Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün2401
mod_vvisit_counterDün6304
mod_vvisit_counterBu Hafta21721
mod_vvisit_counterGeçen hafta43778
mod_vvisit_counterBu Ay144224
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16579140

IP'niz: 3.235.85.115
Bugün: 22 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12096118

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

LAİKLİK VE ATATÜRK’ÜN BAKIŞ AÇISI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 33
ZayıfMükemmel 

 

LAİKLİK VE ATATÜRK’ÜN BAKIŞ AÇISI

        

Laiklik ilkesini ve hele bugünkü tatbikat ilkelliğini Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına koyan Atatürk değil İsmet Paşa olduğu gerçeği, kasıtlı olarak Milletten gizlenmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Atatürk, Laikliğin Din ve Millet aleyhine kullanılmasından endişe etmektedir. Atatürk'ün 3 ciltlik “Nutuk” kitabını baştan sona okuyunuz. Tek bir yerde “Laiklik” kelimesine rastlayamazsınız. Özel mektuplarını, söylevlerini, değişik konulardaki görüşlerini derleyen bütün yayınları karıştırınız. Atatürk’ün laiklikle ilgili hiçbir beyanını bulamazsınız. Bulamazsınız çünkü yoktur... “Laikliği”, Recep Peker'le anlaşarak 1936 yılında CHP programına sokan, Atatürk'ün sirozun pençesine düştüğü 1937'lerin sonunda ve masonik mahfillerin etkisinde kalarak Anayasaya yazdıran İsmet İnönü'dür. Kendi can derdine düştüğü o dönemlerde Atatürk, bu tür oldubittilerle uğraşacak veya karşı koyacak durumda değildir. Her hususta Batı’yı örnek alan taklitçilerin, Laiklik konusunda bize özel garip ve acayip bir uygulamayı tercih etmeleri, bunların gerçek ayarını göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün;

Durumumuzu düzeltmek için, mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işlerimizi onların arzusu istikametinde yapmak ve her hususta onların peşine takılmak gerektiği gibi yanlış ve hayırsız fikirler ileri sürülmektedir. Halbuki, böyle sadece yabancıların öğütleri ve projeleri ile yükselebilmek mümkün değildir. Mali (ekonomik) bağımsızlık olmadan, siyasi ve milli bağımsızlık göstermeliktir.” (1922)

“Biz, gidişatımızı ve toplum hayatımızı yabancıların tavsiye ve takdirlerine uydurmak gerektiği görüşünü bir zillet ve zafiyet kabul ediyoruz… Avrupa’nın en ileri devletleri, Osmanlı Türklerinin gerilemesi ve çökmesi sayesinde ortaya çıkmış ve güç kazanmışlardır. Batılılar bugün de; kendi kârlarını Türkiye’nin zararında ve hatta yıkılmasında aramaktadır. Ve Türkiye’yi yıkma konusunda, kendi aralarındaki çekişmeleri bırakıp, ittifak kurmuşlardır. Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bazı bahanelerle müesseselerimize, mekteplerimize, ticaret ve sanayimize sızmışlardır.

Unutmayınız ki, himaye altına giren bir ülke gerçek hâkimiyetini kaybetmiş sayılır. Bağımsızlık ve egemenlik bir bütündür. Siyasi, iktisadi ve içtimai her yönden bağımsız olmayan bir devletin geleceği karanlıktır.”[1] Şeklindeki kesin ve keskin uyarılarını göz ardı eden sahte Atatürkçülerin, AB’ye ve ABD’ye teslimiyet yolundaki gayretleri de, tam bir karakter hamlığı ve kabiliyet noksanlığıdır.

İstanbul’u 3’e bölme planları kimlerin kurgularıydı!?

Yeniden Misak-ı Milli Dergisi'nin Konya Şubesi'nde (2004 yılında) düzenlenen, Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri konulu konferansta konuşan Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın ve Halkla ilişkiler Sorumlusu Sevgi Erenerol, açılması gündeme gelen Heybeliada Ruhban Okulu'nda militan yetiştirilip, Anadolu'ya yayılacağını duyurmuştu. Erenerol, "Yunanistan'da bir papaz okulu var, isteseler oradan öğrenci yetiştirip getirebilirler. Ama bunların amacı papaz yetiştirmek değil. Burası onların Osmanlı'dan beri harp okullarıydı, orada militan yetiştiriyorlardı. Bu şekilde okulu tekrar faaliyete geçirip, Anadolu'nun her tarafına bu yetiştirdikleri papazları göndermeyi düşünüyorlar. Bu şartlar altında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin buna izin vermesi, intihar olur. Ne yazık ki son günlerde, Avrupa Birliği'nin ilerleme raporlarında, Amerika'daki din ilişkileriyle ilgili hazırlanan raporlarda devamlı ruhban okulu konu ediliyor. Resmen bir dayatma başladı ve giderek bastırılıyor. AKP ise, bu baskılardan kurtulması için maalesef okulu açmaya sıcak bakıyorlar" tespitinde bulunmuştu.

Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Türkiye'nin başına sorun olmaya başladığını savunan Erenerol, Bu adam sadece dine ihanet etmiyor. Ortodoksların hepsini satıyor ve aynı şekilde Türkiye'ye de çok büyük bir sorun olmaya başlıyor. Şu ana kadar kimse bu papaza sen ne yapıyorsun, niye ortalığı karıştırıyorsun diye sormuyor. Son olarak emrivaki ile yurt dışından 6 tane metropolit getirdi. Onun görüşeceği en yüksek devlet memuru Fatih Kaymakamı'dır. Bırakın Fatih Kaymakamı'nı, İstanbul Valisi'ni bile takmıyor. O direkt olarak ya Başbakanla ya Dışişleriyle görüşüyor. O da mecbur olduğu için, sorunlarını birine açması gerektiği için böyle davranıyor. Yoksa görüştüğü ya Bush oluyor ya Schröder ya da Blair…” Çünkü kendisini ekümenik başkan sanıyordu!.. Erenerol, İstanbul'un bir Amerikan çetesi tarafından 3'e bölünmek istendiği iddiasında bulunmuştu. Tansu Çiller'in Başbakanlığı döneminde, bu olayın basına da yansıdığını hatırlatan Erenerol şunları söylemişti: "Amerika'nın başındaki çetenin bütün istediği, İstanbul'un 3'e bölünmesi. Bir zamanlar 50 milyar dolar teklif etmişlerdi. İstanbul eğer 3'e bölünürse, daha rahat idare edilir ve Türkiye’nin parçalanması kolay hale gelir düşüncesindeler" diye konuşmuştu.

Son yıllarda yabancı dil öğrenilmesi için herkesin ingilizceye yönlendirildiğini belirten Erenerol: "Sadece okullarda değil, Mecliste bile milletvekillerine dersler veriliyor. Amaç, Türk insanının bilgili olması, yabancı dil konuşması değil. Yarın öbür gün efendiler emrettiğinde, biz köleler, onların direktiflerini yerine getirirken konuştuklarını anlayalım diye bunlar yapılıyor. 100-150 kelimelik İngilizce öğrenmek için mecbur ediliyoruz. Din de aynı şekilde yozlaştırılıyor. Onların bir tek dini var, bütün insanlığı bu Siyonist dinine ve mason tarikatına sokmak için uğraşılıyor!.. diyerek gerçeklere tercüman olmuştu.

Sevgi Erenerol, konferansta Trabzon'daki Pontus faaliyetlerine de değinmişti. Yunanistan'ın organize ettiği ekipler tarafından yıllarca Pontus faaliyetleri yapıldığını, bunun önüne ise sadece Jandarma Komutanlığı ekiplerinin geçmeye çalıştığını söyledi. Erenerol gibi bir Ortodoks Hristiyan vatandaşımız bile, "Trabzon'daki Pontus faaliyetlerini Yunanistan'ın özellikle organize ettiğini, Yorgo Andiaris adlı Yunan yazarın bir yıl içerisinde 47 kez Trabzon'a gelip gittiğini… Birçok çocuğumuzu kendi ülkesine götürüp devşirdiğini ve bütün bu sinsi girişimlere sadece Jandarma’nın duyarlılık gösterdiğini” söylerken, acaba devlet ve hükümet yetkilileri, başörtüsü takanların ve Kur’an okuyanların laik takipçileri niye susuyordu?

Bir ABD şirketinin, Kars’ta, “Kars Osmanlı Bölgesi Koruma Planı” adı altında birtakım restorasyon hareketlerine ilişkin planından bahsediliyordu. Amaçları da şuydu: Kars’ı, “Kafkasya bölgesinin çok kültürlü, çok etnik gruplu” geleceğin bir örneği haline getireceklermiş. Bu fonun Cizvit papazlarıyla, Dünya Bankasıyla, sahipleri Yahudi olan birtakım inşaat şirketleriyle ilgisinin olduğunu da yazmıştım. Bu organizasyonun Türkiye ayağında ise, destekçiler olarak British Concil, Goethe Enstitüsü, Soros’un açık toplum Ens. AB’ye bağlı bir fon ve Rotary kulübü bulunuyordu.

Şimdi, yeniden ve en radikal biçimde İstanbul üstüne oynuyorlar. Kuşadası, “Galata Limanları” ve TÜPRAŞ’ı deve eden İsrailli Ofer ailesinin Kuzey Irak’ta Kürdistan Yatırım Bankası’nı kurduğunu biliyor muydunuz? Kürdistan ve İsrail’in, BOP’un güneydoğu ayağı olduğunu? Erdemir’in, Türk Telekom’un ve limanların ele geçirilmesi, Türkiye’nin bağımsız bir dış ve ekonomik politika yürütmesini imkânsız kılıyordu. Ofer’ler bununla da kalmıyor, kumarhane de işletiyorlar. Ofer’in Selanik’teki kumarhanesi Monte Carlo’dakileri geçmiş vaziyetteydi. Bunun kara para aklama demek anlamına geldiğini de bilirsiniz. Star Grubuna ait yayın kuruluşlarını alan Can West’in de bir İsrail kuruluşu olduğunu biliyorsunuzdur. Ayrıca militan bir tavrı vardır Can West’in. Bundan kendi akrabaları sayılacak Reuters bile şikâyetçidir. Reuters, kendi haberlerini saptırıp Arap ve Filistin karşıtı ve İsrail yanlısı yayın yaptığından bahsediyor Can West’in. Nerede mi? Kanada’da, Yeni Zelanda’da, Avustralya’da, İrlanda’da... Ulusal radyo ve TV’lerde yabancı payının %25’i geçmemesine dair yasalarımız var ama Can West buna aldırmıyordu, çünkü bu yasanın değişeceğinden emindi.

13 Aralık 2005’te gazetelerde şöyle bir haber çıkmıştı: “AB Kültür Başkenti Projesi ile Bizans’ı ihya ediyorlar.”

Bizimkiler AB’ye adaylık başvurusu yapmak üzere Brüksel’e gitmişti. Belediye bütçesinden de kaynak gidecek, Avrupa fonlarından da yararlanacaklar. Tamir edilecek eserlerin hepsi Doğu Roma ve Bizans eserleriydi. Listede 10 eser var. Bunlardan 8’i 1985’te zaten, Unesco Dünya mirası listesine alınmış.
Dikkat ediyor musunuz “miras” meselesi burada da karşımıza çık
mıştı. İstanbul’daki tarihi eserler neden dünyaya kalmış miraslar olsun? Biz Balkanlarda, Arap ülkelerinde, Afrika’da kalmış eserlerimiz üzerinde herhangi bir hak iddia ediyor muyuz? Onlar, ayrıca, neden dünya mirası değiller? Kültürel miras, dünya mirası, küresel miras... Yani biz vatanımızı kazanırken, hem de anlaşmalarla değil, şehitler vererek kazanırken, üstlerinde ve altlarındaki zenginlikleri bunlardan tecrit edici anlaşmalar mı yaptık? “Biz toprakları alıyoruz ama üzerindeki tarihi eserlerle altındaki madenler bizim değildir” diye bir şerh mi düşmüştük?

Şimdi, Süheyl Ünver’in (büyük sanat tarihçimizdir) İstanbul Risaleleri kitabından bir alıntı yapacağım:

“Fatih İstanbul’u alıp da alayla Ayasofya önüne geldiği zaman, derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Sakalları uzamış, hali perişan bir keşiş bulup getirdiler. Keşiş huzura çıkarken korku içindeydi, teskin ettiler. Niçin hapsedildin? diye sordular. Keşiş, remil attığını ve kuşatma esnasında Konstantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp alamayacağını bildirmek için remil atmasını söylediğini, Remil’de İstanbul’un Türkler’in eline geçeceğini söylemesi üzerine de Konstantin’in kızarak onu zindana attığını hikaye etti. Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse ödüllendirileceğini bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi: İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak, lâkin öyle bir zaman gelecek ki emlâk ve arazileriniz satılacak, bu suretle İstanbul Türk malı olmaktan çıkacak!’ Büyük üzüntü duyan Fatih, bunun üzerine ellerini kaldırarak “İstanbul’da edindiğim yerleri ecnebilere satanlar, Allah’ın gazabına uğrasınlar” diye beddua etti.”

Ben İstanbul’un elimizden çıkması lafına değil, (Allah muhafaza buyursun) emlâk ve arazilerimizin ecnebilere satılması işine dikkat çekmek istiyorum. Çekin ellerinizi şehirlerimizden!” uyarılarına kulak verilmeliydi.

Laiklik tanımlanmalı ve herkesin anlayacağı bir Türkçe ile yazılmalıdır.

Anayasamızın 24. maddesi laikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama "muğlâk-kapalı"dır ve istismara müsait durumdadır. Oysa Anayasa hükümlerini, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde açık, net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır.

a- 24. Madde; kamunun değil, devletin,

b- Düzenin değil, temel düzenin,

c- Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı,

d- "İstismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiştir. Burada; "veya" yerine "ve" kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suiistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları, hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır.

“Laiklik”in doğum yeri kabul edilen Fransa’da; başörtüsü sorunuyla ilgili tartışmalar üzerine; “Laikliği araştırma” komisyonu kurulduğunu TV haberlerinde dinlemişsinizdir. Yani Fransa bile, Laikliğin ne olduğu konusunda hâlâ net bir tanım yapabilmiş değildir. Zaten dünyanın hiçbir ülkesinde laiklik kavramının kesin ve açık bir tarifi yapılamadığı gibi; adil bir tatbiki de gösterilememiştir. Erbakan Hoca’nın: “Gelin anayasamıza, laikliğin tanımını ve Türkçe karşılığını yazalım” teklifi hep duymazlıktan gelinmiştir. Çünkü kötü niyetli ve bozuk tıynetli bir kesim, İslam düşmanlığı yapabilmek için, Laikliğin hep böyle muğlak kalmasını istemiştir.

Laiklik: Din hizmetleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise, yerindedir.

Laiklik: Farklı din ve mezhep mensuplarına, devletin ve adaletin aynı mesafede kalması ise, güzeldir.

Laiklik: Değişik din ve düşünceye sahip kesimlerin, birlikte hoşgörü ve barış içerisinde yaşama şartlarının hazırlanması ise, tabi ki gereklidir.

Laiklik: Devletin ve düzenin, belli bir inancın veya din adamları sınıfının güdümüne bırakılmaması ise, elbette isabetlidir.

Laiklik: Herhangi bir dine veya dinsizliğe mensup olmanın, devlet ve hukuk önünde; ne özel bir imtiyaz ve hürmet, ne de kasıtlı bir mağduriyet ve mahrumiyet nedeni sayılmaması ise, herhalde sahiplenmelidir.

Ancak; Laiklik; bir ülkenin anayasaları yapılırken ve diğer gerekli kanun ve kurumları hazırlanırken, toplumu oluşturan unsurların ve hele kahir çoğunluğun “dinini, manevi değerlerini, gelenek ve göreneklerini, örf ve âdetlerini hiç hesaba katmama, esas almama” şeklinde ifade edilmek isteniyorsa, bu hem imkânsızdır, hem haksızlıktır, hem de yararsızdır! Üstelik doğal ve sosyal kanunlara da aykırıdır. Ve zaten laikliğin böyle anlaşılıp uygulandığı tek bir ülke dahi yoktur. Çünkü halkın kimliğini, kültürünü ve hayat tarzını şekillendiren en önemli etken olan “Dini” dışlayarak hazırlanmış ve halka onaylatılmış-despotik düzenler dışında, tek bir demokratik örnek bulunamayacaktır. Ve bu açıdan bakıldığında, hâlihazır anayasamızdaki diyanet teşkilatı kurumu, kanunları ve uygulaması da, laikliğe aykırıdır... Ve “devletin temel nizamını kısmen de olsa dini temellere dayandırma” suçlamasının muhatabı konumundadır!?

Halbuki, hukuk, halk içindir. Halkın inancını ve manevi ihtiyacını hesaba katmayan ve özellikle “İslam” kokusu aldığı her şeye düşman tavrı takınan bir anlayış ve yaklaşım laiklik değil, ladinliktir (Dinsizliktir) ve laubaliliktir. Çünkü böyle yanlış ve tutarsız bir uyarlama ve uygulama:

• Önce, Devlet-Millet barışını bozacak,

• Din-Devlet zıtlaşmasını ve çatışmasını doğuracak,

• Ülkede huzur ve güven ortamını sarsacak,

• Ekonomiden eğitime, yatırımdan üretime, sanattan kültüre, her yönlü kalkınmayı ve hayırda yarışmayı ortadan kaldıracak,

• Ve nihayet o ülkeyi, dış güçlerin yarı sömürge sahası; hükümetleri ise, uzaktan kumandalı kuklası durumuna sokacaktır...

Bunun en acı ve çarpıcı örneği ise, maalesef, Türkiye’dir. Nisan 2004’teki ‘Milli Egemenlik ve Siyaset Sempozyumu’ sırasında Sn. Recep T. Erdoğan’ın “Batıda bir söz vardır: parayı veren akıbetine hâkim olur” ifadeleri; Türkiye’nin, Yahudi bankerlerin IMF garantisiyle verdiği borç paralarla nasıl esir alındığının, bir nevi dolaylı itirafı gibidir. (IMF bir banka değil, Amerikan devleti adına faizli kredileri tahsil etmede kefalet garantisi veren kurumdur.)

Laiklik bahanesiyle, başörtüsüne, İmam-Hatip Lisesi’ne sataşanların… Ve gelişmeleri Kur’ani bakış açısıyla değerlendiren ve doğruyu söyleyenlere savaş açanların, özellikle Batıya yaranmak isteyen Erdoğan gibi yönetimler döneminde mantar gibi ve izinsiz olarak çoğalan kiliselere ve masum bir din tebliği yerine, Türkiye’yi sömürgeleştirmeyi amaçlayan misyonerlik faaliyetlerine niye ses çıkarmadıkları üzerinde dikkatle düşünülmelidir. Zaten güdümlü hükümetler bu gibi sorunları çözmenin değil, istismar etmenin peşindedir. Ve yine dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Denktaş’ın “Annan Planıyla bağımsızlığımız elden gidiyor” sözlerine karşı: “Hangi egemenlikten bahsediyorsun... Bir kasa portakal satamıyorsun… Ülkende futbol maçları yapamıyorsun!” şeklindeki sömürge valisi tipi talihsiz tepkisi de bu tür hükümetlerin ve faizci-teslimiyetçi ve AB’ci zihniyetlerin, İslamcılık dejenereleri ve demokrasi demagojileriyle ülkemizi ve geleceğimizi hangi karanlık neticelere sürüklemek istediklerinin bir göstergesidir. Öyle ise; acilen ve kesinlikle:

• Evrensel hukuk kurallarına,

• Temel ve genel insan haklarına,

• Toplumumuzun tabii yapısına ve tarihi mirasına,

• Halkımızın inanç ve ahlâk esaslarına uygun olarak, “Laiklik”in tanımı, ilgili ve ilmi otoritelerce mutlaka yapılmalı ve bu Türkçe tarifi anayasamıza yazılmalıdır. Ki, her önüne gelen, laikliği keyfince yorumlayıp yozlaştırmasın ve hele bu laiklik, İslam düşmanlığı şeklinde uygulanmasın... Savcılarımız ve hâkimlerimiz de, hangi temel yasalara ve hangi genel esaslara dayanarak karar vereceği konusunda sıkıntı ve şaşkınlık yaşamasın...

Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Atatürk Tevhid-i Tedrisat Kanununu, o dönemde Türkiye’de yaygınlaşan ve kendi dilleriyle eğitim yapıp Hristiyan kültürünü aşılayan yabancı okulların tahribatından gençliğimizi kurtarmayı ve Milli Eğitim programıyla neslimizi koruma altına almayı amaçlamıştır. Ama ondan sonra gelenler, Atatürk’ün çıkardığı bu yasayı, tam aksine Milli ve manevi eğitim veren İmam-Hatiplere karşı kullanmaya başlamıştır. Aslında Adil bir Düzen’de ve asil bir yönetimde, bütün okullarda, kendi seviye ve statüsünde milli ve manevi değerler en ilmi ve etkili metotlarla öğretileceğinden, bugünkü sıkıntıların çoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Çünkü Adil Düzen bilinen mezhep ve meşrep taassubuyla değil, genel İslami prensipler ve temel insani gereksinimler doğrultusunda hazırlanmıştır. Sünnilerin de Şiilerin de, dindar kesimlerin de kalenderlerin de ortak ihtiyacıdır.

Batı’nın berbat oyunu ve barbar kurguları

Batı dünyası, Türkiye’yi yani Müslümanları yok etmek için önceleri Avrupa’da Haçlı Orduları kurmuş ve Müslümanlara saldırmıştır. Bu saldırılarda başarılı olamayınca; ardından -bin yıldır- sinsi ve siyasi planlar üretip uygulamaktadır. İşte Türkiye’deki “Meslek Liseleri ve YÖK Sorunu” da bu saldırıların bir parçasıydı.

Batı dünyasının Türkiye’de oynadığı ana oyunlar şunlardır:

1. “Halk sanayisi”ni oluşturarak sanayileşmede büyük adımlar atmış olan Türkiye’de, bu gelişmeyi sabote etmek için Batı dünyasının uygulamakta olduğu taktiklerden biri “özelleştirme”dir. Bu sayede ülkemizdeki sanayileşmenin hızı kesilmek istenmektedir. Özelleştirme bahanesiyle sanayimiz sömürü sermayesinin eline geçmektedir.

2. Batı’nın bir diğer taktiği ise on yılda bir çıkardığı “ekonomik krizler”dir. Böylece yerli sanayimiz ve ülkemiz batarken, Siyonist ve emperyalist merkezler korkunç vurgunlar elde etmektedir.

3. Bir üçüncüsü; “Avrupa (Gümrük) Birliği”dir. Böylece Türkiye AB’nin eyaleti haline getirilecektir.

4. Dördüncüsü “IMF Politikaları”dır. Milletin kazancı IMF faizlerine bile yetmemektedir.

5. Batı’nın bu oyun ve taktiklerinden biri de “Meslek Liseleri Siyaseti”dir.

Bir ülkede esas nüfus “Meslek Liseleri”nden yetişir. Bunlar çalışarak üretim yaparlar ve kalkınma böyle gerçekleşir. Bunlar kendi yüksek okullarına giderek mesleklerinde ihtisas kazanırlar. Bunun yanında fakülteler vardır. Fakültelerin yüksek okullardan farkı, meslekler arası düzenlemeleri de yapabilmeleridir. Yani “doktor” olan kimse yalnız sağlıkla ilgili bilgilere sahip olmaz; sağlığın yanında hukuka, tekniğe, siyasete ait bilgilere de malik olur. Böylece meslekler arası koordinasyon sağlanır. Bunun için genel kültüre ihtiyaç vardır. Bundan dolayı yüksek okullara meslekten gelenler alınır, fakültelere ise düz liselerden öğrenci alınır.

Batı’nın oynadığı oyun sayesinde ülkemizde gerçekleşen en önemli olumsuzluk, yüksek okulları da fakülte yaparak “meslek liseleri”nin önünün kapatılmış olmasıdır. Böylece yüksek okullara darbe vurulmakla herkes fakülteye gitmeye başladı ve bunun sonucunda ülkemizdeki sanayileşme hareketi felce uğramıştır. Batı’nın oynadığı başka bir oyun da şudur: Üniversiteleri yüksek okullar seviyesine indirmiş, böylece sanayileşmedeki gelişmenin önünü tamamen tıkamıştır.

6. Batı’nın oynadığı başka bir oyun; “İmam-Hatip Okulları” birer meslek okulu olmadığı halde, onları meslek okulu içine soktu(rdu). Hiçbir üretim yapmayan bu okullar masraftan başka bir işe yaramaz olsun istedi. Oysa buralarda okuyanlar hem “İslam uygarlığı”nı hem “Batı uygarlığı”nı öğrenen kimseler olarak, çağın üstünde bir varlık göstermeye başladılar. Bu da Türkiye’nin kısa zamanda muasır medeniyetin fevkine (üstüne) çıkma çabasını getirdi. Bu Atatürk’ün de hedefiydi… İşte bu gelişmeye tahammülü olmayan ve bundan endişelenen Batı dünyası ve içimizdeki piyonları, bu okulları çökertmek için bunları “meslek okulları” içine soktu(rdu). Böylece, önce sadece memlekete yük, işe yaramaz, insanları dinden de soğutan bir kadrolaşma durumuna sokmak, sonra da tamamen yok etmek istedi.

İşin en korkunç yönü şudur. “İmam-Hatip Okulları”nı kapatabilirler veya önünü kesebilirler. Bunu böyle yapmıyorlar. Olmadığı halde “İmam-Hatip Okulu”nu da meslek okulu haline getirdiler. Şimdi de onu bahane ederek bütün meslek okullarının önünü tıkadılar. Türkiye’nin en önemli serveti olan ve milyonlarca genç nüfustan oluşan öğrencilerimizi: işsiz, güçsüz ve kalitesiz diplomalılar yığınına çevirdiler. Meclis’ten geçen kanun da yine Batılıların hazırladığı bir oyundur. Ne “İmam-Hatip Okulları”nın, ne “meslek okulları”nın, ne de “düz liseler”in bir işine yaramayacaktır.

Düz lisede “matematik” haftada on saat görülüyor, İmam-Hatip Okulunda haftada iki saat görülüyor. Birinin puanı kırk, diğerinin on ama yine İmam-Hatip Okullu onu geçiyor. Bu ne biçim düz lisedir? Bu ne kadar yetersiz ve kalitesiz bir eğitimle neslimizin beyninin körletildiğinin, en açık göstergesidir. Varın siz hesap edin. Üst seviyedeki bir bürokrat, aslında övünülmesi gereken bu başarıyı örnek göstererek İmam-Hatip Okullarını daha fazla ezmeyi öneriyor gibidir. Bu bürokrat acaba bu laik okulların perişan halini niye görmüyordu. Bu memlekete şimdiye kadar hizmet eden ve bundan sonra da hizmet edecek olan bu gençlerin bu şekilde okullarının önünü kesmek, Mustafa Kemal’in dediği gibi “gaflet ve dalâlet” değil midir?

Meslek Okulları Sorunu” “İmam-Hatipliler Sorunu” değildir; İmam-Hatiplileri bahane ederek ülkenin gelişmesini, sanayileşmesini ve kalkınmasını önlemektir. Ve daha da beteri, devletle milletin, Ordumuzla halkımızın arasına kin ve düşmanlık tohumları ekmektedir. Batı dünyasının bu oyununa karşı, yegane kurtuluş programı nedir? derseniz; bunu ancak Milli Görüş ve Adil Düzen düşüncesiyle çözebilirsiniz. Yeryüzünde yaşayan en büyük “bir bilen adam” olan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakanın, çözüm önerilerine bakıp öğrenebilirsiniz. Böylece hem devleti hem de kendinizi kurtarabilirsiniz.”[2] Allah buyuruyor ki; Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler.”[3]

Yarım Atatürkçülük rejimden, yarım Laiklik dinden eder!

Dinden ve diyanetten bahsetmek, tabu değildir. Bilindiği gibi Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, din hizmetleri, devlete verilmiştir. Bu maksatla Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruluvermiştir. Böyle olduğu için dini hizmetlerin, yeterli olup olmadığını, yeterli değilse, yeterli hale getirilmesi konusunu tartışmak, eleştirmek, denetlemek bütün vatandaşlar için bir haktır ve bir vazifedir.

Bu ve buna benzer konular halkımız arasında, Sivil Toplum Kuruluşlarında, TBMM'de hükümette ve Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılabilir ve tartışılması gerekir. Ama, ne gariptir ki şu yaşadığımız dönemde, bu konuları konuşmak giderek ürkülecek, korkulacak, yanından değil uzağından geçilecek bir hale getirilmiştir.

Gerçek Atatürkçülük, gerçek laiklik bu değildir. Atatürk'ün din ve diyanete ne derece önem verdiğine dair görüş ve sözlerinden birkaç çarpıcı örnek verelim:

–"Milletimiz din ve dil gibi iki kuvvetli fâzilete mâliktir. Bu fâziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz."

–"Hepimiz müsâviyiz ve dinimizin ahkâmını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.

–"Camilerin kutsal minberleri halkın rûhani, ahlâki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır."

Atatürk'ün dine bakış açısı böyle olduğu halde, mesela, "Açık Öğretim Fakültesi İlâhiyat bölümünü bitirenlerin diplomalarının arkasına “Sadece Diyanet İşleri Teşkilâtı’nda, din hizmetlerinde çalışanlar için geçerlidir. Başka amaçlarla kullanılamaz ibaresi” yazılmasına ne cevap verilecektir?

Görülüyor ki, maalesef günümüzde kutsal din hizmetlerine bugünkü yarım laiklerin yaklaşımları, Atatürk'ün yaklaşımı gibi olmayıp bu görevlerin onuruyla, şerefiyle mütenasip değildir. Bu davranış ve muamele, ne insan hakları prensipleriyle ne de Anayasa'nın kanun karşısında kişi eşitliği hükmüyle bağdaşabilir. Ayrıca Atatürk'ün başörtüsü konusundaki görüşleri de bu yarım laiklik anlayışıyla bağdaşmaz. Eğer devrim kanunlarının icaplarına uygun düşseydi, Atatürk başörtüsü konusunda da bir kanun çıkarır bir yasak koyardı. Ama ne o kanunlarda ve hatta ne de TBMM'nin içtüzüğünde, başörtüsünü yasaklayan bir hüküm getirilmiş değildir. Getirilmiş olsaydı, topyekün milletin analarına ve bacılarına karşı saygısızlık edilmiş olurdu. Atatürk bu saygıyı göstermiştir. Zira bu millet İstiklâl Harbi’nde erkeğiyle ve başörtülü kadınlarıyla cansiperane cephelerde ve cephe gerilerinde tabii kıyafetleriyle vuruşmuş ve birlikte kan dökmüş ve can vermiştir.

Ne demiştik, yarım laiklik dinden, yarım Atatürkçülük rejimden eder.

Rejimimizin temeli de "Kayıtsız Şartsız Egemenliğin Milletimize" ait olması şartına bağlıdır. Atatürk'ün egemenlik anlayışı egemenliğin, başka devletlerle kısmen de olsa, paylaşılmasına asla müsaade etmez. Yani egemenlik kesinlikle bölünemez! Yarım laikler ve yarım Atatürkçüler bu prensibin de dışına çıkarak şehitlerin hakkı olan, şehit kanlarıyla kurtarılmış bulunan egemenliğimizin AB’ye devri için hazırlıklara başlamış bulunuyorlar. Üstelik Atatürk'e iftira ederek, eğer Atatürk sağ olsaydı, o dahi AB'ye egemenliğimizi devretmeye razı olurdu diye tevil yollarına kaçıyorlar. Bu konuda da onun demeçlerinden birkaç çarpıcı örnek verelim:

"Bu devletin istinad ettiği esaslar, istiklali tam ve bilakaydu-şart hakimiyeti milliyeden ibarettir. "Millet o hâkimiyetten zerresini feda etmeyecektir."

"Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar koruma ve güvenlik altında olmalıdır."

"Milli egemenlik ve onun güvenliğinin kefili olan, bugünkü şekil ve nitelik içindeki yönetimimiz, yalnız gelecek mutluluğumuzu değil, onurumuzu, namusumuzu ve bütün manevi unsurlarımızı sağlayacaktır."

Bütün bunları niçin yazıyoruz? Çünkü şu kritik dönemde toplumsal barışı sağlamak bizim için en hayati bir görev haline gelmiştir de onun için. Eğer bir konsensüs sağlanarak ilk etapta devlet-millet kaynaşması sağlanırsa önce din eğitimi tabu olmaktan çıkarılacak ve halkımızın ve bilhassa gençliğimizin ihtiyacını karşılayacak seviyede dini ve ahlâki eğitimi sağlanacak, tıpkı bataklıkların kurutulup sivrisineklerin kökünün kurutulduğu gibi bütün hırsızlıklar, kapkaçlar, yolsuzluklar, hortumculuklar ortadan kalkacak. Bir taşla sayısız kuş vurulacak, ayrıca bu konsensüsle istismar edilen başörtüsü meselesi çözülecek, toplumsal bir barış ortamı doğacaktır. Tam bağımsızlık ilkesine döneceğimiz için hiçbir maddi ve manevi faydası bulunmayan AB'ye üye olmaktan vazgeçeceğiz, ülkemizin kendi gücüyle kalkınması için hamle üstüne hamle yaparak, Japonya benzeri dev bir ekonomik güce erişeceğiz, önümüzde yeni yeni ufuklar açılacaktır. Ayrıca dinimizin, milli ve manevi değerlerimizin birleştirici, barıştırıcı, kaynaştırıcı sıcak potasında, bütünleşeceğimiz için bize ayrıca dışarıdan empoze edilen etnik ayrımcılık ve mezhepçilik gibi zehirli nifak tohumlarının milli mücadele yıllarında olduğu gibi yeşermesine imkân kalmayacaktır.

 


[1] Bak: ATO. Vatanseverin el Kitabı: 2 / Dünden Bugüne Kapitülâsyonlar. Sh. 127–130

[2] Milli Gazete / Reşad N. Erol / 22.05.2004

[3] Nahl: 118

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Kavramları ve Çelişkili Kurguları

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir-Yeni Hazırlanıyor)

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 285

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR