Get Adobe Flash player
Reklam

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK ÇOK MU AYKIRIYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 51
ZayıfMükemmel 

 

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK

ÇOK MU AYKIRIYDI?

          

Atatürk’ün ailesi ve yakınları:

O dönemler, Balkanlar ve Yunanistan Osmanlı-Türk toprağıydı. Tarih: 6 Mayıs 1876. Yer: Selanik. Bir Bulgar kızı, sevdiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul ediyor. Bulgarlar bu durumu sindiremiyor. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymaya çalışan 10 kadar Türk’ü de döverek, Amerikan Konsolosluğu'na götürüyor. Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, “kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir. Bu kıyafette bir kadının çarşafının yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz” diyerek Saatli Camii'nde toplanıyor. Kızın ABD Konsolosluğu’nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere hücum ediliyor. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin’in öldürülmesi olayı, bir anda uluslararası siyasal krize dönüşüyor.

Başkent İstanbul; Avrupa’nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman’ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm ediyor. Olayda elebaşı olduğu iddia edilenlerden biri de kızıl sakallarından dolayı “Kızıl Hafız” diye bilinen Hafız Ahmed ise, Atatürk’ün dedesi oluyor… Kızıl Hafız Ahmed, yedi yıl boyunca saklanacağı ve orada öleceği Makedonya dağlarına kaçıyor. Selanik Evkaf (Vakıflar) Dairesi’nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed’i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürülüyor. Zübeyde Hanım, kayınpederinin dağa kaçmasını ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izliyor. Çünkü henüz çok genç yaşta -yirmisinde- bulunuyor.

Babasının Evlilik Rüyası

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870’lerin başı zannediliyor. Rivayet odur ki: Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında aksakallı nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız görüyor. Pir, kızı göstererek; “Bu senin kısmetindir” diye müjde verip ortadan kayboluyor. Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti’nin kızı Hatice’ye gidip, “bana evlenmek için sarışın bir kız bulun” diyor. O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokaklara düşüyor. Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa’nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde’ye rastlanıyor. Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşı çıkmasına rağmen sonunda ikna ediliyor. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Yenikapı mahallesindeki evine gelin gidiyor. Ali Rıza Efendi, “Gülzar-ı Cennetim Zübeydem” diye hitap ettiği karısını çok seviyor. Zübeyde Hanım Yenikapı’daki evde üç çocuk dünyaya getiriyor: Ahmed, Ömer ve Fatma. Fatma daha yaşını dolduramadan ölüyor.

Ali Rıza Efendinin Askere Alınması

Babası Hafız Ahmed’in Makedonya dağlarına gitmesinden birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik’te kurulan Asakir-i Mülkiye’ye, yani yardımcı askerler birliğine katılıyor. 35 yaşındaydı; okur-yazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi veriliyor. Askerliği yaklaşık iki yıl sürüyor; Ayastefanos Anlaşması’ndan sonra askerliğe veda edip dönüyor. Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos dağının ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin ediliyor.

Ege denizi kıyısında Paşa Köprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik’e 120 km uzaklığındaydı ama kara yolu gitmezdi. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti. Üstelik Olimpos dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi. İşte Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut değildi. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım’ı bir korku saldı; “Ya Ahmed’ime de bir şey olursa?” Bu yüzden hep Selanik’e dönmek istedi.

Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaşlığı ilerletti; sonunda memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete girdi. 3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi’ye para kazandırır hale gelmişti. Yoksulluk günleri geçmişti ve işte; bu nedenle Selanik’e dönmek isteyen eşinden hep sabır beklemişti.

Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de vefat etti. Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi. O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalar meydana getirmişti. Kıyıları döven dalgalar Ahmed’in minik cesedini yerinden çıkarmış, dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etmişti. Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım, bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayılıvermişti. Paşa Köprüsü’nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım’ı teselli etmek için ellerinden geleni yapmış, ancak Ahmed’in ölümü sonrası yaşananlar, Zübeyde Hanım’ın ruhsal dünyasını derinden etkilemişti. Günler geçti; Zübeyde Hanım’ın gözünün önünden o korkunç manzara bir türlü gitmemişti. Geceleri kâbus gördü sürekli. Üstelik hamileydi…

Ahmed’in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü. Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu. Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygı duyuyordu. Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik’e götürmeyi uygun buluyordu. Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi’nde üç katlı pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına dönüp çalışmaya koyuldu.

Mustafa’nın Doğması!

Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi alt üst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi’yi Rum eşkıyalar kaçırıyordu. Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuştu. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, “Rum eşkıyalar barınmasın” diye ormanı yakmak zorunda kalıyordu. Tüm bu olaylar, doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım’ın sinirleri allak bullak ediyordu. İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu. Elinden tesbih, dudaklarından dua eksik olmuyordu. Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi. Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.

Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın mavi gözlü bir oğlu oldu… Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremiyordu, çünkü sütü kesiliyordu. Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı; Mustafa! Mustafa; Ali Rıza Efendi’nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı…”[1] tespitleri tarihi gerçekleri yansıtmaktaydı. Ve işte bu ailesinin ve geçmişinin Atatürk’ün manevi dünyasının oluşmasında önemli bir payı vardı. İşte Mustafa Kemal böylesine dindar ve asil bir Müslüman Türk evladıydı.

Atatürk’ün Milli ve Manevi Yapısı

“Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecek (milli ve manevi yapısına bağlı) kalacaktır.”[2]

"Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvveti; Rusya'daki komünizmin bizde tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir."

"Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, ananelerimiz ve sosyal bünyemiz göz önüne alınırsa, bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. İçtimaî nokta-i nazardan dinî kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Hatta, Türk milleti, lüzumu halinde, ona karşı savaşmaya hazırdır.”[3]

“Sosyalist filan bizim anlayamayacağımız, karışık bir zihniyetin ifadesidir. Sosyalist, bilmem ne list bilmiyoruz, vatan, millet, milliyetçilik biliyoruz.”[4]

İşte bu yüzden 12 Mart 1925’te Atatürk’ün “Aydınlık” ve “Orak Çekiç” adlı komünist ve Marxist dergileri kapattığını görüyoruz.

Atatürk’ün Masonluk ve Siyonizm anlayışı:

“Biliyoruz ki, ırk, milliyet farkı olmaksızın masonluğa herkes girebilir. Orada herkes usulü dairesinde masonluğun mukadderatına hâkim olabilecek mertebelere çıkabilir. Demek ki bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni de böyle bir teşekkülün başına şef olarak geçebilecek ve Türk masonluğunu idare edecek… Hatta ne bileyim bir Fransız bile, bir Yunanlı bile. Bütün bunlara göz yumacağız, masonluk milliyetçiliktir diyeceğiz öyle mi? Bu nasıl olur ve buna kim inanır?! Nazarı dikkatimi celbeden cihetlerden birisi de; Türkiye’ye Protestan ve genç Hristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmasıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır.”[5]

“Masonluk, Siyonist Yahudilerin elinde bir soygunculuk vasıtası olmuştur.”[6]

“Liberalizm, sömürgelerde uygulanmış bir sistemdir! Hâlbuki biz sömürge değiliz ve olmayacağız. Liberalizmi düşünmek inkılâbı inkâr etmektir.”[7]

Atatürk'ün Konya Türk Ocaklarında Konuşması: Dinimizin Yozlaştırılması!”

“Zihniyeti zayıf, çürük, hastalıklı olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslâm Âleminin sosyal topluluklarında hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar İslâm memleketleri; düşmanların ayakları altında çiğnenmiş, düşmanların esaret zincirine geçmiştir. Yine ilmen, fennen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni şekil alınca, devleti bütün esaslarıyla kabullenmekte, sürdürmekte zorlanıyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzlerce yıllık medeniyetinin kendi sosyal bünyesinde kararlaştırdığı alışkanlığa, inançlarına bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin asıllarıyla kendinden var olan eski esasların birbirine karıştığını görüyoruz. Bu tabii kaide, İslâm'ı kabul eden milletlerde de aynen meydana çıkıyordu. Kutsal İslâm dininin çok ulvî, çok değerli esas ve gerçeklerini; bu milletler olduğu gibi almamakta direndiler.

İslâmiyet'in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler, bir zaman için kendini gösterememiş ve yüze çıkamamışsa da, biraz sonra İslâmiyet'in gerçeklerine sarılmaktan, İslâm esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirası olan adet ve inançları, dine karıştırmaya başlamıştır. Bu yüzden İslamiyet'e dâhil birtakım kavimler, İslâm oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar. Geçmişlerinin kötü ve bâtıl alışkanlıkları ve inançlarıyla İslâmiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslâmiyet'ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.

Bu İslâm kavimlerinin içinde, bizim memleketimiz olan Türkler, Milli gelenek ve görenekleri itibarıyla sağlıksız düşüncelerden uzaktır. Türk toplumlarının gelenekleri, gerçek İslâmiyet'e uygun ve yakındı. Lâkin Türkler, bulundukları yer ve yaşadıkları bölgeler itibarıyla; bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin, o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hâl kendilerinde bozukluk, cehl ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor. Hz. Muhammed’i ve O'nun nasıl bir din müessisi ve dinî bir Devlet Reisi olduğunu anlayabilmek için kendisinin bilhassa, askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır… Muhammed (SAV) adındaki büyük şahsiyet bizatihi mütehassıs, mütefekkir, müteşebbis ve muasırlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispat etmiş bir varlıktı.”[8]

Mustafa Kemal’e göre; Müslümanlık; Türk'ün Milli (fıtri ve tabii) Dini ve Ruh Mayasıydı!..

Münir Hayri Egeli’nin hatıralarında anlattığına göre Atatürk'ün huzurunda bulunanlardan birinin "Türklerin milli dininin Şamanlık olduğunu" söylemesi üzerine Atatürk: "Ahmak! Müslümanlık Türk'ün milli dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir..." demiştir.[9]

“Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; bu şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz, aklın ve mantığın uyduğu bir din olmasaydı; mükemmel olmazdı, son din olmazdı.”[10]

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”

“Allah'ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen her türlü medeniyet buluşlarından azami derecede istifade etmek zaruridir. Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür.”

“Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.”

“Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimiz; şuura aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye'ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun'i ve bâtıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince, aydınlanacaktır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.

Büyük dinimiz; çalışmayanın, insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı Müslümanların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın! Hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.

Allah'ın dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasın diye yaratılmıştır ve azami derecede faydalanabilmek için de, bütün yaratıklardan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir” diye inanan ve konuşan bir önder elbette milli şuurludur, elbette manevi huzurludur... T.C. 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın; “Atatürk yaşasaydı elbette Milli Görüşçü olurdu” sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur.

Atatürk’ün Laiklik Anlayışı

29 Ekim 1933’te, Atatürk Müslümanlığı şu sözlerle övüyor: “Müslümanlık gerek müsamahakârlık gerek vicdani hürriyeti bakımından, dünyadaki inanılan akidelerin prensip itibariyle en üstünüdür.”

“Müslümanlık, son 5-10 asır içinde hükümdarların; onu kendilerine iktidar vasıtası olarak kullanmak istemeleri ve sözde din adamlarının imanlarını menfaatlerine feda ederek, istenilen “fetva”ları vermeleri yüzünden, esas kuruluşundan o kadar ayrılmıştır ki Peygamber devirlerine ermiş olanlar yeniden dünyaya gelseler; bu hurafelerle dolu itikatları görünce, mutekitlerini müşrik sanacaklardır.”[11]

“Bizim dinimiz makul ve en tabi bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.”[12]

“Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer, insana hüzün verir. Mutlaka bir şeye inanacağız. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslâm dini hepsinden üstündür.”[13]

"Hz. Muhammed (SAV) Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.”[14]

Mustafa Kemal’in Komünizmin ve Sovyetlerin dağılacağı öngörüsü ve tarihi uyarısı

Sovyetler Birliği yıkılmadan tam 56 yıl önce Atatürk; Sovyetlerin bir gün yıkılacağını, bunun için oradaki dili ve dini bir olan kardeşlerimizin olduğunu, -İslâm dinine vurgu yaparak- bu konuda hazırlıklı olmamız gerektiğini belirtmiştir. İşte 29 Ekim 1933 yılında bu konuda söylediği sözler:

“Ülküler devlet tarafından açıklanmaz, milletçe yaşanır. Dil bir köprüdür! İnanç bir köprüdür! Tarih bir köprüdür! Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Komşumuzdur. Müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, yarın avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman, Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bu bizim dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekir.”[15]

“Atatürk Yaşasaydı, Milli Görüşçü Olacaktı” (Prof. Dr. Necmettin Erbakan)

CIA Türkiye Masası eski şefi, ABD’deki Siyonist Yahudi Lobilerinin etkili ismi, Fetullahçıların ve AKP iktidarının destekçisi Graham E. Fuller’in yazdığı “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Timaş yy. Mustafa Acar çevrisi) dikkatle okunduğunda, özet olarak; iki ekolün tasfiye edilmesi gerektiğini, iki oluşumun da sahiplenilmesini öğütlediği görülecektir.

Dolaylı ifade ve işaretlerle Türkiye’de tasfiye edilmesi gereken, yani ülke ve bölge barışı dediği kendi Siyonist ve emperyalist hedefleri ve hâkimiyetleri için tehlikeli gördükleri iki ekol vardı:

1- Milli ve müstakil (bağımsız) düşünceye dayalı, AB içinde erimeye ve ABD’ye gizli sömürgeciliğe kapalı olan KEMALİZM…

2- Abdulhamit’in Pan-İslamist projelerini dirilten ve adım adım hayata geçiren ve böylece dünya barışı ve demokrasi yarışı (dedikleri Amerikan-İsrail hegemonyası)nı tehdit eden ERBAKANİZM…

Siyonist CIA şefi Graham Fuller bu iki tehdit ve tehlikeye karşı panzehir olmak cinsinden iki oluşumu ise umut ve kurtuluş gibi göstermektedir:

1- Çetin Altan ve oğulları gibi eski solcuların, Taha Akyol ve Nazlı Ilıcak gibi eski sağcıların, Fehmi Koru ve Mehmet Metiner gibi eski İslamcıların uydurup sahiplendiği ve Batı emperyalizmine entegrasyonun hedeflendiği 2. CUMHURİYETÇİLİK… Ki Graham Fuller de kitabına bu nedenle: “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” ismini vermektedir.

2- Ilımlı, yani Siyonizm’e bağımlı İslam safsatasıyla yozlaştırılmış, adalet ve hâkimiyet esası kısırlaştırılmış bir din anlayışının simgesi ve sahte Yeni Osmanlı modelinin halifesi olarak gösterilen (FETÖ) Fetullah Gülen hareketi…

Graham Fuller, rakamları çarpıtarak, azaltıp çoğaltarak, Türkiye’deki Kürt ve Alevi kesimini açıkça kışkırtmaktaydı:

“Türkiye; İran, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi bölgedeki birçok ülkeye benzer şekilde, dini ve etnik açıdan çeşitlilik arz eden bir yapı sergilemektedir. Dini açıdan Türkiye nüfusunun %99.8'i Müslüman’dır. Mezhep açısından bakıldığında ise, güçlü bir cemaatsel kimlik duygusuna sahip hatırı sayılır (yüzde 30) bir Alevi (heterodoks Şii) topluluk mevcuttur. Buna ilave olarak, Türkiye açıkça çoklu bir etnik yapıya sahiptir. Ülkedeki en büyük etnik azınlık olan Kürtler, nüfusun yaklaşık %20'sini temsil etmekte ve Türkçe olmayan, Farsça ile akraba bir dil konuşmaktadırlar. Kürt nüfus, özellikle son yıllarda modern Türkiye Cumhuriyeti'nin başına ciddi ayrılıkçılık ve kalkışma sorunları açmıştır; ancak Ankara, yavaş yavaş bu sorunları bilgece ele almayı öğrenmeye başlamıştır.”

ABD İçin Türkiye'nin Önemi ve Anlamı!

Modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, Türkiye'nin seçkin egemenleri stratejik, kültürel, ekonomik ve psikolojik nedenlerle kendilerini Batı ile özdeşleştirmişlerdir. Bu özdeşleştirme Ankara'nın zamanla hem Avrupa ile hem de -özellikle Sovyet tehdidinin yükselişiyle II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye'nin jeopolitik önemini anlamış olan- ABD ile yakın askeri-stratejik ilişki kurmasına önayak olmuştur. Doğu Akdeniz, Balkanlar, Mezopotamya, İran ve enerji zengini Kafkaslara komşu olan Türkiye, bir Akdeniz ve Ege gücüdür ve İstanbul'u ortasından kesip geçerek Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran, Rusya'nın Karadeniz'den çıkışını engelleyen Boğazları kontrol etmektedir. Türkiye'nin yönelimi ve stratejik coğrafyası, ülkenin NATO'ya üye olmasında ve Doğu Akdeniz ve Karadeniz bölgeleriyle ilgili Batılı stratejik planlara dâhil olmasında etkili olmuştur.[16]

Dış Kaynaklı ve Kasıtlı Etnik Sorunlar

Graham Fuller’in “Kürt Sorunu” Çarpıtması!

Osmanlı İmparatorluğu'nun çok etnik unsurlu yapısında "Kürt sorunu" diye bir sorun yoktu. Ne var ki, yeni milliyetçi Türkiye Cumhuriyeti'nin "Türk" adında tek bir etnik kategori yaratma çabaları, bir Kürt problemi ortaya çıkarmak isteyenlerin işini kolaylaştırmıştır. Bu sorun, bugün tek başına Türkiye'nin iç siyasi hayatı, güvenliği ve dış politikası ile bölgedeki dış ilişkileri üzerinde en büyük etkiye sahip sorun halini almıştır. Gerçekten de yirminci yüzyılın büyük bölümünde, Türkiye içinde yaşayan Kürtler etnik kimliklerinin resmen tanınması, bir dereceye kadar kültürel özerklik, ülkenin Kürt bölgesinde daha iyi ekonomik koşullar ve nihayet, basın ve eğitim alanında Kürtçe'yi kullanma hakkı için uzun süren bir mücadele içinde olmuşlardır. Kendi kimliklerini ileri sürmedikleri müddetçe, Türkiye içinde Kürtler aleyhine formel bir ayrımcılık söz konusu değildir. Orada herkes "Türk'tür. Bu, vatandaşlık açısından kuşkusuz doğrudur, ancak etnisite veya kültür açısından doğru değildir.[17] Kışkırtmaları sürekli ve sinsice yapılmıştır.

Kuzey Irak’taki Kürdistan, öteki bütün Kürtler için geniş ve cazip bir alan haline gelir. Bu takdirde Kürtler sınırın öte yakasına, Türkiye'ye bakacak ve karşılarında; etnik meselelerini çözmüş, ülke dışındaki Kürtler açısından cazip bir ortak haline gelmiş ve nihayet, Avrupa'ya açılma imkânı olan demokratik bir devlet göreceklerdir.

PKK, Siyonist ve Haçlı Batı’nın desteği ile, Türkiye'ye dikkate değer şekilde meydan okur konuma getirilmiştir. Bütün Kürtlerin tek bir devlet çatısı altında birleşmesini öngören Pan-Kürdist bir ideale sahip ilk ve tek Kürt hareketidir. Yerelciliğin, -ki her yerde Kürt siyasetinin tarihsel kusurudur- kabileciliğin, hatta dilsel farklılıkların üzerine çıkabilen, uluslararasılaşmış, reformist, seküler, solcu ve dolayısıyla da "modern'' bir harekettir. Teorik yönden parlak olmakla birlikte; Öcalan, hareket üzerinde katı bir Stalinist kontrol tarzı uygulamış, dolayısıyla PKK asla demokratik olabilmiş değildir. Ülkedeki Kürt liderliğin daha demokratik ve daha ılımlı ellere kaymasına rağmen, başka yerlerdeki Kürtler arasında da kayda değer bir duygusal desteğe sahip olan Öcalan, bugün Türkiye'de müebbet hapis cezasını çekmektedir. Her ne kadar Kürt sorunu Türk siyasetinde, özellikle de orduda ve milliyetçi çevrelerde çalkantılı bir mesele olmaya devam etse de acı gerçek şudur ki, Türkiye, kendi iç Kürt sorununa tatminkâr bir çözüm bulmadan Irak, İran ve Suriye ile asla normal ve istikrarlı ilişkiler geliştiremeyecektir.[18] diyen Graham Fuller tam bir Siyonist şeytanlığı yürütmektedir.

Fuller: “Ankara, Saddam'ın devrilmesinden beri Amerika Birleşik Devletleri'nin de İsrail'in de Ankara'nın terörizmle ilgili baş kaygısı olan PKK ile pek ilgilenmediklerinin farkındadır. Gerçekten de İsrail, dünyadaki Kürtlerin kötü durumuna her zaman biraz gizli bir sempati göstermiş, PKK'ya karşı Ankara ile iş birliğinden kaçınmış, duruma esas itibariyle Türkiye'nin bir iç meselesi olarak bakmıştır.”[19] itiraflarından sakınmamıştır.

Graham Fuller’e Göre Osmanlı’nın Meşruiyeti, Mirası ve Özerklik Hazırlığı

“Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun ömürlülüğü büyük ölçüde Müslümanlar arasında sahip olduğu meşruiyet sayesinde olmuştur. Yöneticilerin, sınırların ve imparatorlukların değiştiği bir çağda, Osmanlı iktidarının Arap dünyasına yayılması göze batan bir etnik ton içermemiş, iktidarın yayılması, inanç adına yapılmıştır. Kendilerinden önceki Selçuklu Türkleri gibi, Osmanlılar da hayır kurumları, eğitim teşekkülleri ve İslami mahkemeler ile örülü yeni kentsel düzenler kurmuşlardır. Osmanlı askeri gücü; İslam'ın yayılması, şeriatın savunulması ve Müslüman topluluğun temel menfaatleriyle ilgilenme ortak amacına bağlı kalmıştır. Genellikle mahalli seçkinler veya "ileri gelenler" arasından seçilen yerel idareciler, İstanbul'a karşı vergi yükümlülüklerini yerine getirdikleri, temel asayişi sağladıkları ve Osmanlı Mahkemesi'nin temyiz gücünü tanıdıkları sürece, kayda değer oranda özerkliğe sahip olmuştur.”[20]

“Pan-İslamist bir politika kavramının bizzat kendisi, bugün elbette ki modern Türkiye'nin Kemalist ideolojisine ve seküler değerlerine son derece yabancı bir kavramdır; oysa tarih, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan daha sadece bir on yıl öncesinde İstanbul'da Pan-İslamizm düşüncesinin ne kadar da yaygın bir fikir olduğunu ortaya koymaktadır. Her ne kadar Pan-İslamizm ideolojisinin çağdaş Türkiye tarafından dış politikaya asla temel alınmayacağı neredeyse kesin ise de realite şudur ki bugün Müslüman dünya hâlâ bir lider arayışındadır. Mevcut liderlik boşluğunun ışığı altında -bölgenin tamamında geniş itibara sahip tek bir lider ülkeye pek rastlanmamaktadır- Türkiye giderek daha fazla itibar edilen, bağımsız ve başarılı bir Müslüman ses olarak daha dikkatle dinlenmektedir. Türklerin birçoğunun böyle bir lider boşluğunu doldurma hevesi muhtemelen ancak minimal düzeydedir; birçok Müslüman’ın Türkiye'yi bu rolü oynamaya çağırması da çok muhtemel değildir. Ancak bu boşluk mevcut oldukça, Türkiye'nin eninde sonunda bölge üzerinde etkisini yaymaya en ehil ve becerikli ülke olma ihtimali, diğer bir Müslüman ülkeninkinden çok daha fazladır. En hafifinden, Türkler ve Araplar, yakın bir gelecekte, aralarında yüzyıllarca devam eden ama 1. Dünya Savaşı ile son bulmuş olan verimli siyasi ve kültürel irtibat tecrübesine yeniden göz atma noktasına gelebilirler.”[21]

Hilafet Tuzağı      

“Bugün bile Müslüman dünya, orta yerinde bir şampiyon görmemektedir. Halifeliğin devam eden eksikliği, yirmi birinci yüzyılın İslami hareketlerinin çoğunda yeni yankı bulmuştur. Gerçekten de bu eksikliğin İslam'ın bugünkü zayıflığının ve bölünmüşlüğünün üzerinde ciddi etkisi olduğu birçok kişi tarafından kabul edilmektedir. Terörizmle Küresel Savaş'ın başlatılmasının ardından da, bugün Müslümanlar arasında ciddi olarak yeni bir İslam karşıtı Batılı korkusu hüküm sürmektedir. Sonuçta Hilafet, hâlâ anahtar bir sembol ve siyasi bir makam olup, etkileyici bir dini liderin -ki bunun ille de gözlerinden ateş fışkıran bir radikal olması gerekmiyor- yükselişini beklemektedir. Bütün bunlar Türklerin 1924’te verdiği kararın hayati önemini ortaya koymakta; Müslüman dünyanın Türkiye'ye karşı geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki tutumuyla ilgili ipuçları vermektedir.”[22] sözleriyle bu Siyonist Fuller, ılımlı İslam safsatasıyla, emperyalizmin güdümündeki kukla bir halife ile Müslümanları oyalama peşindedir.

Müslümanların Reddedilmişlik Duyguları!

“Kemalist Türkiye; Müslümanlar için, özellikle de Araplar için, İslam'ın; Arap dünyasının ve daha genelde İslam dünyasının, Türklerle olan kadim bağlarının ve ortak kültürlerinin tümüyle reddini temsil etmektedir. Daha da ötesinde, Kemalist Türkiye; İslam'ın bir din olarak aşağılanmasını, Türkiye'nin hızlıca saflarına katıldığı emperyalist güçlere, Arapları stratejik olarak terk etmesini ve büyümekte olan Batılı tehditlere karşı Türk gücüne en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda, Müslüman gücünün zayıf düşürülmesini temsil etmektedir.”[23] sözleriyle de bağımsızlık ve emperyalizme karşıtlık kavramı olan Atatürkçülüğü, “Kemalist engel” şeklinde göstermektedir.

Siyonist Graham Fuller’e Göre: Erbakan'dan nasıl kurtulmalıydı?

28 Şubat darbesinden 11 yıl sonra; bu süreç zarfında Türkiye’yi siyasi, ekonomik ve kültürel olarak çökerten darbeyle ilgili en çok ordu, medya, siyaset ve iş çevrelerinin rolü konuşulmuştu.

Darbeyi Amerika organize ediyor, Türkiye’deki uzantıları uyguluyordu!

Kuşkusuz, yukarıda bahsi geçen kesimlerin post-modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat’ın yürütülmesinde önemli pay sahibi oldukları artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak, madalyonun öteki yüzü ise darbeyi yürütenleri kimlerin organize ettiğiyle ilgilidir. Milli Görüş lideri Prof. Dr. Erbakan’ın sık sık vurgu yaptığı “Refah-Yol’un yıkılması kararı, Washington’da alındı” sözlerini haklı çıkaracak olan aşağıdaki makaleyi, siz Milli Çözüm okuyucularına aktarıyoruz.

Alan Makovsky bütün Siyonist senaryoları bir bir anlatıyordu

Makaleyi yazan Alan Makovksy, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve istihbarat birimlerinde çalışmış, hâlâ neo-konservatif bir think-tank kuruluşunda çalışan önemli bir isimdi. Makovsky, makalesinde Erbakan’ın ABD’nin menfaatlerine nasıl aykırı olduğundan, Erbakan’dan kurtulmak için neler yapılması gerektiğine kadar bir dizi madde sıralıyordu.

Erbakan, ABD tehdidini önceden haber veriyordu

Makovsky’nin bu makalesi aynı zamanda Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı PKK’dan Kıbrıs’a, İran’dan Irak’a karşı bir sürü sorunun cevabını içinde barındırıyordu. Erbakan’ın daha o dönemde dikkat çektiği ABD’nin Ortadoğu’daki planlarını; ancak yıllar sonra kavrayabilmiş bir Türkiye’nin, neden kendi menfaatlerini koruyan bir hükümete (Refah-Yol) karşı darbe yaptığı da bir başka soru işareti olarak kalıyordu. Makovsky’nin ‘Erbakan ile nasıl mücadele etmeli?’ başlığıyla 1997’de ‘Amerikan Menfaatlerini Korumak’ sloganını kullanan Middle East Quarterly dergisindeki yazısının tamamı aşağıda yer almaktadır.”

Erbakan ile nasıl mücadele edilmesi gerekiyordu?

Alan Makovsky, Washington Enstitüsü Yakın Doğu Çalışmaları’nın üst düzey üyesidir. Makovsky, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa Yakın Doğu Şefi olan bir Siyonist’tir.

Türkiye’nin yeni İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan’ın, İran ile imzaladığı 2,3 milyar dolarlık gaz anlaşmasının ardından, New York Times Gazetesi’nden Thomas Friedman ‘Türkiye’yi Kim Kaybetti?’ başlıklı bir makale yazdı. Gerçekte, Türkiye kaybedilmiş değil. Türkiye hâlâ laik, Batı yanlısı ve demokratik bir ülke. Bununla birlikte, İslamcıların eşi görülmemiş bir şekilde güç sahnesinde görülmeleri Türkiye’nin kaybedilmemesini garantilemek için çok fazla şey yapması gereken Amerikalılar için bir uyarı niteliği taşıyor.

Erbakan, Aralık 1995 yılındaki genel seçimlerde oyların yüzde 21’ini alarak Başbakanlığı kazandı, ancak Erbakan’ın Başbakan olması O’nun stratejik dehasıydı.

Daha önemlisi, Erbakan ve partisinin gücüne rağmen, Türkiye’de hâlâ dış politika ve güvenlik alanlarındaki karar mercilerinde Batı yanlısı dinamikler egemen durumdaydı. En önemli dış politika kararları Milli Güvenlik Kurulu’nda alınmaktaydı. Bu Kurul, 5 üst düzey askeri ve 5 üst düzey sivil yöneticilerden oluşmaktaydı. 1982 Anayasası’nın Milli Güvenlik Kurulu’na sadece tavsiye kararı verme yetkisi tanımasına rağmen, bu kurulun aldığı kararlara neredeyse hiç dokunulmazdı. Mevcut Milli Güvenlik Kurulu üyeleri arasında tek Milli tavırlı Erbakan’dı. Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in laik Doğruyol Partisi’nin diğer üç üyesi de askerle aynı şekilde Batı yanlısı ve laiklik istismarcısı (İslam’ı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı) bir politikadan yanaydı.

Ancak o güne kadar geleneksel Türk dış politikası yönünü korumaktaydı. Türkiye bir NATO üyesi ve ABD ile olan güvenlik bağları sağlam durumdaydı. Erbakan başa gelmeden önce “Çekiç Güç’ü bölgeden çıkaracağını ve İsrail’in haksız kararlarını tanımayacağını açıklamıştı ve sözlerinin arkasındaydı. Hükümete gelir gelmez, Erbakan’ın en üst düzey dış politika danışmanı Abdullah Gül, İsrail ile en azından bundan sonra herhangi bir askeri anlaşmanın olmayacağını vurgulamıştı. Erbakan hükümete geldiğinden beri Çekiç Güç’ün süresi iki defa uzatılmış ama sonunda bölgeden uzaklaştırılmış ve İsrail ile sadece Mesut Yılmaz döneminde imzalanan üç askeri teknik anlaşmanın gereği yapılmıştı. Kısacası, güvenlik ile ilgili konularda askeriyenin görüşleri hâlâ hâkim durumdaydı. İki defa siyasi yasaklı duruma gelmiş olan Erbakan, bazı askerlerin Yahudi devletiyle ilişkileri ilerletme hesaplarına uymamıştı.

MGK, Erbakan’ın kimlerle görüşeceğini, ne söyleyeceğini, nereye seyahat edeceğini kontrol edemeyince, bazıları hırçınlaşmıştı.

Ancak Erbakan ve partisinin güçlerini gelecekte arttırmak ve Batı karşıtı Milli çıkarlara dayalı bazı politikalarını uygulamak için haklı sebepleri bulunuyordu. Refah Partisi’nin büyük gelirleri, organizasyonları ve sadık üyeleri vardı ve en önemlisi 400 Belediyede temiz yönetim ünü ile 1984’ten beri her seçimde arttırdığı oyları, partiyi daha da güçlendiriyordu. Daha fazlası, Refah Partisi çok rahat bir ortamda çalışmalarını yapıyordu. Refah Partisi’nin üyelerinin ve birçok milletvekilinin mezun olduğu İmam Hatiplere büyük bir ilgi var ve insanlar kayıt için sıra bekliyordu. Refah Partisi’nin popüler olmasının bir diğer nedeni ise, ekonomik ve sosyal alanlarda Batıcı politikacıların uyguladığı yanlış politikalar, yolsuzluk ve mafya ile bağlantıları oluyordu. Türk Milletinin birçoğu Refah Partilileri dürüst ve azimli bulurken, laik politikacıları bencil ve kötü olarak görüyordu. Eğer laik politikacılar daha iyi çalışmazlarsa, Batı yanlısı Türkiye’nin radikal bir şekilde yönünü çevirebileceğinden korkuluyordu. Bu sebeplerden dolayı Türkiye’nin sosyal ve politik trendi bu ülkenin laik ve Batı yanlısı kalmasını isteyenlerin endişelerini arttırıyordu.

Alan Makovsky’e göre: Erbakan’ın dış politikası ürkütüyordu!

Son çeyrek yüzyılda Erbakan ve partisi, Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist olmakla suçlayıp NATO’nun Türkiye’yi sömürdüğünü dile getirmişlerdi. Siyonizm’i ve Yahudi’leri kınayan Erbakan ve partisi, Türkiye’nin Batı ile entegrasyonunu savunan kimseleri de taklitçi Batıcılar olarak nitelemişlerdi. Bunun yerine ise Türkiye’nin İslam ülkeleriyle birlikte İslam NATO’su, İslam Serbest Ortak Pazarı ve İslam Birleşmiş Milletleri’ni kurmasını istemişlerdi. Erbakan hükümete geldiğinden beri söylemlerini biraz ılımlılaştırsa da, ana tercihlerinde herhangi bir değişiklik görülmemişti. Başbakan olarak ilk ziyaretlerini Müslüman ülkelere gerçekleştiren Erbakan, İran ile gaz anlaşması imzalayıvermişti. Erbakan’ın en önemli dış politika atağı; en kalabalık 8 Müslüman ülkeyi bir araya getirerek, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi iş birliği yaparak, G-7’ye bir balans ayarı vermesiydi. Erbakan bu şekilde G-7 ve D-8’in yeniden bir araya gelerek ‘İKİNCİ YALTA’ konferansında yeni bir dünya düzeni kurulmasını istemekteydi. Müslüman dünyasıyla ilgili bu girişim ve önerilere karşılık, Erbakan henüz Batı dünyasını ziyaret etmemiş ve Avrupa Birliği liderlerinin Dublin Zirvesi’ndeki davetini de reddetmişti.

Erbakan NATO’dan uzak bir politika izliyordu.

Erbakan, ülkesinin üye olduğu NATO’dan farklı bir politika sergilemekteydi. Tartışmalı Libya seyahati sırasında Erbakan, BM tarafından 1992’de uygulanmaya başlayan ambargoyu kınamıştı ve bu ambargonun kaldırılmasını istemişti. Erbakan, Batı’nın Libya’yı terörist olarak göstermesini bir propaganda olarak nitelemiş ve asıl terörizmi Amerika ve İsrail’in işlediğini dile getirmişti. Erbakan, Libya’nın 1986 Amerikan hava saldırısına gönderme yaparak, Libya’nın terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu söylemişti. Erbakan, PKK’nın öldürdüğü binlerce vatandaşına da işaret ederek, ülkesinin de son 20 yılda terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu belirtmişti. Erbakan bu tarihi seyahatini Libya ile imzaladığı terörizme karşı ortak çalışma anlaşmasıyla bitirmişti.

Erbakan, ‘PKK’yı ABD destekliyor’ diyordu!

Batılı hükümetler ve medya Erbakan’ın bu açıklamalarını görmezden geldi. Sadece Türk basını çok az bir şekilde sayfalarında yer verdi. Bunlar, Muammer Kaddafi’nin Kürt bağımsızlıkçıları desteklemesinin gölgesinde kalıp gitmişti. Ankara şiddetli bir şekilde bir Kürt devletini, kendi sınırları ötesinde olsa bile tehlikeli görmekteydi. Batılılar, Erbakan’ın açıklamalarını ve hareketlerini görmezden gelmekteydi, bunun sebebi Erbakan’ın Batı yanlısı Türk dış politikasını değiştirememesiydi. Filistin Hamas örgütü ve Mısır Müslüman Kardeşler teşkilatının üyelerinin 1996 yılındaki Refah Partisi kongresine davet edilmeleri ise Siyonist odakları ürkütmekteydi.

Erbakan’ın Amerika ve İsrail karşıtı söylemlerini eyleme dönüştürme gayretindeydi. Aralık (1996)’ta, Erbakan, Amerika’yı Çekiç Güç’ü kullanarak Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmayı planladığını söylemişti. Bu tür iddialar daha önce de başka Türk politikacılar tarafından dillendirildi ancak bir Başbakan düzeyinde ilk kez gündeme getirilmişti. Erbakan ayrıca İsrail’i Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan tüm bölgeyi, Türkiye’yi de kapsayan, işgal amacı taşımakla suçlayıvermişti. Refah Partili iki milletvekili bu görüşü İsrail elçisinin Hatay’ı ziyaret etmesiyle birlikte daha da ileri götürmüşlerdi.

Siyonist Alan Makovsky’e göre Erbakan, Amerikan menfaatlerine tehdit oluşturuyordu!

MGK tarafında huzursuzluk duyanlar olsa bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan iş birliğine meydan okuyordu. Erbakan’ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyordu. Erbakan’ın Siyonist sömürü karşıtı yaklaşımı ve Batı karşıtı söylemleri, Türkiye’nin dostu görünen sahtekârları ürkütüp uzaklaştırıyordu. Örneğin, birçok önemli Yahudi-Amerikan kuruluşları; Erbakan’ın politikalarına duydukları kaygıdan dolayı, Türkiye’ye olan ziyaretlerini erteliyordu.

Üçüncü olarak, Erbakan açık olarak İran, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Filistin’deki Müslüman teşkilatlara sempatiyle baktığını dile getiriyordu, bunlar İsrail için önemli güvenlik riski taşıyordu. MGK üyesi ve Başbakan olarak Erbakan, NATO’nun ve ABD’nin gizli güvenlik belgelerine de ulaşmış olduğu anlaşılıyordu. Erbakan’ın; Dışişleri Bakanlığı diplomatları olmadan İran, Suriye ve Irak temsilcileri ile sık sık görüşmesi bu konuda Siyonistlerin ve işbirlikçilerin endişe duyulması için önemli bir sebep sayılıyordu. Erbakan, İran gezisinde Türkiye ve İran’ın savunma sanayinde iş birliği yapmasını öneriyor ve İran Devlet Başkanı Rafsancani’ye Türkiye’nin üretiminde ortak olduğu F-16 uçak fabrikasını gezdirmeyi söz veriyordu.

Erbakan Amerikan çıkarlarına ters düşüyordu!

Dördüncüsü ve en önemlisi, Erbakan bir ideolog olarak Türkiye’yi Siyonist ve Haçlı sömürü kıskacından uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters düşüyordu. Erbakan, toplumu haklı ve hayırlı yönde dönüştürmeyi planlıyor ve bunu da dış politika uzmanlarının görmediği bir şekilde içeriden yapıyordu. Mesela, Refahlı Bakanlar üst düzey 400 Bürokratı kendi parti sempatizanlarıyla değiştiriyordu. Refah Partili yöneticilerin, Dışişleri Bakanlığı’na lobi çalışmasında bulunarak, dini okul mezunlarından da diplomat alınması istediği bildiriliyordu. Refah Partili bir Milletvekili, İmam Hatip mezunlarının askeri akademiye kabul edilmesini teklif ediyor, ancak bu istekleri, bazı askerlerce reddediliyordu. Refah Partili Adalet Bakanlığı’nın yüksek hâkim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi için uygulamaya başladığı rotasyona, Türkiye Barolar Birliği karşı çıkıyordu. 1995’te Erbakan’ın parlamento grubu, Anayasa’nın İslami düzenlemeler yasağına ilişkin maddeyi kaldırmak için çalışmalar başlatıyordu. Erbakan ve partisi koalisyon ortağı olmadan bir hükümet kursalardı, Adil Düzeni oluşturmada amaçlarına daha çabuk ve kısa yoldan ulaşacakları konuşuluyordu.

Amerikalılar, çok nadir görülebilecek bir şekilde müttefiki olan bir ülkenin Başbakanının Amerikan menfaatlerine zararlı olacak politikalarını nasıl ele alacakları ikilemiyle karşı karşıya bulunuyordu. Şimdiye kadar henüz bir kriz yoktu, ancak söylendiği gibi, Erbakan dış politikaya doğrudan müdahale etmiyor ve Türk dış politikası görünüşte Batı yanlısı olarak devam ediyordu. Bu yüzden Amerika’nın büyük değişikliklerden ziyade küçük ayarlamalar yapması gerekiyordu.

Siyonist Baronlar şu kararı alıyordu: Washington’un ikili bir politika uygulaması gerekiyordu. 1)Uzun vadeli Amerikan çıkarlarını ve Türkiye’nin Amerikan dostlarını destek çıkmak. 2)Erbakan ve destekçilerinden uzak durmak. Böyle bir politika birkaç öğeden oluşuyordu:

1. ABD dostlarına arka verilmesi: Asker dâhil Amerikan yanlısı odaklara ve kamuoyuna Türkiye’nin Amerika ile olan ikili bağlarının değeri göstermeliydi. Buna karşılık olarak Washington, uzun vadeli ilişkilerini etkileyen tüm konularda Türkiye’yi desteklemeliydi. Güvenlik bağları Türkiye ve Batı’yı birbirine bağımlı kılarken, bu aynı zamanda Türkiye’nin Batı’dan yana durmasında etkili bir araç gibiydi. Bu yüzden Amerika, Türkiye’nin ABD silahlarına ulaşabileceğine dair garantisine devam etmeliydi. Bu hususta, Clinton yönetimi samimi bir şekilde; Türkiye’nin silah satın alımına karşı, ABD yönetimindeki muhalefetle yüzleşmeliydi. Türkiye’ye söz verilen silahların gönderilmesi durdurulmuştu. Bunun sonucu olarak, birçok Türk, Washington’un Türkiye’ye gizli silah ambargosu uyguladığını söylüyordu. Bu iddia aynı zamanda 1975-1978 yılları arasındaki (Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesine gerekçe olarak uygulanan) silah ambargosunu hatırlatıyor ve ABD’ye karşı olan hoşnutsuzluğu da artırıyordu. Erbakan’ın Refah Partisi’nin anti-Siyonist duruşunu göz önünde bulunduranlar, siyaseten bu durumdan en çok Refah Partisi yararlanacağını söylüyordu. Laik Türkler (yani azınlık ve etkin dönmeler) gizli olarak ABD’ye Türkiye’yi Erbakan’ın eline bırakmaması için yalvarıyordu.

2. Laikliğin desteklenmesi: Laiklik konusundaki kararsızlık Batı yanlısı sistemin içerisindeki Amerikan dostlarını zayıf bırakıyordu. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nicholas Burns, Erbakan’ın başa gelmesinden kısa bir süre sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, laikliğin Türkiye ve ABD’nin iyi ilişkilerinde bir koşul olmadığını söylüyordu. Türk laikliğini hep önemsemiş olan ABD’nin bu beklenmedik manevrası, içeridekilerin söylediği gibi, yanlış bulunuyordu. Bu bir Türk gazetecisinin sorusuna aceleyle verilmiş bir cevap olup, ABD’nin resmi pozisyonunu yansıtmadığı belirtiliyordu. Daha da ötesi, daha sonraki Dışişleri Bakanlığı açıklamaları (o zamanki ABD’nin BM Temsilcisi Madeleine Albright dâhil) Burns’un daha önceki açıklamasını geri çekerek Washington’un Türkiye’nin laikliğine verdiği önemi vurguluyordu. Yine de Burns’un yorumu arkasında bir kalıntı bırakıyor ve onun açıklamaları, İslami basında; Amerika’nın Erbakan Hükümetine destek verdiğine dair kanıt olarak gösteriliyordu. Bazı Türk laikleri, ABD’nin Erbakan’a karşı yeterince sert tavır takınmadığından şikâyet ediyordu.

3. “Erbakan’dan uzak dur” tavsiyesi: Amerikan yönetimine, Siyonist mahfillerce: Erbakan’ın siyasi kredisini artıracak herhangi bir şeyden uzak durması ve resmiyetten öteye gitmemesi tavsiye ediliyordu. Özellikle Washington’a çağırmamaları öğütleniyordu. Washington’un Türkiye’nin iç politikasını etkileme gücü sınırlı; ancak, Amerika’nın onayı Türk politikacılar için önemli sayılıyordu. Bu yüzden Erbakan hükümete geldikten sonra, Onu ilk olarak ABD Büyükelçisi ziyaret ediyor, bu bile hain çevreleri ürkütmeye yetiyordu. Çünkü Siyonist çevreler ve hain işbirlikçiler Erbakan’ın bölge ve ülke dengelerini Milli çıkarlarımız doğrultusunda değiştireceğini biliyordu. Bu yüzden eğer mümkünse, “Amerikan yönetimi Erbakan ve arkadaşlarından ziyade laik bakanlar ve yüksek bürokratlarla çalışmalı” deniyordu. Bazı hususlarda bu ABD’nin Türkiye’ye karşı olan geleneksel politikasından farklı olarak daha az yardımcı olacağı anlamına geliyordu. Mesela, “Amerika, Refah Partisi’nin halkçı ve bütçeyi zorlayan politikalarını başarması için IMF’deki nüfuzunu kullanmamalı” deniyordu. Ekonomik performans Türkiye’de hükümetlerin yumuşak karnını oluşturuyordu. Refah Partisi’ne hiçbir şekilde ne uluslararası ekonomi kuruluşlarından yardım yapılmasına, ne de halkı memnun edecek politikaların başarıya ulaşmasına izin verilmemesi gerekiyordu.

4. Erbakan’ın söylemine sert cevap verilmesi: Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Burns, Erbakan hükümetinin ilk haftalarında Washington’un Erbakan’ın hareketlerini ve söylemlerini dinleyeceğini ve izleyeceğini söylüyordu. Örneğin, Washington Erbakan’ın Libya gezisini eleştiriyor, ancak Erbakan’ın ABD’ye yönelik terörizm suçlamalarına ve Kaddafi ile birlikte terörizme karşı yapacakları planlara karşı sessiz kalıyordu. Bu yaklaşım Türkiye’de geri tepiyordu, çünkü bazıları Kaddafi’yi beğenmiyor olsa da Başbakanlarının Tripoli’yi ziyaret etmesini de destekliyordu. (Erbakan’ın bu ziyareti Libya ile olan dostluktan ziyade, bu ülkenin Türk şirketlerine olan borçlarını ödemesi için yapılmış bir çaba olarak görülüyordu.) Washington; Erbakan’ın ‘ABD, PKK’ya destek veriyor’ iddialarına da cevap vermiyor, daha doğrusu veremiyordu. “Washington bunları kesin bir şekilde yalanlayarak özür istemeli” diyen Siyonistler çoğalıyordu. Belli ki Washington, Erbakan ile sürekli bir söylem muharebesine girmek istemiyordu. Ancak; bunları kabul eder görüntüsü vermemek için, ABD Erbakan’ın daha kötü suçlamalarını görmezlikten gelmesi beklenmiyordu. İki yönlü bir politikayı bu şekilde uygulamak basit olmuyordu. Washington Erbakan’a açıkça soğuk davranıp, Türkiye’nin uzun vadeli menfaatlerine zarar vermeyi istemiyordu. Türkiye’ye yapılacak gerekli yardımlar kaçınılmaz olarak Erbakan’ın politik saygınlığını artıracaktır. Washington, Türk Başbakanı’na fırsat kollayıp; sözlü olarak hakaret etmemesi, ancak uygun olduğunda sert bir şekilde cevap vermesi isteniyordu. Bu politikanın çok ince bir şekilde ve duruma bağlı olarak uygulanması gerekiyordu. Erbakan Hükümeti gerekli ekonomik önlemleri aldığında, IMF yardımı için ABD desteği uygun olurdu. Erbakan’ın Ağustos 1996’da İran’a yaptığı ziyaret esnasında imzaladığı 2,3 milyar dolarlık gaz anlaşması, enerji alanında sıkıntı çeken Türkiye’de geniş bir destek bulmuştu. Bu yüzden Türkiye’ye karşı olası bir yaptırımın (İran ve Libya yaptırımlarına bağlı olarak) geri tepmesinden ve anti-Amerikancı duyguları arttırmasından korkuluyordu. Çünkü bu Erbakan’ın avantajına olurdu.

5. Türkiye’nin öneminin belirtilmesi: Türkiye’nin ABD menfaatleri için olan stratejik önemi inkâr edilmiyordu. Türkiye, NATO’da ve Irak’ın kuzeyini gözetleyen Kuzey Keşif Gücü’nde başat bir role sahipti ve Boşnak ve Hırvat Federasyonu’nun ordusunun eğitiminde rol alıyordu. Orta Asya’da, Tahran ve Moskova’dan farklı olarak daha ılımlı bir politika izliyordu. Arap-İsrail barış girişimini destekleyen Türkiye, aynı zamanda terörizmi destekleyen komşu üç ülkeye karşı bir savunma hattı görevi görüyordu. Türkiye aynı zamanda Müslüman Orta Doğu’da; demokrasiyle yönetilen tek ülke ve bu yüzden Amerikan desteğinin, daha aleni ve güçlü bir şekilde, üst düzey Amerikalılarca dile getirilmesi ve Erbakan’ı haklı çıkaracak tavırlara girişilmemesi gerekiyordu.

6. “Anlaşılır bir politika geliştir ve tutarlı bir şekilde uygula” prensibi: Amerika; Soğuk savaş bittiğinden beri, 8 yıldır Türkiye’ye karşı değişken bir politika izliyordu. Neredeyse Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ilişkilerinden sorumlu her yeni yardımcısı yeni bir politika uyguluyordu. Türkiye önceleri, Sovyetlerin yıkılmasıyla stratejik önemini kaybetmiş sanılıyordu. O süreçte patlayan Kuveyt krizi, Türkiye’nin yeniden önemli stratejik bir servet olarak görülmesine neden oluyordu. İnsan hakları, Clinton yönetiminin başlangıcından 1995’e kadar en önemli konu olarak gündemde kalıyordu. Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke, Türkiye’yi Avrasya’daki Amerikan menfaatlerinin merkezinde düşündüğü zaman, insan haklarının önemli olmasına rağmen, bunun Türkiye ile ABD ilişkilerine zarar verilmesine izin verilmeyeceğini vurguluyordu. Holbrooke’un 1996’da ayrılması, ilişkilerde bir duraklama meydana getirdi, bu aynı zamanda Erbakan’ın sunmuş olduğu belirsizliklerden de kaynaklanıyordu. Yani Erbakan Siyonist stratejistleri de uyutuyor ve atlatıyordu. Sadece Holbrooke’un, kısa süren görevinde Ankara, Washington’un küresel stratejilerinde kendisine ne derece önem verdiğine dair kesin bir kanaate sahip oluyordu. Holbrooke’un bu politikası aynı zamanda bir model teşkil ediyor ve ABD’nin buna geri dönmesi gerekiyordu. Son yıllarda Washington Türkiye’ye karşı tutarlı ve prensipli bir politikadan uzak hareket ediyor. Bu hususta, Erbakan dönemi belki Amerikalıların soğuk savaştan beri ihmal ettikleri Türkiye’ye karşı daha derin ve etkili bir politika izlemeleri konusunda uyarıcı ve yararlı olabilir deniyordu ve bu taktik düşünce ile AKP kurdurulup iktidara taşınıyordu.[24]

Erbakan'ı şikâyet eden İlhan Selçuk, Sabataist ve Siyonist iş birlikçi mi oluyordu?

ABD istihbaratında çalışmış olan Makovsky, Refah-Yol Hükümeti döneminde 'Laik Türkler, Erbakan'dan kurtulmak için bize yalvarıyorlar!' diye yazmıştı. Alan Makovsky’nin ‘Erbakan’dan Nasıl Kurtulmalı?’ başlıklı makalesinde, ‘Laik Türkler; gizli olarak ABD’ye, Türkiye’yi Erbakan’ın eline bırakmaması için yalvarıyorlar’ ifadeleri kullanılmıştı. İlhan Selçuk’un Dick Cheney’e adam göndererek, İslamcıların yerine kimi düşündüğüne dair mesaj vermesi, ‘Acaba 28 Şubat döneminde de ‘Erbakan’dan kurtulmak için yalvaran Türkler’ denilenlerin başında da İlhan Selçuk mu vardı?’ sorusunu çağrıştırmıştı.

Alan Makovsky, 1997 yılında yazdığı makalede; ABD’nin, Erbakan Hükümeti’nden kurtulması için ‘Laik ve ABD dostları’ Türklerin desteklenmesi gerektiğini belirtmiş ve bir dizi madde sıralamıştı.

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] odatv.com / S. Yalçın

[2] Hikmet Tanyu-Atatürk ve Türk Milliyetçiliği-sh:181

[3] Prof. F.K. Timurtaş-Türk Kültür Dergisi-Sayı 67-sh:14-1967

[4] Mazhar-M. Kansu-c.2-sh:426-Erzurum’dan Ölümüne Atatürk’le

[5] Milliyet-13 Ekim-1931-sh: 1

[6] Milliyet- 13 Ekim-1931-sh: 2

[7] Ahmet Hamdi Başay-Atatürk’le 3 ay-sh: 20

[8] Tarih II. Orta Zamanlar-Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti-1933-sh: 93

[9] Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk

[10] Atatürk’ün SDV-c.11-s.127-1923

[11] Hikmet Tanyu-Atatürk Milliyetçiliği- Sh: 169

[12] SDV-c.II-sh:108

[13] A.N. Banoğlu-Nüktelerle Atatürk-sh: 196

[14] Atatürk Din ve Laiklik-sh:127

[15] İsmet Bozdağ-Atatürk’ün Sofrası-1971-sh: 26

[16] Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Timaş yy. Mustafa Acar çevirisi) Sh: 34

[17] Sh:169

[18] Sh: 174

[19] Sh: 225

[20] Sh: 55

[21] Sh: 61

[22] Sh: 65

[23] Sh: 65

[24] Middle East Quarterly- Mart 1997 Alan Makovksy

 

Ahmet AKGÜL -

 

AHMET AKGÜL KİMDİR?

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagalogu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 70 (yetmiş) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolca’ya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Kavramları ve Çelişkili Kurguları

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir-Yeni Hazırlanıyor)

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 227

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR