Get Adobe Flash player
Reklam

2019 Mart’ında Türkiye’de SEÇİM MANZARASI VE 31 MART SONRASI!?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 30
ZayıfMükemmel 

 

2019 Mart’ında Türkiye’de

SEÇİM MANZARASI VE 31 MART SONRASI!?

    

Türkiye’de çok garip, acayip ve hatta tarihi bir seçim süreci yaşanmaktadır. Bu seçimin sonuçları, Ülkemiz ve Milletimize; ya talihli kapılar açacak veya Türkiye tarifsiz bir çıkmaza saplanmış olacaktır. AKP iktidarı başına geleceklerin telaşıyla, anayasayı bile hiçe sayarak, önce Meclis Başkanı’nı İstanbul adayı yapmış, çünkü ondan daha “düşük profilli” bir adam bulamamış, ama başta Milli Çözüm Dergisi olmak üzere yoğun baskılar ve uyarılar sonucu istifa ettirmek zorunda kalmıştır.

Bu süreç, görüldüğü gibi, “yerel seçim yarışı” olmaktan çıkmış, Milli birlik ve dirliğimizi koruma davası olmaya başlamıştır. Cumhur İttifakı’nın bu seçimleri BEKA meselesi saymasını da böyle okumak lazımdır. Çünkü bu seçim sonuçları, Türkiye’nin geleceğini, Milletimizin huzur ve güvenliğini belirleyecek bir önem ve özellik taşımaktadır. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere önemli illeri ve ilçeleri kaybeden AKP iktidarı temelinden sarsılacak ve artık ayakta duramayacaktır.

Zaten AKP, öyle Milli gaye ve gayretlerle, yerli gereksinim ve girişimlerle kurulmamıştır. En yakın yandaşları Abdurrahman Dilipak’ın itirafıyla; “Siyonist odakların bir Dış Proje Partisi” olarak tasarlanmıştır.

1- İsrail’le normalleşeceksiniz.

2- Erbakan’ın tarihi proje ve hedeflerini terk edeceksiniz.

3- Ilımlı İslam’a, yani FETÖvari din istismarına geçeceksiniz…

Bunlara karşılık:

1- Biz de sizi iktidara taşıyacağız ve kahraman yapacağız.

2- Size faizli kredi ve dış borç ayarlayıp rahatlandıracağız.

3- Size engel olan TSK’yı hizaya sokacağız!.. Tekliflerine razı olunarak iktidara oturtulmuşlardır.

İşte şimdi görüyorsunuz, ibret ve hayretle izliyorsunuz; Anayasaya ve yasalara göre Cumhurun, yani halkımızın ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamının Başkanı olması ve buna göre davranması gereken Sn. Erdoğan, Bakanları, başkan adayları, yandaşları ve payandaları, Aziz Milletimizin yarısını ve sözde Cumhur İttifakı karşıtlarını “illet” ve “zillet” diye suçlayıp saldırmakta ve açıkça toplumu kamplaştırıp kutuplaştırmaktadır. İllet ve zillet kavramları, küfür ve hakaret kasıtlıdır. Tarih boyunca kendi halkının yarısına böyle çirkin sıfatlar yakıştıran, Firavun ve Nemrut dışında hiç kimseye rastlanmamıştır!..

İllet = Sepici ve iltihabi hastalık, sancılı sakatlık, sık sık tepen çıban… anlamındadır.

Zillet = Hakirlik, hor görülmeklik, alçaklık, aşağılık, manalarını taşımaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de “zillet” kavramı:

a) Allah’ın kahrını ve gadabını hak etmiş inkârcı ve isyancı mel’un takımı için; (Yahudiler) Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine (sarılanlar) ve insanların ipine sığınanlar (eman ve ahid garantisine ve zimmi olarak devlet himayesine alınanlar) dışında- onlara zillet (zorluk ve horluk damgası) vurulanlardır. Onlar, Allah'tan (hak ettikleri) bir gazaba uğramışlardır da üzerlerine aşağılanma (damgası) basılmıştır. Bu, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden ve peygamberleri haksız yere öldürmelerinden dolayıdır. (Yine) Bu, onların (dine ve elçilere) asi olmalarından ve haddi aşmalarındandır.” (Al-i İmran: 112)

b) Allah adına yalan dizip uyduran ve Allah’ın lanetine müstahak olanlar için; “Şüphesiz, (altın) buzağıyı (ve servet putlarını-tanrı) edinenlere (her asırda) Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet (ve esaret) yetişecektir. İşte Biz, 'yalan düzüp-uyduranları' (ve haramları helal sayanları) böyle cezalandırırız.” (A’raf: 152)

c) Ahirette rezil ve perişan kılınan ve cehenneme atılmaya hazırlanan kâfir ve hakir kimseler için; “O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır’.” (Gâşiye: 2) kullanılmıştır.

Bir Hadis-i Şerifte; “Hiç kimseye lanet okumayın ve horlayıp aşağılamayın. Çünkü o lanet dönüp dolaşıp kendi başınıza musallat olur” buyrulmaktadır.

Aziz Milletimizin yarısına, “illetli ve zilletli” diye küfürler ve hakaretler savuran ve hiç utanmadan, sıkılmadan ve zerre kadar sorumluluk ve suçluluk duygusu taşımadan, sürekli saldıran bu şaşırmış ve şımarmış şahsiyet ve zihniyetlere, hadlerini bildirmenin şimdi tam zamanıdır. Aksi hâlde, bu ağır hakaret ve küfürlere razı ve müstahak olmuş duruma düşmüş sayılacağız.

Kur’an-ı Kerim’in Zuhruf Suresi 54 ve 55. ayetlerinde belirtildiğine göre, Firavun da böyle halkını horlayıp hakaretler yağdırmış, buna rağmen şaşkın toplum kendisine korku ve hayranlıkla yaklaşmış ve bu tavır sonunda Allah’ı gadaplandırmış ve Firavun’u suda boğup batırmıştır.

“(Firavun) Böylece kendi kavmini küçümseyip hafife aldı (onları basit ve haysiyetsiz ayak takımı kimseler saydı). Buna rağmen, yine onlar kendisine (hürmet ve) itaatini (artırdı). Gerçekten onlar fasık (duyarsız, davasız ve bayağı insanlardan oluşan) bir kavim olmuşlardı. (Çünkü Firavun kendilerini hakir gördükçe, ona daha çok yanaşmışlardı.)”

“Sonunda (Firavun) Bizi öfkelendirince, Biz de onlardan intikam aldık, böylece onları toplu olarak suda boğduk (ve batırdık).” (Zuhruf: 54-55)

Millete “illet-zillet!” diye hakaret etmek, kanunlarımızda da ağır suç kapsamındadır.

TCK 216. Maddesi “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçunu düzenlemiş durumdadır.

216-1 = Halkın; sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse… bir yıldan üç yıla kadar hapisle cezalandırılır.

216-2 = Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi 6 aydan bir yıla kadar hapisle cezalandırılır.

Bu tahrik ve aşağılamanın “Kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkarması” işlenen suçun temelini oluşturmaktadır.

Madde: 213 - Halkı doğrudan veya dolaylı tehdit suçunu tanımlamaktadır. Ayrıca TCK 312-1, Halkı isyana teşvik suçunu kapsamaktadır.

Evet, bunlar “Cumhur İttifakı” dışında kalan Milletin yarısını, “çamur ittifakı” diye dışlayıp horlamaktadır. Böylece resmen ve alenen anayasal bir suç tekrarlanıp durmaktadır. Şimdi sesleniyoruz, ey Cumhur İttifakı’na taraftar olan duyarlı ve vicdanlı insanlarımız! Bu “illet!” yani; bulaşıcı hastalık, iltihaplı çıban ve marazlı sakatlık diye horlananlar… Bu “zillet!” yani; rezil, hakir, bayağı ve aşağı diye hakarete uğrayanlar, bizler gibi sizlerin de akrabalarınız, yakınlarınız, komşularınız, arkadaşlarınız ve en azından kader ortağı vatandaşlarınızdır… Bu küfür ve hakaretlere, bu fitnecilik ve bölücülüklere bizim kadar sizlerin de karşı çıkması ve en azından, tarihi ve ahlaki bir sorumlulukla bu Cumhur İttifakı’na oy atmaması ve böylece onları uyarması lazımdır.

Dış politika çıkmazı ve Erdoğan’ın “Arap Baharı” yanılgısı ve işte Varşova ve NATO İslam’a karşı!

Malumunuz, Varşova denildiğinde; NATO karşısında Demir Perde ülkelerinin bir araya gelerek oluşturdukları birlik olarak hatırlanırdı. Şimdilerde Varşova’nın adı başka birlikteliklerle anılmaya başlandı. 14 Şubat’ta; Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Soçi Zirvesi’nin olduğu gün, 13-14 Şubat tarihlerinde ABD tarafından Varşova’da başka bir toplantı yapılmıştı. Toplantının konusu, Ortadoğu İslam coğrafyasıydı. Amerika ve Polonya öncülüğünde gerçekleşen bu toplantının ilan edilen gündemi, “Ortadoğu’da Barış ve Güvenlik” olarak açıklandı. Ancak toplantıya katılan herkesin bildiği şekliyle, gündemin merkezinde İran vardı. Toplantıya Bakan düzeyinde katılan ülkeler; S. Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Fas, Tunus, Umman, Yemen, Ürdün ve Mısır’dı. İsrail’in anarşist başı Netanyahu’nun da toplantıda olduğunu hatırlatırsak, ABD’nin bu toplantıyı hangi amaçla kurguladığı daha net ortaya çıkacaktır. Netanyahu’nun, “Arap ülkeleri, İsrail’le oturup ortak çıkarımız olan İran’la savaşı/mücadeleyi tartışacak” diye açıkladığı amaç, ‘Barış ve Güvenlikten’ ne kastedildiğini açığa vurmaktaydı.

Bunun yanında ABD’nin bu toplantıya Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Dışişleri Bakanı Pompeo seviyesinde katılmış olması, toplantının Amerika açısından ne denli önemli olduğunun kanıtıydı. Türkiye elçi düzeyinde katılarak, bir anlamda Varşova ve Soçi arasında denge kurmaya çalışmıştı. Yani Erdoğan iktidarı yine ikili oynamıştı. Rusya, Çin, Irak, Filistin ve Lübnan toplantıya katılmamıştı. Yani Türkiye, ABD ile “Güvenli Bölge” konusunda zemin yoklarken, Amerika’nın Suriye’den asker çekeceğini zannederek, Trump ile ilişkileri korumaya çalışmaktaydı.

Suriye Batağı:

ABD tarafından son yapılan açıklamayla da 400 askerin sürekli Suriye’de kalacağı bilgisiyle beraber, Trump’ın ilk çekilme sözüyle zafer naraları atanların elleri bir kere daha boşta kalmıştı. ABD Varşova toplantısıyla varlığını bütün Ortadoğu’ya yaymaya, kurmaya çalıştığı oyunla, İsrail’i güvende tutmak için her şeyi kontrol altında tutmaya kararlıydı. Tam da bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi ve Arap Baharı ile başlayan süreçlerin, bizleri nerelere getirdiğini artık anlamamız lazımdı. Varşova’ya katılan İslam ülkelerini analiz ettiğinizde, BOP’un etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden Müslümanları nasıl bölüp yönettiğini ve kendisine mecbur ettiğini hâlâ kavrayamayanlara yazıktı. Böylece Amerika orkestra şefliği yapacak, İslam ülkeleri ise birbirlerinin kuyusunu kazacaktı.”[1]

 

Erdoğan İktidarının Ekonomik Tahribatları:

AKP, IMF Kâhyalığı ve Sömürge Tahsildarlığı Yapmaktaydı!

Hele şükür ki kabinede aklı zevzek, ağzı gevşek kimseler vardı da, ağızlarından kaçırdıkları sayesinde bazı şeylerden haberimiz olmaktaydı. Berat Albayrak: “IMF Ülke Grubunun İcra Direktörlüğünü devraldıklarını” açıklamıştı. (14.10.2018 - Gazeteler ve Siteler)

Erbakan Hoca ise: “AKP’nin, IMF’nin sömürge tahsildarı” olduklarını defalarca vurgulamışlardı. Böylece bir kerameti daha ispatlanmıştı.

McKinsey IMF’nin alt ve yan kuruluşu gibiydi. Yapılan yoğun tenkitler üzerine, Erdoğan iktidarı McKinsey’e teslimiyetten zahiren vazgeçti, ama gerçekte başka yöntem ve sistemlerle IMF ile irtibatlar devam etmekteydi. Küresel sermaye (Siyonist sömürü) merkezleri, IMF gibi garantörler ve McKinsey gibi şirketler üzerinden ağlarına düşen ülkeleri denetleyip yönlendirmekteydi.

Sn. Erdoğan’a, ekonomi kurmaylarına ve yandaş yazar-yorumcu takımına, “evet veya hayır” gibi tek kelime ile yanıtlamalarını beklediğimiz bir sorumuz vardı:

Yıllar boyunca Demirel’in, Ecevit’in, Özal’ın ve sizin toplumdan sakladığınız (veya henüz farkına bile varamadığınız) bir gerçek vardı: IMF’nin kredi dağıtan bir banka falan sanılması, tam bir yanılgıydı. IMF; Siyonist özel bankaların Türkiye gibi ülkelere açtığı kredileri, vaktinde ve faiziyle birlikte ödememesi halinde, askeri tedbirler dahil her yola başvurarak, bu borçları faizleriyle birlikte tahsil etmeyi, ABD devleti adına tekeffül ve garanti eden ve garantörlüğü karşılığında, ayrıca borç alan ülkelerden komisyon bedeli alıveren bir aracı (uluslararası faktoring) kurumu olmaktadır.

Şimdi Sn. Erdoğan’a soruyoruz: 17 yıldır özel şirketlerin faizli borçlarına da sağladığınız “devlet kefaleti” dâhil, 900 milyar dolara çıkarttığınız bu borçları, ABD ve Avrupa’daki Özel Bankalardan alırken, IMF (veya yan birimleri) size aracılık yaptı mı ve yüz milyonlarca dolarlık komisyon aldı mı, almadı mı? Veya şöyle soralım: Sn. Erdoğan 17 yıldır tüm ekonomik icraatlarını ve faizli dış borç alımlarını hâlâ IMF ve benzeri Küresel Sermaye Komisyoncularıyla ayarladıkları halde, ikide bir ekranlara çıkıp; “Biz IMF ile yollarımızı çoktan ayırdık!” palavralarıyla halkımızı mı avutup oyalamaktaydı? (Not: Biz de belgeleriyle cevabımızı ondan sonra yazacağız.) Hayret verici bir durum daha vardı: Bu soruları asıl muhalefetin sorması ve gündeme taşıması gerekirken, neden hiç ağızlarına almazlardı?

Türkiye yeniden, ama dolaylı biçimde tekrar IMF’nin kucağına mahkûm bırakılmıştı!

Kahraman iktidar, hain(!) marketlere karşı muazzam bir savaş başlatmıştı. Fiyatlarda hız sınırını aşanın canına okunacaktı. 16 yıldır tek başına ülkeyi yönetenler "IMF'ye borçları sıfırladık. Artık onlar bizden borç para istiyor" palavrasından, marketteki, pazardaki pahalılıkla baş edemeyecek konuma taşınmışlardı! Artık keçi sakallı entel ekonomistlerin cafcaflı yorumları da ciddiye alınmamaktaydı. Ama bugünlerde, derin ekonomi kulislerinde oldukça ilginç bir iddia dolaşmaktaydı; ABD Başkanı Trump'ın küstahça, "Türkiye'yi ekonomik olarak mahvederiz" tivitinin perde arkası ile ilgili ileri sürülen iddiaya göre; "Trump'ın o tiviti attığı sıralarda, Türkiye'de gayri resmî olarak bulunan bir IMF heyeti ile görüşmeler yapılmaktaydı." Ekonomi kulislerindeki "sır" şöyle anlatılmaktaydı; "IMF ile pazarlıklar devam ediyormuş... Hükümet seçime kadar 20 milyar dolar, seçimden sonrası için de 200 milyar dolar istiyormuş... IMF heyeti bu talebe temkinli yanaşıyormuş... Seçime kadar 5-7 milyar dolar, seçimden sonrası için de 50 milyar dolar verebileceklerini söyledikleri konuşuluyormuş... Ancak bu da bir dayatma kurala bağlanıyormuş: Türkiye'nin, Suriye’de ABD ile birlikte hareket etmesi şart koşuluyormuş...”[2]

Bu haber ve yorumlar üzerine Sn. Erdoğan’ın hırçınlaşması; palavralarının açığa çıkmasının hazımsızlığını yansıtmaktaydı. Daha birkaç ay önce IMF’nin taşeron teşkilatı sayılan McKinsey’e ekonomimizi teslim etme gaflet ve mecburiyetinden, Milli Çözüm’ün de başını çektiği uyarılar sonucu son anda vazgeçildiğini kimse unutmamıştı.

İşte Bakınız; 1 Kişilik Kadroya, 6 Bin 198 Kişinin Müracaatı.

Türkiye’nin her köşesinde işsizlik kuyrukları uzamaktaydı. Zonguldak Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne alınacak tam zamanlı 1 temizlik görevlisi için, 6 bin 198 kişi başvuruda bulunurken; 38 kişilik kontenjana, toplam 9 bin 290 kişi başvuru yapmıştı. Mersin’de, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü bünyesindeki 70 kişilik geçici iş ilanına, 13 bin 9 başvuru yapılmıştı. Diyarbakır’da ise; Büyükşehir Belediyesi’nin 387 memur alımı ilanını duyan vatandaşlar, başvuru merkezi önünde yüzlerce metrelik kuyruklara sıralanmıştı. 6 Mart’ta sona erecek alıma, şimdiye kadar 17 binin üzerinde kişinin müracaat ettiği yazılmıştı. Yetmez; Damat Berat Albayrak, açıkları kapatmak için vergileri tabana (halka) yayacaklarını açıklamıştı.

AKP’nin Ahlaki ve Ailevi Tahribatları

16 yıldır AKP iktidardaydı. Ama muhafazakârlık arttıkça, ahlaksızlık da azıtmaktaydı.

“Esra Erol programında bir kadın, kendisine ve kız kardeşine ağabeylerinin tecavüz edip, gebe bıraktığını açıklamıştı…”

“Kendi kızına küçük yaştan itibaren yıllarca tecavüz eden baba yakalanmıştı.”

“Beş çocuklu kadın, öz kaynıyla kaçmıştı…”

“Kayınvalidesiyle gizli aşk yaşayan damadı, karısını boşamıştı…”

“Mahalle imamı, caminin özel odasında Suriyeli kadınla basılmıştı.”

“Altı yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden 60 yaşındaki adam tutuklanmıştı…”

“Bakım yurdundaki kız ve erkek çocuklara tecavüz eden idareci aranmaktaydı…”

Yengesine, gelinine, teyzesine ve küçük talebesine tecavüze kalkışanlar, kurbanlarını öldürüp, parçalayıp çöp bidonlarına atanlar çoğalmıştı…

“Batman kent merkezinde, sağanak yağmur sonrası kanalizasyondan 1 aylık bebek cesedi çıkmıştı!”

“Adana’da, meslektaşlarına ve öz ablasına fuhuş yaptıran kadın polis, gözaltına alınmıştı!”

İnsanın kanını donduran, vicdanını sızlatan ve yüzünü kızartan bu tür haberler, her geçen gün artmakta, gazete ve TV haberlerinde sıklıkla yer almaktaydı. Toplum hızla yozlaşmaktaydı, ahlaki ve ailevi tahribat yaygınlaşmakta ve daha da beteri bu korkunç gidişat karşısında ilgili ve yetkili makamlar duyarsız kalmaktaydı. Bunların doğal sonucu olarak aile katliamları ve faciaları yoğunlaşmıştı.

İşin daha da kötüsü, görünüşte muhafazakârlık ve din istismarcılığı, yani sahte ve sözde dindarlık arttıkça, toplumdaki ahlaki ve ailevi yozlaşma daha da azıtmaktaydı!

“Gündelik tartışmaların ve yandaş medyanın sihirbazlığı arasında-içinde gözden kaçan bir haber yayınlanmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2017-2021 yılları için hazırlanan stratejik planda, Türk toplumunda dine olan ilgi arttıkça, ahlaki değerlerin aşındığı vurgulanmıştı. Maalesef toplumun ahlaken korkunç bir yozlaşma sorunu yaşadığı saklanmaktaydı. Resmi rakamların gösterdiği üzere hırsızlık, gasp, tecavüz, cinayet vb. adi suçlar nüfus artış hızından çok daha yüksek bir oranda artmaktaydı. Kadın cinayetlerinde ve “iş kazası” diye geçiştirilen ihmal ölümlerindeki artışlar, artık normal karşılanmaktaydı. Okullarda, öğrenci yurtlarında ve ıslahevlerinde çocuk tacizinin, sanılandan daha yüksek düzeyde olduğu konuşulmaktaydı.

Ama muhafazakârlık, yani şekilci ve şuursuz Müslümanlık ve din istismarcılığı ise sürekli tırmanıştaydı. Yani AKP iktidarları boyunca; aslında muhafazakârlaştıkça, ahlaksızlaştığımız ortaya çıkmıştı. Türk toplumu Özal’dan bu yana üretimden kopan, borçlanan, dışarıdan bulduğu sıcak para ile içeride tüketimi pompalayan, kolay kazancı, bedavacılığı, devleti soymayı ve faizli kredi alıp, üstüne yatmayı gözü açıklık sayan, bir bozuk düzene alıştırıldı. Devletin elindeki kamu iktisadi teşebbüsleri, ya satıldı ya da kapatıldı. Eğitim sistemi laçkalaştı. İnsan kaynaklarının nitelikçe yükseltilmesine yönelik hiçbir çaba harcanmadı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi, son bir buçuk yılda (2017-2018 arası), 21 bin 957 çocuğun kayıtlara 'hamile' olarak geçtiğini açıklamıştı. Kayda girmeyenleri de hesaba katınca, rakamlar daha korkunç boyutlara ulaşmaktaydı!

Sn. Erdoğan her nedense, İsrail’le Normalleşme Anlaşması’na hep sadık kalmıştı.

Oysa Atatürk’ün sağlığında İsrail’i kurdurtmaması!

Sultan Abdülhamid 1905 yılında Askeri Akademi’yi bitiren subaylara diplomalarını dağıtırken, genç Yüzbaşı Mustafa Kemal’e de diplomasını bizzat vermiş ve kendisinin duyacağı kadar; “Demek geldin ha!?” buyurmuşlardı ve Atatürk bunu yıllar sonra anlayacaktı. Maalesef Salih Bozok ve Kılıç Ali’nin Atatürk’le ilgili hatıraları, her nedense, Onun vefatından sonra, bizzat kendisinin kurdukları Türk Tarih Kurumu tarafından sansüre uğramış ve çoğu çıkarılmıştı. Bu önemli hatıraları ve Atatürk’ün hazırlattığı “Osmanlı Tarihi” kitabını, Atatürk’ün vefatından sonra ortadan kaldıranlar, demek ki farklı ve aslına aykırı bir Atatürk uydurmak ve topluma yutturmak istiyorlardı!?

İşte Atatürk’ün ölünceye kadar en yakını olan Salih Bozok’un anlattıkları:

1936 baharında; Atatürk, yıllardır hiç gelmediği İstanbul’a ve Florya’ya taşınmıştı. Birkaç ay sonra Salih Bozok’a; “çok dikkatli davranın, bana özel bir emanet gelirse derhal ulaştırın!..” buyurmuşlardı. Derken; Ağustos’un sonlarına doğru dilenci kılıklı bir adam, kapıdaki nöbetçilere Atatürk’e verilmek üzere mühürlü bir zarf bırakmışlardı… Atatürk bu zarftaki şifreleri çözerek, özel bir tören kıyafeti olarak bir pelerin hazırlatmıştı. Bir gece yarısı, Salih Bozok’u uykudan kaldırıp birkaç muhafız askerle birlikte saraydan ayrılmış, sonra tek başına Rumeli Hisarı civarındaki ormanlara dalmış ve tam iki saat sonra dönüp yanlarına varmış ve Salih Bozok’a; “Dünyayı Devletler değil çok özel ekipler yönetir… Sultan Abdülhamid de bu toplantıya katılmıştı!” buyurarak onu şaşırtmıştı. Bu olaydan birkaç ay sonra, Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde Mustafa Kemal’in: “Filistin topraklarında bir Yahudi devletini asla kurdurmayacakları” beyanatı yayınlanmıştı. Böylece Atatürk; 1937’de kurulması planlanan Siyonist İsrail’i, 11 yıl sonraya ertelemeyi başarmış insandı. Şubat 2019 sonlarında Mısır’daki bir toplantıya katılan Suud Kralı Selman’ın; “İsrail’in kuruluşunu 1948 yerine, 1937” olarak aktarması bir dil sürçmesi değil, tarihi bir hakikatin hatırlatılmasıydı. Şimdi soralım ve dürüstçe yanıtını arayalım:

Atatürk olsaydı, İsrail’e ne yapardı?

İsrail gibi şımarmış ve saldırganlaşmış devlet görüntülü terörist çetelerin; diyalog ve davetten değil, sadece “kuvvet”ten ve “müeyyide”den anladıkları kesin bir gerçektir. “Batı uygarlığı” yaftalı, Amerika ve Avrupa azgın aygırlarını arkasına alan Siyonistlerin, bu tamamen haksız ve ahlaksız katliamları karşısında, Atatürk olsaydı ne yapardı? sorusunun yanıtı, ölümünden bir müddet önce, 1937 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesindeki şu cesur demecinde gizlidir. Mustafa Kemal: “Filistin için kanımızı dökmeye hazırız!” diyecek kadar yürekli bir kimsedir!

O günkü Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanan 1937'deki bir nutkunda; Filistin'e dışarıdan müdahale edilemeyeceğini ve el sürülemeyeceğini söyleyen Mustafa Kemal, "Mukaddes toprakların İslâm hâkimiyetinde kalması için bugün kanımızı dökmeğe hazırız" demiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün, 27 Temmuz 1937 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yer alan nutkunda: "Filistin'e el sürülemez! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine asla tahammül edemeyeceklerdir" dediği kesinleşmiştir.  

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan evraka göre; Dâhiliye Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından saklanan 1937 tarihli belge; Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı bir nutuktan bahsetmektedir. Nutkun Filistin ile alâkalı bölümünde "Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklâl kelimesine kanmaları ve bu hevesle Arap memleketlerini, Avrupa emperyalizminin esaretine sokmaları çok şayanı teessüftür." (Yani Müslüman Arapların, batılıların bağımsızlık vaatlerine aldanıp, emperyalizmin esiri olmaları, çok üzücü bir olaydır.) diyen Mustafa Kemal, “Filistin'in, Arabistan'da vuku bulacak (bir işgal) harekâtının merkezini teşkil ettiği takdirde; buradaki Araplara yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini” ifade ve ikaz etmektedir.

Atatürk Filistin’i kastederek; 'Bu topraklar için kanımızı dökmeye daima hazırız' demiştir

Mustafa Kemal, nutkun Filistin'le ilgili ilerleyen bölümlerinde daha sonra şu tarihi sözleri sarf etmiştir: "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu, kimse bizim kadar bilemez. Biz doğrusu, maalesef birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için, İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar; “dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayt” olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen, Peygamber'in son arzusu istikametinde; yani, mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların; yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerleri işgal ve temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur" sözleriyle, gerekirse İslam dünyasını harekete geçirebileceğinin de işaretlerini vermiştir.

Şimdi, zerre kadar iz’anı ve vicdanı olanlara soruyoruz: Filistin’de bir İsrail Devleti kurmaya çalışan tüm Haçlı Batı’ya, bu duyarlı ve dirayetli demeci veren Atatürk nerede… Bugün bütün vahşetine karşı İsrail’le normalleşme anlaşması imzalayıp, hâlâ vazgeçmeyen nerede?

Atatürk’ün; bu gizemli ve çok özel gece yarısı buluşmasından sonra, İsrail’i kurmaya çalışan Haçlı Batılılara gözdağı mesajını yayınladığı, sonucuna nasıl mı varıyoruz? Anlatalım…

1979 yılıydı. Rahmetli Erbakan Hocamızın özel bir seminerine katılmıştık… O tarihlerde ABD Başkanı Jimmy Carter ile Rusya Devlet Başkanı Brejnev (veya Reagan ile Gorbaçov da olabilir) Rusya’nın Kuzey Kore sınırına yakın liman kenti Vladivostok’ta bir toplantı yapmışlardı. Erbakan Hocamız bize dönerek: “Şimdi dünya medyasında bu buluşma ‘Dünya barışını sağlama ve okyanuslardaki canlılığı koruma’ gibi cafcaflı manşetlerle duyurulacaktır. Ama onlar, dünyadaki Siyonist sömürü düzeninin devamı için daha gizli ve özel kararlar almışlardır… Şimdi bundan sonra, dünyadaki ilginç gelişmeleri dikkatle takip edip, bu şeytani kararın ne olduğunu anlamaya çalışın!” buyurmuşlardı.

Biz bunun üzerine dünyada olup bitenleri izlemeye başlamış ve bir ay kadar sonra “Amerika’nın yıllarca savaştığı, milyonlarca masum insan öldüğü ve milyarlarca dolar harcadığı Vietnam’ı, Komünist Çin ve Rusya’ya bıraktığı, buna karşılık güya sosyalist Cemal Abdünnasır Mısır’ını ise Amerikan güdümüne kaydırıldığı haberine rastlamış, böylece Vladivostok buluşmasının gizli kararını anlamış ve tabi aferin almıştık!..

Zaten kapitalizmin ve komünizmin ne olduğunu ve hangi merkeze bağlı bulunduğunu, bir kitap kadar doyurucu ve doğru tek bir cümle içinde, Erbakan Hocamız şöyle açıklamıştı:

“Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek, bunun üst çenesi kapitalizm (Amerika ve Avrupa emperyalizmi), alt çenesi ise komünizm-sosyalizm (Rusya ve Çin emperyalizmi)dir. Her iki çenenin çarpışması, düşmanlıklarından değil, dişleri arasına aldıkları avlarını parçalayıp ezmek ve gövdeyi (İsrail’i ve Siyonist merkezleri) beslemek içindir!..”

Şimdi ise Sn. Erdoğan, Yahudi damadı Saray’da ağırlamaktaydı!

Trump’ın Yahudi damadı olarak bilinen ve aynı zamanda “Yüzyılın Anlaşması” kılıfıyla Filistin Davasının kökünü kurutmayı amaçlayan hile ve hıyanet programını hazırlayan Jared Kushner, Ortadoğu’daki temaslarının ardından Türkiye’ye uğramıştı. “Yüzyılın Anlaşması’nı” hazırlayan ekibin başındaki kişi olarak bilinen Yahudi Kushner, Filistin, Ürdün ve Suudi Arabistan temaslarının ardından, “Yüzyılın Anlaşması’ndaki” pürüzleri(!) gidermek için Türkiye ile masaya oturacaktı. Kushner’in Türkiye’ye yaptığı bu ziyaret ile Filistin ve Ürdün’ü ikna etmesi için, Türkiye’nin aracı olmasını isteyeceği konuşulmaktaydı. Kushner’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinden sonra, Türkiye ile Ürdün’ün tekrardan resmi bir görüşme gerçekleştirmesi planlanmıştı. İslam düşmanı ve Siyonizm kuklası Trump’ın damadı ve üst düzey danışmanı Yahudi Kushner’in “yüzyılın anlaşması” diye nitelediği sözde “barış” planı, “Filistin meselesinin tasfiyesi” ve İran’a karşı İsrail-Arap ittifakı üzerine kurulmaktaydı. Buna göre:

- Kudüs’ün tamamı, işgalci İsrail’in başkenti olacaktı.

- Gazze’de sözde yeni bir devlet kurulacak, ama Filistinli mültecilerin topraklarına dönmesi yasaklanacaktı.

- Batı Şeria’da Yahudilerin işgal ettiği bölgelerin çok büyük bir kısmı boşaltılmayacaktı.

Yahudi Lobilerinden Erdoğan’a Cesaret Madalyası ve ucuz kahramanlığın foyasını hatırlayalım!

Hatırlayacaksınız, 2004 yılında Siyonist sömürü sermayesinin ve Gizli Dünya Devleti’nin en üst organlarından sayılan AJC ve ADL tarafından, Sn. Erdoğan’a “Umursamaya Cesaret Etme” ödülü verilmişti. Yani Sn. Erdoğan; eski Milli Görüş inancını, bütün tabanını ve teşkilatını hiçe sayarak, Siyonist Yahudi ve Masonlara yakınlaşıp kolaylık sağlamaya cesaret ettiği için bu ödüle layık görülmüşlerdi.

(AJC)=Amerikan Yahudi Kongresi.

(ADL) ise: Siyonist Yahudileri karalama karşıtı cemiyeti olmaktadır. ABD’nin Başkanları ve Bakanları Ortadoğu’daki tüm kararlarını AJC ve ADL’ye onaylatmak zorundadır.

ABD derin devleti olan Siyonist Yahudi Lobilerince, kontrol altında tutulması gereken en önemli ülke ise Türkiye olmaktadır. Bu nedenle, dikkat edin, ABD’nin Ankara’ya atadığı Büyükelçilerin tamamı Yahudi asıllıdır. Yetmez, İstanbul Başkonsolosları da kesinlikle Yahudi kökenliler arasından atanmaktadır. Amerikan nüfusunun sadece %2’sini oluşturan Yahudilerin, Ankara ve İstanbul’a atanmasının bir tesadüf olamayacağı açıktır.

Sn. Erdoğan’a sunulan “Umursamaya Cesaret Etme” ödülü, İsrail’in kuruluşuna katkı sağlayan ABD ve İngiltere Başkanlarına ve Başbakanlarına bile reva görülmezken, bunun Erdoğan’a verilmesinin altında ne yatmaktaydı?

Peki, Yahudi merkezlerin Erdoğan’a verdikleri bu ödül geri yollanmış mıydı?

Dönemin MHP Hatay Milletvekili Şefik Çirkin, henüz Cumhur aşkı başlamamışken, bu soruyu Meclis’te bir önergeyle Başbakan Ahmet Davutoğlu’na sormuş, yanıtını ise 13 Ocak 2015 tarihinde Mevlüt Çavuşoğlu açıklamıştı, daha doğrusu lafı eveleyip geveleyip geçiştirmeye çalışmıştı. Neymiş; “Erdoğan’a verilen ADL ve AJC cesaret ödülünün geri verilmesiyle alâkalı prosedür, Türkiye Washington büyükelçiliğince yürütülmeye başlanmışmış!..” Böylece bu ödül geri verildi mi, verilmedi mi? Hâlâ anlaşılamamıştı. Zaten birçok yandaş yazarlarca; “Bu ödülün geri verilmesinin, dünyaya yön veren odaklara hakaret anlamı taşıyacağı…” uyarıları yapılmıştı. Tekrar soruyoruz: Siyonistlerin Erdoğan’a verdikleri cesaret ödülü, geri yollandı mı yollanmadı mı?

1985’den itibaren ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri yardımlar, resmen “hibe” (karşılıksız hediye) kapsamına alınmış vaziyettedir. Ayrıca 1985’te kabul edilen özel bir yasa ile İsrail’e Ekonomik Destek Fonu olan (ESF) meydana getirilmiştir. Milyarlarca Dolar, bu çerçevede İsrail’e gönderilmektedir. Bu (ESF)’nin en önemli organizatörü ise IMF’dir.

AKP Sanki Sapkınlar Tarikatıydı!

Bunların Düzce Milletvekili Fevai Aslan, “Başbakan Erdoğan Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan bir liderdir!” şeklinde hezeyanlar savurmuş, yandaş İlahiyat Hocalarından tıs çıkmamıştı.

Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin, “Erdoğan’a dokunmak bile ibadettir” şeklinde zırvalamış, müritleri mest olmuşlardı.

İstanbul Milletvekili Oktay Saral, “Erdoğan için her gün iki rekât şükür namazı kılmalıyız” diye zıvanadan çıkmış, ama doğal karşılanmıştı.

AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser: “Erdoğan ikinci peygamberdir” diye sapıtmış, bunlar alkışlamıştı.

Televizyona çıkan bir yandaş ve yangın kadın, “Ben onun kıçının kılıyım!” diyecek kadar yavşaklaşmış, ama hürmet ve rağbet toplamıştı.

Yandaş ve yalaka gazeteci Atılgan Bayar: “Erdoğan halife-i ruyi zemindir” yani “bütün yeryüzünün kutsal ve onursal halifesi ve reisidir” şeklinde riyakâr ve asılsız iltifatlar yağdırmış, ama takdir toplamıştı.

Âlimlik taslayan bir sahtekâr, “Erdoğan’a oy vermek farzı ayındır” fetvasını yayınlamış, Diyanet ve din adamları bu fesatçılığı yanıtsız bırakmışlardı.

Oysa hakikat namına, İslam ve insanlık onuruna, Allah’ın huzurunda ve sizlerin karşısında ilan ediyoruz:

● AKP faizci ve ribacıdır. Ve Bakara Suresi 279. Ayetine göre bu iktidar Allah’a ve Peygambere savaş açmıştır.

● AKP, Maide 90. Ayetinde şeytan icraatı sayılan şekilde kumarcıdır. Loto, Toto, Milli Piyango, Kazı Kazan, At Yarışı, İt Yarışı bunların gelir kaynağıdır.

● AKP zinayı ceza almaktan çıkarmış, bunların döneminde ahlaki ve ailevi tahribat tavan yapmıştır.

● AKP Haçlı ve ahlaksız AB’nin kapıcısıdır…

● AKP zalim ve Siyonist İsrail’le Normalleşme Anlaşması imzalayacak kadar kahramandır!..

Bu din istismarcısı, bu Milli Görüş kaçkını AKP iktidarının başına, bugüne kadar hiç duyulmamış ve hiç yaşanmamış bir bela dokunacak, herkes bunların iç yüzünü anlayacak, ama iş işten geçmiş olacaktır.

Ne yani; Faizi başka partiler ve hükümetler yürütse günah, AKP yürütse mubah mı olmaktaydı? Kumarı başka partiler oynatsa ayıp, AKP oynatsa sevap mı olmaktaydı? Rahmetli hemşerim Timurtaş Uçar’ın oğlunu, Milli Piyango ve Şans Oyunları Genel Müdürü yapınca kumar temize mi çıkmaktaydı? Fuhuş azgınlığını başka hükümetler körüklese haram, AKP körüklese helal mi sayılmaktaydı? Bu nasıl marazlı bir mantıktı? Başka partiler ve hükümetler; 50 yıldır sürekli bize hakaretler yağdıran ve her fırsatta dışlayan Haçlı AB’ye girmek için çırpınsa, buna “Gâvur Uşaklığı” diye karşı çıkılmakta, ama aynısını AKP yaparsa “Demokrasi Aşıklığı” mı sayılmaktaydı?

AKP’yi iktidara taşıyan “Dış Projenin” ikinci ayağı, Başkanlık Sistemine, yani “Cumhuri Krallığa” geçiş operasyonlarıydı!

Meşhur 1 Mart Tezkeresi’ni Erdoğan ve Abdullah Gül’e rağmen Meclis’ten geçiremeyen Amerika ve Siyonist odaklar, talimatla yönlendirecekleri tek kişilik bir Başkanlık Sistemine geçiş kararı almışlardı. Çünkü Başbakanı ayarlasalar, Cumhurbaşkanı engel çıkarmakta… Onu uyarlasalar, Meclis’e takılmakta… Bunu da aşsalar, Milli Güvenlik Kurulu sıkıntı oluşturmaktaydı. Oysa Başkanlık Sistemi denen bir Cumhuri Krallığa geçilirse, uzaktan kumanda ile Türkiye’deki çarkları tıkır tıkır çalışacaktı!..

İyi de peki Millet bunu ne zaman anlayacaktı?

Bir Yunan filozofu, iktidarı tenkit eden uyarıları üzerine idama mahkûm edilince, Kralın yalaka yandaşlarından birisi; “Yaşasın Adalet!” diye bağırmıştı. Bunu yorumlamasını isteyenlere filozof şunları anlatmıştı:

“Bu iktidarın zulüm saltanatının devamı ve yandaşların çıkarı, bu milletin gafletine bağlıdır!.. Bu nedenle “Yaşasın Adalet!” diye bağırmaları “Yaşasın Gaflet!” anlamındadır!..”

Peki, sadık ve duyarlı Ülkücü kardeşlerimiz bu gidişatı nasıl yorumlamaktadır?

Bir değerli öğretim görevlisi ve MHP’li kardeşim üzüntü duyarak: “Keşke hepten AKP’ye katılsalardı!..” diye sızlanınca, kendisine şunu hatırlatmıştık:

“AKP akılcı ve çıkarcı davranmaktadır. Hepten katılırlarsa; bütün teşkilatların masrafı, siyasi risk ve sıkıntıları da boyunlarına kalacaktı… Oysa şimdi bütün zahmeti, külfeti ve siyasi riski MHP’nin, ama tüm kârı ve kazancı AKP’nin olmaktaydı!.. Bundan iyisi Malatya’da kayısıydı…”

Artık Adil Düzen Kaçınılmazdı!

1-  Aklı selimin, 2- Müspet bilimin, 3- Tarihi deneyim ve birikimin, 4- Vicdani kanaat ve tatminin, 5- İlahi Dinin ve Kur’an-ı Kerim’in, ortaklaşa (ittifakla); hayırlı, yararlı, güzel, iyi ve gerekli bulduğu şeyler “DOĞRU” sayılıp esas alınarak… Ve yine bu beş temel ölçünün ittifakla; kötü, zararlı ve çirkin bulduğu şeyler ise “YANLIŞ” sayılarak, uzak kalınarak hazırlanan ilmi, insani ve İslami bir Adil Düzen tek ve gerçek kurtuluş programıdır.

Adil Düzen aslında huzurlu ve onurlu yaşamak isteyen her insanın arzuladığı ama bir türlü ulaşamadığı bir nizamdır. Şöyle bir hikâye anlatılır. Varlıklı bir çiftlik sahibi, biri Türk, diğeri Acem (İranlı), öteki Arap olan üç işçi kiralayıp tarlasında çalıştırırken, onlara kendi ikramı olarak öğlen yemeğinde ne istediklerini sorar. Her biri kendi dilinde “üzüm, peynir ve ekmek” istediklerini söyler, ama birbirlerini anlamadıklarından farklı şeyler istediklerini zannedip kavgaya tutuşurlar. Sonunda hepsinin dilinden anlayan çiftlik sahibi, önlerine üzüm, ekmek ve peynir koyunca, uzlaşıp anlaşırlar ve karınlarını doyururlar. İşte Adil Düzen farklı köken ve kültürden, ayrı din ve düşünceden bütün insanların ortak huzur ve kurtuluş programıdır. Bu da bizlerin samimi ve cesaretli tercihine bağlıdır.

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Bak: Ankara’yı sarsan derin IMF söylentisi! / 31 01 2019 - Ahmet TAKAN

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 361

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR