Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1843
mod_vvisit_counterDün4128
mod_vvisit_counterBu Hafta16278
mod_vvisit_counterGeçen hafta32787
mod_vvisit_counterBu Ay41268
mod_vvisit_counterGeçen Ay205231
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15085552

IP'niz: 3.226.243.36
Bugün: 09 Nis 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11542796

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam
Reklam

SAFINI BİLMEYEN YA SAFTIR VEYA SAHTEKÂRDIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 32
ZayıfMükemmel 

 

SAFINI BİLMEYEN

YA SAFTIR VEYA SAHTEKÂRDIR!

         

Ahmet Altan denen sabataist ve sosyalist bozuntusu, AB ve ABD borazanlığıyla ve Barzani ağzıyla yaptığı çeşitli iftiralar ve çarpıtmalarla, Ordumuzu aşağılamaya ve Erdoğan iktidarına sahip çıkmaya çalışıyor ve halkımızı şöyle kışkırtıyordu:

“Gece yarıları garip bir dille yazılmış muhtıraları internet sitesine koyma gayretleri. Cumhurbaşkanıyla ve Başbakanla görüşüp Milli Güvenlik Kurulu’nu toplayarak tartışılacak ‘Kuzey Irak’a müdahale’ gibi önemli konuları basın toplantılarından açıklayıp, devlet kademelerinde konuşmama ciddiyetsizlikleri… Kürt meselesi gibi olağanüstü hassas konularda halkı meydanlara çağırma ve kışkırtma girişimleri. Doğru dürüst yazmayı bile beceremedikleri anadillerine bir ömür vermiş aydınları hedef gösterme cesaretleri… Bütün bunlar, bizimki gibi bir ordu için bile fazlasıyla gayri ciddi ve disiplinsiz hareketlerdir” diyordu. Oysa, söz konusu e-muhtıra, Erdoğan’ı kahramanlaştırmak ve TSK’yı hizaya sokmaya bahane oluşturmak üzere danışıklı dövüş olarak tezgâhlanıyordu.

Ahmet Altan şöyle devam ediyordu:

“Üstelik boğazlarına kadar siyasete battıklarından, artık kendi meslekleri ve görevlerini unutmuş görünüyor. Bunlar kendi askeri karakolumuzu bile koruyamıyor. İki kişi geliyor, karakolu basıyor, yedi gencecik askeri öldürüp sekizini yaralıyor, ayrıca saldıranlardan biri de olay yerinden kaçmayı başarıyor.

O öldürülen çocuklar, bu ordunun generallerine emanet edilmişti. Ne oldu o emanetlere? Kim bunun sorumlusu? Bir ordunun; üstüne vazife olmayan işlere karışacağına ciddi biçimde askerlik yapması, karakolunu koruması, çocuklarını sakınması gerekmiyor mu? Hayır, bunun yerine internet sitesine ‘ordumuzu yıpratmaya çalışıyorlar’ diye klişelerle ve tehditlerle dolu bir muhtıra daha koyacaklar. Korkutup susturacaklar.

Resmi rakamlara göre Cudi Dağı’nda otuz beş, Gabar Dağı’nda sadece yüz PKK’lı varmış. Ama bizim binlerce asker onları yakalayamıyor. Ve, ordu askerliği bırakmış ülkeyi hızla bir belanın içine doğru sürüklüyor.

Manyetik alanı kitleyip dağdaki yüz elli PKK’lıyı yakalayamadıkları, karakolları doğru düzgün koruyamadıkları için ya Kuzey Irak’a yüz binlerce askerle girip içinden çıkamayacağımız bir felakete dalacağız ya da içeride büyük gösterilerle Türk Kürt çatışması yaratacağız. Medya generallerin siyasi kavgasına amigoluk yapacağına, ordunun işlevini niye yerine getirmediğini sormazsa, bu kışkırtıcı iklim devam ederse, sonunda generallerin de, medyanın da, aydınların da, halkın da paçasını kurtaramayacağı korkunç bir kaosun içine yuvarlanacağız. Ordunun neden bu kadar tuhaf davrandığını süratle sorgulayıp anlamak zorundayız.

Korkarım, ‘dönüşü olmayan’ noktaya çok yaklaştık. Ordu bu anormalliklerini biraz daha sürdürürse Türkiye tarihinde yaşamadığı ölçüde bir karmaşa yaşayacak. Doların fırlaması, ekonominin çökmesi, iflaslar, işsizlikler, sefaletler değil yalnızca bizi bekleyen; büyük iç çatışmalar, diktatörlük çekişmeleri, blok değiştirme çabaları, savaşlar da epeyce karanlık geleceğin içinde bizi bekliyor.

Yaşadığımız sorun; şu parti ya da bu parti, şu siyasi davranış ya da bu siyasi davranış anlaşmazlıklarının çok ötesinde ve çok daha derin bir sıkıntıdır. Sorun ordunun içinde aranmalıdır.

Bizi korkunç bir karmaşaya sürükleyen bu çıldırma halinin gerçek nedenini bulup düzeltemezsek… Bu ülke, bir daha içinden çıkamayacağı kanlı bir kuyuya düşecek. Herkesin hayatı söz konusu. Herkesin…”[1]

Şimdi söyleyin, bir zamanlar Ahmet Altan sosyalistiyle Tayyip Erdoğan dincisini, Fetullah Gülen Hoca Efendisiyle Mehmet Ali Birand sabataistini, Vakit gazetesiyle Yunan yetkilileri; evet bunların hepsini AB sevdasında ve ordu düşmanlığında birleştiren neydi? Hangi merkezlerdi?

Can Dündar gibilerin, gereksiz yere tarihi ve tabii gerçekleri saptırmak suretiyle Atatürk’ün:

“İslam Dininin; Türk Milletini bozduğunu, milli his ve heyecanlarını uyuşturduğunu”, “Hz. Muhammed’in Allah tarafından görevlendirilmeyip, peygamberliğini kendisi uydurduğunu”[2] söyleyecek kadar azıtmalarının ve hepsindeki bu gâvur âşıklığının altında neler gizlenmekteydi?

Üstelik o hayran ve hizmetkâr oldukları Barbar Batı, niye saf İslam düşüncesinden ve Atatürk Milliyetçiliğinden bizi koparmak istemekteydi? Aynı Ahmet-Mehmet Altan’ları, daha sonra FETÖ’cülükten hapse atanlar, kendilerinin FETÖ’ye hizmetlerini nasıl gizlemişlerdi?

Oysa, elbette bu ülkede yaşayan insanların çok şükür ki büyük çoğunluğu, hem de çok büyük bir çoğunluğu Müslüman kimliklidir. Bu ülkeyi kuranlar da Müslüman Türklerdir! Vatan ve namus hatırına, Kur’an ve İslam aşkına kanlarını, canlarını feda edenler bizim ceddimizdir. Yani bu Devlet bizimdir. Bu topraklar bizimdir. Bu Vatan bizimdir. Bu ülkeyi savunan Ordu bizimdir. Bu ülkenin, bu devletin bütün kurumları bizimdir. Ordumuza ve başka kurumlarımıza sızmış bazı hainlerin ve gafillerin TSK’ya düşmanlıkları kahpeliktir.

Bu kurumların bir kısmının kötü yönetilmesi, bir kısmının performans eksikliği, bir kısmının ideolojik saplantılar içine girmesi, bir kısmının verimsizliği gibi sayılabilecek kusurlar veya yanlışlar, o kurumları “bizim” olmaktan çıkarma sebebi değildir. Aksine o kurumlara daha fazla sahip çıkmamızı ve bu konuda daha dikkatli, daha duyarlı, daha ilgili ve daha hassas davranmamızı gerektirir. Tıpkı bu ülkede yaşayan bir “Müslümanı” ister kendi zaafiyetleri, ister eğitimsizliği, ister bilgi yetersizliği isterse Modernizm’in getirdiği problemler dolayısıyla İslami yaşantısındaki eksiklikler ve kusurlar dolayısıyla onu “aforoz” edemeyeceğimiz gibi.

Bir kimsenin kusurları onu, “bizim” insanımız olmaktan çıkarma bahanesi yapılmamalıdır. Aksine; “anlayacağımız bir dille” konuşmak gerekirse, eğer biz kendimizde İslam için bir iddia görüyorsak, toplumun önüne böyle bir misyonla çıkmışsak ve biz bir “gönül adamıysak” o insana karşı daha duyarlı, daha müşfik, daha hassas ve daha dikkatli olmak zorundayız. Zahiri, yani görünen şartlara göre bir karar vermek durumundaysak bile bu ülkede “hain”lerin dışında en kötü insanımıza bile; “bizim yitik çocuğumuz” gözüyle bakılmalıdır. Ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde “müstesna” olanlar dışında, cemaatler, tarikatlar ve ılımlı İslamcıların pek çoğu kendi dışındakileri hep “öteki” olarak algılamaktadır. Siyasal İslamcılar da, din istismarı yapıp, maalesef düşmanlarımızın safında yer tutmaktadır.

Dolayısıyla “Devlet” ve “Ordu” da onlar için birer “öteki” olarak ya “ele geçirilecek” ya da “fethedilecek” kalelerden sayılmaktadır. Bu anlayış ve yanlış şimdi de onları “devlet” ve “ordu” düşmanlığına getirip dayamıştır.

“Biz”den olanlar ve olmayanlar ayırımı bu cemaat ve tarikatları, ılımlı İslamcıları ve din istismarcılarını kendi devletlerini ve kendi askerlerini “düşman” görür hale getirmiştir. Böylece kendilerini de “düşman safına” itmişlerdir. Ancak bu durum spontane olarak ya da sosyolojik bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış değildir.

Öyle olsa sorunu kendi “iç” meselemiz olarak görüp “aramızda” halledebilirdik. Fakat sorun Türkiye için bir “güvenlik sorunu” haline gelmiştir. Çünkü bu ülkedeki birçok cemaat, tarikat ve ılımlı İslamcı-radikal şeriatçı görünümlü yapılar ve bütün istismarcılar Yabancı Ülkeler tarafından Türk Devletine karşı kullanılan birer Truva atı gibidir. Bu yapıların “beyin takımı” olarak nitelendirilebilecek “iç halkaları” Milletimizin özüne ve kültürüne yabancı, hatta Müslüman bile olmayan “iblis”ler ve “dönme”ler tarafından kuşatılmış vaziyettedir.

İslam gibi son ve yüce bir din, bu sahte önderler eliyle Müslümanların boynuna takılmış bir “tasma” haline getirilmiştir. Allah, kitap, din, iman, peygamber diyerek kendi “müntesip”lerini kandıran bu alçak adamlar, onları tıpkı Çanakkale’deki Hintli Müslümanlar gibi ABD, AB, VATİKAN, NATO, İSRAİL, ERMENİ ve İNGİLİZ saflarına sürmüşlerdir.

Devletin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin “irtica” diye nitelendirdiği “olgu” budur. Son yaşadığımız olaylar bu gerçeği çok net bir şekilde bir kez daha ortaya koymuştur.

Halbuki Yüce Allah Kur’an’da;

“Yemin olsun (o kuvvetlere), saflar halinde durup dizilenlere,

O haykırıp da sürenlere, (ve peşinden sürükleyenlere)

O yolda (Kur’an) zikir okuyanlara ki,

Şüphesiz sizin İlahınız birdir,” buyurmaktadır.

Hem de SAFFAT Suresinde (Ayet: 1- 4)

Ve Kur’an’da diğer bir surenin adı da üstelik yine “SAFF”tır… Ve Allah SAFF Suresinde de;

“Haberiniz olsun ki, Allah Kendi yolunda (tuğlaları) kurşunla perçinleştirilmiş bir bina gibi (birbirine kenetlenip) saf tutarak çarpışanları sever” buyurmaktadır. Yani Allah hepimizi Kendi yolunda ve insanlığı huzura ve refaha kavuşturma amacıyla saf tutmaya çağırmaktadır.

Yahudilerin, Hristiyanların, Vatikan’ın, Siyonistlerin, ABD’nin ve AB’nin saflarında huzur ve onur arayan ahmakları uyarmaktadır.

Ve yukarıdaki ayet mealleri, patronlarınız tarafından yıkılmaya çalışılan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk döneminde; “TBMM tarafından kararlaştırılan ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kendisine teklif edilen meşhur Hak Dini Kur’an Dili adlı Kur’an tefsirini hazırlayan Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın” Kur’an-ı Kerim Meali’nden aktarılmıştır.

Siz! Bu ülkenin cemaatleri, tarikatları, ılımlı İslamcıları, din istismarcıları, radikal şeriatçıları ve ey bu ülkenin “saf ve temiz Müslümanları” söyler misiniz? HANGİ SAFTASINIZ! Rahmani güçlerin mi, şeytani güçlerin mi tarafına geçmişsiniz? Konuşlandığınız mevzilere dikkat ediniz!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinin en büyük tehditleriyle karşı karşıya kaldığı bugünlerde sizler kimin “askerisiniz”!? ABD, AB, NATO, Pentagon, İngiltere, Almanya, Fransa, İsrail, Vatikan, Papa, Apo, Barzani, Talabani, Ermeni’si, Rum’u, Yunan’ı hepimizi “iç”ten ve “dış”tan kuşattığı bugünde “efendileriniz” tarafından nereye getirilip dizildiniz? Üstelik durduğunuz saflardan utanmaz hale geldiniz.

Oysa unutmayınız; durduğunuz yer “işgal ordularının ve Siyonist masonların” saflarıdır! Tıpkı İngiliz Ordularıyla Çanakkale önlerine gelen Hintli, Pencaplı, Senegalli Müslüman askerler konumundasınız!

Pek çoğunuz Çanakkale’ye geziler düzenliyorsunuz. 18 Mart’larda da “Çanakkale Geceleri” adı altında etkinlikler yapıyorsunuz. Oysa, o topraklarda şehit olarak yatan binlerce Mehmetçiğin, bugün sizin aynı safta bulunduğunuz ve kendisinden medet umduğunuz Haçlı Batı’nın ve hatta NATO’nun bizi yok etme planlarına karşı savaşırken, can verdiğini unutuyorsunuz.

İşte o Çanakkale önlerine gelen Müslüman askerleri, İngilizler; I. Dünya Harbinde Müslüman ülkeler halkını propaganda bombardımanına tutarak kandırmışlardı. Çanakkale Muharebeleri’nde savaşmak üzere sömürgelerden getirdikleri Müslüman askerler, Almanlarla savaşmaya geldiklerini sanıyorlardı. Propagandaya göre Almanlar Osmanlı Müslüman halifesini esir almışlardı ve Hintli askerler de Halifeyi kurtaracaklardı. İngilizler bunun dini bir borç olduğunu telkin etmişler ve inandırmışlardı. İngilizlerin bu propagandasını sezen Türkler de karşı propaganda faaliyetine başlamışlardı. Cephede İngiliz siperlerine yönelik olarak Ezan okutmuşlardı. Ezan sesini duyan Hintli Müslümanlar irkilmiş gerçeği anlamışlar ve savaş çabalarını azaltmışlardı. İngilizler de bundan sonra Müslüman asker kullanmakta zorlanmışlardı. O gün, Hintli Müslüman askerler, Ezan sesiyle içine düştükleri tuzaktan uyanmışlardı.

Peki, ya bugün, sizler ne ile uyanacaksınız?

Medeniyetler Arası Diyalog ve BOP Eş Başkanı Erdoğan, Müslüman topraklarını işgal eden, “ABD askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua ettiğini” söylüyordu.

Ama Güneydoğu’da PKK’nın şehit ettiği “bizim askerlerimize” “kelle” diyordu!

Bu ülkenin varlıklarını yabancılara satarken “kurumsal mutabakat” aramıyordu!

Telekom’u, Telsim’i, Aria’yı, Tüpraş’ı yabancılara satarken “kurumsal mutabakat” hiç aklına gelmiyordu.

Azınlıklar için “Vakıflar Yasasını” çıkarırken “kurumsal mutabakat” düşünmüyordu.

“Maden” ve “Petrol Yasalarını” çıkarırken “kurumsal mutabakat” gözetmiyordu.

Akdamar Kilisesi’ni açarken “kurumsal mutabakat”a gerek görmüyordu.

Ama iş “başörtüsü sorununa” gelince “kurumsal mutabakat”a sığınıyor. Bedel ödemeye hazır olmadığını savunuyor, sonra da yine istismar amacıyla serbest bırakıyor ama bu sefer de ZİNA’yı suç sayılmak ve ceza almaktan çıkarıyor ve mel’un İstanbul Sözleşmesi’yle eşcinselliği ve her türlü cinsi rezaleti meşrulaştırıp aile yapımızı ve ahlâk mayamızı dinamitliyordu.

Ve siz “Müslümanlar” da hâlâ AKP ve RTE’den medet umuyorsunuz ve hâlâ aynı safta duruyorsunuz? Ne kadar da saflık gösteriyorsunuz!

Bir zamanlar Fetullah Hoca da RTE’nin Medeniyetler Arası Diyalog hayali gibi Vatikan’la kol kola Dinler Arası Diyalog peşinde sürünüyordu. Halbuki Allah Kur’an’da hepinizin bildiği gibi “Allah indinde tek din İslam’dır” buyuruyordu. Hoca(!) kılıklı şeytan ise Hristiyanlığa, Yahudiliğe ve Bahâiliğe meşruiyet kazandırma gayretiyle Papa’yla aynı safta buluşuyordu!

Sözün kısası bu saatten sonra Cemaatlerin, Tarikatların, Ilımlı İslamcıların, Radikal Şeriatçıların, yani bugüne kadar Allah, Kitap, Din, İman, Kur’an diyerek “Müslümanlar”ın sırtından geçinen ne kadar adam varsa, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne ve İslam Dinine sadakatlerini kanıtlama borçları vardır. Çünkü saflar giderek ayrışmaktadır. Ve ihtimal, bazı “akılsız kelle”ler kafese girince uyanacaktır!

Sonra Çanakkale’ye kiralık İngiliz askeri olarak taşınan gafil ve cahil Müslümanların: “Biz Halife’yi kurtarmaya geldiğimizi zannediyorduk” demeleri de onları kurtaramayacaktır.

Bizden söylemesi!

Demirel’in Derinliği ve “Ehvenüşşer”cilerin Densizliği

Sonunda CHP ile iş birliğine girişen Süleyman Demirel, yıllarca “Din düşmanı CHP’ye karşı, dindar demokratların hamisi” rolünü oynamıştı. Zavallı Nurcular, Süleymancılar, Fetullahcılar, Tarikatçılar “CHP tehlikesine karşı, Süleyman Demirel’in ‘ehvenişer’ reçetesine” sığınmışlardı. Ama bu siyasi feraset fakirliği ve imani basiret körlüğü yüzünden sürekli aldatılmış, oyalanmış ve sonunda satılmışlardı. Erbakan’ın elli yıl öncesinden fark ettiği gerçekleri, bazılarının hâlâ anlayamamış olması ise hayret uyandırıcıydı. Hatta eski Milli Görüş çürüklerinin çoğu, şimdi aynı marazlı mantıkla Erdoğan’ın peşine takılmışlardı.

CHP: “Bu ortak projede Demirel bizi destekliyor” demişti.

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in CHP'yi desteklediği yönündeki iddiaları kendi partisinin yetkilileri dile getirmişti.

CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen, ortak bir proje yürüttüklerini vurgulayarak, "Süleyman Demirel CHP'yi destekliyor. Biz Türkiye'ye sahip çıkıyoruz." demişti. Anka Ajansı'na Seçim sürecindeki çalışma stratejilerini anlatan Sevigen, CHP'yi destekleyen kişi ve kurumları da söylemişti. CHP'nin DSP ile iş birliği yapmasının ardından SHP'nin seçimlere katılmama kararı aldığını vurgulayan Sevigen, bunun önemli bir fırsat olduğunu belirtip, şöyle devam etmişti: "Küskünler bir dönem kırılmış olabilir; ama bakın askerler seçim haftası kampları kapattı. Otel sahipleri seçim dönemine denk gelen rezervasyonları iki güne düşürdü. Cumartesi-Pazar müşteri almayacaklar. İnsanlar bu kadar fedakârlık yapıyor. Türk insanı iki gün fedakârlık yapacak. Çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Herkesin duyarlı olması gerekiyor. Demirel bile CHP'yi destekliyor. Bu çok önemli. Bu ortak bir projedir, biz Türkiye'ye sahip çıkıyoruz. Sağın önemli isimleri CHP'yi destekliyor. Gelin bu ülkeye beraber sahip çıkalım. Bütün herkes Türkiye'ye beraber sahip çıkmalı. CHP'de birleşilmelidir."

Süleyman Demirel, “sağda ittifak çalışmalarını baltalayıp desteğini CHP'ye yönlendirdiği” şeklindeki iddiaları kabul etmese de gerçek böyleydi. Çünkü yaşanan gelişmeler CHP ile Demirel arasındaki bağlantıya işaret etmekteydi. CHP'den milletvekili adayı olduktan sonra kararından dönen eski DYP'li İsmail Amasyalı, Demirel'in kendisine "Sağda göstereceğim adres yok." deyip CHP'yi tavsiye ettiğini dile getirmişti. Demirel ailesinin damadı ANAP'lı İlhan Kesici de CHP'den aday olup liste başına getirilmişti. DP-Anavatan ittifakının bozulduğu gün CHP lideri Deniz Baykal, Demirel'i Güniz Sokak'taki evinde ziyarete gitmişti. DP'nin milletvekili adayı ASO Başkanı Sinan Aygün de Demirel'in Anavatan lideri Erkan Mumcu için, “boş teneke, kanserli kol” benzetmesi yaptığını söylemişti. Ve şimdi Sn. Erdoğan, Süleyman Demirel’in yolunu ve yöntemini takip etmekteydi! Yani görünüşte CHP’ye karşı kükremekte ama eşcinselliği ve fuhuş serbestliğini öngören İstanbul Sözleşmesi’ni aynı CHP ile birlikte Meclis’ten geçirmektelerdi.

 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 



[1] 11 Haziran 2007 - www.gazetem.net.

[2] www.milliyet.com.tr 29-30 Ekim 2006

Makale Paylaşım Sayısı: 165

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR