YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69811330536fb
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 6
Bugün : 484
Dün : 48911
Bu ay : 107139
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48810452
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

MAFİA’lar, kapitalist sistemlerin ve güdümlü demokrasilerin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkan “karanlık işler ve yeraltı örgütleridir.”

Zira kapitalizm, bir ülkeyi büyük sermaye sahibi patronların yönetmesinden başka bir şey değildir.

Beynelminel Siyonist sermayenin uzantısı olan ve yerli etiketli bölge temsilcileri durumunda bulunan bir kaç zengin patronun çıkarlarını korumak için kurulan kapitalist rejimlerdeki “demokrasi ve seçim” gibi kurum ve kavramlar da, tamamen halkı uyutmaya ve aldatmaya yöneliktir. Kısacası bunlar, masonluk diktatörlüğüne demokrasi demektedir.

 

Çünkü bu türlü “uzaktan kumandalı” demokrasilerde:

a-Hem halkı yönlendiren basın ve televizyon gibi etkili propaganda araçları sermaye babalarının elinde ve emrinde olduğu için, kamuoyunu istedikleri şekilde oluşturmakta ve sandıktan işlerine gelen neticeyi çıkarabilmektedirler.

b-Hem de çoğunluk sitemine dayanan demokratik hilelerle örneğin seçime katılıp %7, %13, %26, %30 oy alan 5 partiden %30 alan hükümet olmakta ve en az 5 yıl iktidarda kalarak kendi çıkar çevresini ve seçmenini kayırmakta, halkın %70’inin hak ve özgürlükleri ise hesaba katılmamaktadır. Yani çoğunluk sistemi, giderek bir parti diktatörlüğüne yol açmaktadır. Milli Görüşün gerçek katılımı ve konsensüsü sağlamaya çalışması, uygar ve uyumlu bir koalisyon ortaya koyması ise, sahte demokratların uykusunu kaçırmaktadır.

Masonik yöntemlerin hakim olduğu ülkedeki devlet, zamanla birkaç zengin patronun çıkarlarını korumak üzere kurulan bir kurum halinde dönüşmektedir. Asker ve polis ise, halkın dış ve iç güvenliğini sağlamak için değil de, sanki mevcut sömürü ve zulüm sistemini ayakta tutmak için vardır.

Bu tip demode demokrasilerde her on yılın en az yarısının sıkıyönetimlerde geçmesi düşündürücüdür.

İşte ekonomik dengelerin vatandaş aleyhine giderek bozulduğu, can, mal ve namus emniyetinin kalmadığı, din ve düşünce hürriyetinin kısıtlandığı ülkelerde yaşayan insanlar,  kendi haklarını aramak ve almak için, devlete ve resmi organlara güven duygusunu yitirdiklerinden, bu sefer, kaçakçılık, zorbalık, tehdit ve yolsuzluk gibi gayrı resmi ve gayrı meşru yollardan hak arama ve haysiyetlerini koruma mecburiyetini duymakta ve işte bu durumu değerlendirmek ve istismar etmek için fırsat kollayan Mafya’lara sığınmak zorunda kalmaktadır. Rüşvet ve tehditle, hem ordu ve emniyet mensupları, hem de yüksek bürokrat ve bakanlar arasında dost ve yandaş bulan mafya babaları ise ortalığı kasıp kavurmaktadır.

Ülkemizdeki Çek-Senet (Alacak tahsili) Mafya’ları, ihale ve rüşvet Mafya’ları bunun tipik örnekleridir.

Günümüzde fuhuştan, spor yarışlarına, karaborsadan kumar oyunlarına kadar çok çeşitli sahalarda faaliyet gösteren değişik MAFYA’LAR türemiştir.

Beynelminel silah, uyuşturucu, altın, borsa ve hisse senedi Mafya’larının Yahudi tekelinde olduğu bilinmektedir.

Hatta Amerika’nın bir ara, Panama’yı işgalinin asıl nedeni, eski CİA ajanı Noriega’nın Amerikan yahudilerinin kontrolü dışında oluşturulan bir uyuşturucu Mafya’sına yataklık ettiği içindir.

Başta ABD, birçok kapitalist ülkede MAFYA örgütleri öylesine gelişmiş ve güçlenmiştir ki, artık bunlarla başa çıkamayan devlet güçleri, çaresiz MAFYA örgütleri ile uzlaşmaya, hatta işbirliği yapmaya mecbur kalmıştır. Daha doğrusu beynelminel Siyonist çevrelerle sermaye sahipleri, kendilerine karşı etki ve yetki alanlarını daraltmak için, milli devlet güçlerini böyle davranmaya ve yıpranmaya mecbur bırakmışlardır

Bugün Amerikanın CİA, Rusya’nın KGB, İsrail’in MOSSAD gibi beynelminel casusluk ve terör örgütlerinin, yeraltı dünyasının MAFİA teşkilatları ve mason locaları ile işbirliği yaptıkları bir gerçektir. Artık kiralık ajanların, çoğu zaman kimin hesabına çalıştıklarının farkında bile olmadıkları söylenmektedir.

Sömürü ve zulüm düzeni olan kapitalizmin, çikolata kılıfı sayılan demokratik rejimlerin perde arkası diyebileceğimiz MAFİA örgütleri, Kolombiya ve İtalya gibi birçok ülkede devletten çok daha güçlü ve etkili hale gelmiştir.

Öyle ki siyonizmin dünya sömürü sistemine alet olmayan veya kullanılıp yıpratıldıktan sonra harcanması gereken birçok devlet ve hükümet başkanının ihtilallerle devrilmesinde ve üst düzey yönetici ve diplomatların öldürülmesinde, bu MAFİA şebekelerinin parmağı olduğu bilinmektedir.

Bu acı gerçeğin farkına varan ama, milli haysiyet ve cesaretten de mahrum bulunan birçok hükümetler de, siyasi ve ekonomik kanunlar çıkarırken, veya önemli kararları uygulamaya koyarken, maalesef bu MAFİA ve MASON örgütlerini hesaba katmak zorunda kalmaktadırlar.

Çünkü MAFİA örgütleri genellikle ANARŞİ ve TERÖR odaklarıyla da işbirliği içinde çalışmakta ve vücuttaki gizil virüsler gibi, devlet yapısını içeriden çürütmekte ve çökertmektedirler.

Hakka inanmayan, halka da dayanmayan batıl bir düzende ve kapitalist sömürü sisteminde:

1- Huzur ve emniyetin garantisi olması gereken devlet çarkı maalesef zulüm ve sömürü mekanizmasına dönüşmekte,

2- Halkına hizmet etmesi, adalet ve emniyeti gözetmesi gereken bazı devlet adamları, bir nevi süper güçlerin genel hapishanesine çevrilen ülkelerdeki, mason başgardiyanlarına benzetmekte,

3- Hak ve adalet dağıtıcısı olması gereken mahkemeler rüşvet, ve tehditle, “güçlüyü ve suçluyu kayırma” şebekelerine çevrilmekte,

4- Halkın ve hakkın koruyucusu olması lazım gelen ordu ve polis, sömürü sisteminin bekçileri durumuna getirilmek istenmektedir.

Hakkı değil kuvveti üstün tutan, sömürü ve menfaati esas alan, çıkar çatışmasına dayanan. Kavram kargaşası ve kanun kalabalığıyla beyinleri bulandıran, adalet ve emniyet sağlayamadığından, vatandaşlarını MAFİA’ların tuzağına ve kucağına atan bu kapitalist sistemlerin ve bu güdümlü ve göstermelik demokrasilerin, yegâne alternatif çözüm önerisi ve insanlığın kurtuluş reçetesi ise, barış ve bereket prensiplerini ortaya koyan, ilme dayanan ve evrensel hukuk düşüncesinden kaynaklanan Adil Düzen’ dir.

İşte asker ve polis içinde bile örgütlenen söylemez çetesi, İşte Çakıcı-Ağansoy hesaplaşmasında yine ortaya çıkan, emniyet bürokrasi ve yeraltı dünyası ilişkisi bu dejenere olmuş düzenin ve laçkalaşmış laik demokratik rejimin acı ve alçaltıcı meyveleridir.

Manevi ve ahlaki değerlerin tahrip edildiği, içki, uyuşturucu, kumar, faiz ve fuhuş gibi kötülüklerin yaygın hale getirildiği, rüşvetin ve rantiyeciliğin herkesime yerleştirildiği bir bataklık düzeninde, haliyle MAFİA mikropları türeyecektir.

Bunların çaresi ise “Laiklik nutukları ve çağdaşlık çığlıkları” değildir.

Hâlbuki Milli Görüş ve Adil Düzen her derdin reçetesidir!

 

ATO Mafya Raporu:

Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından hazırlanan “Hayatımız Mafya Raporu”na göre, Türkiye’de mafyanın 100’e yakın faaliyet alanı bulunuyor.

Rapora ilişkin ATO’dan yapılan yazılı açıklamada, yaklaşık 1 trilyon dolar olduğu tahmin edilen dünya örgütlü suç ekonomisinden Türkiye’nin aldığı paya yer verildi.

Rapora göre, Türkiye’de yeraltı ekonomisinin büyüklüğü 238 milyar dolar olan milli gelirin dörtte biri olan 60 milyar doları buluyor. Bu rakam Türkiye’nin 2004 yılı bütçesinin yarısını da aşıyor.

Rapora göre, Türkiye organize suç örgütleri tarafından dört bir yandan kuşatılmış durumda.1998-2002 yılları arasında yaklaşık 17 bin kişi çete üyesi olmaktan polis tarafından yakalandı. Polisin Türkiye genelinde yaptığı çalışmalara göre, mafya toplam 3 bin 12 olaya karıştı. Yine 9 bin 53’ü İstanbul’da olmak üzere 17 bin 105 kişi gözaltına alındı, 4 bin 182 kişi tutuklandı. 

 

Mafyanın başkenti İstanbul

Rapora göre, Türkiye’deki organize suçların neredeyse yarısı İstanbul’da işleniyor.1998’de kurulan İstanbul Organize Şube Müdürlüğü ekipleri, 2002 yılı sonuna kadar 454 suç örgütünü çökertti, 325 çete liderini yakaladı. Aynı dönemde çeteler sadece İstanbul’da 1637 olaya karıştı.

Raporda, İstanbul’un ardından mafyanın yoğun olarak faaliyet gösterdiği iller, “Adana, Ankara, Aydın, Antalya, Balıkesir, Bursa, Gaziantep, İçel, İzmir, Kayseri, Kocaeli ve Samsun” olarak sıralandı.

Raporda, mafyanın en yaygınını otopark mafyasının oluşturduğu ileri sürülürken, mafyanın, özellikle büyük şehirlerde cadde ve sokakları parselleyip görevlendirdiği değnekçiler aracılığı ile otopark ücreti topladığı belirtildi. Rapora göre, para vermeyen dövülüyor, arabaları çiziliyor, lastikleri yarılıyor.

Üç büyük il olan İstanbul, Ankara ve İzmir’de 2 milyona yakın otomobil bulunduğu ve bu kentlerdeki otopark ücretlerinin 2 ile 10 milyon lira arasında değiştiği dikkate alındığında sadece otopark mafyasının yıllık cirosu trilyonlarla ifade ediliyor.

Otopark mafyasını “arazi mafyası, çek-senet mafyası, organ mafyası, çocuk mafyası ve ihale mafyası” izliyor. Rapora göre, bunların yanı sıra Türkiye’de uyuşturucu mafyası, kumar mafyası, altın-pırlanta mafyası, kira-tahliye mafyası, fuhuş mafyası, icra mafyası, nakliye mafyası, inşaat mafyası, ehliyet mafyası, sigara mafyası, silah mafyası, hal-pazar mafyası, dilenci mafyası, gecekondu mafyası, çayhane mafyası, insan mafyası, pornografi mafyası, kitap mafyası, müzik mafyası, tarihi eser kaçakçılığı mafyası, göçmen mafyası, telefon dinleme ve izleme mafyası, hapishane mafyası, naylon fatura mafyası…” da önemli yer tutuyor.

Yaşam alanları giderek yaygınlaşan mafya dünyasını adlandırmada çok sayıda ifade kullanıldığına dikkat çekilen raporda, bunların başlıcaları şöyle sıralandı:

“Mafya ekonomisi, yeraltı ekonomisi, suç ekonomisi, kurşun ekonomisi, karapara ekonomisi, yasadışı ekonomi…”

Mafya, adam kaçırma, öldürme, yaralama, dövme, ev ve işyeri basma, tehdit, tecavüz, silah zoruyla el koyma, şantaj, kurşunlama gibi yöntemler kullanıyor, adam dövmek ve yaralamak nedeniyle sabıkalı olmak yükselmek için sektör içinde önemli bir avantaj sağlıyor…

 Mafya-mason ilişkisi

Raporda, “Türk tipi mafya”nın özelliklerine de yer verildi. Buna göre, organize suç örgütlerinin yapısı bir şirket ya da holding yapısına çok benziyor. En yetkili karar mercii olan “baba” bir holdingin yönetim kurulu başkanı gibi doğal olarak piramidin en tepesinde bulunuyor. Türk mafyasının yazılı olmayan kuralları raporda, şöyle sıralanıyor: “Üyelerden lidere karşı mutlak itaat beklenir. Örgütün genişlemesinde hemşehricilik önemli yer tutuyor. Aranan şahıslar pasaportlarını sicili temiz kişiler üzerine çıkarıyorlar. Mal varlıkları ise genellikle başkaları üzerine kayıtlı. Eylem yaparken kullandıkları arabalar ise genel olarak kiralık ve sahte plakalı.”

Türkiye’de mafya ile Masonların bağlantıları, TÜSİAD ve TESEV gibi kuruluşlarla çok üst düzey ortaklıkları öteden beri biliniyor. Daha doğrusu yerel mafya babaları, bunların beşinci sınıf piyonları olarak çalışıyor..

TÜSİAD’ın kendi dergilerindeki itiraflarına göre yıllık gelirlerinin sadece %13’ü yatırım ve üretimden kazanılıyor. % 87’si ise faiz ve rantiyeden elde ediliyor! Faiz ve rantiye işlerinde ise mafyalara önemli görevler düşüyor! Hatta IMF’nin de, aleyhinde gibi görünmesine rağmen, bu kirli ve gizli ilişkilerde mafyaları örgütlediği biliniyor.

Türkiye şu anda IMF’den ‘en çok kaynak kullanan, IMF’ye en çok borçlu’ ülkeler arasında ilk sıralarda. ‘Borç boyunduruğu’ nedeniyle IMF ile ilişkisi en az iki-üç yıl daha sürdürmek zorunda.IMF alacaklarını tahsil etmeden yakamızı bırakmayacak.Zaten Devlet Bakanı Ali Babacan da birkaç kez açıklamalarında ‘IMF’ye net borç ödeyicisi olmak istiyoruz’ dedi.Yani borcumuz borç, borcumuz namusumuz, ödeyeceğiz manasında konuşuyor.IMF’ye borçlarımız 27 milyar dolara yakın.2003 yılında yeniden yapılanan borç ödeme planı ile 2003 ve 2004!’te ödenecek taksitler küçüldü, 2005 ve 2006’ya sarkan tutarlar büyüdü.Gelecek yıl tek kalemde 10 milyar dolara yakın bir ödeme yapılması söz konusu.O nedenle, her ne kadar Bakan Babacan ‘üç seçenek’ dese de, büyük olasılıkla yeni bir stand by anlaşması olacak.İhtiyati stand by’da olabilir.Ama en önemlisi, IMF’ye olan borç geri ödemelerinin yeniden takvimlendirilmesi, ileriye atılması lazım. Yoksa ayda 12-13 milyar dolar borçlanan, borç ödeyip, yeniden borçlanan, borç çevirmek için göbeği çatlayan Hazine’nin işi çok zor. Tabii ‘borçlarımı yeni vadeye yayayım’ dediğin zamanda IMF yeni şartlar talep edecek.

Dünya Bankası Türkiye Temsilciliği Senior Ekonomist’i İsmail Aslan’ın geçen yıl hazırlayıp, Dünya Bankası yönetimine sunduğu Türkiye raporuna göre, IMF’ye Türkiye kadar yüksek miktarda borçlu olup da, bu borçlarını ödeyen sadece iki ülke var. Birisi Meksika, diğeri Güney Kore. Borçlarını ödediler ama, Meksika’da bir tane ulusal banka kalmadı. Meksika’nın tüm banka sistemi yabancıların kontrolünde. Güney Kore ise Asya Krizi sonrası 50 milyar dolar karşılığı IMF ile stand-by yaptı. Borcunu erken ödeyip IMF’nin boyunduruğundan kurtulma yolunu seçti. İnsanlar yastık altındaki dolarlarını, marklarını, paralarını ülkelerinin maliyesine verdiler, bir an evvel IMF’ye borçları ödeyip, kurtulmak için. Ama Güney Kore’nin birbirinden büyük dev sanayi şirketlerini ve bankalarını; başta ABD şirketleri olmak üzere yabancılar satın aldı. Şirketlerini satan Koreli patronların kimi intihar etti, kimi şirketin anahtarını yabancılara teslim ederken hüngür hüngür ağladı. IMF’nin öne sürdüğü ‘yapısal reform’ düzenlemeleri nedeniyle Güney Kore sanayi, finans sistemi, büyük ölçüde yabancıların kontrolüne geçti. Türkiye de bu yola girdi. Şimdi, 2005 ve sonrası için mali disiplin, sıkı para, borç ödemek için FDF, bankaları, şirketleri, KİT’leri, kamu bankalarını satarak, yatırımları kısarak, IMF’ye borçlarını son kuruşuna kadar ödeyen üçüncü ülke olacağız da bakalım bu işin sonu nereye varacaktır?

Erbakan Hoca’nın dediği gibi: “Türkiye olmak veya ölmek arasında karar verme noktasındadır”.

Türkiye’deki sıkıntıları ise “kayıt dışı ekonomi”yi kontrol altına almadıklarından kaynaklanıyor.

Ekonomik konularda faaliyet yapan, Siyonist sermayenin bir aracı-kefalet kurumu gibi çalışıyor görünse de; IMF daha ziyade siyasi ve stratejik görevler yürütüyor, sömürü saltanatına boyun eğmeyen ülke yönetimlerini devirmek için krizler çıkarmakla uğraşıyor.

Türkiye’de “Kayıt dışı ekonomi” diye, vergiden kaçırılan veya yasadışı yollarla sağlanan para akla gelse de, aslında IMF’nin ve yerli işbirlikçilerin başa çıkamadığı ve anlamakta zorlandığı sıkıntı noktasını: “Türkiye’de, kendi kontrolleri dışında ekonomiye yön veren ve “İslamcı Sermaye” denilen kaynağı meçhul sermaye oluşturuyor.

Özelleştirme yalanıyla ülkenin yağmalanması da bu karanlık odaklar ve kiralık bürokratlarca yürütülüyor!..

Bilderberg toplantıları da bütün bunların planlandığı merkez oluyor!

‘Bilderberg’in, Siyonist Yahudilerin kurup katıldığı ve her ülkeden üst düzey Mason işadamı, siyasetçi ve bürokratların çağrılıp talimat aldığı çok gizli ve etkili bir organize olduğu biliniyor. Türkiye’den daha önceleri Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Emre Gönensay, Mesut Yılmaz, Mehmet Ali Bayar, Tayyip Erdoğan gibi siyasilerin… Selahattin Beyazıt, Cem Boyner, Suna Kıraç, Dinç Bilgin, Muharrem Kayhan, Rahmi Koç gibi işverenlerin… Sedat Ergin, Nuri Çolakoğlu gibi gazetecilerin… Gazi Erçel, Önder Sanberk gibi bürokrat isimlerin katıldığı Bilderberg toplantısı bu yıl İtalya’da yapılıyor.

Dünyanın her önemli ülkesinden Bilderberg’e katılanlar oluyor; bugüne kadar konu başlıkları düzeyinde bile dışarıya bilgi sızdıran pek olmadı. Toplantıların yapıldığı otellerde kapsamlı güvenlik tedbirleri alınıyor; içeride sıkıntı giderme amaçlı çizilen rasgele şekillerle dolu kâğıtlar dahi görevliler tarafından yok ediliyor. Otelin kapısından giriş yasak, üstünden kuş uçurtulmuyor…

Bu yıl Hasan Cemal’in Bilderberg’e davet edildiği ve katılmak üzere gittiği; Milliyet gazetesinde haber oldu. İsterseniz haberi beraberce okuyalım:

“Her yıl diplomat, siyasetçi, işadamı, bankacı, akademisyen ve gazetecileri biraya getiren Bilderberg Toplantıları’na bu yıl Türkiye’den, CHP Milletvekili Kemal Derviş, Koç Holding Başkanı Mustafa Koç, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ve gazetemiz yazarı Hasan Cemal katılıyor.3/6 Haziran tarihleri arasında İtalya’nın Milano kentinde yapılacak olan toplantıya, aralarında Henry A.Kissinger, Irak’taki Koalisyon Güçleri’nin Başkanı Paul L. Bremer, Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn, eski Yunanistan Dışişleri Bakanı ve PASOK Genel Başkanı George Papandreu, Jp Morgan’dan David Rockefeller, Alman içişleri Bakanı Otto Schily, AB Konseyi Genel Sekreteri Javier Solana, Deutsche Bank, Avrupa Merkez Bankası’nın Başkanları ve Washington Post’un Başkanı Donald E.Graham’ın da bulunduğu 130 kişi katılacak. Basına kapalı olarak yapılan, kaynak gösterilerek yazılamayan toplantının bu yılki konuları arasında, Irak ve Ortadoğu’daki gelişmeler, kasım ayındaki Amerikan Başkanlık seçimleri yer alıyor.”

Bu haberin önemi şurada: Bilderbergçiler’in nefes alışlarını uğraş alanı seçmiş kişiler var dünyada; bunların hiçbiri Milliyet haberinde yer alan bilgilerden henüz haberdar değiller. İnternetteki özel sitelerde, “Acaba bu yıl kimler gelecek?” yollu spekülasyonlar gırla gidiyor. George W.Bush aynı günlerde Avrupa’da , İtalya’daki toplantıya selam vermek üzere katılıp katılmayacağı bile merak konusuydu. Geçen yılki  katılımcıların da sağladığı destekle, Bilderberg’i tartışan Türkiye, bu yıl da, Bilderberg gözlemcilerine ön bilgi sunmuş oldu.

Bilderberg Gizli Dünya Devleti’nin hükümetidir. Her ülkede siyaset ve iş dünyası içinden, medyadan seçtiklerini bir araya getirir. Genel ve özel oturumlarda konuşturur, dünyanın bundan sonra alacağı biçimle ilgili ipuçları sağlayan tartışmalar yaptırır. Yemekler bile fikir alış-verişi için bir zemindir. Verirsiniz, alırsınız, daha bilgili ve başkalarını bilgilendirmiş olarak ülkenize dönersiniz.

Bir süredir bir takvim dikkat çekiyor. Önce Bilderbergçiler bir araya geliyor; ardından G-8 toplantısı yapılıyor… Bu arada Avrupa Konseyi ve Dünya Ticaret Örgütü toplantıları da hemen sonrasına diziliyor.İngiliz Observer gazetesi yönetmeni Will Huttun 1997 Bilderberg’ine katıldıktan sonra konuyla ilgili bilgi vermekten kaçınmıştı; özel sohbetlerinden dışarıya “ardı sıra yapılan bu toplantılar birbiriyle irtibatlı” dediği sızdı sadece..

Thatcher, Bill Clinton, Tony Blair gibiler önemli yerlere kendilerini Bilderberg’te gösterdikten sonra geldiler; oysa bizden katılan siyasetçilerin çoğu gözden düştü, bazısı hiç varlık gösteremedi! Bürokrat Bilderbergçilerden mahkemeyle boğuşanlar var. Medya katılımcıların yıldızları beklendiği gibi parlamıyor, hatta sönüyor…Demek ki, Türkiye’de Siyonist sistemin şeytani siyaseti ve stratejilerini boşa çıkaran milli bir yapılanma, artık dünya dengelerini bozabiliyor!..

Türkiye’deki bu Bilderberg karşıtı eğilim başka ülkeleri de etkiliyor gibi. Örneğin bu toplantılara katıldıktan sonra İngiltere, Kanada ve ABD’de birçok büyük gazetenin sahibi olan Conrad Black iflas etti.[1]

Ankara 10.İdare Mahkemesinin Tüpraş’ın satışını iptal kararı da, bu Milli Cephenin gücünü ve kirli cepheye üstünlüğünü gösteriyor!

Bilindiği gibi Ankara 10.İdare Mahkemesi, Petrol-iş’in açtığı davada, Tüpraş’ın satışına ilişkin ihale komisyonu kararını iptal etti. Başta Petrol-İş olmak üzere, tüm emeği geçenleri kutluyor, mücadelelerinin devamını diliyoruz!..

Kamunun ortak malı olan kaynakları, babalarının malı gibi satmaya girişen özelleştirmeciler de karanlık merkezlerle irtibatlı görünüyor. Kimin malını kime satıyorsunuz? Maliye Bakanı Unakıtan, ‘Kulaklarımı tıkayıp satacağım’ diyor! Halbuki kulaklarını açsın ve bu soruya cevap versin. Demokratik temsil, bir hükümete, özelliklede kamunun ortak çıkarlarını nesiller boyu etkileyecek konularda sınırsız yetki vermez. Demokrasiyi, tek başına hükümet kurmaya yetecek kadar oy almaktan ibaret sananlar, oturup demokrasi derslerine iyi çalışırlarsa, kendilerinin de ülkenin de uçuruma yuvarlanmaktan kurtulacağını umuyoruz!..

Ne yazık ki, “Devlet ekonomiden elini çeksin”, “özelleştirme ekonomiyi canlandırır, iş imkânı yaratır”, “zamanında satmak lazım, yoksa değeri düşüyor” tarzındaki laf kalabalığına aldanan gafiller bulunmaktadır. Dahası özelleştirmenin teknik-ekonomik bir mesele gibi algılanması yanlıştır. Yine Petrol-İş, Irak işgaline karşı, “Bir özelleştirme girişimi ve Irak işgali” sloganını kullanarak, konuya en geniş çerçevede nasıl bakmamız gerektiğini hatırlatmıştır. Gerçekten de Irak işgalinin gösterdiği en önemli şey, ülkesinin kaynaklarını ‘güzellikle’ satmayanların, askeri işgal de dahil her yöntemle nasıl yola getirileceğinin cevabıdır! Bırakın; Saddam ve demokratikleşme masalını, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de ceberrut yöneticiler tarafından, gülünç derecede otoriter rejimlerle yönetiliyor, kaynaklarını dışa açtıkları sürece kimsenin onları demokratikleştirme niyeti yok! Azerbaycan’a ‘BP ülkesi’ (‘BP country’) deniliyor.

Kısaca bu iş laf kalabalığına getirilmeyecek kadar önem taşıyor. Hal böyleyken Başbakan’ın olaya, ‘Bürokratik oligarşi Tüpraş’ta direniyor’ şeklindeki sızlanması patronlarının düşüncesini yansıtıyor. Hatırlarsanız, Mesut Yılmaz da son zamanlarda başı sıkışınca bu terime başvurur olmuştu. Bu Masonlar hukuk sistemi, demokratik kurumlar ve itirazlar, canlarının istediğini yapmalarına engel teşkil edince ‘oligarşi, statüko, bürokrasi’ terimlerinin ardına sığınmayı, Özal’dan beri adet haline getirdiler.[2] 

Ama piyonlar boşuna çırpınıyor. Çünkü patronlarının bile gücü yetmiyor…

Türkiye, tabii misyonuna ve tarihi mirasına sahip çıkacak bir değişim ve devrime hazırlanıyor.


[1] Taha Kıvanç 3-Haziran-2004 Yeni Şafak

[2] Nuray Mert 10-6-2004 Radikal

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of İbrahim ERKANAT

İbrahim ERKANAT

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...