsa, öyle olmuştur.
Bazen bana sorarlar ‘en güçlü insan kimdir?’ Benim için kendisiyle barışık olanlardır. Hayatta inanmadığım hiçbir şeyi savunmadım, inandığım hiçbir yerden geri adım atmadım. Kimseyle pazarlık yapmadım, pazarlık esasına dayalı bir mevkii ve makam vizyonu içinde de olmadım. Ben yola çıktığım arkadaşlarımın birlikte olduğumuzdan emin olmak istedim. Benimle olmadığı andan itibaren bunun bana söylemelerini arzu ederim. Son MKYK’da yaşananlar, takip edilen yöntemi refik olmak özelliğini kendimle bağdaştıramadım. Refik önemliyse hedef önemliyse hepimizin bir muhasebe yapması gerekiyordu.
Yaptığım muhasebe, istişareler, cumhurbaşkanımız dahil siyasi tecrübesine güvendiğim dostlarımla yaptığım istişare neticesinde refik değişmesindense genel başkanlığın değişimi kanaati bende hasıl oldu. Bu bağlamda önümüzdeki olağanüstü kongrede bu şartlar altında aday olmayı düşünmüyorum. AK Parti’nin kaderi Türkiye’nin kaderidir, gönül coğrafyamızın kaderidir.
Nefsimi ayaklar altına alırım, bir faninin terk etmeyeceği düşünülen her makamı elimin tersiyle iterim, bu ak yürekli insanların üzülmesine sebebiyet vermem. Ben verdiğim söze sadığım, Cumhurbaşkanımızla son nefesime kadar vefa ilişkisini sürdüreceğim. Sayın Cumhurbaşkanı aleyhinde tek bir söz şimdiye kadar duyulmadı bundan sonra da duyulmayacak. Onun onuru benim onurumdur, onun ailesi benim ailemdir.
Ben akademisyen olarak yürüttüğüm çalışmalar yanında, doğrudan siyasete girme kararını 2007 seçimlerinde Sayın Cumhurbaşkanımız lütfedip milletvekili teklifinde bulunmuştu. Siyasete girme kararını ben AK Partimizin kapatılma davası açıldığı gün verdim. Sonuna kadar yanınızdayım demiştim. Bundan sonra da Türkiye’ye içeriden ve dışarıdan tehditler söz konusuyken AK Parti milletvekili ve neferi olarak yürütmekte olduğum siyaset ve demokrasi mücadelesini son ana kadar sürdüreceğim.”
Acaba bu sinsi tehdit ve tehlike sezildiği için mi AKP’nin tüm parti faaliyetleri askıya alınmıştı?
Alınan kongre ve Davutoğlu’nun bırakma kararıyla büyük bir şok yaşatan AKP’de bütün faaliyetlerinin durdurulduğu açıklanmıştı: Davutoğlu son kez kapalı grup toplantısında konuşacak ve vekillere veda edip ayrılacaktı.
AKP’nin 22 Mayıs tarihinde yapılacak olan kongre öncesinde tüm parti faaliyetlerini durdurma kararı kafaları karıştırmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Olağanüstü Kongre’de aday olmayacağını açıklamasının ardından, artık parti faaliyetlerini gerçekleştirmeyeceği anlaşılmıştı. Ayrıca 22 Mayıs Pazar günü yapılacak olan AKP’nin 2. Büyük Olağanüstü Kongresi’ne kadar Meclis grup toplantısı da yapılmayacaktı.
Sn. Davutoğlu veda konuşmasında açıkça mağdurları-mazlumları oynamıştı. Asla tehditkâr değil sitemkâr bile davranmamıştı. Bu ilerisi için hesap yapanların tavrıydı. Eh bütün bunlardan sonra Sn. Davutoğlu herhalde Sn. Erdoğan’ın vefasını da, vasfını da, siyaset ve riyaset saplantısını da ve tabi zaaflarını da bilerek davranacaktı.. Yoksa “O’nun onuru benim onurumdur, O’nun ailesi benim ailemdir” taltiflerine saklı gizli tehditleri sıralar mıydı?
Sn. Erdoğan’ın ilk başta “Ne işi var NATO’nun Libya’da?” çıkışının 3 gün sonrasında Haçlı Batı’yla anlaşıp Libya’yı bombalattığını ve önceleri her fırsatta “Kardeşim” dediği Kaddafi’nin kafasını taşla ezenlere bavul içinde paralar yolladığını unutmuş olamazdı. Önceleri “Kardeşim” dediği Esad’a “o şeytandır” diyerek, Suriye’nin cehenneme çevrilmesine taşeronluk yapıldığını unutmuş olamazdı.
“Mesai arkadaşım” dediği Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “silahlı terör örgütü başı” olarak hapishaneye kapatıldığında nasıl çark edip “savcı” kesildiğini unutmuş olamazdı.
“Gurbet hasrettir… Hasret bedeli çok ağırdır… Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz… Diyoruz ki, bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz…” dediği Fetullah Gülen’e “Hainin inine gireceğiz” deyip savaş açtığını unutmuş olamazdı.
Olamazdı, çünkü hepsinde O’nun icraat ortağıydı ve bu tutarsız ve duyarsız tavırlara mazeret fetvası uyduranlardan birisi konumundaydı. Ve bilirdi ki Erdoğan’ın “Kardeşim” dedikleri hep O’nun kahrına uğramış ve cayır cayır yanmışlardı.
Sn. Davutoğlu her ne kadar “Her makamı elimle iterim, hiçbir dava arkadaşımın kalbini kırmam çeker giderim” dese de, ipin ucunu bırakmayacağını ima etmekten de çekinmiyorlardı. Sn. Davutoğlu, Erdoğan’ın arkasına saklanıp “Türkiye’nin kaymağını yemeye koyulmuşlara” sitemler ederek örtülü mesajlar yağdırıyorlardı. Evet, Davutoğlu belki AKP’nin 14 yıllık iktidarında; “dolar dolu ayakkabı kutularından ve döviz dolu bakan oğlu kasalarından” ortaya dökülen çirkeflere bulaşmamıştı. Öyle oğluna, kızına gemi şirketi kurdurma, Suudi Arabistan Kralı’nın 100 milyon dolar bağış gönderdiği vakıf peydahlatma haberlerine konu olmamıştı. Ama bunların üstüne de varamamıştı.
Kalleşlik tavırlara “kardeşlik” kılıfı!
“AKP’de, özellikle 2011’den sonra su yüzüne vuran çatlaklara ilişkin her gözlemi ‘AKP’de kardeşlik hukuku var…’ edebiyatıyla sıvamaya çalışan ezber bozulacak mıydı? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla 27 Ağustos 2014’te toplanan 1. AKP Olağanüstü Kongresi’nde genel başkan seçilen ve Başbakan olarak atanan Ahmet Davutoğlu, yine Erdoğan’ın kararıyla toplanması kararlaştırılan 2. Olağanüstü Kongre’yle aşağı alınacaktı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, Nihat Ergün, Sadullah Ergin ve Hüseyin Çelik’ten sonra Davutoğlu’na da kıyan bir ‘kardeş katliamı’ yaşanmaktaydı” diyenler haksız mıydı?
Tüzüğündeki kısaltılmış adıyla AK Parti, 14 Ağustos 2001’de, Milli Görüş’ün müteveffa ve Muhterem lideri Necmettin Erbakan’ın Fazilet Partisi’ndeki (FP) güya “tek adam sultası”na isyan eden Milli Görüş içindeki “yenilikçiler” tarafından kurulup yola çıkmıştı. Yenilikçiler önce, Erbakan’ın adayı Recai Kutan’a karşı Abdullah Gül’ü FP’nin genel başkanlığına aday göstermiş, Gül seçilememiş; ancak 620 oy alan Kutan’a karşı 570 delegenin desteğini sağlayarak, “Erbakan’ın partisi”nin artık bölündüğünü de ortaya koyan önemli bir başarı kazanılmıştı. Yenilikçiler, daha sonra Milli Görüş’ün o günkü partisi olan FP’den ayrılarak AKP’nin temelini atmışlardı.
