YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ce5130ed7a7
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 7
Bugün : 18683
Dün : 56643
Bu ay : 75326
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52220384
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Değerlerinden koparılan bireylerin Robotlaşması:

Milli Kimlik: Fertlerin ve bunların oluşturduğu milletlerin; Dininden, ahlaki değerlerinden, tarihinden, töresinden, örfünden, kültüründen süzülüp şekillenen ve tescillenen, hayat felsefesi ve kişilik özellikleridir.

Bu özellik ve güzelliklerini yitiren fertler ve milletler "kurmalı ve uzaktan kumandalı robotlar" haline gelmektedir.

Maalesef halkımız, kendi özünden ve kökünden koparılma sonucu başlayan yozlaşma ve yobazlaşmanın tuzağında ahlaken can çekişmektedir.

 

Duyarsız, tutarsız, iddiasız ve davasız nesiller türetilmiştir.

Kendisinden ve çok yakın çevresinden başkasını düşünmeyen, ülkesinin güvenliğini, gençliğini ve geleceğini dert edinmeyen; bencil ve beleşcil; basit bir anlayış topluma hakim hale gelmiştir.

"Türkiye üzerindeki oyunlar!" "İslam Dünyasına yönelik senaryolar" gibi konular artık pek çok kişiyi hiç ilgilendirmemektedir.

"Ahlakın bozulması, aile ocağının yıkılması, özgürlüklerimizin kısıtlanması, çevremizin ateş çemberiyle kuşatılması" gibi sorunlar ve sorumluluklar, artık pek az insanın gündemindedir.

AB'ye giriş süreci sadece "Bol keseden zengin olma ve fuhuş serbestiyetine kavuşma hevesi" olarak pek çoğumuzun hayalini süslemektedir.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Hocaloğlu "Ermeni soykırım iddialarının, Türkiye aleyhinde kullanılmak için uydurulup ikide bir gündeme getirildiğini, oysa Batının önce kendi yakın tarihindeki utanç verici katliam ve soykırımların ayıbından kurtulması gerektiğini" söylediği için, İsviçre Hükümeti tarafından kara listeye alındığı, İsviçre'ye sokulmama kararına varıldığı ve hatta Interpol aracılığıyla şimdi tutuklama emri çıkartılmaya çalışıldığı haberleri bile artık pek çok kimseyi etkilememekte, sinirlendirmemektedir!

Oysa sadece bir kasabamız kadar olan İsviçre'nin bu küstahlığı karşısında;  toplumun Milli bir heyecanla ayaklanması, bu toplumsal talep ve baskılarla AB sürecini askıya aldırması ve yeniden masaya yatırılması, mert ve mümince bir tavır takınılması beklenilirken, maalesef artık pek çoğumuzun yanında bu haber, dinlenmeye ve üzerinde düşünmeye bile değer görülmemektedir.

Bakınız Siyonizm karşıtı Amerikalı Yahudiler bile, Şaron hükümetini protesto ediyor!

Ama İslami ve insani özellikleri ve Milli değerleri çürütülen halkımız; maalesef, kimlik kartını veya para cüzdanını kaybettiği kadar bile tepki vermiyor!

Kendilerini ‘'Siyonizm Karşıtı Yahudiler'' olarak tanıtan binlerce Hasidik Yahudi, New York'taki İsrail Konsolosluğu önünde toplanarak İsrail Hükümeti karşıtı bir protesto gösterisi yapıyor.

 İsrail polisinin geçtiğimiz günlerde Kudüs'teki eski Yahudi mezarlarını arkeolojik ya da inşaat amaçlı olarak kazan İsrail hükümetini protesto eden ‘Siyonizm Karşıtı Ortodoks Yahudilere' uyguladığı şiddeti ve öndegelen hahamların tutuklanmasını kınayan Hasidik Yahudiler, gösteri sırasında siyah bezlerle kaplı onlarca tabut taşıyor.

Üzerinde ‘'İsrail Devleti Dünya Yahudilerini Temsil Edemez'', ‘'Siyonistler Yahudileri Temsil Edemez'', ‘'Mezar Kazıcılığı İnsanlık Dışı, Onur Kırıcı ve Utanç Vericidir'', ‘'İsrail, Bizim Siyonistler Tarafından Çalınmış İsmimizdir'' gibi sloganlar bulunan çok sayıda pankart taşıyan Yahudi protestocular, İsrail hükümeti tarafından uygulanan eski mezarların kazılması politikasına sert tepki gösteriyor.

İsrail hükümetinin mezar açma politikasının yüzbinlerce Yahudi'ye acı verdiğini belirten göstericiler, bu uygulamaya karşı çıkan Yahudilerin de İsrail polisi tarafından vahşice dövüldüğünü ve çok sayıda kişinin hastanelerde olduğunu söyleyip, kınıyor…

İsrail polisinin dini günlerinde bir sinagoglarını da bastığını ifade eden göstericiler, İsrail hükümetinin ilk başta bu iddiaları reddettiğini, ancak polis baskınının video görüntülerinin yayınlanmasından sonra bu saldırıyı kabullenmek zorunda kaldığını haykırıyor!

Son 60 yıldır dünyada ilk kez bir sinagoga polis baskını düzenlendiğini belirten protestocu Hasidik Yahudiler, İsrail polisinin daha sonra yaptığı, bu baskını içerde bir polisin rehin tutulduğu gerekçesiyle düzenledikleri yönündeki açıklamasının ise gerçekleri yansıtmadığını söylüyor!

Göstericiler, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'u arkeolojik amaçlarla, geçmişleri yüzyıllarca yıl eskiye dayanan Yahudi mezarlarının kazılması uygulamasına son vermeye ve sinagog baskını konusunda soruşturma açmaya da çağırıyor! Göstericiler tarafından dağıtılan bildirilerde ‘Siyonist temeller üzerine kurulduğu' ifade eden  İsrail'e yönelik sert eleştiriler yöneltiyor, İsrail devletinin meşru olmadığı ve dünya Yahudilerini temsil etmediği görüşünü de dile getiriyor!

Putin'in ABD ziyareti sırasında kendisine: "Rusya'nın Filistin'e silah ve askeri teçhizat sağlamasından endişe duyduklarını ve Rusya'nın biran evvel gerçek demokrasiye geçmesini arzuladıklarını" söyleyen Amerikan Kurmaylarına: "Siz önce BM'nin kararlarını ve temel insan haklarını tanımayan İsrail'e her türlü silahı yığmanızın vebalini düşünmelisiniz…

Ve bize demokrasi dersi vermeden önce, demokrasi bahanesiyle işgal ettiğiniz Irak ve Afganistan'daki vahşetleri görmelisiniz!" yanıtını verdiği yazılıyor!

Yani Filistin meselesine, İsrail Siyonizm'ine ve ülkemize yönelik tehditlere, Putin kadar bile tepki gösterilmez hale gelinmiştir.

Yapılan bir ankette: "sen kimsin?" sorusuna verilen cevaplar, ne hazindir ki; bir papağan seviyesindedir.

Artık insanımız; kendisini, kimliğini, kişiliğini, yaratılış gayesini, insani mesuliyetlerini unutmuş haldedir.

Köklü bir kültür devrimi ve yeniden öze dönüş hareketi yaşanmazsa, geleceğimiz tehlikededir.

Sesar cesaret ve isabetle bu karakter kanserleşmesinin ismini koydu.

Kimliksizlik!

Derin bir boşluğa düşüş.

Tıpkı Edward Said'in "Oryantalizm"  kitabının arka kapağında Şeytani başarılarıyla övünen Louis Massıgnon'den aktardığı cümlelerde olduğu gibi:

"Onların her şeylerini tahrip ettik. Dinleri ve felsefeleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun bir hale geldiler!"

Bu söz, büyük bir kaosa sürüklenen ulusların kahredici yozlaşmalarının ve ızdıraplarının apaçık ifadesidir.

Bugünkü yaşadığımız bunalımların temel sebebi, kimliksizliktir! Herşeyi tahrip edilmiş bir millet olarak yaşamak!…  Kim olduğumuzu unutmak!… Hafızalarımızı kaybetmek, geçmişimizi hatırlamamak!

İşte bu: Kendi köklerimizden,  tarihimizden  ve medeniyetimizden  koparılışımızın hazin hikâyesidir.

Dinimizin ve bizi Millet yapan değerlerimizin

Yani "imanımızı" yitirişimizin,

Hiç bir şeye inanmaz hale gelişimizin,

Varoluş bilincimizi unutuverişimizin,

Ve hiç bir ideal ve hedefi olmaksızın bir anafora tutulmuş gibi dolanıp debelenişimizin acı ve alçaltıcı ifadesidir!

İslam şuurunu, insanlık onurunu ve misyonunu unutmak!

Anlamsızlaşmak, kayıtsız ve kaygısız; dertsiz ve davasız birisi olmak, sorumluluklarımızdan kaçmak! İşte halimiz, ne hazindir!

Devlet ve millet olarak; bizi bir arada  tutacak ortak hiçbir ülkü geliştiremeyiş…

En iyilerimizin bile, yarım yamalak insan olmaktan öteye geçemeyişi! Beyler bu yara derindir… Çok acil bir ameliyat gerekmektedir!

Ve de hayat felsefelerimizin mahvoluşu!

Düşünmekten korkmak, anlayamamak, algılayamamak ve anlatamamak…

Kendimizi, derdimizi ve dileğimizi tarif edebileceğimiz bütün kelime ve kavramları unutmak…

Tıpkı bir Kunta Kinte gibi üzerimizde bize ait esmer derilerimizden başka hiçbir şeyimizin gerçek sahibi olmamak!…

İşte bu, kimliksizliktir!…

Ancak, Kunta Kinte bizden daha şanslıydı. Hiç değilse o, köle olduğunun farkındaydı.

Ne yazık ki: Ne bizler, ne bu ülkeyi yönetenler, ne bu ülkenin aydınları ve bilim adamları, ne de bu ülkenin yazarları; içine düştükleri girdabın farkında görünmüyorlar!

Türkiye, siyasi, ekonomik, sosyal, etnik, dini ve kültürel bir tahribata uğratılırken, onlar; kendi değerlerimizi zenginleştirmek ve o değerlere hizmet etmek yerine; Firavunlar'ın Ehramlarına taş taşıyan köleler gibi; kendisini daha fazla köleleştiren yabancı değerlere hizmet ediyorlar.

Bir kesim ise; sanki kendi değerlerinin, kendi devletinin, kendi milletinin düşmanı gibi hareket ediyorlar! Sadece Orhan Pamuk'un söylediklerine bakmanız yeterli! Bütün gafiller ve hainler bir nevi onda temsil ediliyorlar!

Onlar birer Mankurt tavrı sergiliyorlar. Kendi halkına ve Milli ahlakına yabancılaşmış ve yozlaşmış "entel enayi"leri hatırlatıyorlar!

Bu ülkeye ait hiç bir değeri üzerlerinde barındırmak istemiyorlar.

Sanki bu ülkede birer Haymatlos olarak yaşıyorlar. Yani hiçbir ülkeye, ilkeye ve ülküye bağlı bulunmayan, sadece nefislerinin ve şeytani güçlerin keyfine kölelik yapan bir ideolojiye tapınıyorlar!

Mankurtların Savruluşu!

Ünlü Kırgız romancı Cengiz Aytmatov, "Gün Uzar, Yüzyıl Olur" romanında şöyle bir efsane anlatır:

"Düşman ülke Juan Juanlar ülkenin gençlerini kaçırır ve onlara, hafızalarını silip yeni kişilik – kimlik yüklemek için özel bir işkence uygular. Saçlarını kazıtır, kafalarına bir ıslak deve derisi geçirir ve güneş altında bırakır. Zamanla saçlar uzar, deve derisi kurur ve uzayan saçlar başa gömülür. Gençler hafızalarını yitirir. Sonra gençlere yeni bir kimlik yüklenir. Ve deve çobanlığı yapmak üzere bir sürünün başına bırakılırlar.

Bu arada kaçırılan bir gencin annesi, oğlunu aramaya çıkar. Yerini öğrenir, gider ve oğlunu deve güderken bulur. Oğluna kendisini hatırlatmaya çalışır. Ancak çocuk hem annesini tanıyamaz hem de ona düşman gibi bakar. Sonra anne herşeyi göze alır ve oğluna yaklaşmak ister. Oğul bir ok atar ve annesini vurur. Anne bir kuş olup uçar. Uçarken de oğluna "adını hatırla, adını hatırla!" diye seslenir.

Cengiz Aytmatov o günden bu yana o bozkırlarda "adını hatırla!"

(Kim Olduğunu Bil!) diye bir kuşun öttüğünü söyler!?"

Mankurt, kendi halkına yabancılaşmış, bütün yöneticilerin, politikacıların, bürokratların, bilim adamlarının ve aydınların ortak adıdır.

Sokrates'in Delf Tapınağı'nın kapısında bile "kendini bil!" yazmaktadır.

Yunus Emre bunu başka bir şekilde ifade etmektedir:

"İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır!?"

Ruhlara işleyen kölelik!

Ancak durumu daha vahim kılan; bu ülkenin öncü güçlerinin, yani milletin hala içine düştükleri durumun farkında olmayışlarıdır.

Sanki kölelik ve mankurtluk onların ruhunu kuşatmıştır!

Tıpkı Benjamin Franklın döneminde ABD'de köleliğin yasaklanmasından sonra ortaya çıkan durumun aynısıdır:

Köleliği yasaklayan yasalar çıktıktan sonra Güney'de çiftliklerde çalışan köleler serbest bırakılmışlardır. Ancak, onların da "herşeyleri tahrip edildiği için" özgürlüklerini kullanacak hiç bir değer ve birikimleri kalmamıştır. Bir müddet geçtikten sonra, gelip eski sahiplerinin yanında yeniden köle olarak çalışmaya mecbur ve mahkum olacaklardır!…

Sokrates'a göre, uğraşılması ve uyandırılması en zor insanlar "Önce kendi kendini kandırıp batıl beklentilere inanan, sonra' da başkalarını kandıran" insanlardır. Onlarla mücadele, "gölgelerle çarpışmak" gibidir. Çünkü onlar, hiçbir şey bilmedikleri halde bildiklerini sanmaktadır!

Halbuki sahip oldukları kavramlar  bile, kendi kavramları  değildir. Kontrol edilmiş beyinler olarak kurgulandıklarını fark edemeyecek kadar, basiretleri körlenmiştir!

Sahip oldukları "akıl" da kendi akılları değildir. Sanki beyinleri, genleri değiştirilmiştir!…

Bunlar, insan görünümlü robot sürüleridir. Kur'an bunları: "Hayvandan da aşağı" mahlûklar olarak bildirmektedir!

Ödünç kavramlar ve taşeron aydınlar!

Olgun olan düşünce derin bir bakış açısı içerir. Ham ve durgun düşünce ise sığdır.

Olgun olan düşünce uzak görüşlüdür. Yobaz düşünce dardır.

Olgun olan düşünce özgürdür. Basit ve fasit düşünce bağımlıdır.

Olgun olan düşünce etkindir. Bayağı düşünce edilgendir.

Olgun olan düşünce özgündür. Takma düşünce  taklittir.

Maalesef Türk aydını ve seçkinlerinin akılları ve kavramları kendine ait olmadığı için ödünç kavramlarla düşünmekte ve ona göre hareket etmek zorundadır.

19. asır Türk aydını ve bürokratı (yani Tazminat ve İttihat artıkları) büyük oranda Fransa'dan etkilendiği için Aydınlanma safsatasından ve pozitivist anlayışın çıkmazlarından kendini kurtaramamıştır.

Bu ise onu hem edilgen kılmış, hem de bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun kalmasına yol açmıştır.

Dolayısıyla kendi tarihinden ve köklerinden beslenen zengin ve bol teorik malzemeye ulaşma imkanını kaçırmış, zihni ve fikri bir tıkanmaya mahkum kalmıştır.

Sürekli bir iddialaşma ve bildiğini okuma tavrı içine girmiş, Sokrates'in dediği gibi "önce kendi kendini kandırmış, sonra da başkalarını kandırmaya çalışmıştır."

Ne kendi arasında asgari bir mutabakat sağlayabilmiş, ne siyasete ve devlete yol gösterebilmiş, ne de giderek çözümü zorlaşan problemlere çare olabilmiştir.

Çoğu zaman sorunun ve kördüğümün kendisi haline gelmiştir.

Çünkü O'nun dini ve bütün değerleri gitmiştir.

Kendi aklı olmadığı için, taklitçi bir pozisyonda acınacak vaziyettedir.

"Beygir'' olmanın dayanılmaz hafifliği!

Bundan on yıl kadar önceydi. Okuyunca biz de inanamamıştık!

Tarih 24 Temmuz 1908'dir. Zamanın İngiliz Büyükelçisi Avrupa seyahatinden dönmektedir. Yer Sirkeci garıdır. İngiliz Büyükelçisi trenden inmiş ve atlı arabasına doğru ilerlemektedir.

Garda kendisini karşılamaya gelmiş iki bin kadar Tanzimat aydını beklemektedir. Biraz sonra atlı araba hareket eder. Bizim aydınlar da arabayla birlikte koşmaya girişmiştir. Çünkü efendileri teşrif etmişlerdir. Hatta biraz zaman geçer ve hızlarını alamayan aydın köleler arabanın atlarını çözerler ve atların yerine kendileri geçerek Büyükelçiyi, Sefarethaneye kadar koşa koşa götürürler!…

Okuduğumuza biz de şaşırmış ve şaka sanmıştık. Ancak daha sonra aynı olayı bir başka tarihçinin kitabında rastlayınca "kaydettik".

Sultanlarının atlarının üzengisini öpmek için sıraya girilen bir milletin elitlerinin  ve yöneticilerinin içine düştüğü  kimlik silinmesini ve kişiliksizlik psikolojisini bu manzaradan daha iyi ne anlatabilir?

Ancak  bu zavallı mankurtların: Radyonun yeni icad edildiği o yıllarda: Hava durumunu dinleyip; eğer Londra'da  hava yağmurluysa Galata Köprüsü üstünde masmavi İstanbul semalarının altında bile şemsiyeyle dolaştıklarını da  düşünürseniz, onların içine düştükleri ruh halini ve aşağılık kompleksini daha iyi görebilirsiniz!

Bu taklit aşkı, hem Batı'ya ait bayağılaşmayı aynen ithal ederek yıllardır bir türlü içinden çıkamadığımız bunalımlara yol açmış,  hem nesillerimizin kimliğini yozlaştırmış, hem de ülkemizin yıllarını  anlamsız tartışmalarla tüketmiştir.

İşte bu Aydınlanma safsatası: Türkiye'nin en az iki asırdır müptelası olduğu ‘'kimlik bunalımı "nın ve "kişilik kaybı"nın temel nedenidir!

Tanrı öldü mü?!

Kilisenin istismarından ve sapık inançlarından kurtulmak hevesi veya hilesiyle uydurulan Protestanlığın, bu sefer tamamen dinsizliğe ve Siyonist düşünceye kaydığını söyleyen Alman İlahiyat Profu Nietzsche: "Tanrı Öldü" dedi ve intihar etti. Çünkü Batı uygarlığının ve Aydınlanma'nın parametreleri O'nun kendisini anlamasına ve anlamlandırmasına yetmemişti.

Yani Batı sekülerizmi: "Kimsin sen?" sorusunun cevabını verememişti ve Prof. Nietzche bu anlamsız ve ahlaksız dünyada yaşamaktansa ölmeyi yeğlemişti!

Batı kendi cevabını bile bulamazken; biz nasıl kendimizi ona teslim ederek  var olabiliriz?

Sonunda Filozof Albert Camus, bu "Biz neyiz, nereden gelmekte ve nereye gitmekteyiz?" sorusuna şu karşılığı bulup, kafa karışıklığından kurtulmaya çalışmıştır.

O'nun da bulabildiği en iyi cevap;  insanın bir "yabancı" hayatınsa bir "saçmalık" olduğu yolundadır.

Yani absürd!… Hayatı; anlamsız, amaçsız bulmaktadır.

"Bu anlamsız evrende, kişinin, özlemini duyduğu mutluluğu araması boşunadır. Mutluluğa erişmesine imkân yoktur. Aslında mutluluk aldatıcı bir görünüşten başka bir şey değildir, hayat ta öyle…'' diyerek, imansızlığın ve İslamsızlığın hasretini haykırmaktadır!

Gerçektende Batı düşüncesinin; insanı hayat karşısında bıraktığı açmazın, en tipik ve trajik örneklerinden biridir Albert Camus.

Nihayet O'da bir araba kazasında, bu dünyadaki serüvenini tamamlayacaktır ama insanlığın ve batı dünyasının ızdırabı her geçen gün biraz daha artmaktadır!

Batının kendisi; ahlaki ve ailevi bütün değerleri iflas edip batarken, hala onları taklit ederek kurtulacağını sanmak, zavallılıktır.

Taklit; ruhsal ve sosyal bir hastalıktır. Taklit; acizliğini, çaresizliğini ve beceriksizliğini peşinen kabullenme ve özgüvenini yitirme paradigmasıdır.

"Küreselleşme" sevdası da; Siyonist sermaye sultasına kiralanma ve köleliğe razı olma edebiyatıdır.

Tarihini, töresini, Milli talim ve terbiyesini unutan; "Müslüman bir Türküm!" demekten utanan; "Beyin tutulması" hastalığına yakalanıp "ithal programlarla" çalışan robotları hatırlatan, kimliksiz ve kişiliksiz mahlûklara: "Aydın, yazar, prof, entel, sanatçı, din adamı, ilahiyatçı, general, bakan…" gibi etiketler yapıştırılsa da, bunlar oyuncak arabalara takılan lüks markalar gibi sırıtmaktadır.

Evet, bu tipler belki; "Başkan" ve "Bakan" koltuğuna oturtulmaktadır… Ama ne yazık ki, her "bakan" görmemekte, anlamamakta ve tabi o bakmanın bir yararı olmamaktadır.

Atatürk'ten sonra rayından çıkarılan ve sadece batılı efendilerine hizmete amade seri robotlar üretmeyi amaçlayan bu sistem; Ya yeni bir Kuvayı Milliye devrimiyle ortadan kaldırılacak… Veya bu gidişat bizi tarihin mezarlığına taşıyacaktır!…

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ahmet AKGÜL

Ahmet AKGÜL

AHMET AKGÜL KİMDİR?

INTRODUCTION OF USTADH AHMET AKGÜL

رسالة تعريفية لمعلمنا أحمد أكجول

قبل مؤتمر النظام العادل في جامعة قيرغيزستان أراباييف، والذي حضرناه، قدم أحد المحاضرين أستاذنا أحمد أكجول على النحو التالي: أحمد أكجول موجود في تركيا؛ إنه عالم ومثقف نادر جدًا يجمع بين المبادئ الإسلامية والمتطلبات الإنسانية، وفكر أتاتورك في التغيير والقومية الإيجابية والتوازن الاجتماعي. ألف حوالي 100 كتاب، بعضها في 3 مجلدات، وجميعها أعمال فريدة وأصيلة. 10 من الكتب؛ تمت ترجمته إلى الإنجليزية والروسية واليابانية والفارسية والفرنسية والعربية. البروفيسور الراحل، أحد رؤساء وزراء تركيا الأسطوريين. دكتور. ويعتبر من أكثر الطلاب المميزين وأتباع نجم الدين أربكان.
لقد حضر المؤتمرات العلمية في جميع أنحاء تركيا وأوروبا والجغرافيا الإسلامية منذ ما يقرب من 40 عامًا. إنه رجل حكيم تنبأ وشرح التطورات المهمة في تركيا ومنطقته والعالم قبل عقود، وتعرض للعديد من المشاكل والهجمات لهذا السبب، لكنه كان دائما على حق في النهاية. وهو رئيس تحرير مجلة الحل الوطني، التي يتابعها عن كثب كبار البيروقراطيين العسكريين والمدنيين، وأساتذة الجامعات، والكتاب والمعلقين المهمين، ومسؤولي الدولة في تركيا. ضد الأنظمة الرأسمالية والاشتراكية والليبرالية في العالم؛ فهو يحتوي على الجوانب الجيدة والمفيدة لجميعها، لكنه يترك الجوانب السيئة والضارة؛ سيدنا، الذي أعد ودافع عن برامج النظام العادل الأصلية القائمة على العقل والعلم والتاريخ والضمير والقرآن، يبلغ من العمر 74 عامًا وأب لخمسة أطفال. لا يتقاضى إتاوات أبدًا عن أي من كتبه أو مجلاته أو مقالاته أو مؤتمراته، ويعيش حياة متواضعة بعيدًا عن الترف والراحة، ويغطي نفقات كل ذلك بحوالي 40 من الرفاق المتطوعين والمخلصين في سبيل الله. المعلم الذي يدافع عن "حرمة التبشير بالعلم" وبالتالي لا يدين بالشكر لأي مركز أو حكومة. باستثناء ما يقرب من 105 من أعمال أستاذنا، حتى الأحزاب والحكومات تظل غير مبالية؛ الدين والأخلاق في المرحلة الابتدائية: 4-5، المرحلة المتوسطة: 1-2-3، المرحلة الثانوية: 1-2-3-4 والجامعة: 1-2-3، وفقاً للحقائق العلمية وجوهر الإسلام. ولكن بغض النظر عن أي طائفة، فقد أعد كتب العلم. خلال أحاديثهم المميزة جداً، كتلاميذه ومتابعيه المخلصين: "كيف أعددتم هذه (100) كتاباً يزيد عن مائة، كيف رتبتم وقتكم؟" أجاب أستاذنا أحمد أكجول على أسئلتنا كالتالي، ليكون قدوة وتشجيعًا لنا:



1- منذ ما يقرب من 60 عامًا، باستثناء الأمراض الخطيرة والصعوبات الكبيرة؛ ولم أؤجل عمل اليوم إلى الغد، كما أنني لم أحاول تأجيل عمل الصباح إلى الظهر أو عمل الظهر إلى المساء. لأنه لا ينبغي لي أن أضيع رأس مال حياتي المحدود في مساعي فارغة ومجانية يسميها القرآن الإلغاء ويحرمها

 

2- حتى لو كان شخصًا لديه معرفة وخبرة في موضوع ما، حتى لو كان أصغر منا كثيرًا... حتى لو كان شخصًا عاديًا وبسيطًا، فأنا لا أشعر بالإهانة أبدًا عند الاستماع إليه أو تعلم شيء ما، لأن أكبر عائق أمام التعلم والحصول على العلم هو الكبرياء والكبر

-3ما حصلنا عليه؛ حاولت أن أقرأ وأفهم كتابات وكتب الجميع، محليًا أو أجنبيًا، يساريًا أو يمينيًا، أعرفه أو لا أعرفه، أحبه أو أكرهه.
4- كنت أسجل المعلومات التي تعلمتها وأجد أهميتها منها أو مما سمعته في البرامج والمؤتمرات التليفزيونية، ولم أتردد قط في كتابتها ونقلها بذكر أصحابها
5- من خلال الوقوع في الرغبات والاعتراضات التعسفية من أقرب أقاربي ورفاقي وأعضاء الحزب وذوي المناصب ذات النفوذ والكفاءة... أو من منطلق حرصي على راحتي ومصالحي الشخصية، لم أخفي أبدًا الحقيقة التي قالها لي يجدها العقل والضمير نافعة ومفيدة، ولم أصعب فهمها بتغليفها بأغلفة مختلفة
6- كل الأشخاص الذين التقينا بهم في أي مناسبة وأصبحنا قريبين بما يكفي لتناول كوب من الشاي أو السفر لمدة ساعة على متن الطائرة؛ حاولت مساعدتهم على اكتساب وزيادة وعيهم الأخلاقي والضميري وكرامتهم، وخاصة سلامهم الروحي والعالمي. بمعنى آخر، كنت أهدف إلى أن أكون مفيداً له، وليس أن أستفيد من منصبه وفرصه ومجاملاته.
7- ولعل ذلك يعتبر ثمرة ومعجزة للأهداف والجهود المخلصة... وطبعا بفضل الله تعالى وفضله لا بد من قراءة كتاب ما يقارب 700 صفحة بسرعة في ساعة أو ساعتين. وتهنئة هذا الكتاب وانتقاده عمدا، والحمد لله أن إنتاج ملاحظات من 10 صفحات أصبح أسهل بالنسبة لنا.
أطيب التحيات…

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...