İslam’ın Kahraman Kavmi
ve
TÜRKLERİN MEDENİYET TARİHİ
İnsanın bulunduğu her yerde, her dönemde ve her devlette; nefsi inat ve ihtirasların kabarması, birtakım haksızlık ve yanlışlıkların yaşanması doğaldır. Ancak o süreçleri ve sistemleri değerlendirirken; genel duruma ve sonuçlara bakmak lazımdır. Hadis-i şeriflerde; Cenab-ı Hak, ahirette kullarının amellerini hesaba çekerken, iman ehlinin sevapları fazla ise diğer günahlarını bağışlayacağı aktarılır. Tarihte Emeviler (Endülüs dahil), Abbasiler, Selçukiler ve Osmaniler döneminde de elbette birçok haksızlık ve hatalar yapılmıştır. Ancak adalet ve merhamet esaslı İSLAM’ın, bunların dönemlerinde devlet ve medeniyet şahikalarına ulaştığı da unutulmamalıdır. Özellikle Selçuklular ve Osmanlılar döneminin İslam ve insanlık tarihinde ayrı bir yeri ve değeri vardır.
Günümüzde art niyetli ve bozuk tıynetli bazı kişi ve çevrelerin, Prof., Araştırmacı ve Din adamı kılıflarına sığınarak; Emeviler, Selçukiler ve Osmaniler devirlerindeki birtakım yanlışlık ve haksızlıkları bahane ederek, aslında bu devletlerin esas aldıkları İSLAM’a ve KUR’AN’a sataşmaları ve saf zihinleri karıştırmaya çalışmaları tam bir şeytan mantığıdır ve Haçlı-Siyonist odakların bir tezgâhıdır. Özellikle Hz. Peygamber Efendimizin, Ehl-i Beyt’in ve Raşit Halifelerin (Asr-ı Saadet döneminin) takipçisi olan düşünce sisteminin temsilcilerinin hedef alınması asla bir tesadüf sanılmamalıdır. Günümüzde Haçlı emperyalist Avrupa’nın ve Siyonist sermayenin güdümündeki Amerika’nın uşaklığına soyunmaya ve zalimlere kiralık figüranlık yapmaya “EHL-İ SÜNNET” kılıfı saranların sahtekârlığı elbette sırıtmaktadır ve mide bulandırıcıdır. Ancak İslam tarihi boyunca, büyük medeniyetler kuran devletlerin Kur’an ve Sünnet çizgisinde ve Asr-ı Saadet istikametinde olmayı esas aldıkları da tarihi bir vakıadır.
Bu arada Selçuklular ve Osmanlılar gibi Müslüman Türk devletlerinin üstün meziyet ve faziletlerini anlatmayı ve Milli-Manevi duyarlılıkları diri tutmayı “Irkçılık” damarı sayanlar, gerçeği saptırmaktadır. Çünkü bu kadirşinaslık tavrı; “Tahdis-i nimet” makamında bir şükür duasıdır.
“Ve (Sana lütfettiği bütün bu üstün fazilet ve meziyetlerden dolayı, övünmek ve böbürlenmek için değil, ama sevinmek ve şükretmek niyetiyle) Rabbinin nimetini (anıp minnet ve memnuniyetle) hatırlat ve anlat (ki Makam-ı Mahmud’a ulaşasın.)” (Duhâ: 11)
Ebu Fehim Nurdagî’nin şu tespitleri oldukça anlamlı ve ufuk açıcıdır[1]
Tarihçilerin, Osman Gazi ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:
“Türk ve İslam tarihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslamî mefkûrelerinin dâhiyane terkibi, siyasi istikrar ve sosyal adaletleri sayesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer tarihinde nizâm-ı âlem davasının en kudretli temsilcileri oluvermişlerdir.
Osmanlı Hanedanı, dünyada hiçbir aileye nasip olmayan büyük ve (Sultan Fatih ve Abdülhamid gibi) dâhi padişahları birbiri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayatiyeti bahşetmedi, onu millî, İslamî ve insanî idealler çerçevesinde milletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı hâline getirdi. İslam dininin, beşeriyeti saadete, adalete ve insanlığa eriştirmek için ilan ettiği yüksek esaslar ve dünya nizamı mefkûresi, Ashâb-ı kiramdan sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.”
Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet devletinde ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Adil Düzen medeniyetinde ise kutlu ve mutlu bir dönem yaşanacaktır.
Türk Milletinin Tabii ve Tarihi Özellikleri
Türkler, en eski devirlerden beri “muvahhid” olan, yani tek Allah’a inanan bir milletti. Bölge halkına, zaman zaman İran ve Hindistan’dan bulaşan Şamanist-Budist inançlara, hatta Yahudi ve Hristiyan itikatlarına rağmen, Türk Milleti daima kültürünün özünde “muvahhid” olma esprisini korumasını bilmiştir. Türkler, asırlarca hep İslamiyet’i aramış gibidirler. Daha önce denediği (İslam’ın dışındaki) hiçbir “din” Türk’ün vicdanını tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile İslamiyet’i seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katılıp huzura ermişlerdir. Tarihte hiçbir millet, bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşup girmemiştir. Muvahhid Türk Milleti, İslamiyet’te “tevhid”in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve âdeta kendinden geçmiştir.
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslam’la şereflenen ilk Türk Hakanı olmuşlardır. Türk-İslam kültürünü ve ülküsünü benimseyenler için bu Hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi vardır. Bu yüce Hakanın adı asla unutturulmamalıdır. Türk milletinin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslamiyet’i rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Hz. Peygamberimizden öğrenmiştir. Aziz milleti ise kendisine itirazsız uymuş ve topluca İslam’a girmiştir. Böylece İslam’a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının siyasî lideri haline gelmiştir. Tuğrul Bey “Sultanü’l-Müslimin” ilan edildi. 16. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han “Resul-ü Ekrem”in “Halifesi” yani kutlu vekili olmakla şereflendi.