Ancak 15 yıllık tarihinin 13,5 yılını iktidarda geçiren AKP’de artık vazo çatlamış ve kurucu “kurtçuk” ekipteki üç isimden ikisi, Arınç ile Gül Erdoğan’la yollarını ayırmışlardı. Ayarı malum Bülent Arınç, yol ayrımına ilişkin süreç için “Biz’dik ‘ben’ olduk” diyerek Erdoğan’ı suçlamıştı. Bir dönem kendisine bağlı TRT ve Anadolu Ajansı’ndan da ambargo gördüğünü belirten Arınç’ın: “Adımın üzerine soru işareti koymaya utanmıyor musunuz? Yeni yetme zıpır güruh!” diye çıkışmıştı. “AKP’ye alternatif yeni parti” işareti de veren Arınç: “Yeni yetmeler, diye tabir ettiğim zıpır bir grup, bunlar Ali Babacan’ı, beni, Hüseyin Çelik’i, Abdullah Gül’ü güçsüz hâle getirmek için, trollerden de istifade ederek, sahip olduğu gazetelerden yaylım ateşe tutuyorlar. Çatapatlar göğsümüze geliyor bazen. Ama bunun ülkeye ve partiye hiçbir faydası yok. Yalnız şununla bizi imtihan etmesinler. ‘Onlar zaten böyle bir şey yapmazlar’ diye üstümüze geliyorlar. ‘Zaten bunların toplumda bir karşılığı yok, bir araya gelseler ne olacak, parti kursalar ne olacaklar’ demeye kalkarlarsa başka türlü bir tepki verebiliriz” tehditleri savurmuşlardı.
AKP’deki çatlağın, artık “yıllar”la tarif edeceğimiz bir mazisi vardı, sandığın tartışmasız en büyük partisi, bu yıllara dayanan birikimin basıncını da taşımaktaydı” yorumları da anlamlıydı.[1]
Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki soğukluk Gül’ün Cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca vardı. Gül, özellikle Cumhurbaşkanı olarak son iki TBMM’yi açış konuşmasında, Erdoğan’ın hükümetine, başta ifade ve basın özgürlüğü, tutuklu milletvekilleri ile dış politika çizgisi olmak üzere çeşitli konularda göndermeler içeren eleştiriler yapmıştı. Bugün Ergenekon davasının savcılığından mecburen vazgeçen ve artık “milli orduya kumpas” olarak değerlendiren Erdoğan’ın, o davada tutuklu olan milletvekillerinin durumunu gündeme getiren Abdullah Gül’e verdiği yanıtı hatırlamak lazımdır. Gül, 1 Ekim 2012 tarihinde yaptığı Meclis’i açış konuşmasında “Seçimlere yasal olarak katılmış, halkın oyunu almış, milletvekili sıfatını taşımaya hak kazanmış herkesin, haklarında kesin yargı kararları ortaya çıkana kadar yasama faaliyetine katılması gerektiğini düşünüyorum” sözlerini Erdoğan: “Cumhurbaşkanı ile polemiğe girmek istemem. Bu düşünceyi paylaşmadığımız ortada” şeklinde yanıtlamıştı. Ergenekon davaları sürecindeki diklenmeleri ve Gülen cemaatiyle serüveni, Erdoğan’ın “Dün dündür, bugün de bugün” anlayışında Süleyman Demirel’i geride bıraktığının kanıtıydı.
Erdoğan’ın yaklaşık 2,5 yıl önce, Kasım 2013’te kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalamayacakları, karma evlerde “gayrimeşru hayat yaşandığı” sözlerini bazıları AKP iktidarının “hayat tarzına müdahale” eğiliminin en somut yansımaları olarak yorumlamıştı. O sırada henüz kayyumun yönetmediği Zaman gazetesi, 4 Kasım 2013’te, partinin Kızılcahamam’daki toplantısının basına kapalı bölümünde “Erdoğan’ın kız ve erkek öğrencilerin aynı evlerde kalmasını önleyecek denetimler için talimat verdiğini” yazmıştı. Aynı akşam, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra “Hükümet Sözcüsü” olarak soruları yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, haberin “asparagas” olduğunu, toplantıda böyle bir konunun konuşulmadığını, zaten evleri denetlemek gibi bir “yetkilerinin de bulunmadığını” açıklamıştı. Bu tavır, Erdoğan’a karşı AKP ve kurucu ekip içinde kamuoyuna açık olarak çekilen ilk restin kaynağı sayılmıştı. Zira Erdoğan hem AKP grubunda, hem de Finlandiya, İsveç, Polonya gezisine çıktığında: “konuştuğunu inkâr edecek bir karakterde olmadığını” belirtip Arınç’ı yalanlamış, üstelik “kız-erkek öğrencilerin aynı evde kalamayacağını, önlem alacaklarını, gerekirse yasal düzenleme yapacaklarını” tekrarlamıştı. Bunun üzerine Avrupa Konseyi Medyadan Sorumlu Bakanlar Toplantısı’na katılmak üzere gittiği Belgrad’da kendisine bağlı TRT Türk kanalına çıkan Arınç, “Erdoğan’a sesleniyorum” diyerek “aralarında doğan çelişkinin sorumlusu olarak bu çelişkiyi izah etmesini” gerektiğini hatırlatmıştı. O’na göre Sn. Başbakan ikili mi oynamaktaydı?
Erdoğan’la Davutoğlu arasındaki ilk büyük çatlağın, 17-25 Aralık sürecinde yolsuzluk ve rüşvetle suçlanan bakanların Yüce Divan’da yargılanarak aklanmaları konusunda yaşandığı, ardından Davutoğlu’nun Erdoğan’dan gelen tepki üzerine “şeffaflık” paketinde geri adım attığı defalarca konuşulup yazılmıştı. Davutoğlu’nun, anayasa uyarınca Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin belli olduğu, siyasi sorumluğun hükümette bulunduğu yolundaki açıklamaları da, her ne kadar Erdoğan’ı idare etmeye çalışan ifadelere sarılsa da, elbette Erdoğan’ı rahatsız eden çıkışlardı. Sonunda Ahmet Davutoğlu’nun AKP teşkilatına ilişkin bazı tasarrufları Erdoğan’ı “yeter artık” noktasına taşımış ve 29 Nisan’da düğmeye basılmıştı. Erdoğan’ın 12 Eylül 2015’teki AKP Kongresi’nde dizayn ettiği 50 kişilik MKYK’da, ani bir operasyonla teşkilata ilişkin bütün yetkiler Davutoğlu’ndan alınmıştı. Artık Genel başkanı da, Bakanlar Kurulu’nu da Erdoğan bizzat seçip atayacaktı.
Bundan sonra AKP Genel Başkanı ve Başbakanın kim olacağının artık hiçbir önemi kalmamıştı. Zira yeni Bakanlar Kurulu’nu da, AKP teşkilatını da, devletteki önemli atamaları da, milletvekili adaylarını da bizzat Erdoğan kararlaştıracaktı. İşte bunun için gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayıp Erdoğan’ın talimatlarına odaklanacak bir figüran aranmaktaydı. 7 Haziran seçiminden önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Erdoğan’a rağmen Davutoğlu ile anlaşarak AKP’den milletvekili adayı olduğunu, ancak Erdoğan’ın tepkisi üzerine adaylıktan çekilmek zorunda kaldığını hatırlatmakta fayda vardı. Yani Türkiye’de “Güçlü Başkan güdük Başbakan” dönemi resmen ve fiilen başlamıştı. Asıl soru ve acil sorun: O güçlü Başkan hangi odakların yanında duracaktı? Ve bu çalkantılar hangi çatlaklara ve çıkmazlara yol açacaktı!?
“Bizans’ın Çocukları”
Zaman Gazetesi AKP’yi yüceltmek ve Saadet Partisi’ne ağır bir darbe indirmek için 16 Temmuz 2007 tarihinde tamamen saptırma ve iftiraya dayalı, yalan-yanlış bir haber yayınlamıştı. Bu iftira haber öyle etkili olmuştu ki; Saadet Partisi’ne verilecek oylar bile bu sayede AKP’ye kaymış ve orada kalıcılık kazanmıştı. Olay şöyle yaşanmıştı.
Sıcak bir yaz günüydü. 22 Temmuz’da genel seçimler yapılacaktı. Seçime bir hafta kala, Pazar günü, İstanbul/Çağlayan’da Saadet Partisi’nin mitingi vardı. Muhteşem bir kalabalık ve coşku vardı. Ancak dönemin “Zaman Gazetesi” öyle bir manşet attı ki; bu coşkuyu boşa çıkardı. İşte, Zaman Gazetesi’nin 16 Temmuz 2007’de miting haberi için kullandığı başlık: “Erbakan şaşırttı: Fatih’in torunları Çağlayan’da, Bizans’ın çocukları Kazlıçeşme’de buluştu” O gün mitingde olanlar da dâhil – özellikle “bizim” diyebileceğimiz seçmen ve çoğu kimse maalesef bu haberin doğru olduğuna inandıklarından, sırf tepki olsun diye oylarını AKP’ye atmışlardı. Oysa Erbakan Hoca’nın bu sözü Fransa Cumhurbaşkanı’nın “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” sözüne AKP yöneticilerin “tepki göstermemesini eleştirmek” amacıyla hatırlatmıştı. Hoca aynen şöyle konuşmuşlardı: “Biliyorsunuz ki şu tepenin arkasında Kazlıçeşme’de narkoz meydanında da toplananlar var. Oraya gidenler, ‘Biz hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız’ diyor sayın (Fransız) cumhurbaşkanı, bunu iltifat sayıyorlar. Bizans’ın çocuklarıymış, onun için orada toplanıyorlar. Biz Fatih’in torunlarıyız…” (Dileyenler Erbakan Hoca’mızın ağzından ‘Milli Kurtuluş Mitingi’ YouTube’dan izleyebilirler.)
Bunun gibi 2002 genel seçimleri öncesinde de benzer bir algı operasyonu yapılmıştı. Bu defa Abdurrahman Dilipak sahneye çıkarılmış, “Saadet Partisi de bizim AK Parti de bizim. Her ikisinin de Meclis’e girmesi lazım. Her evden bir oy Saadet Partisi’ne bir oy AK Parti’ye…” Bu söylem de o dönemde çoklarını kandırmıştı. Milli Görüşçülerin oy algısını değiştiren ifadelerdi bunlar. Sonunda bunların hepsi AKP’ye yaramıştı.[3]
Pervasızlığın tehlikeli sonuçları
“Eğer Türkiye’de demokratik bir hukuk düzeni söz konusuysa, anayasal rejimin esasına aykırı olacak, onun siyasi dengelerini bozacak ve güç temerküzüne yol açacak konularda “farklı, geniş, esnek” yorumlar getirilmesi ve yanlış icraatlara girişilmesi tehlikelidir. Bunlar “anayasayı ihlal sınırları”na girmektedir. Örneğin Cumhurbaşkanının siyasi partiler karşısında tarafsız olması bunlardan birisidir, halk tarafından seçilmiş olmak bu ilkenin keyfi olarak değiştirilmesine bahane değildir. Burada fiili durum dediğimiz gelişme, diğerinden farklı olarak keyfileşmeye işaret etmektedir. Şimdi açıkça soralım: Cumhurbaşkanının bir siyasi partinin başkanı gibi hareket etmesi, o siyasi partinin lideri, teşkilatı, iç iktidar yapısını şekillendirmesi açıkça keyfilik değil midir?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP üzerinde belli ağırlığa sahip olması doğal kabul edilebilir. Ancak siyasal ve kurumsal denge değişimi ve güç temerküzü söz konusu olduğu zaman, yaşanan gelişmeler “sosyoloji ve siyaset merkezli” bakışla ele alınması ve doğrulanması ülkeyi kaosa sürükleyebilir. Zira bu tür durumlarda hakemler, kurumlar, kurallar, bunların konulma, kaldırılma ve değiştirilme usulleri, varoluşsal siyasi bir önem arz etmektedir. Bunlar demokrasinin sosyolojik ayağı karşısında kurumsal ayağını oluşturan değerlerdir. ABD’deki gibi sert kuvvetler ayrılığına dayanan, yasama ile yürütmenin siyasi bağlarını koparan bir sistem bu sorunları kısmen giderebilir. Ama kuvvetlerin iç içe girdiği, başkanlık şemsiyesi altında güç yoğunlaşmasının yaşandığı bir model tam tersi sonuçlar üretir. Başkan hem yürütmeyi hem yasamayı ve yasamanın seçeceği yüksek yargıyı etkisi altında tutuyorsa, bu model otoriterleşmeye dönüşecektir.
Cumhurbaşkanının veya Başkanın, hem iktidar partisinin teşkilatına, hem yürütmeye ve yasamaya “patron” olmasının, bizim seçim sosyolojimizdeki tercümesi, yasama çoğunluğu ile yürütme organının tek liderlik altında birleşmesidir. Daha önemlisi devlet ve iktidar partisi arasında bir özdeşlik halinin meydana gelmesidir. Son gelişmelerin işaret ettiği fiili durum buysa, ki onu andırıyor, bu çok yanlış ve tehlikeli bir gidiştir.”[4]
Yaklaşık 20 ay önce Milli Çözüm Dergisi Ekim 2014 sayısında “Yeni Türkiye mi, Deli Gömleği mi?” başlıklı yazımızda Davutoğlu’nun Başbakanlığıyla ilgili şu yorumlar yapılmış ve şimdi aynen çıkmıştı!
“(Ya Rabbi) Bizden-içimizden sefihlerin (beyinsiz, beceriksiz ve hain yöneticilerin ve şuursuz destekçilerinin) yaptıkları nedeniyle, hepimizi helak edecek misin?” (Araf: 155)
Çatı adayı Ekmelettin Beyin yetersizliği sayesinde ve BDP’nin 1. turda aday çıkartıp çatı adayının %50’yi bulamayacağı kanaatini pekiştirmek suretiyle sağladığı dolaylı destekle Cumhurbaşkanı seçilen Sn. Recep T. Erdoğan artık kendi güdümünde bir başbakan arıyor ve fiilen başkanlık sistemini yürütmeye hevesleniyordu. Daha doğrusu, bölgemizde sinsi ve Siyonist projelerini daha kolay gerçekleştirmek isteyen malum odaklar, Meclis ve hükümet engeline takılmadan sözde Başkan marifetiyle bazı kararlarını kotarmak ve uygulatmak istiyordu… Anlayacağınız hiçbir şey tesadüfen ve kendiliğinden olmuyordu! İşte bu nedenle İngiliz Ekonomist Dergisi haftalar öncesinden, Karaim kökenli şanslı Türklerden ve aslı ve astarı malum Ülker’lerin dünürlerinden Ahmet Davutoğlu’nun Başbakan olacağını açıklıyordu. Oysa Türkiye’de rejim başkanlık değil Başbakanlık sistemine göre düzenlenmiş, bütün kurum ve kurallar buna göre şekillenmiş bulunuyordu.
Sn. Erdoğan Ahmet Davutoğlu gibi, hem kendi kontrolünde kalacak hem de malum odakların işine yarayacak birisini Başbakanlığa taşısa bile, üç-beş ay sonra baskılardan bunalacağını ve “davulun kendi boynunda, tokmağın ise Erdoğan’ın avucunda, yani bütün sorumlulukların kendi sırtında ama kahramanlığın Erdoğan’da bulunduğu” ortamdan sıkılıp usanacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyordu.
Zaten Sn. Erdoğan, Abdullah Gül’ün bunlara razı olmayacağını bildiği için, onu devre dışı bırakacak yollara başvuruyor ve AKP kongresini alelacele 28 Ağustos’a alıyordu. Hatta bu arada Milletvekilleri farklı ve aykırı formüller üretmesin, ayrı yönelimlere girişmesin diye, henüz torba yasa bile tamamlanmadan Meclisi tatile sokuyordu. Erdoğan aylar öncesinden Ahmet Davutoğlu’nu kafasına koyuyor, daha doğrusu onun ismi malum merkezlerce kulağına fısıldanıyor, ama bir sürü göstermelik istişare ve görüşmelerle buna “demokratik tercih” kılıfı geçiriliyordu. Çünkü Beşir Atalay, Cemil Çiçek, Salih Kapusuz, Bülent Arınç gibi isimler “Sn. Başbakan, siz köşke çıkın kongreyi doğal sürecine bırakın” diyordu, yani Abdullah Gül’e zemin hazırlıyordu. Bunun üzerine “Olmaz, böyle durumlarda şeytan devreye girecektir. Bizler nefsimizi dinlersek partimizin birlik ve bütünlüğüne zarar gelecektir!” diyen Erdoğan’a sormak gerekiyordu. 1- Bu durumda şeytan Sn. Abdullah Gül mü oluyordu? 2- Daha önce Milli Görüş’ü dağıtmak ve tarihi projelerini aksatmak üzere, Erbakan’a başkaldırırken kendileri nifak çıkarıyor ve şeytanlık mı yapıyordu? Çünkü çok iyi hatırlıyoruz, Sn. Erdoğan iktidara taşınma sürecinde Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programına çıkarılıyor ve gençlere önceden ezberletildiği sırıtan soruları yanıtlarken: “Erbakan’ın malum MGK’da askerlere karşı ürkek davrandığını, kendisinin Başbakan olması halinde böyle bir haksızlığa kesinlikle karşı çıkacağını” söylüyor, ayrıca “Mücahit Erdoğan!” sloganı yerine “Demokrat Erdoğan!” şeklinde çağrılmaktan hoşlandığını belirtiyordu. Yani böylece malum odaklara: 1- Erbakan’ın “İslam Birliği ve Faizsiz Adil Düzen projelerini” askıya alacağı, 2- TSK’nın burnunu kırıp hizaya sokacağı mesajını veriyordu. Ve bütün bu tahribatlarını 12 yıl boyunca suç ortağı Cemaatle birlikte yürütüyor, ama makam ve menfaat hırsı ağır basınca sonunda iki taraf kıyasıya birbirine düşüyordu.
[1] t24.com.tr, 5 Mayıs 2016
[2] http://www.hurriyet.com.tr/abye-rest-biz-yolumuza-siz-yolunuza-40100363
[3] Milli Gazete, Sadrettin Karaduman
[4] http://www.yenisafak.com/yazarlar/alibayramoglu/gidis-nereye-2028863

Türkiye
sn Erdoğanın sn Davutoğlu konusunda batının yani başkanlık sistemi isteyen kısmın baskı ve kışkırtmasına geldiğini düşünüyorum. sn Erdoğan halkın ne derse o olacaktır derken başkanlık sistemi istemeyin mesajı veriyor gibiydi..
Hani Beraber Yürüyorlardı Bu Yolda!?
AKP tek başına iktidara geldiği zaman, Abdullah gül Başbakan Recep T. Erdoğan milletvekili bile olamamış, yasaklı parti Genel Başkanıydı. Bunların çok yakın arkadaş oldukları veya öyle biliniyordu. Abdullah Gül devamlı gündemde ve popülaritesi Erdoğan’dan yüksek olması aralarındaki sahte arkadaşlıklarını gün yüzüne çıkarmıştı. Erdoğan’ın yasağının kalkması ve bir ara seçimle milletvekili olmasından sonra işler daha da karıştı. Recep T. Erdoğan Genel Başkan sıfatını kullanarak Başbakan olmuştu. Şimdilik istediği olmuş gibi görünse de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül’ün adaylığı gerçekleşmiş ve seçimler sonucunda Tayyip’in üstünde Başkomutanlığa gelmesi makamlar arası rekabeti hızlandırmıştı. Recep Beyin karnına ağrılar girmiş, bu işlerin böyle olmaması gerekiyordu. Erdoğan bir an önce Abdullah Gül’ü makamından indirip kendisi Cumhurbaşkanı olmalıydı. Ve 2007 yılındaki yapılan anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanını halkın seçimi ile olması sağlanmış ve önü daha da açılmıştı. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığının 2014 yılında dolmasıyla yapılan seçimlerde Recep T. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş ve bugüne beraber oldukları arkadaşlarına nisbet yaparcasına “Beraber yürüdük biz bu yollarda!?” şarkısını daha içtenlikle söylemekteydi.
Recep Erdoğan boşalttığı parti genel başkanlığı ve başbakanlık koltuğuna yine beraber yürüdüğü dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nu getirmiş ve emanet başbakan istemiyorum demişti. İlerleyen günlerde Ahmet Davutoğlu emanet başkan olmadığını hissettiren hareketlerle ve aldığı kararlarla cumhurbaşkanının canını sıkarak, hedefi haline gelmiş ve hem makamını hem görevini Erdoğan’ın işaret ettiği yine en yakın arkadaşlarından Binali Yıldırım’a bırakmak zorunda kalmış, bu devir teslimi isteyerek yapmadığını kongrelerinde dile getirmişti. Şimdi ise tek adamlık tek başkanlık makamını Erdoğan’a altın tasta sunması için Genel Başkan ve Başbakan yapılan Binali Yıldırım Başkanlık sistemini ilk görevi olarak beyan etmiştir. Demek ki AKP’de arkadaşlık ve kardeşlik anlayışı bu şekilde olmaktadır…
Geçenlerde Milli Çözüm sitesinde özel yazılar bölümünde yayınlanan Rahmet Pakgül’ün şiiri AKP’nin üst yönetimindeki yaşananları çok güzel anlatıyor. İlk dört kıtasını tekrarda fayda gördüğümden yazıyorum…
“Evvel rafig, ba’det tarig”, demek ki yanılmışsın
Bari dönüp haykırsana: “yanlışmış rafig-i rahım!”
Yoldaş değil yük taşıyan, bir hamal sanılmışsın
Başınızdaki buyurmuş: “Siz kullarım; Ben İlahım!”
Sen dava numarasıyla, dünya için katıldın
Arkadaşın ayarındır, çok ucuza satıldın
Makam çıkar ortaklığı, kullanılıp atıldın
Şimdi yalvarmak boşuna: “Azletme Yüce Şahım!”
“Yola çıkmadan arkadaş, lazım” diye sızlanır
Şeytan atına binenler, uçuruma hızlanır
Hidayeti kararanlar, mal makamla hazlanır
Tağutunuz haykırıyor: “Etmezsiniz külahım!”
Milli Görüşten kopmanız, hıyanetti davaya
Çün iktidar yapıldınız, böylece bedavaya
ABD’ye kapıldınız, AB batıl sevdaya
Hâlâ sorup duruyorsun: “Benim neydi günahım?”
”Hayrul Makirin”
Sn Erdoğanın yol arkadaşım, kardeşim, mesai arkadaşım dedikleri hep O’nun kahrına uğramış ve bu kalleşlik tavırlarına ”kardeşlik” kılıfı uydurmuştur.Ve konuşmalarındaki çelişkiler, tutarsızlıklar, Avrupa Birliğine olan aşkı
O’nun bu tavırlarının şeytanın yani siyonizmin planları olduğu gerçeğini ortaya koymaktaydı. Ve ”Hayrul Makirin” olan, yani zalim hilekarların şeytani planlarını ve tuzaklarını kendi başlarına yıkıp Mücahit Müminlere zafer kapısını açan Yüce Allah: Siyonist ve Emperyalist güçler ile gaflet ve hıyanet ehlinin eştiği kuyulara, kendilerini düşürüp boyunlarını kıracaktır.
Cezayen nifaga ( cezalar misli iledir )
Oldukça ibretlik ve aynı zamanda toplumun ayarını ortaya çıkarması açısından hikmetlerle dolu olayları ard arda yaşıyoruz, görüyoruz.Erbakan hoca gibi şuraya önem veren bir başka lider yok iken tek adam sultacılığıyla suçlanması ve o süreçte bu iftiraya vicdansızca kabul edilip ama bu güne gelindiğinde Tayyibin adeta ( haşa ) küçü dağları ben yarattım modunda kimseleri takmayan öyleki ülkenin başbakanını hemde hukuken hiç hakkı yok iken görevden almasına hikmeteler uydurulması nasıl ki toplumun ayarını ortaya çıkarması açısından ibretlik bir vakıada zamanın başbakanı Erbakan hocanın oğlu fatih beye yaptığı düğüne saraylarda şaşaalı diyerek ve bir çok şekilde kahpece dil uzatanların bu güne gelindiğinde hikmetler uydurulması toplumun çifte standartını ( münafıklık damarını ortaya çıkarması ) açısından oldukça hikmetli bir vakıadır.İman hakka tarafgirlikle ortaya çıkan, Allahın insana verdiği en önemli vede diğer bütün erdemli duruşların kaynağı olan nimettir.Aynı hadiseler gibi görünen ama bir tarafta başbakanlığı döneminde siyonizmin sopası olan Pkk ya bitirilmesi noktasında çekiçgücün gönderilmesi ve doğuda güneydoğuda tarihinde en büyük kapsamlı darbeyi vuran vede tek bir fakir bile kalmayacak hedefiyle başbakanlık koltuğuna oturan 11 ay gibi bir zamanda bu hedefine ulaşan Erbakan, diğer tarafta yuları şeytanların karargahı olan siyonizim tarafından tutulan 14 yılda ülkeyi bölünmeye götüren demokratikleşme gibi kürt açılımı gibi siyonizmin projeleriyle yıllarca doğuyu güneydoğuyu Pkkanın cirit atmasına göz yuman ve bu gün Kıbrıs harbinde verdiğimiz Şehitlerin sayısını son 3-4 yılda aşmasına vesile olan ve 14 yılda zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan Tayyip.
hidayeti kararanlar
Hani ortak akıl diye bir söz söylemiştiniz .Ne oldu ortak aklınıza Ortalık karıştı .Bu olaylar kur anı kerim de Firavunun sihirbazlara bana sormadan Musa nın Dininemi girdiniz ? Sizlerin ellerinizi çaprazlamasına kesip en ağır cezalara çarptıracam sözlerini hatırlattı .Siyasi gücü elinde bulunduran zavallılar kendilerini ne zannetmekteler ? Birtanesininde özgül ağırlığı vardı ,şimdi özüde kalmadı ,korkusundan akp kongresine gidemedi .Yakında diğer kahramanların ise kirli çamaşırları çıktığında sokağa çıkamayacaklar .Bakmayın bu nutuklarına korkularından bağırmaktalar .Dostlukları menfeata dayalı olanların akıbeti bellidir.İşine geldiğinde överler ,kovulunca söverler .Tekrar menfaat görünce döner överler .Az kaldınız ,sayınız belli ne zaferinden söz ediyorsunuz diyenlere , hangi ayetleri okuyacaktık YUSUF SÜRESİ 103 ,106,110 .AYETLERİ İDİ BİZ YANLIZ ZAFERİ ALLAH TAN BEKLEYENLERİZ .SELAM VE DUA İLE
BİR DETAY
Popçu TARKAN (soyadı Tevetoğlu; Tevet ‘Davut’ a uyarlamadır)
İzmir Sabetayistidir.
Davutoğlu’nun Konya Taşkent’e bağlı köyü “zenginleri” ve “tuhaf soyadları” ile meşhurdur.
Köyünden tuhaf soyisimli ve zengin bir örnek: “Müsevitoğulları”
Şiket logosu nedense “piramit” olan mermer tüccarları…
Davutoğlu; faizli krediyi “Allah bin bereket versin” diye müjdelememiş miydi?
Kripto Yahudiler’e kızmıyorum; yüzyıllardır görevlerini en güzeliyle yapıyorlar.
Onları seçene lanet.
Cezayen nifaga (cezalar misli iledir)
Çok ibretlik ve aynı zamanda toplumun ayarını ortaya çıkarması açısından hikmetler manzumesi olayları ard arda yaşıyoruz,görüyoruz.Erbakan hoca gibi şuraya önem veren bir başka lider yok iken tek adam sultacılığıyla suçlanması ve o süreçte bu iftiraya vicdansızca kabul edilip ama bu güne gelindiğinde Tayyibin adeta (haşa)küçü dağları ben yarattım modunda kimseleri takmayan öyleki ülkenin başbakanını hemde hukuken hiç hakkı yok iken görevden almasına hikmeteler uydurulması nasıl ki toplumun ayarını ortaya çıkarması açısından hikmetli bir vakıa ise diğer bir taraftan yaşadığımız toplumun çifte standardını ortaya çıkarması açısından ibretlik bir vakıada zamanın başbakanı Erbakan hocanın oğlu fatih beye yaptığı düğüne saraylarda şaşaalı diyerek ve bir çok şekilde kahpece dil uzatanların bu güne gelindiğinde Tayyibin hemde hemen hemen her gün 3-5 şehidin olduğu süreçte sokakları kapatarak ve fakir halkın gözükmemesi için bırandalar çektirerek aynı günde 8 şehidin cenazesinin olduğu 2 de şehidin verildiği aynı saatlerde kibirlenerek yaptığı düğüne hikmetler uydurulması toplumun çifte standartını (münafıklık damarını ortaya çıkarması) açısından oldukça hikmetli bir misli vakıadır.İman hakka tarafgirlikle ortaya çıkan,Allahın insana verdiği en önemli vede diğer bütün erdemli duruşların kaynağı olan nimettir.Aynı hadiseler gibi görünen ama bir tarafta başbakanlığı döneminde siyonizmin sopası olan Pkk ya bitirilmesi noktasında çekiçgücün gönderilmesi ve doğuda güneydoğuda tarihinde en büyük kapsamlı darbeyi vuran vede tek bir fakir bile kalmayacak hedefiyle başbakanlık koltuğuna oturan 11 ay gibi bir zamanda bu hedefine ulaşan Erbakan, diğer tarafta yuları şeytanların karargahı olan siyonizim tarafından tutulan 14 yılda ülkeyi bölünmeye götüren demokratikleşme gibi kürt açılımı gibi siyonizmin projeleriyle yıllarca doğuyu güneydoğuyu Pkkanın cirit atmasına göz yuman ve bu gün Kıbrıs harbinde verdiğimiz Şehitlerin sayısını son 3-4 yılda aşmasına vesile olan ve 14 yılda zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan Tayyip
Zulum ve hiyanetin akibeti
Vakitlerden bir vakitte:Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarım adada;İslam ve İnsanlık için hayatını-rahatını feda ederek ,yeryüzünde” Hak ve Adalet Nizamı”nın hakimiyeti için ,canıyla başıyla çalışıp, bu uğurda yapilmasi gereken ne varsa yapan…Yüksek ahlakı,deruni kişiliği,kuşatıcı ilmiyle Alemi hayran,zalimleri giryan bırakan “Kutlu Ufuk bir Şahşiyet” yaşarmış.Varlık Evreninin Kutbu, bu Aziz Şahsiyet daha hayattayken ,Asil Davasından kaytaranlar-cayanlar,kafir zalim güçleri kudsiyet penah bilerek ;milyonlarca mazlumun canına -namusuna gadr edenlere çanak tutan-alet olan ,din-dava sömürücüsü işbirlikçi kimse-kimseler bile olmuş!
Bu,din dava istismarcısı kesim ve kimseler:Aslında Hayatları Cenab-ı Hak tarafından her türlü acizliklerle donatıldığı halde; kendilerini la yusel görerek böbürlenmiş… Devrindeki büyük firavunların basit bir işbirlikçi figüranı olduğu halde kendini kudretli bir şah vehmederek:Kendinden başkası anılmasın,adı sanı bilinmesin,iş yapıyor görünmesin,sesi sözü duyulmasın istermiş…
Hatta ve dahi; Kim ki:”Kutsal sandalye-i şerifine” göz diker;makam-u mal-u cah’ına yan bakar;saadet-i dünyeviyesine kem nazar edüp,zat-i şahanelerine şer lafz eylerse,hemencecük alınmaludur kelle-i fakiri”diye düşlermiş…Ol kişi ister yar-u yaran,dost-u cihan ve dahi ,et tarik-ul refik olsa farkeylemezmiş…ol hainlerin akibetü, an garibuzzamanda ;mey’us,zelil,rezil,fakir-u muhtac-ı himmet olmakluktur! diye düşünür öylece yaşar-edermiş…Adam harcamada,dost kazıklamada,sevip benimsediklerine diş geçirmede pek mahirmiş…Kimi yoldaş edindi ise hançerini yemeyen kalmazmış…Çünkü bu ahlakı isbirlikciliğini yaptığı deccali merkezlerin ahlakıymış!…
Ol kukla-i şah-ı herif-i na şerif, kendince yıkılmaz, erişilmez ,son bulmaz sandığı sahte saadetinin ve sığındığı güçlerin sanal hakimiyetlerinin, pek yakında ,ummadıkları bir şekilde, nasıl bir akibete uğrayacağını mutlaka göreceğini!…hiç akletmezmiş…
Nefsani hırslar ve süfyani dürtülerle böldüğü davasına ettiklerinin bir benzeri ile bir gün kendisi de karşılaşmış.
Ancak asıl depremler yıkılışlar: Yaptıklarına uygun bir ceza olarak ardı ardına gelecekmiş…
Kim bilir belki Cenab-ı Hak;Asil Dava ve İnsanlığın Hocası olan Aziz Şahsiyetin öğretilerini rehber kabul eden;iman, sadakat,ciddiyet,cesaret…vb ehli Ahlak-ı Hamide sahibi bir BİLGE TAKİPÇİ eliyle zulum ve hiyanetin defteri dürülür!..
Her şey, her an “Külli İradenin” kontrolü altında olduguna göre,inananlar-Allah’ın tarafinda olanlar mutlaka ZAFER’e ulaşacaklardır!…
“Men dakka dukka”- eden bulur,çalma başkasının kapısını çalarlar birgün kapını-sözü asla unutulmamalıdır!
Bugünkü Akp Kongresi Lidere Sadakat Değildir; menfaate çıkara makam ve mevkiye maddeye paraya Teslimiyettir. Çünkü lidere sadakat- teslimiyet olsaydı AKP-HAS PARTİ OLMAZDI.
Milli Görüşün haricinde, bu ülkeyi ve yeryüzündeki çaresiz insanların huzura kavuşmasını düşünen ne bir grub ne bir parti nede dert edinen bir camia kalmadı maalesef. Genel olarak insanlık menfaatperest bir yapıya büründü. Aziz Erbakan hocamızın tarihe altın harflerle yazılacak altın sözlerinden bir tanesinde şöyle diyordu: [b]‘’Bilmemek bilmemek demek değildir, bilmemek bilmediğini bilmemektir’’ [/b].Şeklen islam olan çoğaldı ama içi boşaltıldı insanların . Kafası örtülü ama kafanın içi örtünün manasından bihaber. Evet insanlar yaşantı olarak negatif durumda. Fikir olarak , hakka dayalı huzur ve saadet nizamının oluşturulacağı [b]ADİL DÜZENİ[/b] arzulamaya başladı. Çünkü insanlık hem manen hem maddeten kıvır kıvır kıvranıyor. Huzuru kalmadı. Yaşantımızı kirli güçler kendi istediği hale getirdi ama FİKRİYATIMIZI ise Milli Güçlerin istediği gibi oldu. Fikriyat olarak insanlık ADİL DÜZEN MEDENİYETİNE yani hakka dayalı butun insanlığın birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı , temel hak ve hürriyetlerin korunacağı bir medeniyeti tabiri caizse İPLE ÇEKMEKTE!…İNSANLIK ADİL DÜZEN’E HAZIR HALE GELDİ İNŞAALLAH. Önemli olan insanların fikir olarak hazır olması. Teşbihte hata olmasın, kişiye önce beden eğitiminden önce beyin eğitimi yapılmalı prensibi vardır. Mesela namaz kılmaya yeni başlayacak bir gence direk namazın kılınış şeklinden ziyade kalbinin kafasının namaz kılmasına hazır hale getirilecek bilincin şuurun verilmesi asıldır. Ya değilse o bilinç o beyın eğitimi verilmeden namaz kıldırmaya kalkıldığında yarın o genç münafık olarak yetişir. Bundan dolayıdır ki yaşantı olarak belkı batık vazıyette ınsanlık ama fikir olarak BARIŞ VE BEREKET DÜZENİ OLAN ADİL DÜZENE HAZIR HALE GELDİ.
İnşaallah bu insanlığı manen ve maddeten bozan SİYONİZMİN veya IRKÇI EMPERYALİZMİN kökünü kurutacak tarihin çöplüğüne gömme zamanı geldi. Siyasetteki hadiseler bunun bir numaralı göstergesi olduğunu farkediyoruz.
ZAFER YAKINDIR
Ey müslüman hiç üzülme
Teslim olma sen bu zulme
Siyah kefen siyonizme
Ha biçildi, biçilecek!
Kur’an’a uymaz işleri
Küfre doğru gidişleri
Bozuk düzenin dişleri
Ha söküldü, sökülecek!
Gönüller Kur’an’ı arar
Hasretle yürekler yanar
Kandan irinden deryalar
Ha geçildi, geçilecek!
Bu karanlık biter elbet
Ey mücahit hele sabret
Yakındır, ilahi rahmet
Ha döküldü dökülecek
Biz Kur’an’ın yolundayız
Ne sağda, ne solundayız
Kutlu kervan kolundayız
Sancağımız dikilecek
Başımız dik, alnımız ak
Batıl gider, gelince Hak
Bitti zulmet, şimdi şafak
Ha söküldü, sökülecek!
Gönülden nifak atıla
Mü’minler safa katıla
Galip gelir Hak Batıla
Ha görüldü, görülecek!
Çiçek açar tüm umutlar
Çıksın aradan tağutlar
Ahmedim bu, çağdaş putlar
Ha devrildi, devrilecek!..
Karakter!
Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye ifade edilen sözü akp ve onun taraftarlarına uyarlayacak olsak dönmeyen tek şey döneklik arzusu diye ifade edilir herhalde. Hayatlarını ellerinde olan herşeyi satmaya, ihanet etmeye, düşmanlık etmeye adayan bu zihniyetten belirli seviyede karakterli bir duruş sergilemesini beklemek saflık olacaktır. Gerçekte siyonizmin Türkiye sekreterliğinden daha yüksek bir makamda olmayan bir kişi, o küçük dünyasında sergilediği entrikalar, ala vere dala vereler ile esasen hem kendi ayarını hem de kendisine değer verenlerin ayarını ortaya koymaktadır. Çok kısa bir dönemi ele alan bu yazıda kendisinin ve çevresinin medeniyetten uzak canlılar gibi nasıl da ufakcık bir menfaat için türlü hokkazbazlıklara girdiğini en açık şekilde görüyoruz. Dilerim Rabbimiz bizi bu sefihler yüzünden helak etmez ve bizleri Hakkı’n hakim olduğu Adil Düzene eriştirir.
Adil Bir Dünyayı kura bilecek kabiliyette ve şuurda kutlu bir liderin Ülkemizin başına geçmesi de an meselesi.
Davutoğlu sürecinde bir kez daha görüldü ki ülkenin yönetiminin değişmesi an meselesi. Bu değişikliğe toplumun hazır edilmesi ise daha kolay. Dün Davut oğlu için slogan atanlar, altı ay sonra Binali için çırpınıyordu. Dün milletin dediği olur diyenler seçimleri iptal edip yeni bir seçimle kendilerini seçtire biliyorlar.
Çok kısa bir zaman içerisinde olamaz dediğimiz ama bir anda olu veren olaylar sonucunda şöyle düşünmek imkansız ve zor olmasa gerek; Türkiye’nin, tarihi bir kararla kapitalist faizci nizamdan Adil Düzene geçecek kararı alan, Dünyayı hasta eden İsrail mikrobunu yok etmek için, Kahraman Ordumuza “ilk hedefiniz Siyonizm’in karargâhı İsrail’dir” diye bilen, Türkiye’nin öncülüğünde Adil Bir Dünyayı kura bilecek kabiliyette ve şuurda kutlu bir liderin Ülkemizin başına geçmesi de an meselesi. Toplum, kurum, kuruşlar ve Dünyada bu değişimi yadırgamada kabul edebilecektir inşallah.
Hülyalar ‘Başkan’lık Olsa da; Te’viller ‘BÜYÜK DEVRİM’i İşaret Ediyordu
[i][b]Devlet Bahçeli’nin 6 Mayıs’ta büyük bir gizlilik içinde gerçekleşen buluşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan ile[/b] AKP-MHP koalisyonu kurgusunda mutabakata varması 10 Mayıs’taki grup konuşmasının son bölümünde kendini gösterdi. Bahçeli, [b]“Eğer ihtiyaç hâsıl olursa, gerek duyulursa, Türkiye’nin milli ve tarihi çıkarlarını savunmak için düne kadar hükümete verdiğimiz fiili destek hukuki bir hal alabilecek” [/b]demiştim. MHP’nin hukuki boyutta vereceği destek bir hükümet mantığında ele alınmalıdır. MHP, diğer eleştirileri saklı kalmak kaydıyla ön şart olarak terörle mücadelenin eksiksiz sürdürülmesinden yanadır. Kurultay sonrası terörle mücadele zaafa uğrarsa TBMM’de her türlü desteği vermekten çekinmeyiz, bunu da milli görev sayarız. Türkiye huzura kavuşana, terörün kökü kazınana, son kanlı silah teslim alınana kadar üzerimize ne düşüyorsa sabırla yapmaya açığız. Yasal ve anayasal çalışmalar elbette kendi mecrasında akacaktır. Terörle mücadelede tüm karşı çıkışlara rağmen, devletin ve hükümetin destekçisi olmuştur. Boş atıp dolu tutma merakında değiliz. Yangından parsa toplama arayışında da değiliz. MHP, her uzlaşma teklifine hazır ve gönüllüdür” demişti.[/i]
http://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/3-mc-hukumeti-kuruluyor-h109849.html
Hülyalar ‘Başkan’lık Olsa da; Te’viller ‘BÜYÜK DEVRİM’i İşaret Ediyordu
Beyazsaray Davutoğlu’na sahip çıktığına göre, bundan sonra (berecebilirlerse tabii) Davutoğlu (yani esas adamı Abdullah Gül) takımı ile yola devam etmeyi planlıyordu. Çünkü artık Erdoğan’ı isteseler de kendi güdümlerine alamıyorlardı. Erdoğan ise, istemese de artık Milli Devlet’in güdümünden çıkamıyordu. Dışarıdan bakınca pek anlaşılmasa da; aslında memleket emin ellerdeydi.
Teşbihte hata olmaz denilir. Deyim yerindeyse; şu anda:[b] Türkiye’nin Küllî İradesini Milli Devlet ve TSK[/b]; Cüz’i İradeyi ise Erdoğan temsil ediyordu. Cüz’i irade ne yaparsa yapsın, sonuçta[b] Küllî İrade[/b]’nin dediği oluyordu… Yani Erdoğan direksiyonu ne tarafa kırarsa kırsın; Türkiye Treni [b]BÜYÜK DEVRİM'[/b]e doğru ilerliyordu.
[b]Yenilen Pehlivan Güreşe Doymazmış![/b]
Haçlı Siyonist Emperyalist takımı ise ‘sürekli kaybeden kumarbaz’ psikolojisiyle, kartları karıyor-dağıtıyor ama her seferinde eli kötü geliyordu. Bunu düzeltemeyip; oynanan eli kendi lehine çeviremeyince de, yeniden karıp-karıştırıp dağıtıyor, böylece bir kısır döngünün içinde debelenip duruyordu. Her hamle kirli devletin elini zayıflatıyor ve Milli Devlet’e yarıyordu. Fakat halka karşı sahne önünde sergilenen büyük tiyatro kafa karıştırıyor ve siyasetin olağanüstü hızlı gündemi baş döndürüyordu.
Bir yandan yeni hükümet kuruluyor, bir yandan dokunulmazlıklar kaldırılıyor ve olası bir ara seçimden bahsediliyor; diğer yandan Mhp içinde kıyasıya ‘kongre savaşları’ sürüyordu.
Peki bundan sonra ne olabilirdi?!.. Bu kaosun sonu nereye varacaktı?!.. Derin Ankara kulislerinde neler dillendiriliyordu.
Yurt Gazetesinden Veysi Şahin’in 17 Mayıs tarihli analiz haberine göre: [b] 3. MC Hükümeti kuruluyordu. Türkiye, daha önce iki kez kurulan Milliyetçi Cephe (MC) Hükümeti’nin üçüncüsüne hazırlanıyordu. 3. MC Hükümeti’nin tarafları bu kez AKP ile MHP olacaktı. Bu hükümetin temeli ‘terörle mücadele ve Suriye’ üzerine kurulacaktı. Yani bu yeni oluşum ‘Savaş Kabinesi’ olacaktı.[/b]
[i]Ankara’daki siyaset kulislerinde 22 Mayıs’taki AKP olağanüstü kongresi sonrasında kimin Başbakan, kimin AKP Genel Bakanı ve kimlerin bakan olacağına dair siyasi lotolar oynanırken, derin kulislerde hükümet çoktan kuruldu bile.
[/i]
[b][i]Hem de ne hükümet…[/i][/b]
[i]Türkiye 1970’li yıllarda iki kez denenen ancak ikisi de kısa ömürlü olan Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin üçüncüsüne hazırlanıyor. Türk siyaseti, 40 yıl sonra bir kez daha MC Hükümeti’ne doğru gidiyor. Ankara’da dar bir çevrenin bildiği ama dillendirmeye korktuğu yeni [b]3. MC Hükümeti’[/b]nin taraflarını AKP ve MHP oluşturuyor.[/i]
[i]Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında 6 Mayıs’ta gerçekleşen gizli görüşmede mutabakata varılan hükümetin hareket noktasının, 22 Mayıs’ta gerçekleştirilecek olağanüstü AKP Kongresi olacağı söyleniyor.[/i]
[i]Kurulacak 3. MC Hükümeti’nin temeli [b]‘terörle mücadele ve Türkiye’yi derinden etkileyen Suriye’deki savaş’[/b] üzerine kurulacak.[/i]
[i]Terörle mücadelenin kesintiye uğramamasını ve yurtiçindeki PKK kaynaklı terörün tamamen bitirilmesini ve Türkiye’yi derinden etkileyen Suriye’deki savaşı temel alan mutabakat, yeni hükümetin niteliğini de ifade ediyor: [b]‘Savaş Kabinesi’[/b]…[/i]
[i][b]AKP-MHP koalisyonunda ‘başkanlık’ konusu yok. [/b]Her şey terörle mücadele, akan kanın durdurulması ve Suriye’de özellikle Türkmenler’e yönelik saldırıların sona ermesi ve sınır boyundaki tehlikenin uzaklaştırılması.[/i]
[b][i]Bahçeli ipucunu verdi kimse görmedi[/i][/b]
[i]Dokunulmazlık görüşmelerinde ortaya çıkacak sonuç ve 22 Mayıs’taki AKP Kongresi AKP-MHP koalisyonu için mihenk taşı olacak. AKP içindeki Kürt kökenli milletvekillerinin ve kırgın Davutoğlu cephesinin gizli oylamada “hayır” deme ihtimali yeni hükümetin kurulma sürecini belirleyecek.
Dokunulmazlıkların kaldırılmasında yaşanacak bir yol kazası için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye verilen “Kongre ertesinde hükümet görüşmelerini hemen başlatabiliriz” mesajı nedeniyle Ankara’nın derin gözleri 22 Mayıs’a çevrilmiş durumda.
Ankara siyaseti ve bu siyasete odaklanmış merkez, havuz, yandaş ve candaş Türk medyası, tüm dikkatini önce MHP sonrasında da AKP’deki ‘olağanüstü kongre’ tartışmalarına toplamışken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 10 Mayıs’taki TBMM grup konuşmasında üstü örtülü olarak ipuçlarını verdiği ‘Milliyetçi Cephe’ kurgulamasını okuyamadı. “MHP, devletin bekasına, milletin asli ve ebedi çıkarlarına baş koymuştur. Destekse istenen şartsızdır, katkıysa istenen aracılıksızdır. Yeter ki terörizm kuşatmasını hep birlikte yaralım, feleğin çemberini kıralım. Alçaklığın üstüne hep birlikte gidelim” çağrısını tekrar tekrar yapan Devlet Bahçeli’nin sözlerinin satır aralarındaki mesajı Türk medyası okuyamadı. Okuduysa bile kamuoyuna ifade etme cesaretini kendinde bulamadı.[/i]
[i]Devlet Bahçeli’nin 6 Mayıs’ta büyük bir gizlilik içinde gerçekleşen buluşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AKP-MHP koalisyonu kurgusunda mutabakata varması 10 Mayıs’taki grup konuşmasının son bölümünde kendini gösterdi. Bahçeli,[b] “Eğer ihtiyaç hâsıl olursa, gerek duyulursa, Türkiye’nin milli ve tarihi çıkarlarını savunmak için düne kadar hükümete verdiğimiz fiili destek hukuki bir hal alabilecek”[/b] demiştim. MHP’nin hukuki boyutta vereceği destek bir hükümet mantığında ele alınmalıdır. MHP, diğer eleştirileri saklı kalmak kaydıyla ön şart olarak terörle mücadelenin eksiksiz sürdürülmesinden yanadır. Kurultay sonrası terörle mücadele zaafa uğrarsa TBMM’de her türlü desteği vermekten çekinmeyiz, bunu da milli görev sayarız. Türkiye huzura kavuşana, terörün kökü kazınana, son kanlı silah teslim alınana kadar üzerimize ne düşüyorsa sabırla yapmaya açığız. Yasal ve anayasal çalışmalar elbette kendi mecrasında akacaktır. Terörle mücadelede tüm karşı çıkışlara rağmen, devletin ve hükümetin destekçisi olmuştur. Boş atıp dolu tutma merakında değiliz. Yangından parsa toplama arayışında da değiliz. MHP, her uzlaşma teklifine hazır ve gönüllüdür” demişti.[/i]
http://www.yurtgazetesi.com.tr/politika/3-mc-hukumeti-kuruluyor-h109849.html
İHANETİN SONU TA BAŞINDAN BELLİYDİ!
Yükselmek için Milli Görüş’e ihanet edenler, yükselişiniz düşüşünüze mani olamayacaktır ve aslında hainler hep düşürülmek için yükseklere çıkarılır! Bunu anlayacağınız günler yakındır!
Akıbetiniz yükseldiğiniz kadar alçalmak olacaktır!
[b]Düşüşünüz nasıl mı olacak?[/b]
Milli Görüş davasına ve Erbakan Hoca’ya neler yaptığınız bir hatırlayın, çok daha vahimi sizlere yapılacaktır! Zaten akıbetinizi ta o zaman kendi ellerinizle hazırlamıştınız! Ta o günden belliydi nasıl düşeceğiniz!
İçinize oturacak, acı ve ıstırapla yüreğinizi yakacak bir müjde daha vereyim!
Bütün yapıp ettikleriniz Milli Görüş’ün zaferini netice verecek, hainlerin ise hüsranı olacak!
Nasıl olacağını anlamak istiyorsanız Milli Çözüm Dergisi’ni okumanız lazım! Bi zahmet!
Eden Bulur..
“Tüzüğündeki kısaltılmış adıyla AK Parti, 14 Ağustos 2001’de, Milli Görüş’ün müteveffa ve Muhterem lideri Necmettin Erbakan’ın Fazilet Partisi’ndeki (FP) güya “tek adam sultası”na isyan eden Milli Görüş içindeki “yenilikçiler” tarafından kurulup yola çıkmıştı. Yenilikçiler önce, Erbakan’ın adayı Recai Kutan’a karşı Abdullah Gül’ü FP’nin genel başkanlığına aday göstermiş, Gül seçilememiş; ancak 620 oy alan Kutan’a karşı 570 delegenin desteğini sağlayarak, “Erbakan’ın partisi”nin artık bölündüğünü de ortaya koyan önemli bir başarı kazanılmıştı. Yenilikçiler, daha sonra Milli Görüş’ün o günkü partisi olan FP’den ayrılarak AKP’nin temelini atmışlardı.
28 Ağustos 2014’te alelacele AKP’ye kongre yaptırırken; “Bizler nefsimizi dinlersek partimizin birlik ve bütünlüğüne zarar gelecektir!” diyen Erdoğan’a sormak gerekiyordu. 1- Bu durumda şeytan Sn. Abdullah Gül mü oluyordu? 2- Daha önce Milli Görüş’ü dağıtmak ve tarihi projelerini aksatmak üzere, Erbakan’a başkaldırırken kendileri nifak çıkarıyor ve şeytanlık mı yapıyordu? Çünkü çok iyi hatırlıyoruz, Sn. Erdoğan iktidara taşınma sürecinde Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programına çıkarılıyor ve gençlere önceden ezberletildiği sırıtan soruları yanıtlarken: “Erbakan’ın malum MGK’da askerlere karşı ürkek davrandığını, kendisinin Başbakan olması halinde böyle bir haksızlığa kesinlikle karşı çıkacağını” söylüyor, ayrıca “Mücahit Erdoğan!” sloganı yerine “Demokrat Erdoğan!” şeklinde çağrılmaktan hoşlandığını belirtiyordu. Yani böylece malum odaklara: 1- Erbakan’ın “İslam Birliği ve Faizsiz Adil Düzen projelerini” askıya alacağı 2- TSK’nın burnunu kırıp hizaya sokacağı mesajını veriyordu. Ve bütün bu tahribatlarını 12 yıl boyunca suç ortağı Cemaatle birlikte yürütüyor, ama makam ve menfaat hırsı ağır basınca sonunda iki taraf kıyasıya birbirine düşüyordu.
“İnsanlar bir tek ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında (adaletle) hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, kendi izniyle iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri (konularda hidayet edip) gerçeğe eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.” (Bakara: 213)
Bunların iktidar hırsından dolayı burnunun ucunu göremeyecek durumda olduklarını da Binali Yıldırım’ın: ”Siyaseti aile üzerinden, çocuklar üzerinden yapmaya kalktığınız zaman bunun bedeli herkes için ağır olacaktır.” sözlerinden anlamak mümkündü. Anlaşılan ortaya daha çok pis kokular saçılacaktı. Bunlar herkesin gözü önünde biri birini yerken de Milli Türkiye; AZİZ ERBAKAN’ın projeleriyle; derin, sessiz ve emin adımlarla, zalim Siyonist Emperyalistlerin ve işbirlikçi hainlerin hesabını görmek; defterini dürmek ve tarihe gömmek üzere BÜYÜK DEVRİM’in son hazırlıklarını yapıyor olmalıydı.. Ve artık finale çok yaklaşılmıştı…”
herkes sevinecek
Sn. Erdoğan; (Üniter sistemli başkanlık baktığımızda var. Hitler almayasına baktığımızda da bunu görürsünüz. Başka ülkelerde de görürsünüz. Yeter ki bütün mesele başkanlık sisteminin uygulamasında halkını rahatsız eden bir yapısı olmasın. Şu anda da “Başkanlık sistemleri de A’dan Z’ye pirüpaktır” diyemeyiz ama diğerlerine kıyasla baktığımız zaman parlamenter demokrasiye göre onların çok daha başarılı olduğunu görüyoruz. Gelişmiş ülkelerin kahir ekseriyetinde başkanlık sistemini olduğunu görüyoruz. ABD’deki partili başkanlık sistemidir.) diyor.
Ortaya nasıl bir başkanlık sistemi getirmeye çalıştığını nasıl bir programı olduğunu açıklayamıyor.
Yalnız şunu unutmamak lazım Erdoğan’ın bu yaptıkları kendi inadından veya illa ki ben başkan olacağım hayalinden olamaz yediği nanelerin mahiyetini en iyi kendisi bildiğinden bu şahsı her iki cephede öyle bir sıkıştırıyor ki Erdoğan herkesi dağıtmaya, toz etmeye kendini mecbur zannediyor ve bilinçsiz bir şekilde davranarak kısa yoldan sonuca ulaşmaya çalışıyor.
Sn. Erdoğan böyle devam ederse çok kısa zaman içerisinde herkes sevinecek, kendi hariç
Hesap günü!
Bir gün bunların hesabının sorulacağı gün de gelecek.O zaman makam,mevki,koltuk bakalım kurtarıyor mu? Gorecegiz…