Get Adobe Flash player
Reklam

AKP’NİN ÇÖZÜLME VE ÇÖKÜŞ SÜRECİ BAŞLAMIŞTIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 109
ZayıfMükemmel 

 

AKP’NİN ÇÖZÜLME VE

ÇÖKÜŞ SÜRECİ BAŞLAMIŞTIR!

        

Daha önce defalarca yazıp-konuşup hatırlatmıştık: 31 Mart 2019 tarihindeki Yerel Seçimlerde, Cumhur İttifakının (AKP ve MHP toplamının) oy oranını koruyor olması; mevcut iktidara güven duyulmasından ziyade, muhalefetin ciddi, gerçekçi ve ümit verici bir program ve politika ortaya koyamamasından kaynaklıdır. Ve işte şimdi tam da böyle bir durum yaşanmaktadır. Cumhur İttifakı (AKP ve MHP ortaklığı);

1- 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde ellerindeki bütün devlet imkânlarını sonuna kadar ve hoyratça kullanmalarına…

2- Bütün devlet kurumlarındaki elemanları ve memurları, kendi siyasi amaçları doğrultusunda hizmete koşturmalarına…

3- Başta TRT olmak üzere bütün televizyonlardan ve diğer kiralık basın-yayın organlarından, kendi reklamları ve propagandaları için yararlanmalarına…

4- Belediyelere ve devlet hizmetlerine, seçim rüşveti olan yeni işçi ve memur alımları yapmalarına…

5- Devlet parasıyla ve güdümlerindeki Vakıf-Dernek kasalarından seçim yatırımı amaçlı harcamalarda bulunmalarına…

6- Birçok yerde seçim tutanakları üzerinde oynamalar yapıldığı iddialarına…

7- Ve halkımıza; “AKP’nin kazanmaması halinde, başlarına gelecek sıkıntılı durumlarla” ilgili sürekli korku ve kuşku pompalamalarına rağmen, başta Ankara, çok önemli illeri kaybetmiş olmaları, hatta önce İstanbul’u kıl payı kotardıklarını açıklamaları, sonra zorbalık ve hilekârlıkla mazbatayı Binali Yıldırım’a verdirme çabaları gösteriyor ki, şimdi ortaya çıkan bu sonuçlar tam bir şaşkınlıktır ve artık iktidarın meşruiyeti tartışılmaya başlanacaktır. Ve zaten bu sonuçlar AKP’nin çözülme ve çöküş sürecini hızlandıracaktır.

Açıkça ve tamamen haksız bir rekabet süreciyle ve antidemokratik, hatta dolaylı despotik usullerle alınan bu sonuç, normal ve doğal şartlardaki ancak %30 karşılığıdır. Yani resmen ve hukuken değilse bile, artık fikren ve fiilen AKP iktidarı, etik ve demokratik meşruiyetini yitirmiş bulunmaktadır.

Seçim günü, Malatya’nın Pütürge Kazasında, AKP’lilerin SP’lilere saldırması sonucu, maalesef Saadet Partisi sandık görevlisi 45 Yaşındaki Hasan Aktaş ve Saadet Partisi müşahidi olan amcasının oğlu 34 Yaşındaki İlyas Aktaş silahlı saldırı sonucu katledilmiş olmasında; Sn. Erdoğan’ın ve yandaşlarının, kendilerine muhalif gördükleri halkımızın yarısını ve ısrarla “İllet (iltihaplı hastalık), ve Zillet (bayağılık ve aşağılık) İttifakı!” diye horlayıp kışkırtmalarının ve sorumsuz bir kutuplaşma kampanyalarının da payı olduğu unutulmamalıdır.

Devlet Bahçeli’nin, aydınlatıcı itirafı!

Seçim öncesi 19 Mart 2019 Salı günü akşamı STAR TV’deki programa katılan Sn. Devlet Bahçeli, şu aydınlatıcı itiraflarda bulunmuşlardı:

“2001 yılında (D-ANA-SOL= DSP+MHP+Anavatan koalisyonunda) ve Bülent Ecevit Bey’in Başbakanlığı sırasında, ne iktidar ortaklarının ne de ilgili devlet kurumlarının öyle bir talebi olmamasına rağmen… Dış güçlerin bir planı olarak Sn. Kemal Derviş Amerika’dan getirilip Ekonominin dümenine atanmıştı… (Ve tabi sormak lazımdı: İyi de Sn. Ecevit ve Bahçeli’ye rağmen hangi güçler böyle bir atama yapmıştı, iktidar ve ortakları bostan korkulukları mıydı?) O dönemde malum ve meşhur 2001 krizi patlamıştı ve bunu atlatma çareleri aranmaktaydı. Bu süreçte Başbakanlık Konutunda; Ecevit, Kemal Derviş, Ben (Bahçeli), Mesut Yılmaz Bey, Başbakan Yardımcıları, ekonomiyle ilgili Bakanlar ve Kurum Başkanları (Merkez Bankası ve Devlet Planlama Teşkilatı) toplandık. Sn. Ecevit, Kemal Derviş’e dönerek: “Siz ne önerirsiniz, bu krizi nasıl atlatabiliriz?” şeklinde bir soru yöneltince, Kemal Derviş’in yanıtı beni şaşırtmıştı: “Artık yeni bir senaryoya ihtiyaç vardır, başka türlü ülke bu badireden kurtulamayacaktır!” Biz bunları duyunca, Türkiye siyasetine dışarıdan yeni müdahaleler ve manipülasyonlar yapılacağını anlamıştık… Zaten çok geçmeden, DSP’den kopuşlar başlamış, İsmail Cem’e yeni bir parti kurdurmuşlardı…”

İşte bu noktada Sn. Bahçeli’nin ya unuttukları veya bilerek atladıkları bir konu daha vardı…

Bu süreçte, dış güçler ve işbirlikçiler eliyle, mevcut siyasi dengeleri bozma ve yeni oluşumlara zemin hazırlama kapsamında, yani Kemal Derviş’in “Yeni Senaryolar” dediği anlamda, asıl hedef alınıp parçalanan ve AKP’nin kuruluşuna kapı açılan parti, Erbakan’ın Refah ve Fazilet Partileri olmaktaydı. Evet, Kemal Derviş’in “Yeni Senaryolar” diye hatırlattığı, Sn. Bahçeli’nin “Dış güçlerin bir projesi olarak” yorumladığı girişimlerin asıl hedefi Erbakan’dı, bu dış senaryoların meyvesi ise Sn. Erdoğan ve AKP iktidarıydı. O halde Sn. Bahçeli AKP’ye koşulsuz destek sağlamakla, şimdi bu dış proje ve senaryoların bir parçası yapıldığının farkına hâlâ nasıl varamamıştı? Yoksa AKP iktidarı ve Cumhur İttifakı, dış güçlerin kontrolünden kurtarılıp, Devletin ve Milli bir merkezin güdümüne mi alınmıştı? Üstelik AKP’nin böyle bir dış proje sonucu kurulup iktidara taşındığını, Abdurrahman Dilipak da defalarca açıklamıştı.