Nihayet Türkler İslamiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalılar İslamiyet’e “Türk’ün Dini” demeye başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize “Arab’ın Dini” diyerek, güya millî hislerimizi rencide ederek, bizi yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa, yüce Peygamberimiz bu “İlahi ve evrensel dini” kendi kavmine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Kaldı ki hiç şüphesiz, İslamiyet, şu veya bu “kavmin” dini değildir. Tüm insanlığın kurtuluş ve huzur reçetesidir.
İslam, bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için Allah’ın “âlemlere rahmet olarak” gönderdiği âlemşümul ve İlahi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert, fıtri (doğal) karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz verilmediği gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber; İslamiyet, milletlerarası bir din olmayıp milletler üstüdür. Yani İslam international değil, üniversaldır. Bunlar arasındaki farkı daha önceden belirtmiştik. İslamiyet’i kabul etmekle milletler yok olmaz. Aksine güçlenir. İslamiyet, kavimleri inkâr etmez, aksine milleti nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve müesseseleri kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe ve terakkiye iletir. Ondaki küfrü atar, ancak millî şahsiyeti korur. İslamiyet, kendine aykırı olmamak şartı ile “örfe”, töreye uymayı emrettiğinden milletin üslûbunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde (her kavmin ve) milletin şahsiyet ve üslûbunu inkâr ve ihmal etmez.
Oğuz Türkleri ve Tarihteki Etkileri
Oğuzlar, bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyudur. Oğuzlara Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin; boy, kabile manasına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddia edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” manalarında da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar: Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazı, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın… Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Düğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adları çok yaygındır.
Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabeleri’nde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir Bey’e ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde; Oğuzlar, Göktürklerin hâkimiyeti altında altı boy halinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.
Altıncı yüzyıldan itibaren Göktürklerin idaresinde toplanan Türk kabilelerinden bir kısmı gibi Oğuzlar da kendi aralarında birlik kurarak Tula-Selenga Irmakları bölgesinde Dokuz-Oğuz Kağanlığı’nı meydana getirdiler. Göktürk Kağanlığı’nın, Kutluğ tarafından 682’de ikinci defa kurulmasından sonra, Göktürkler, kendi hâkimiyetlerini kabul etmeyen Oğuzlar’ın üzerine yürüdüler. Tula Irmağı kıyısında yapılan kanlı bir savaşta Oğuzlar yenildiler. Fakat yine de, Göktürklerin hâkimiyetini kabul etmediler. İlteriş Kağan, Oğuzlar üzerine birçok sefer düzenledi ve Baz Kağan’ı öldürdü. Oğuzların merkezi Ötüken ve çevresini ele geçirdi. Bu yenilgi karşısında İlteriş Kağan’ın hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalan Oğuzlar, Göktürklerin Kırgız Seferine katıldılar. Göktürk Hakanlarından Bilge Kağan zamanında isyan ettiler. Bir sene içinde birkaç defa harbe giren Oğuzlar; yenilerek, geri çekildiler. Daha sonra Dokuz-Tatarlar ile ittifak kurarak Göktürklerle mücadele ettilerse de yine bozguna uğrayarak, Çin taraflarına göç ettiler. Bir müddet sonra tekrar eski yurtlarına döndüler. Bu mücadelelerde zayıflayan Göktürkler, 745’te Uygurlar tarafından yıkıldı. Bu esnada Uygurlara yardım eden Oğuzlar, Uygur Devleti’nin dayandığı başlıca boylardan biri oldu. Uygurlarla birlikte Basmıl ve Karluklara karşı savaştılar. Fakat zaman zaman Uygurlara karşı da isyan etmekten geri durmadılar. Eski müttefikleri Dokuz-Tatarlar ile birleşerek Uygur Kağanı Moyunçur’a karşı cephe aldılar. Zaman zaman Çin’e gittiler. Daha sonra Çin’den çıkarak eski yurtlarına döndüler. Uygur Devleti’nin yıkılması üzerine batıya göçerek Sir Derya (Seyhun) kıyılarına ve onun kuzeyindeki bozkırlara yerleştiler. Oğuzlar onuncu yüzyılda göçebe hayatı yanında yerleşik bir hayat sürmeye de başladılar. Göçebe Oğuzlar daha ziyade koyun, at, deve, sığır yetiştiriciliği ve ticaretle uğraşıyorlardı. Yerleşik Oğuzlar ise, Sabran (Karacuk), Suğnak, Karnak, Sütkent gibi şehirlerde oturuyorlardı. Onuncu asırda henüz Müslüman olmamış olan Oğuzlar, inanışları gereği birtakım ibadet ve ayinleri yerine getiriyorlardı. Ancak yaşayış bakımından İslamiyet’e uygun tarafları vardı. Soy temizliğine ehemmiyet verirlerdi. Bilhassa zina gibi suçların cezası ölümdü.
Onuncu asrın başlarında Oğuzlar, Mâverâünnehir çevresinde yerleşip, Yabgu denilen hükümdarın idare ettiği bir devlet kurdular. Devlet ve millet işlerinin bir mecliste istişare edildiği ve subaşı denilen ordu kumandanı, Yabgu’nun vekili ve nâibi olan Kültekin, İnal ve Tarkan unvanlarını taşıyan memurlar vardı. Oğuzların bu sıradaki başşehirleri, Siri Derya kıyısındaki Yeni Kent idi. Yabgu Devleti zamanında Oğuzlar, Üçok ve Bozok diye iki kısma ayrılmışlardı.
Onuncu asrın sonlarında İslam dinini kabul ederek iyice güçlenen Oğuzlar, komşuları Peçenekler ve Hazarlar ile savaşlar yaparak onları yendiler. Fakat 11. yüzyılın ortalarında, Oğuzların İslam dinini kabul etmemiş olan bir kısmı, Kıpçakların baskısıyla yurtlarını terk ederek Karadeniz’in kuzeyinden Tuna boylarına, oradan da Balkanlara yerleştiler. İslam diniyle şereflenmedikleri için etraflarını saran Hristiyan devletlerin baskısıyla kısa zamanda benliklerini kaybederek, örf, anane ve geleneklerini yitirdiler. Eriyip, yok olup gittiler… Geri kalanları da Bizans hizmetine girdiler. 1071’de yapılan Malazgirt Meydan Muharebesi’ne Bizanslıların yanında katıldılar. Fakat çok geçmeden Selçuklular tarafına geçtiler. Yani İslam’a girmeyen veya sonradan Hak dini yitiren Türkler, Türklüklerini de muhafaza edemediler…
İslam dinini kabul eden Selçuk’un idaresindeki Oğuz boyları ise, Oğuz Yabgu Devleti hükümranının, kendilerine kötülük yapacağından çekinerek, yurtlarından ayrılıp İslam diyarı olan Horasan taraflarına gidip yerleşmeye başladılar. Maveraünnehir’de kalan diğer Oğuz boyları da, Kıpçakların hücum ve baskıları sonunda dağıldılar. Böylece Oğuzlar Devleti yıkıldı. Yerlerinde kalan Oğuzlar ise Karaçuk Dağlan bölgesinde, Mankışlak’da ve Seyhun Nehri kıyılarında yerleşip kaldılar. Daha sonra Karahitayların ve Karlukların baskısı neticesinde, Horasan’a gelip Selçuklulara tâbi oldular. Selçuk’un büyük oğlu Arslan İsrail, Horasan’da hâkimiyet kurup, diğer Oğuz boylarını idaresi altında topladı. Daha sonraları, Tuğrul ve Çağrı Beyler idaresindeki Selçuklular, Sâmânoğulları ile ittifak kurarak, Karahanlılara ve Gaznelilere karşı mücadele başlattılar. Selçukluların başarılı idareleri sebebiyle pek çok Oğuz boyu onların hâkimiyetinde toplandı. Birçokları artık yerleşik hayata geçmiş durumdaydı.
Selçuklu Devleti’nin kurulmasında esas rolü oynayan Oğuzlar ve diğer Oğuz boyları, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren akın akın İran, Irak, Anadolu ve Suriye’ye doğru yayıldılar. Selçuklu Devleti’nin sınırlarını Ceyhun Nehri’nden Akdeniz’e kadar genişletmeyi başardılar. İslamiyet’i kabul etmeden önce dünyevî maksatlar ve kuru cihangirlik için çalışan, savaşan ve soylarının temizliğiyle tanınan Oğuzlar, İslam dinini kabul ettikten sonra, Allahu Teâlâ’nın yüce dini olan İslamiyet’i yaymayı kutsal amaç yaptılar. Gittikleri yerlerde doğruluğun, adaletin, ilmin ve medeniyetin temsilcileri oldular. İnsanlara hizmet etmek, ilmin ve medeniyetin yayılmasını sağlamak için pek çok cami, medrese, kervansaray, hamam ve köprü yaptırdılar. Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları, Akkoyunlular, Salgurlular, Artukoğulları, Karamanoğulları, Ramazanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanlı devletlerini kurarak İslam dininin yayılmasına çalıştılar. İslamiyet’in ve Müslümanların yok edilmesi için çalışan Haçlılara karşı parlak zaferler kazandılar. İslamiyet’e, ilme ve adalete karşı olan Orta Çağ Avrupa’sına pek çok yenilikleri tanıştırdılar. Dokuz yüz sene boyunca, kurdukları devletlerin sınırları içinde yaşayan bütün unsurlara karşı İslam dininin emirleri doğrultusunda hareket ederek, adalet ve huzur sağladılar. Bugün Türkiye, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Afganistan, Irak ve Suriye’de yaşayan Türkler, Oğuzların torunlarıdır…”
Masonların İslam’ı Yozlaştırmaları
“O halde, (İslam coğrafyasındaki ülkeleri ve) beşeriyeti ızdıraptan, felaketten kurtaran; Selçuklular, Timuroğulları ve Osmanlılar gibi Müslüman Türk devletlerini saygıyla anmalıdır. Bunlar, İslam ilimlerinin din ve fen kollarında insanlığa ışık tuttular. Fakat, ne yazık ki sonraları, bunlarda da İslamiyet gevşemeye başladı. Devlete ve reislerine isyanlar çıkarıldı. Birçok işletmeler, din cahillerinin, mason uşaklarının baskısı altında kaldı. Allahu Teâlâ’nın emrettiği gibi yaşamayı, çalışmayı bıraktılar. Masonlar, Müslümanların geri kalması için, medreselerden fen derslerini kaldırdılar. Din adamları, fensiz, bilgisiz yetiştirilerek, İslamiyet’i içten yıkmaya uğraştılar. Bir taraftan, ilim ve fenden uzaklaşıldı, bir taraftan da, ahlâk, edep, hayâ ve din zayıflatıldı. Bunların neticesi İmparatorluk çöküp yıkıldı. Halbuki İslamiyet, tecribî ilimleri, fenni, san’atı, endüstriyi, ehemmiyetle emir buyurmaktadır. İşte bu devletlerde de din mütehassıslarının bildirdiği belli sebeplerden dolayı, itikat bozulup, İslamiyet’e bağlılık gevşedikçe, duraklama, gerileme başladı. Nihayet, İslam güneşi kararıp yeryüzü bugünkü halini aldı. Daha önce Attila’nın büyük imparatorluğu da yıkılıp dağıldı. İslam dini geldikten sonra olsaydı ve İslam dininin getirdiği adalet duygusu ile bezenmiş olsaydı, onun ölümünden kısa bir zaman sonra, parçalanmaz, yıkılıp ortadan kalkmazdı. Büyük Selçuklu hükümdarı Muhammed Alp Arslan’ın “Rahmetullahi Teâlâ Aleyh” (463) Hicri ve (1071) Miladi yılında, Malazgirt’te Rum İmparatoru Romen Diyojen idaresindeki iki yüz binden ziyade orduya karşı, kırk bin kahraman ile kazandığı zaferden sonra, Anadolu’ya gelip yerleşen ve Batı Türkleri diye anılan biz Oğuz Türklerini, Hristiyan Avrupalılar çok kere Haçlı ruhu ile birleşerek, Anadolu’dan çıkarmak için saldırdıkları halde, hâlâ yirminci asırda (14. Hicri asırda), büyük bir Müslüman Türk milleti halinde ayakta tutan, yaşatan en büyük kuvvetin, milletin kalbinde bulunan sağlam imanı olduğundan kimin şüphesi vardır?
Müslüman Türklerin Orta Asya’dan Göç Dalgaları
On birinci asır (Hicri beşinci asır) içinde, Türklerin üç büyük dalga halinde, üç istikâmette yayılma hareketini biliyoruz: Birincisi; Gaznevî hükümdarları emrinde Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a olan yayılmalarıdır ki, buralara İslam dinini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan’da da yaklaşık 300 milyon Müslüman topluluğunun bulunması, bu yayılma hareketinin bir neticesidir. Osmanlı donanması 940, miladi 1533’te Hindistan’a gitti. Beş sene sonra Cidde’ye avdet etti. İkincisi; Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek, Malazgirt zaferinden sonra, Bizans elinde bulunan Anadolu’yu fethidir. Oğuzlar da, İslam dini ile müşerref olarak gelmiş idi. Bugün, aradan asırlar geçtiği halde, ancak Müslüman olarak kalışları sayesinde, yine Anadolu’da yerleşiktir ve inşaallah dünya siyasetine yön verecektir. Üçüncü yayılma hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru gidildi. İçlerinde bir kısım Oğuzlar da bulunan Peçenek ve Koman Türkleri, Balkan Yarımadasına yerleşti. Ne yazık ki, bunlar İslam dini ile şereflenmeyerek gelmişlerdi. Etraflarını saran Hristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda kendi benliklerini unutuverdiler. Ananelerini kaybettiler. Eridiler, yok olup gittiler. Hindistan’da, Anadolu’da ve başka coğrafyalarda, bugün yaşamakta olan Türklerin özelliklerini yitirdiler. Bunlar niçin yaşayamadı? Bunlardan kim ve ne kaldı? Bu, niçin böyle oldu?
Görülüyor ki, Türk devletlerini ve milletlerini ayakta tutan, yaşatan büyük ve başlıca kuvvet; imandır, İslamiyet’tir… Ve Yüce Dinimizdeki adalet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık özellikleridir. Batı’nın bozuk inanç, örf ve adetlerini, moda ve ahlâksızlık rezaletlerini taklit etmek medeniyet değildir, Müslüman milletin bünyesinde tahribat girişimidir!
Bir Rus Sefirinin İtirafları
Osmanlı Devleti’nde Rus sefiri olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, hâtıralarında, Sultan İkinci Mahmud Han döneminde, hıyanetleri ve casusluk faaliyetleri nedeniyle, Fener Patrikhanesinin kapısında asılan, 1237, miladi 1821’de Rum isyanının baş planlayıcısı, Patrik Gregoryos’un Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektubu açıklamıştır. Bu mektup ibretle okunmalıdır: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkânsızdır. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri; dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına (devlet adamlarına, kumandanlarına ve büyüklerine) olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk-u idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da Dinlerine ve ananelerine olan merbutiyetlerinden (bağlılıklarından), ahlâklarının salâbetinden (sağlamlık ve sadakatinden) gelmektedir. Türklerde evvelâ bu Dine ve Devlete itaat duygusunu kırmak ve manevî râbıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini (sağlamlığını) zaafa uğratmak (za’îfletmek) icap eder. Bunun da en kısa yolu ise; an’anât-i milliyye (millî geleneklerine) ve Dini maneviyelerine uymayan hârici bozuk fikirlere ve hareketlere Türkleri alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için mücerred olarak harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, Batılıların hakikatlerine nüfuz edebileceklerine sebep olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, milli ve manevi bünyelerindeki tahribi tamamlamaktır. Ve bunları İslamiyet’ten uzaklaştırmaktır!” Bu mektup ders kitaplarında ezberletilecek kadar önemlidir, günümüzdeki pek çok sıkıntı ve yozlaşmanın da nedenini ortaya koymaktadır.
Mektupta ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi şu iki husustur:
• Türklerin maneviyatının ve dininin yıkılması için, Türkleri yabancı fikir ve âdetlere alıştırmak, 2- Türklere hissettirmeden bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır. Bu hedeflere ise, Batı’nın inanç, moda, örf, âdet ve ahlâksızlıklarını taklit ettirmekle ulaşılır. Batı’nın ilim, fen, teknik ve her sahadaki fennî gelişmelerini almak elbette lazımdır. Zaten İslamiyet bunları emir buyurmaktadır. Bu maksatla yabancı dil öğrenmenin lazım olduğunu hadis-i şerifler bile özellikle uyarmaktadır.”
Kahraman Kürt Komutan; Selahaddini Eyyubi’nin Kudüs’ü Kurtarması…
Eyyubiler Devleti’nin kurucusu olan ve 1137 tarihinde Irak’ın Tekrit şehrinde bir Kürt ailede doğan Selahaddini Eyyubi’nin künyesi, Melik Nâsır Ebû Muzaffer Yusuf bin Eyyûb bin Şâdî’dir. Babası Necmeddîn Eyyûb; Azerbaycan’da Erivan’ın Devin kasabasındaki Kürt Hazbânî kabilesine mensup olup, Büyük Selçuklu Sultanı Mes’ûd Şah’ın Tekrit muhafızıydı.
Selahaddini Eyyubi’nin çocukluğu, babasının muhafızlığını yaptığı Tekrit ve Baalbek’te geçti. Tekrit, Baalbek ve Şam’da yetişip, iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Baalbek ve Şam’dayken, babasıyla beraber, Selçuklu atabeklerinden Nûreddîn Mahmûd Zengî‘nin yanında Haçlılara karşı yapılan muharebelere katıldı. Muharebelerde cesaret ve yiğitliğiyle dikkat çekti. On yedi yaşındayken, Atabek Nûreddîn Mahmûd Zengî’nin sarayına alındı. Böylece devlet teşkilatı ve idaresini de mükemmel bir şekilde öğrendi. Bu sırada babası Necmeddîn, Şam; amcası Şirkûh da Humus Valiliğine getirilmişti.
Nûreddîn Zengî, 1162’de Mısır’la ilgilenmeye başladı. Komutanı Şirkûh’u Haçlılara karşı savaşması için Fâtımî Halifesi El-Adid’in hizmetine verdi. Selahaddin’i de yardımcısı olarak onun yanına kattı. Şirkûh emrindeki askerler ve yeğeni Selahaddin’in yardımıyla Mısır’da kısa sürede sükûneti sağladı, isyan eden birlikleri bastırdı ve idareyi eline geçirdi. 18 Ocak 1169 tarihinde idam edilen Vezir Şaver’in yerine Şirkûh Mısır-Fâtimî Veziri oldu. Ancak Şirkûh’un da çok geçmeden vefat etmesi üzerine Selahaddini Eyyubi 26 Mart 1169’da Halîfe El-Adid tarafından amcasının yerine Vezir tayin edildi. Böylece Selahaddini Eyyubi bir taraftan Nûreddîn Zengî’nin ordu kumandanı, diğer taraftan Fâtımî Veziri oluyordu. Onun gerçekte emir aldığı makam ise Nûreddîn’di ve Fâtımî Halifesine sadece şeklen bağlıydı.
Selahaddini Eyyubi bundan sonra icraatlarında gayet siyasi hareket edip, devlet kadrolarına iş bilir ve kabiliyetli memurlar tayin etti. Saray; halk, kumandanlar, komşu ve İslam devletleriyle münasebetlerini gayet iyi tutmaya çalıştı. Selahaddini Eyyubi’nin icraatları, Mısırlı ve Sudanlı Şiî grupların isyanına sebep olduysa da bastırıldı. Böylece Fâtımî sarayında idareye tam manasıyla hâkim olmuşlardı. Selahaddini Eyyubi’nin Mısır’daki icraatları, başta Papalık olmak üzere, Haçlıları telaşlandırdı. Selahaddini Eyyubi’nin Fâtımî Veziri olmasıyla, Müslümanlara karşı ittifak sistemi bozulan Kudüs’teki Frank (Bölge) Haçlıları, 1171’de, Kızıldeniz sahilindeki liman şehri Eyle’yi kuşattı.
Atabeg Nûreddîn Zengî’nin isteğiyle 1171’de, Cuma Hutbesini, hasta Şiî Fâtımî Halifesi Abid adına değil de Bağdat’taki Abbâsî Halifesi adına okutmaya başladı. Selahaddini Eyyubi’nin Mısır’da Abbâsî Halifesi adına hutbe okutması, Müslümanları çok sevindirdi. 1171’de Fâtımî Halifesi Abid öldü. Bundan sonra Selahaddini Eyyubi Mısır’da idareyi bütünüyle ele geçirdi. Abbâsî Halifesi, Atabeg Nûreddîn Zengî’ye; kumandanlarından Selahaddini Eyyubi’nin muzafferiyetleri üzerine kıymetli hil’atler gönderdi. Nûreddîn Zengî de hil’atleri Halifenin elçilik heyetiyle beraber Selahaddini Eyyubi’ye hediye etti.
Mısır’daki iktidar değişikliği Haçlıların tekrar harekete geçmesine yol açtı. 1173’te Sicilyalı Normanlar, kuvvetli bir donanmayla İskenderiye’ye çıkarma yaptılar. Selahaddini Eyyubi, Norman çıkarmasına karşı üç gün devam eden şiddetli kara muharebesi yaptı. Sahile çıkan bütün Normanlar öldürülüp, pek çok ganimet alındı. 1174 yılında Sultan Nûreddîn vefat etti ve Suriye’de iç karışıklıklar başladı. Bu durumdan istifade etmek isteyen Kudüs Kralı, Humus’u kuşattı. Selahaddin, derhal Humus önlerine geldiyse de Haçlılar şehri almışlardı. Selahaddini Eyyubi’nin başarılarını gören Abbâsî Halifesi 1175’te onun saltanatını onayladı. Böylece 1169’da Fâtımî veziri, 1171’de Mısır Hâkimi, 1175’te de istiklâlini ilan ederek Sultan unvanını alan Selahaddini Eyyubi, 1176’da Şii Fâtımîlerin bölgedeki son izlerini de ortadan kaldırdı.
Sultan Selahaddin, Fâtımîlerin hâkim oldukları topraklarda kuvvetli bir idare kurmayı başardı. Devlet teşkilatı, memleket imarı, mektep ve medrese tahsilinin üzerinde durarak, teşvik ve tatbikatını yaptırdı. Sapık fikirleri kaldırıp, Hak ve orta yol olan gerçek İslam’ı yaymaya başladı. İcraatlarında muvaffak oldu. Fâtımîlerin bölgeye yaydığı yanlış fikirlerin önüne geçip, Kur’an ve Sünnet itikadının yayılmasına çalıştı. Kahire Kalesi’nin inşasını başlattı.
1177 Kasım’ında Haçlılara karşı Filistin Seferine çıktı. Gazze ve Askalan’ın askerî mevkilerini tahrip etti. Maalesef, Eyyubi askerleri ganimet için dağılınca, Haçlılar fırsatı değerlendirdiler. Kerek Kontu Renaud kumandasında toplanıp, Eyyubi ordusuna büyük bir darbe vurup, Selahaddini Eyyubi’yi öldürmek istediler. Selahaddini Eyyubi, Haçlıların niyetini anlayıp, ordusunu geri çektiler. 25 Ekim 1177 tarihinde Remle’de Haçlılara kesin darbeyi indirdi. Ancak çok istediği halde Kudüs’ü alamadı. 1178 ve 1179’da Haçlılar üzerine harekâtını şiddetlendirdi. Eyyubi kumandanları pek çok Haçlı reisini esir ettiler. Selahaddini Eyyubi, 1179 yazında Şeria Nehri kıyısında, Yâkûb Köprüsü yanındaki Haçlıların Yâkûb Geçidi Kalesi’ni fethetti. 1180’de Haçlılar iki yıllığına mütareke isteyince kabul etti. Ama Haçlılar mütarekeye uymadılar. Mısır’a giden kervanlara saldırdılar. Mısır’ın İslam ülkeleriyle olan ticaretini engelleyip, Eyyûbileri iktisadî yönden çökertmek istediler. Selahaddini Eyyubi, Suriye’de de hâkimiyet kurmak için, 1183 yazında Halep’i zapt etti.
Selahaddini Eyyubi, Ortadoğu’da çıbanbaşı olan Haçlıları bölgeden atmak için, 1180’de büyük bir faaliyet başlattı. Mısır’dan kuvvet topladı. Suriye’den de asker toplanmasını sağladı. Haçlılar meselenin ciddiyetini anlayıp, büyük ordu topladılar. Kudüs Kralı Guy yirmi bin kişilik, diğer Haçlı Kral, Prens, Kont ve kumandanları da toplayabildikleri kuvvetleriyle Sefüriye’de mevzi aldılar. Selahaddini Eyyubi, 1187 yazında Taberiye Gölü sahiline geldi. 1187 Temmuz başında Taberiye şehrini fethetti. Kaledeki Haçlı kuvvetleri karşı koyup Eyyubileri susuz bırakarak güç duruma düşürmek istediler. Trablus Kralı Raymond’un, kalede müdafaa isteği diğer Haçlılar tarafından Eyyubilerle ittifak etmekle suçlanmasına sebep oldu. Haçlılar, Selahaddini Eyyubi’ye hücum etme kararı aldılar. Selahaddini Eyyubi, Hıttin’e gelen Haçlıları büyük bir bozguna uğrattı (4 Temmuz 1187). Haçlı kral ve ileri gelen reislerinin çoğunu esir aldı. Yıllardan beri Müslümanlara çok zulmeden Haçlı kumandanlarını cezalandırdı. Hıttin Zaferi sonunda Akka, Nâsıra, Nablus, Hayfa, Cinin ve Arsuf şehirleri ele geçirildi. Bunları Tıbnîn, Sayda, Cübeyl ve Beyrut’un fetihleri takip etti.
Kutsal Kudüs’ün Kurtarılması
Selahaddini Eyyubi, 1187 Temmuz’unda kazandığı Hıttin Zaferi sonunda, Filistin’deki fetihlere rağmen durmadı; ileri harekâtları yoğunlaştırdı. Birinci Haçlı Seferi’nden (1096-1099) beri Haçlıların işgalindeki Kudüs şehrini kurtarmak amacıyla yola çıktı. 1187 Eylül’ünde Beytullah, Asariya ve Zeytindağı’nı aldı. Kudüs’e gelip, şehrin batısında karargâh kurdu. Haçlılar müdafaayı bu istikâmette kuvvetlendirince, Kudüs’ün kuzeyinden de muhasarayı başlattı. Mancınık kullandı. Eyyubilerin muhasarasına dayanamayan Haçlılar, 1187 Eylül ayı sonunda teslime mecbur olmuşlardı. Selahaddini Eyyubi, mübarek Kudüs şehrini teslim alınca; Birinci Haçlı Seferi sonunda, Haçlıların Müslümanları camilerde genç, ihtiyar, çocuk, kadın, erkek ayırt etmeksizin öldürüp, sokaklardan akan kan, atların karnına yükseldiği gibi, hunharca katliamlar yaptırmadı. Zengin Haçlıları ve Hristiyanları kurtuluş akçesiyle serbest bırakıp, fakirlerini bağışladı. Kudüs’te kalmak isteyenlere de, cizye ödemek şartıyla izin çıkarmıştı. Kudüs’ün 89 yıl sonra tekrar Müslümanların eline geçmesi, İslam âleminde sevinç ve coşkuya yol açmıştı. Selahaddini Eyyubi’nin, zaferine İslam memleketlerinde şükran ifadesi olarak dinî merasimler yapıldı. Bütün Müslümanların gönlünde taht kurmuşlardı. Haçlıların tahrip ettiği şehri, yeniden imar etmeye başladı. Kudüs’ün mübarek makamları, evler ve Mescid-i Aksa ile Kubbetü’s-Sahra’yı tamir ettirip ibadete açtı. Şehirde hastane, mektep ve medreseyle sosyal tesisler yaptırdı. Eyyubi emirleri de Kudüs’te pek çok sosyal tesisler ve nadide binalar inşa ettirip şehri kalkındırmışlardı. Haçlı katliam ve tahribatının izlerini silmeye çalıştılar. 1188 yazında Lâzkiye, Cebele ve Busra alındı. Antakya’yı kuşattıysa da, kralı mütareke istedi. Mütarekeyi kabul ederek, 1189 yılının Ocak ayı ortasına kadar Safed, Kevkeb, Kerek ve Şevbek’i fethetmeyi başardı.
Selahaddini Eyyubi’nin Haçlılara karşı mücadelesi sonunda, Kudüs ellerinden çıkınca, Papalığın propagandasıyla Avrupa kıtası ve Hristiyan âleminde Müslümanlar üzerine sefer hazırlığı başladı. Papa III. Clemens’in teşvikiyle Fransa, İngiltere kralları ile Almanya İmparatoru kumandasında Eyyubiler üzerine Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) yapıldı. Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar deniz yoluyla Filistin’e sahilden gelip, Sur’da karaya çıkmışlardı. Selahaddini Eyyubi’nin Kudüs fethinden sonra, serbest bıraktığı Haçlı kumandanları da ihanete başladı. Fransa ve İngiliz Kralının kumandasındaki Haçlı kuvvetlerine kılavuzluk ederek, devrin en meşhur askerî harekâtlarından olan Akka Muhasarası’nı başlatmışlardı. Akka Muhasarası karadan ve denizden devam ederken, Eyyubiler karadan Haçlıları çok zor durumlara düşürüyorlarsa da, deniz yoluyla Avrupa’dan devamlı yardım almaları onların dayanmalarını uzatıyordu. Akka Muhasarası, 1191 yazına kadar uzamıştı. Antlaşma müzakereleri devam ederken Haçlılar üç bin Müslümanı katlettiler. Kudüs’ün teslimini istediler. Selahaddini Eyyubi’nin cesurane ve kahramanca mücadelesi Haçlıları akıl almaz icraatlara mecbur etti. İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar, Selahaddin’e karşı kışkırtmak için kızını Kudüs Hâkimi Adil’e, onun oğlu Melik Kâmil’e de şövalyelik pâyesi verdi. Selahaddini Eyyubi, bütün Avrupa’nın ve Hristiyan âlemin seferber edilerek toplandığı orduya, 1192 Kasımı’na kadar devam eden uzun muharebelerle karşı koydu. Sonunda İngiliz Kralı Arslan Yürekli Rişar, Eyyubilere esir düştü. Selahaddini Eyyubi, Hristiyanlara karşı büyük bir alicenaplık gösterdi. Arslan Yürekli Rişar’ı serbest bıraktı. Hristiyanların mübarek makamları ziyaretine müsaade etti. Böylece Hristiyan âleminin bütün imkânlarını seferber ederek hazırladığı Üçüncü Haçlı Seferi, dördüncü yılın sonunda, hezimetle neticelenip, geri döndüler. Selahaddini Eyyubi, Üçüncü Haçlı Seferi sonunda, Filistin’deki hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Kudüs’ü tahkim ettirip, Suriye’ye gitti.
Selahaddini Eyyubi, 1193 kışı Şubat’ında hastalandı. On dört gün hasta yattı. 4 Mart 1193 tarihinde -56 yaşında- Şam’da vefat etti. Kabri Şam’da Medresetü’l-Aziziye’dedir. Yirmi beş senelik Vezirlik ve Sultanlık hayatı, hep İslamiyet’e hizmetle geçmiştir. Tarihte pek nadir yetişen Müslüman şahsiyetlerden birisidir. Aldığı tasavvuf terbiyesiyle; Mısır ve Kudüs’ü fethedip, hazinelere sahip olduğu halde, ömrü boyunca sade bir asker gibi hayat sürmüşlerdi. Lüzumsuz hiçbir şeye harcama yapmayıp, parayı zaruri ihtiyaçlara ve askeri malzemelere sarf etmişti. Öldüğü zaman cebinden sadaka vermek üzere bir altın ile birkaç gümüş para çıktığı söylenmişti. Çok cömertti. Akka Muhasarası için geldiğinde, on binden ziyade atını askerlerine dağıtmış, ama kendisi binecek bir ata muhtaç hale gelmişti.”[2]

Aziz milletimiz İslamla şereflenmenin akabinde toplumlara en büyük hizmetleri yapmış batılı doğulu birçok tarihçiye göre insanlığın yüz akı denilebilecek medeniyetler kurmuşlardır. Günümüzde toplumlarının (özellikle Avrupa toplumunun) sayısız düzenlemeler ve milyarlarca dolar harcayarak ilke haline getirmeye çalıştığı ve başaramadığı) kadın hakları, toplumsal barış gibi kavramları atalarımız büyük bir pratiklikle sağlamış bu durumu dinimizi doğru algılayarak ve Milli Görüşçü olarak ile başarmışlardır. Aziz Erbakan hocamızın defalarca belirttiği gibi şanlı zaferlerimiz ve medeniyetlerimiz Milli Görüşle kurulmuş insanlığa saadet ve refah getirmiştir. Milletimiz inşallah tekrardan İslam Kahramanı haline gelerek Adil Düzen’i kuracak insanlığa en müreffeh dönemini yaşatacaktır.
Bir menkıbedir anlatılır!
Hz Resulü Ekrem (sav) kutlu miraç yolculuğunda bütün Peygamberlerin ruhlarının bir arada bulunduğu ortamda, Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han’ın ruhu da bulunur..
Hz Resulüllah bu kimdir diye sorar?
“Ey Allahın Resulü bu senin ümmetinden, Türk kavminin hükümdarı olan Satuk Buğra Han’ın ruhudur.. Senden yüzyıllar sonra dünyaya gelecektir diye cevap verilir..
Bu menkıbe gerçektir veya değildir.. Burada vurgulanan konu ;Türk’ü Türk yapan en temel esasın İman ve İslam esası olduğudur.. İslam ve iman ile Türk’ün ayrılmaz bir bütün olduğunu ima eder…
Tarih kitapları Türk’ü İslama bağlayan iki ana eksene işaret eder;
Kur’an ve Kılıç!
Kur’an dünyaya verilecek nizamın ve düzenin temel esaslarını ve insanı insan yapan en yüce ahlaki değerleri ihtiva eder.. Kılıç ise bu değerleri yeryüzünde yerleşik kılacak iradeyi temsil eder…
Kılıç Cihada, Kur’an İçtihada kapı açar..
Satuk Buğra Han’ı da bu İman kapısına bağlı kılan en temel namzetler Kuran ve Kılıç ruhuydu.
Türk, eğer Türklüğünü korumak istiyorsa Aziz İslamın mübarak kutlu esaslarından Kuranın insanlığa yön veren hayat prensiplerinden kopmayacaktır.. Aksi takdirde, Bulgar ve Macar kavimlerinin acı akıbeti ile yüzleşmek zorunda kalacaktır..
Her türlü ayrılık ve aykırılık, her türlü ırkçılık ve kavmiyetçilik hastalığını yaygın hale getiren, milletimizin millet olma özelliğini yozlaştırma ve bozma planlarına karşı, en kamil, en mükemmel Millet tanımını yapan da, en mükemmel Türk tarifini ortaya koyan da, en mükemmel kavim tanımlamasını yapan da Milli Çözüm inancının ta kendisidir..
Rus sefirinin tespitinde olduğu gibi; Türkleri yabancı fikir ve adetlere alıştırmanın onlar üzerindeki etkisi, İslam’dan uzaklaştırma olduğu gibi, benzer faliyetler, kavimlerin İslam’a hiç girmemelerine de sebep olabilir ve nitekim olmuştur.
Peçenek ve Kuman Türkleri, İslam ülkelerinden çok uzak bölgelerde, Balkanlarda yerleşmiş ve kültürel alışverişten uzak kalmışlardı. Hatta Latin alfabesiyle yazılmış ilk Türkçe eser olarak kabul edilen Codex Cumanicus sözlüğü; Balkanlarda ve Karadeniz’in kuzeyinde yerleşmiş bu Türk gruplarla ticareti geliştirmek, ayrıca Hristiyan rahiplerin bu gruplarla iletişim kurmasını ve misyonerlik faaliyetlerini kolaylaştırmasını sağlamak amacıyla hazırlanmıştı.
Oysa aynı Kuman boylarından Mısır bölgesine göçenler zaman içinde Memlük Devleti’ni kurmuşlardı.
Bu Türk toplulukları balkanlarda basit bir grup olarak da kalmamışlardı. Örneğin Peçenekler o kadar güçlü bir hâle gelmişlerdi ki, 1091 yılında Konstantinopolis’i kuşatarak Bizans’ı yıkmanın eşiğine gelmişlerdi. Ne yazık ki kültürel bağlar yeterli olmamış; Bizans oyunlarıyla onları yok eden meşhur Lebounion Muharebesi’nde Kuman’ lar olmuştu. Bizans, Türkü Türk’e kırdırarak ömrünü uzatmayı başarmıştı.
Her ne kadar bu talihsiz hikâyeler yaşanmış olsa da, günümüzde hâlâ Macaristan içlerinde yaşayan ve köklerine bağlılığını sürdüren gruplar mevcuttur. Hatta bu topluluklar o kadar aktiftirler ki, iki yılda bir “Avrupa’nın en büyük kültürel ve geleneksel etkinliği” ünvanına sahip olan “Hun-Türk Kurultayı” ya da “Büyük Kurultay” adıyla faaliyetler gerçekleştirmektedirler.
Tüm bu bilgilerden; sözlükde olduğu gibi yazılı metinlerin önemini, fikri mücadelenin hayatiyetini ve ırk ile kültür birlikteliğinin, İslam’ın tesis ettiği kardeşlik bağının yerini tutamayacağını açıkça görüyoruz.
Günümüzde, Siyonistlerin en ufak bir tarihî bağı bile kullanarak işbirlikçiler devşirdiği bir dönemde; bu denli güçlü tarihî bağların muhatapları tarafından bilinip sevilmesine rağmen, “tarih seviyoruz” diyenlerin gündeminde olmaması, bu kişilerin gerçek amaçlarının söylemleriyle uyuşmadığını bir kez daha göstermektedir.