Sn. Bahçeli’nin şu talihli ve tarihi açıklamaları ise umutlandırıcıydı!

Sn. Devlet Bahçeli Habertürk Televizyonuna verdiği özel röportajında (22 Mart 2019) çok önemli açıklamalarda bulunmuşlardı:

“Ben artık sağ sol, şu bu gibi demode olmuş şeyler yerine, yok efendim Türkiye’deki “barıştı demokrasiydi” böyle cilalı sözler yerine, artık insanlığın refaha ulaşması ve huzurlu kalması projesini hayata geçirmemiz lazım. Çünkü insanlığın acilen huzura ihtiyacı var. Özlenen bu huzur ise, öyle yeraltı zenginliğiydi, ideolojik hedeflerdi, bunlar için şuraya buraya müdahale ile değil; Birleşmiş Milletlerin bu yönü ile yeniden yapılanması lazım. Artık insanlar huzur istiyor. Hangi ülke olursa olsun ve nereye bakarsanız bakınız bir çatışma var, katliam var. Bunları kaldırabilmek için “insanlığın huzuru” projesi diye bir proje geliştirilmesi lazım. Benim bilgim buna yeter mi bilmiyorum. Madem yetmiyor; ama yetenlerle beraber bu projeleri düşünebiliriz, olabilir mi acaba? diye fikir yürütebiliriz…” (TV izlerken aldığımız notlar ve aklımızda kalanlar bu minvaldeydi...)

Evet, ülkemizde ve yeryüzünde; Sn. Bahçeli’nin tüm insanlığı kuşatacak, özlenen barışa, huzura ve refaha kavuşturacak, ilmi, insani ve İslami bir proje zaten vardı, bize düşen bu Adil Düzen programlarına sahip çıkmaktı.

Beka sorunu”na sığınmaları anlamsızdı!

Kendileri dışında kalan halkın tamamına, yani milletimizin yarısına “illet ve zillet” diye saldırıp hakaret yağdıran Cumhur İttifakı’nın lider kadrosu, yerel seçimleri alabilmek için ortaya bir beka sorunu çıkarmışlardı! Cumhur İttifakı’nın seçimleri kaybetmesi halinde Türkiye’nin bir beka sorunu ile karşı karşıya kalacağı tezini işliyorlardı! Oysa vatandaşlar arasında yapılan kamuoyu yoklamalarında en önemli sorun olarak ekonomik sıkıntılar öne çıkarken, beka meselesine kafayı takan seçmenlerin oranı iki elin parmak sayısını bile bulmamıştı” diyenler haklıydı.

Cumhur İttifakı’nın lider kadrosu tarafından ortaya atılan bu iddiayı, ittifakın İstanbul ve İzmir adayları bile ciddiye almıyorlardı. Cumhur İttifakı’nın İstanbul adayı Binali Yıldırım, bir beka sorunu varmış gibi konuşanlara: “Bu bir yerel seçim, ölüm kalım meselesi değil!” deyip çıkmıştı. Ve yine, Cumhur İttifakı’nın İzmir adayı Nihat Zeybekci de beka meselesi ile ilgili olarak konuşurken; “vatandaşın tarafından bakıldığında, ortada böyle bir sorun görünmediğini” açıklamıştı.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan memleketi Rize’de seçmenlerine “çay dağıttıktan” sonra Saadet Partisi’ni hedef alarak şöyle çıkışmıştı:

“Ey Saadet Partisi! Sen kimlerle kol kolasın… Rahmetli Erbakan kalksa bunlara ne derdi?”… Oysa biz rahmetli Erbakan’ın ahirete göç etmeden önce AKP ve Erdoğan hakkında neler söylediğini hiç unutmamıştık...

Erdoğan ve yandaşları, bütün suç anketçilerdeymiş gibi hırçınlaşmaktaydı!

Sn. Erdoğan, son seçimlerde anketçilerin fena çuvallamış olmalarını gerekçe gösterip, kötü sonuçları örtme çabasındaydı. Oysa AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal ise bu güvensizliği farklı bir gerekçeyle açıklamış, seçmenin günlük fikir değiştirmesine bağlamıştı. Bize göre; sonuçların asıl nedenini başka yerde aramak lazımdı. Evet anketçilerin masa başında sonuçları değiştirdikleri, gerçeği değil müşterilerinin duymak istediği sonuçları bulduracak örneklemler seçtikleri, denekleri ihtiyaca ve siparişe göre yönlendirdikleri, yanıltıcı birer manipülasyon aracına dönüştükleri iddiaları haklıydı. Ancak kamuoyu yoklamalarında öngörülemez bir topluma dönüşmemizin bütün suçunu, anketçilerin sırtına yüklemek de kolaycılık ve haksızlıktı.

Sn. Erdoğan’ı hayal kırıklığına uğratan ve hırçınlaştıran, kendi anketçilerinin bile AKP’nin umduğunu bulamayacağını ortaya koymalarıydı. İşte bu yüzden “illet ve zillet” diye halkın yarısına hakarete başlamıştı. Hatta rakiplerinin güya bildiği halde gizlediği foyalarını piyasaya çıkarma kararı almıştı. Bu durum bize şu gerçeği hatırlatmıştı. İspanya’da eskiden rahip olan Belediye Başkanı: “Bana oy vermeyenin günahlarını açıklarım” demiş ve kazanmıştı… Ama bu tavır Erdoğan’ın aleyhine sonuçlanacaktı.

“Seçimlerden sonra Dolar 10 liraya mı fırlayacaktı!?”

Ekonomist Selçuk Geçer, 31 Mart Yerel seçimlerinin ardından Türkiye’yi çok daha sert ekonomik şartların beklediğine vurgu yapmıştı. Doların 10 lira seviyelerini görebileceğini ifade eden Geçer, “Dolar 10 lira olursa gram altın 500 lirayı bulur” diye uyarmıştı. 31 Mart Yerel Seçimlerine yaklaşırken ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor günler geçiren vatandaşların, en çok merak ettiği konuların başında döviz kurları ve altının durumunun ne olacağı tartışılmaktaydı.

Ekonomist Selçuk Geçer, video paylaşım sitesinde, kendisine ait kanalda konu ile ilgili açıklamalar yapmıştı.

Hazine’nin kasasının boş olduğuna vurgu yapan Geçer, seçimlerin ardından Devletin ucuz kaynaklı kredi arayışına gireceğini ancak bunun çok zor olduğunu vurgulamıştı. 7.20 lira seviyesini test eden doların bugünkü seviyeye gelmesinde, Merkez Bankası’nın katı tutumlarının yattığını ifade eden Geçer, “Bu süreç 31 Mart’a kadar devam edecek. Sonrasında bizleri ve Merkez Bankasını çok daha zor bir süreç bekliyor. Seçim ekonomisi uygulandığı için harcamalar arttı. Merkez Bankası’nın rezervleri de hızla tükeniyor” ifadelerini kullanmıştı.

“Tarım sektörü yeniden canlandırılmalı”

Türkiye’nin istediği faiz oranlarıyla borç bulmasının çok zor olduğunu söyleyen Geçer, Hükümetin IMF’ye gitmek zorunda kalabileceğine de vurgu yapmıştı. Ülkede, tarım sektörünün yeniden canlandırılması gerektiğine dikkat çeken Geçer, “Dolara ve uluslararası piyasalara bağlı bir Türkiye’nin, doğru adımlar atabilmesi mümkün değil. Dolar, seçimlerin ardından 10 lirayı görebilir. Dolar 10 lira olursa, gram altının fiyatı ise 500 lirayı bulur” açıklaması endişeleri arttırmıştı.[1]

Yalçın Küçük’ün sarsıcı iddiaları, itirafları ve ihbarları!

B. Sadık Albayrak[2]: Hocam, sizinle söyleşi yapmayalı uzun bir zaman oldu. Herkes düşüncelerinizi merak ediyor. Türkiye’de önemli değişiklikler oldu. Türkiye’de bir tek adam yönetimi kuruldu. Sizin “Seçimlerin Sonu, End of The Election” tezleriniz var. 2014 30 Mart seçimlerinden sonra yazdığınız tezlerde, “Türkiye’de artık seçimler bitmiştir” dediniz. 31 Mart’ta bir yerel seçim yapılacak ve toplumda, halkta seçimlerin bittiği, seçimlerin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine dair derin bir karamsarlık var. Siz de gözlemliyor musunuz bunu?

Yalçın Küçük: Şuna katılırım; karamsarlık değil, ama bir patlama olacak. Patlamanın ne olacağını bilemeyiz. Ama ben bunların sonunda önemli değişmeler bekliyorum. Bambaşka bir Türkiye ortaya çıkacak, çok farklı olacak, bunu hissediyorum. Bunu görüyoruz. AKP bitecek. Zaten AKP önemli ölçüde tükenme süreci yaşıyor ve ayakta kalmaya çalışıyor. AKP vurmaya çalışacak. AKP kolay kolay teslim olmaz. Çok gücü olduğunu zannetmiyorum. Ama çok fazla güç sahibi olduğunu göstermeye çalışacak. AKP şu ana kadar güçsüz olduğu halde güçlü oldu. Güçsüz olduğu halde güç gösterisi yaptı. Çok enteresan; AKP nihayet nedir, bir parti midir, başka bir şey midir, onu bilemiyoruz. AKP’nin ne gücü olduğunu tam bilemiyoruz. Ama çok açık olarak, AKP bir zenginler kulübüdür. Şu anda üçüncü zengin de çıktı. Birincisi Tayyip Erdoğan’dır, ikincisi Binali Yıldırım geldi, şu anda üçüncü zengin çıktı. Bir adamı alıyorsunuz, getiriyorsunuz, birdenbire sanki onu gökten indiriyorsunuz, önemli bir adam yapıyorsunuz, niye önemli bir adam, onu da bilmiyorsunuz. Servet olarak üçüncü adam çok zengin, Berat Albayrak, başka hiçbir özelliği yok. Birdenbire oraya geldi.

B. Sadık Albayrak: Hocam, geçenlerde Korkut Boratav’ın önemli bir söyleşisi yayınlandı. Orada Korkut Boratav şunu söyledi: Kapitalistler, Türkiye’deki oligarşi AKP’nin yaptığı her değişimi destekledi. Buna ne diyeceksiniz?

Yalçın Küçük: Bu benim söylediğimle aynı. Rejim kendini korudu. Bu sağ (Kapitalist-Liberalist) rejimden başka hiçbir çözüm bulamadılar. AKP karşısında muhalefet yoktu ve daha ötesi (malum odaklar bunları) destekliyordu. Yalçın Küçük’ün öteden beri söylediği, başından itibaren CHP eşittir AKP’dir, Kemal Kılıçdaroğlu eşittir AKP’dir. Kemal Kılıçdaroğlu eşittir iktidardır. Kemal Kılıçdaroğlu eşittir zorbadır.

B. Sadık Albayrak: Toplumun yüzde 50’sinden fazlası AKP’nin getirdiği bu yeni rejimi tanımıyor, köklü bir itirazı var. Fakat bunun politikadaki karşılığı yok, örgütü yok. Yani toplumun yüzde 50’si reddediyor ama bu reddin önüne düşecek, bunu siyasal olarak örgütleyip sonuç alacak, iktidara taşıyacak partisi yok. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Niye Türkiye bu kadar çaresiz kaldı?

Yalçın Küçük: Doğrudur; ortada hiçbir (ciddi ve gerçekçi) politika yok. Seçimlerin sonunu bekleyeceğiz. Ya ortalıkta çok büyük bir çarpışma olacak yahut da başka bir şey olacak. Ne olacağını bilemeyiz. Dediğin nokta çok doğru, ortada hiçbir muhalefet yok. Böyle bir parti, Tayyip Erdoğan, onun yanında bir iki adam, 17 yıldır hiçbir muhalefetle karşılaşmadılar. Gezi’de biraz sarsıldılar, onu da atlattılar. Ortada hiçbir muhalefet olmayan bir durum var. 17 yıldır hiçbir sol yok, hiçbir sağ yok, (bu normal ve doğal) olur mu? Hiçbir muhalefet yok. 2013 yılında ne olduğunu tam bilemediğimiz bir Gezi çıktı, sarstı ortalığı, o sarsıntının arkasından hiçbir şey olmadı. Tayyip Bey, tekrar geldi oturdu. Tayyip Bey’in yanına da sadece paralara hâkim olan bu adam, Binali geldi. Onun ötesinde de bir çocuk çıktı, neydi adı, Berat mı? Üç tane adam bu Türkiye’yi uzun müddet idare ettiler. Hiçbir itiraz da olmadı. 17 yıldır bir itiraz olmadı. Böyle bir ülke olabilir mi? Siz bir de bu taraftan bakın! 17 yıldır bir sessizlik var. Bir 2013 sarsıntısı oldu, başka bir şey yok. Bu kadar rahat bir düzen düşünemezsiniz. Komik bu. 17 yıl hiçbir itiraz yok.

Seçimlerden sonra, bambaşka bir Türkiye olacak!

B. Sadık Albayrak: Siz, “Ergenekon” davasıyla hapishanedeyken orada arkadaşlarınızla seminerler düzenliyordunuz. Aydınlık’ta da bunları yazıyordunuz. Türkiye’nin “viabilitiy” yani yaşayabilirlik sorunlarını tartışıyordunuz. Bugün artık ülke bir enkaza mı dönüşmüştür? Yaşayabilirlik sorunu ağırlaştı mı?

Yalçın Küçük: Hayır, artık (Türkiye’nin) bu şekilde yaşama şansı yoktur. Türkiye başka bir şekilde olacak, başka bir rejim kurulacaktır. Ekonomi zayıflayacak, tıkanacak, yavaş yavaş yeni ekonomiler ortaya çıkacaktır.

B. Sadık Albayrak: Sosyalist bir ekonomi çözüm olabilir mi?

Yalçın Küçük: Hayır, şu anda öyle işaretler yoktur. Ama seçimden sonra ne olacak, onları bilemiyoruz. Yani “unknown”, bilinemez bir ülke Türkiye artık. Çok önemli bir servetleri var AKP’nin. Üçü de çok büyük zengin durumdadır, ellerinde para bulunmaktadır. Bu servetleri onları bir müddet yaşatacaktır. Evvela bazı yerlere çekilecekler bunlar. Kendilerini korumaya çalışacaklar. Bu koruma da Türkiye’den uzaklaşarak mümkündür. Bağlarını kurdukları bir ülkeye gidecekler. Öyle görünüyor. Şunu söyleyebiliriz: AKP dönemi bitmiştir artık. Bu tür iktidarlara daha sert bir tepki olur mu, onu bilemeyiz, bunlar tahminlerin ötesindedir. Bu süreçte hiç kimse doğru tahmin yapamaz. Türkiye’nin hangi sertlikte, hangi kolaylıkla bu işlerden geçeceğini söylememiz mümkün değildir. Yani tarih bunlara işaretler vermez.[3]

Binali Yıldırım, TÜSİAD üyeleriyle toplantısında tarihi bir itirafta bulunmuşlardı.

TBMM Başkanı ve AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım, Türk Sanayicileri ve İşinsanları Derneği (TÜSİAD) heyeti ile Beyoğlu Pera Palace Otel'de gerçekleşen istişare toplantısındaki konuşmasından dikkat çekici bir çıkış yapmıştı: “Biz para yağmur gibi yağarken, sanki ödemeyecekmiş gibi bol bol almışız. Geri ödeme zamanı gelince 'yav nereden çıktı bu (borçlar)?' demeye başlamışız!”[4] O sırada TBMM Başkanlığından henüz istifa etmeyen Binali Yıldırım’ın bu itirafları, Türkiye’nin faizleriyle birlikte 1 Trilyon Dolara ulaşan dış borçların nasıl alındığının ve sorumsuzca harcandığının kanıtıydı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, milli uçağımızın 2026’da göklerde olacağını açıklamış, ama aklı başında hiç kimse inanmamıştı. Çünkü Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’nin yaptığı açıklama kendisini yalanlamaktaydı. Pakdemirli: “Uçaklarınız, roketleriniz olabilir ama buzdolabı boşsa bunların hepsi anlamsızdır.” deyip çıkmıştı. Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, tarımın savunma sanayinden daha önemli olduğunu da hatırlatmıştı.

“Erdoğan’a suikast yapılacağı!” iddialarıyla gündem saptırılmaya ve oy avcılığına başlanmıştı!

“Türkiye, tarihsel döngü içinde, bir kez daha 10 Kasım 1938 saat 09.04’e gelmiş vaziyettedir. Halifenin topraklarını tıpkı Selahaddin Eyyübi gibi Haçlı’nın kirli postalından temizlemiş olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, son nefesini vermesinden bir dakika öncesindeyiz. Onun ölümünden sonra, bu ülkenin 12 Temmuz 1947’de İsmet İnönü’nün imzaladığı Türk-Amerikan İkili Askeri İşbirliği Anlaşması ile Amerikan mandasına dönüştürüldüğünü biliyoruz. (Atatürk tedavi edilmemiş, ölüme sürüklenmiş bir liderdir)… İlk saldırısını Erdoğan ameliyata girerken 7 Şubat 2012 MİT Krizi ile yapan küresel vesayeti 15 Temmuz’da püskürttük. Ama meselemiz bitmedi. Emperyalizm daha ölümcül, büyük bir saldırıya hazırlanıyor… Sözüm tam bu noktada, Emine Erdoğan’adır: Gazi, yalnız bırakılmış bir adamdı, bir sağlık saldırısına açık hale getirilmişti, ama çok şükür ki siz oradasınız (Sn. Erdoğan’ın yanındasınız). Lütfen, Başkan’ın yediğinden içtiğinden elinizi asla eksik etmeyin!”[5] diyen ayarı ve amacı malum Ardan Zentürk, yanlış kıyaslamalar ve kasıtlı çarpıtmalarla Erdoğan’la Atatürk’ü aynı kategoriye sokmaktan utanmamıştı. Acaba bu sahte yaklaşımların altında hangi kuşkular ve kurgular yatmaktaydı?

AKP'li eski vekil Metin Külünk, “Çok net söylüyorum; her an kamikaze dalışı bekleyin, 15 Temmuz gibi her an!” diye uyarmıştı!

AKP eski Milletvekili Metin Külünk, Kırşehir’de genç partililerle bir sohbet yapmıştı. AKP’li Külünk, buradaki konuşmasında dikkat çeken ifadeler kullanmıştı. “Türkiye’de İslami camialar vazifesini yapamadı. İslami Camialar güce, paraya, arabasının markasına, şöhrete, gayri meşru paraya teslim oldu, helal-haram meşruiyetini ortadan kaldırdı” ifadeleriyle tarikat ve cemaatleri sert bir dille eleştiren Metin Külünk, “Çok net söylüyorum; her an kamikaze dalışı bekleyin, 15 Temmuz gibi her an!” diye niye uyarmıştı?[6]

 Kaçma hazırlığı provası mıydı?

Eski hukukumuz olan bir bürokrat anlatmıştı; o da yakınlarından duymuştu:

2019 Ocak ayı sonlarıydı!..

Bir uçuşta VİP yolcu (Devlet erkanından) olduğu bilgisi verilerek işlemlere dikkat edilmesi yönünde bilgi paylaşılmıştı. İlgili yolcuların Berat Albayrak’ın yolcuları olduğu, azami özen gösterilmesi gerektiği uyarılmıştı. Yolcular geldiğinde, sistemde kayıtlı olan yolcular ile gelen yolcuların farklı kişiler oldukları anlaşılmıştı. Sistemde kayıtlı yolcular yerine bizzat Berat Albayrak’ın kendisi, eşi, çocukları ve yakınları çıkmışlardı. Ancak nedense sahte rezervasyonlarla isimlerinin açıklanmasına engel olmuşlardı. Yine normal yolcu (VİP yolcuların kullandığı ana kapı) kapılarından geçmeyerek kendilerini bir şekilde kamufle etmeye çalışmışlar, ayrıca kendilerinden sonra yolcu girecek şekilde uçağa gelerek, uçak içerisinde yaşanabilecek bir protestoya karşı tedbir almışlardı.

2018 yılında ise şu konuşmalara şahit olmuşlardı:

Cengiz İnşaat sahibi Mehmet Cengiz, Cemal Kalyon ve bazı bürokratlar kendi aralarında ticaretten ve siyasetten konuşurken, bir kişinin adını anarak (Garanti Bankası eski Genel Müdürü Ergun Özen) kendisinin çok yetenekli olduğunu, ticari olarak kabiliyetinin çok ileri seviyede bulunduğunu, ancak patronun (RTE) saplantılı olmasından dolayı, o kişinin Gezi olayları sırasında attığı bir tweet nedeniyle çizik yediğini aktarmışlardı. Ardından birkaç kez daha takıntılı ve saplantılı olduğu yönünde başka örnekler vererek konuşmalarını sürdürürken, hatta bir ara Mehmet Cengiz: “O adam bende olsun, rekor cirolar elde edecek şirketlerim olur.” diye hayıflanmıştı. Ardından süreci kendi lehine çok iyi kullandığını ifade ettikleri Yiğit Bulut hakkında konuşmaya başlamışlardı. Yiğit Bulut’la ilgili: “Fırsatı çok iyi kullandı ve kendini çok iyi pazarladı” şeklinde ifadeler kullanmışlardı. Ve yine Yiğit Bulut’un muhtemel bir kaçışla ilgili bağlantıları ve ayrıntıları ayarladığı da gündeme taşınmıştı.

Dış politika tıkanmıştı: Ankara-Washington arasındaki Suriye trafiği niye yoğunlaşmıştı?

Trump’ın damadı Kushner’dan sonra, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye’de üst düzey görüşmeler yapmıştı. Görüşmelerin ana başlığını ABD’nin Suriye’den çekilme planı oluştururken, görüşmelerde ayrıca Münbiç yol haritası, S-400 ve patriot hava savunma sistemleri de konuşulacaktı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve üst düzey danışmanı Jared Kushner’dan sonra, bu sefer de Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Türkiye’ye gelerek temaslarda bulunmaya başlamıştı. Temasların konusu ise yine Suriye ve özel Kürdistan hazırlığı olacaktı. Türkiye’ye gelen Jeffrey, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal başkanlığındaki heyet ve askeri yetkililerle buluşmuşlardı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile de görüşme planlanmıştı. Son üç ayda Türkiye’ye dört defa gelen Jeffrey’in dosyasındaki en önemli konu başlığı, önümüzdeki aylarda ABD’nin Suriye’den çekilmesi ile ilgili planı olacağı konuşulsa da daha sinsi bazı dayatmaları olduğu sırıtmaktaydı. Plana göre birliklerinin 400 kadarını Suriye’de bırakacak olan ABD, Türkiye-Suriye sınırı paralelinde başta ABD’li olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin askerlerinin denetiminde bir güvenli bölge oluşturmaya çalışmaktaydı. Türkiye ise böyle bir plana karşı çıkmaktaydı. O nedenle görüşmelerin can alıcı gündemini çekilme planı oluşturmaktaydı. Ayrıca bunun yanında görüşmelerde Münbiç yol haritası, S-400 ve Patriot hava savunma sistemleri de ele alınmıştı.

AKP iktidarının ve Sn. Erdoğan’ın kurusıkı palavralarına rağmen ne Gazze’deki ambargo kalkmış, ne de Mavi Marmara şehitlerinin hesabı sorulmuştu... Üstüne üstlük İsrail ile yapılan anlaşmada, şimdiye kadar yalanlanmayan gizli maddelerin olduğu ortaya çıkmıştı. Yetmez; Trump, İsrail’in işgal ettiği Suriye’ye ait Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olarak tanınacağını açıklamıştı. Buna sözde karşı çıkan Sn. Erdoğan, ne yazık ki “Arap Baharı” palavrasıyla Suriye’nin karıştırılması ve Büyük İsrail’e zemin hazırlanması tuzağına taşeronluk yapmıştı.

İsrail’le gizli anlaşmada neler vardı?

Türkiye yerel seçimlere kilitlenmişken iktidar bazı “dava”ların bu siyasi gündemin içerisinde kaybolmasına çalışmaktaydı. Hukuksuz bir şekilde Siyonist İsrail’le normalleşme adına kapatılan “Mavi Marmara Davası”na ilişkin gizli maddeler ortaya çıkmıştı. Şehitler üzerinden yapılan gizli pazarlık, İsrail Hukuk Merkezi (Israellaw Center – ILC) tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne gönderilen belgeyle ortaya çıkmıştı. İsrail tarafından ortaya konan ve gizli 5 maddenin de yer aldığı anlaşmaya ilişkin, Türkiye makamlarından hiçbir yalanlama yapılmamıştı.

Türk Hükümeti, İsrail aleyhine işleyen yasal işlemleri hızlı şekilde sonlandıracaktı!

ILC tarafından gönderdiği iddia edilen 5 gizli maddeler şöyle açıklanmıştı:

Madde 1- Türk hükümeti, anayasadaki güçler ayrılığı sınırları içinde, filo olayıyla alakalı olarak Türkiye’de süren tüm ulusal yasal işlemlerin hızlı şekilde sonlandırılması için çalışacak. Her şekilde, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, filo olayıyla ilgili Türkiye’de süren her yasal işlem, ulusal yetkili mahkemelerde sonlandırılacak.

Madde 2- İsrail ve Türkiye, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından her bir ülkenin, kendi vatandaşları aleyhindeki suç duyurularını incelemek ve uygun olduğunda dava açmak için özel yargı yetkilerine sahip olması konusunda anlaşmıştır.

Terörle Mücadele Mutabakatı

Madde 3- Türkiye ve İsrail, kendilerine ait topraklardan birbirlerine karşı herhangi bir terörist ya da askeri faaliyete izin vermeyeceğini ya da yurt dışındaki bu tarz faaliyetleri desteklemeyeceğini beyan eder. Bu maksatla, Türkiye ve İsrail, kendi topraklarında herhangi bir örgüt ya da kuruluşun karşı tarafa karşı bu tarz faaliyetlere girişmemesi, planlamaması, yürütmemesi, yönetmemesi ya da finanse etmemesi için gereken tüm önlemleri alacağını garanti eder.

Siyonistlerin Güvenlik Kaygıları Ön Planda Tutularak Hazırlanmıştı:

Madde 4- İsrail, Türkiye ile Gazze Şeridi’ndeki nüfusun yararlanacağı projelerde iş birliği yapmaktan memnuniyet duyacaktır. Bu maksatla aşağıdakiler üzerinde anlaşmışlardır:

- Türkiye’den ithal edilen sivil malların Gazze Şeridi’ne İsrail’den açılan kara sınırları üzerinden geçmesi, Filistin yönetiminin yerel temsilcileriyle koordinasyon da dahil olmak üzere, yürürlükte olan prosedür ve protokollere ve güvenlik kaygılarına bağlıdır. Türkiye’den gelen inşaat malzemelerinin Gazze Şeridi’ne girişi, "Gazze Yeniden İnşa Mekanizması" koşullarına uygun şekilde yapılacaktır.

- Türkiye, Gazze Şeridi’ne, İsrail ve Filistin Yönetimi’nin Gazze’de çalışmasına onay verdiği bankalar üzerinden para gönderebilecektir, bu da İsrail’in güvenlik kaygılarına bağlıdır.

- İsrail, Türkiye’nin Gazze Şeridi’nde bir deniz suyu arıtma tesisi açma niyetini memnuniyetle karşılar. Türkiye, bu tesisi, tek başına ya da ilgilenen diğer ülkelerle iş birliği halinde inşa etme niyetini beyan etmiştir, bu da İsrail’in önceden vereceği onaya, güvenlik kaygılarına bağlıdır.

- Gazze Şeridi’yle ilgili uzlaşmaya varılan yukarıdaki tüm maddelerin, bölgede sükûnet sağlandığı sürece uygulanması kabul edilmiştir.

Madde 5- İsrail ve Türkiye, 22 Mart 2013’te varılan uzlaşmanın, 28 Haziran 2016’da imzalanan anlaşmanın ve bu ekte belirtilen düzenlemelerin, filo olayı ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeler ve sonuçlarıyla alakalı süren tüm sorunları kapsadığı ve hepsini sonlandırdığı kabul edilir.

Her nedense bu metnin ve ek maddelerin yalan olduğuna dair, Türkiye ve Siyonist İsrail rejiminden şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmamıştı.

Serdar Turgut ne anlatmaya çalışmaktaydı?

“Ben John Bolton’u makam odası ortamında hiç görmedim. Ama bunu görmüş olan gazeteci arkadaşlarım var. Gözlem güçlerine güvendiğim, sağlam karakterli gazeteciler bunlar. Onların bana anlattıklarından ve yazdıklarından çıkardığım kadarıyla, önümüze şöyle bir John Bolton ruh hali ortaya çıkıyor:

Her an sürpriz karar alabilir konumdadır!

1- Resmi toplantı yaparak karar vermeyi hiç sevmiyor. Tercih ettiği yöntem duvarında asılı bir eski fotoğraftan belli. O fotoğrafta, George Bush Başkanlık döneminde Oval Ofis'te masasının yanında ayakta durmuş ve etrafında ulusal güvenlik kadrosunun tüm önemli adamları bir daire olmuşlar, belli ki önemli bir karar alınıyor. Bolton da böyle spontane, ayak üstü konuşmalarla karar almayı tercih ediyor. Hatırlayın Türkiye’ye geldiğinde İbrahim Kalın ile böyle ayakta konuşurken bir fotoğrafı çekilmişti.

Masasında el bombası maketi bulundurmaktadır.

2- Masasının üstünde oldukça ağır olan sahte bir el bombası duruyor. Bunu evraklar, dosyalar dağılmasın diye ağırlık olarak kullanıyor. El bombası seçimi Bolton’un savaş hayranlığının bir sembolü tabii ki. Bolton ele alınan konu ve ülke ne olursa olsun ikinci cümlesinde sorunu bombalamayla, hava harekâtıyla çözmeyi öneriyor. Bu Washington’da biliniyor. İran’a karşı politikalar yönetimde konuşulurken Bolton İran’ın da bombalanmasını önermiş ama bu o zamanki Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü John Kelly tarafından veto edilmişti. Venezuela’yı işgal planını da hazırlatan John Bolton. Bunlar bilindiği için masadaki o el bombası Washington dünyası açısından hiç şaşırtıcı değil.

Övündüğü İran kararını Trump’a o çıkartmıştır.

3- İran'a ambargo kararını aldırmaktaki rolünden gurur duyuyor. Trump o kararı imzalarken çekilmiş fotoğrafını imzalayıp Bolton’a göndertmiş, o da bunu da duvarına asmış. İmzalı fotoğrafı bizzat getirenin Ivanka Trump olduğu da söyleniyor Washington’da. O imzada kullanılan kalem de Trump tarafından ona hediye edilmiş ve masasının üstünde duruyor.

Trump kendisine: “Gördün mü Türkiye hakkında yazdığımı?” diye tweet atmıştır.

4- Kendisini ziyaret eden gazetecilere, Başkan'la ne kadar yakın ilişkisinin olduğunu anlatmayı seviyor. Örneğin onun anlattığına göre Trump, Türkiye’yi ekonomik açıdan tehdit eden tweetini attıktan sonra hemen Bolton’u aramış ve "Gördün mü bak ne biçim tweet attım" demiş. Anladığım kadarıyla Trump’la son derece ciddi konularda bile aralarında ergen çocuklar gibi konuşabiliyorlar …”[7] Bu ifadeler Trump’ın Yahudi Siyonist Bolton’a yaranmaya çalıştığının ve onun talimatıyla iş yaptığının itiraflarıydı. Ve zaten Trump’ın; işgal altındaki Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olarak tanınacağını açıklaması, bu Siyonist uşaklığının son kanıtıydı.

Hulusi Akar’ın: “Güvenli bölgede sadece Türkiye olmalıdır!” mesajı gönüllerimizi ferahlatmıştı!

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar: "ABD’nin Suriye’den çekilmesinden sonra oluşacak boşluk, teröristler için güvenli bölge haline gelmemelidir. PKK, PYD, YPG aynıdır. Bu nedenle YPG terör örgütünün bölgeden çıkarılması, hudutlarımızın ve halkımızın güvenliği açısından en önemli konudur. Güvenli bölgede sadece Türkiye olmalıdır" diyerek net ve mert tavrını ortaya koymuşlardı. Hulusi Akar, Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada, "Unutulmamalıdır ki PKK, PYD, YPG aynıdır. Bu nedenle YPG terör örgütünün bölgeden çıkarılması hudutlarımızın ve halkımızın güvenliği açısından en önemli konudur" diyerek milli duyarlılıklarımıza tercümanlık yapmıştı.

Almanya'nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen 55. Münih Güvenlik Konferansı'na, Türkiye'yi temsilen Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar katılmıştı. Münih Güvenlik Zirvesi kapsamında gerçekleştirilen DAEŞ’le mücadele toplantısında konuşan Akar, ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere Savunma Bakanlarının da bulunduğu toplantıda, Türkiye’nin terörizmin her çeşidiyle mücadele ettiğini, bundan sonra da mücadeleye devam edeceğini vurgulamıştı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarında 3 binden fazla radikal DAEŞ üyesi teröristin etkisiz hale getirildiğini belirten Akar, "ABD’nin Suriye’den çekilmesinden sonra oluşacak boşluk, teröristler için güvenli bölge haline gelmemelidir" uyarısını yapmıştı. DAEŞ ile mücadele kapsamında Türkiye’de konuşlu koalisyon kuvvetlerinin hava harekâtları düzenlediğini hatırlatan Akar, bunun da Türkiye’nin DAEŞ ile mücadelede verdiği desteğe iyi bir örnek olduğunu hatırlatmıştı.

"Fırat Kalkanı Harekâtı, bir NATO üyesi ülke tarafından DAEŞ’e karşı icra edilen ilk ve tek karadan yapılan harekât olma özelliğini taşımaktadır" diyen Akar, DAEŞ ile mücadeleyi göğüs göğüse yapan tek ordunun Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu belirtmesi anlamlıydı. Fırat Kalkanı Harekâtı'nda Türk Silahlı Kuvvetlerinden şehitler verildiğini, "Tüm harekât boyunca toplam 21 bin hedef ve yaklaşık 3 bin DAEŞ’li terörist etkisiz hale getirildiğini", DAEŞ ve diğer terör örgütlerinin baskısı sonucu aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 3,6 milyon insanın Suriye’deki evlerini terk ederek güvenli gördükleri Türkiye’ye sığınmak zorunda kaldığını anımsatan Akar, Türkiye’nin, kucak açtığı Suriyeliler için yaklaşık 35 milyar dolar harcama yaptığını vurgulamıştı.

Hulusi Akar’ın "PKK'lı teröristler Kürt kardeşlerimizi temsil etmemektedir" mesajı!

PYD/YPG’nin Kürtleri temsil etmediğini belirterek, "Kürtler bizim kardeşimiz. Bizim tek hedefimiz teröristlerdir. Bazıları PKK’yı Kürtler olarak niteliyor. Bu son derece yanlış. DAEŞ’li teröristlerin Müslümanları temsil etmediği gibi PKK'lı teröristler de etle tırnak gibi bir bütün olduğumuz Kürt kardeşlerimizi temsil etmemektedir. Unutulmamalıdır ki PKK, PYD, YPG aynıdır. Bu nedenle YPG terör örgütünün bölgeden çıkarılması hudutlarımızın ve halkımızın güvenliği açısından en önemli konudur" diyen Akar’ın uyarıları muhataplarını şaşırtmıştı. "Fırat’ın doğusundaki 440 kilometrelik sınır hattında oluşturulacak güvenli bölgenin emniyetinin koalisyon tarafından sağlanması, uygun ve yeterli olmayacaktır. Güvenli bölge sadece Türkiye için değil, evlerini terk etmek zorunda kalan Suriyeli mültecilerin vatanlarına güvenli şekilde dönmeleri için de önemlidir. Güvenli bölgede sadece Türkiye olmalıdır" diyen Akar, Türkiye'nin güney sınırları boyunca bir terör koridoru oluşturulmasına asla izin verilmeyeceğini de tekrarlamıştı. Türkiye’nin batıdan uzaklaştığına yönelik iddialara da değinen Akar, "Türkiye batıdan uzaklaşmadı, NATO başta olmak üzere tüm sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmeye devam ediyor" diyerek, Batı’nın çifte standardını hatırlatmıştı.

ABD’den S. Arabistan’a nükleer reaktör kıyağı!

Amerikan basını, Donald Trump yönetiminin, Suudi Arabistan’a nükleer silah yapımında kullanılabilecek nükleer reaktör satma planının olduğunu yazmıştı. New York Times gazetesinde Nicholas Kristof imzasıyla yayımlanan haberde, ABD Başkanı Donald Trump'ın başdanışmanı Yahudi damat Jared Kushner'in, Suudi Arabistan “ziyaretinde” Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Suudi nükleer programı ve Amerikan yardımını görüşmüş olabileceği hatırlatılmıştı.

Kuzey Kore ve İran'ın nükleer silahlardan arınmasını isteyen Trump yönetiminin, Suudi Arabistan'a nükleer silahlanma konusunda yardım ediyor olabileceği ifade edilen haberde, Trump yönetiminin Suudi Arabistan'a nükleer silah yapımında kullanılabilecek nükleer reaktörler satma planının olduğunu yazmıştı. Haberde, Trump'ın damadı Kushner'in ailesinin, Manhattan'da 666 Fifth Avenue isimli oldukça pahalı bir mülk yüzünden emlak işinin sallantıda olduğu, ancak geçen Ağustos ayında Suudi Arabistan'a reaktörler satmaya çalışan ve nükleer servis işiyle de uğraşan Brookfield Varlık Yönetimi tarafından 1,1 milyar dolar ödenerek Kushner ailesinin kurtarıldığı vurgulanmıştı.

Suudi Arabistan'a nükleer reaktörler satma planının, aralarında eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn'in de bulunduğu bir grup emekli ulusal güvenlik yetkililerince ortaya atıldığı belirtilen haberde, önce Suudi Arabistan'da 40 nükleer santral oluşturulması kararı alındığı, ancak şimdilik sadece iki nükleer santral ile başlanmasının planlandığı aktarılmıştı.

İslam Birliği kurulmadan Haçlı saldırıları durmayacaktı!

“Çağdaş Haçlı” kafalı Brenton Tarrant adlı cani, Yeni Zelanda’da iki camiye saldırarak 70 masum Müslüman’ı şehit ediyordu. Katliam her yönüyle planlıydı ve dünyaya mesaj verme hedefi taşıyordu. Katilin 74 sayfalık kin ve nefret dolu manifestosu da bunu doğruluyordu. Bunun bir manyağın tek başına yaptığı saldırı olarak geçiştirilebilmesi mümkün görülmüyordu. Senaryo böyle hazırlansa da işin içinde bir mühendislik olduğu sırıtıyordu. Manifesto; tarihi Hilal-Haç kavgasını bitmemiş, sürüp giden bir kavga olarak lanse ediyordu. Cani ile beraber yakalanan iki kişinin daha önce hiçbir sabıkasının olmaması da dikkat çekiyordu. Saldırganın başına yerleştirdiği kamera ile katliamı kaydetmesi ve yanında beş silah birden bulundurması, kafasına koyduğu saldırıda ne kadar kararlı ve de propagandaya yönelik olduğunu gösteriyordu. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in saldırıdan sonra yaptığı açıklamada ifade ettiği gibi saldırgan yakalanmasaydı, 50 kişiyi öldürmekle yetinmeyeceği ve saldırılarına devam edeceği anlaşılıyordu. Arabasını buna hazırlık için silah deposu haline getirdiği ortaya çıkıyordu.

Batı basınının buna rağmen Avustralya nüfusuna kayıtlı bu katile terörist demeye dili varmıyordu. İslam’la kolayca yan yana getirilen bu kelime nedense Hristiyanlıkla ilişkilendirilmiyordu. Hatta bunun için özenli bir dil kullanılıyordu. Hristiyanlık adına, haçlı ruhunu diriltmek maksadıyla, üstelik Türkiye’ye ve Türklere karşı kinini de ortaya kusarak, bu kastını açık açık ortaya koymasına rağmen, katliam adi bir vaka gibi yansıtılmaya çalışılıyordu. Türk ve Müslüman düşmanlığı vurgusu yapmış olması, silahına ve şarjörüne tarihteki Türk ve Müslüman düşmanlarının isimlerini yazması, beyni dönmüş Hristiyan ülküsüne sahip teröristlerle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Evet, bir terörist değil, başta Batı olmak üzere dünyanın dört bir tarafında radikal Hristiyan bir terör dalgası oluşturulmaya çalışılıyordu. DAEŞ’i icat edenlerin bunu da düşüneceklerini unutmamak gerekiyordu”[8]

Yeni Zelanda’da iki camide Cuma namazı kılan masum Müslümanlara otomatik silahlarla saldıran ve 70 kişiyi şehit eden Haçlı Teröristi, beylik laflarla kınayan yetkililerin bu tavırları samimiyetten uzaktı. Çünkü asıl yapılması gereken, Haçlı AB kapısından ayrılıp İslam Birliği’ni kurmaktı. Kaldı ki Terörist İsrail bu tür saldırıları Mescid-i Aksa’ya her gün yapmakta ve masum Müslümanları doğramakta, ama AKP iktidarı, İsrail’le imzalanan normalleşme anlaşmasını bile hâlâ askıya almamaktaydı.

Ekşi Sözlük yazarı gibi birtakım soysuzlar ve sütü bozuklar Yeni Zelanda’daki Haçlı katliamını sevinçle karşılayıp arka çıkarken, iktidar ve yandaşları ise, artık İslam Birliği’ni kurmaya ve İslam Savunma Paktı’nı oluşturmaya öncülük yapmak gibi ciddi ve caydırıcı tedbirler yerine, konuyu istismar edici ve oy avcılığına çevirici kof kınamalarla geçiştiriyorlardı.

 

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] 19 03 2019 / Yeniçağ – Seçimlerden sonra Dolar 10 lira olacak.

[2] Not: B. Sadık Albayrak. Sosyalist yazar ve edebiyat eleştirmeni Berat Albayrak’ın babası Sadık Albayrak’la karıştırılmamak için isminin başına “B-Bizim” mahlasını koymuş.

[3] Bak: Odatv internet sitesi / 08 03 2019

[4] Sabah.com.tr / 15 02 2019

[5] Star / 11 02 2019

[6] 20.03.2019 – Odatv

[7][7] 11.02.2019 – Serdar Turgut

[8] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız / 19 03 2019

 

Ahmet AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Okunma Sayısı: 360

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR