Ekonomi Can Çekişiyor!
Tarımdaki çöküşün işsizliğin temel ve yapısal nedenlerinden biri olduğu açıklanan verilerden bir kez daha görüldü. Tarımda hem işgücü artışı var, hem de işgücü talebi düşüşü. Zaten tarımda gizli işsizlik olduğundan, üretimde azalışlar sürdükçe işsizlik de giderek açığa çıkıyor.
Bunun yanı sıra, sanayi ve hizmetler kesimi de daralıyor. Gerçi kentsel işsizlikteki artış kırsal kesim kadar güçlü değil. Ancak kırdan göçen işsizlerin kentlerde, sanayi ve hizmet sektöründe iş bulması gerektiğine göre, sanayi kesimine bakmak gerekiyor.
Emek-yoğun sektörler daralıyor.
İşsizliğin asıl çözülmesi gereken alanı da burası. İşgücü talebi düşüyor. Özellikle emek-yoğun olan hazır, giyim ve deri sektörlerindeki daralma istihdam düzeyini olumsuz olarak etkiliyor. 2005 yılında tekstil ortalama yüzde 11.8, hazır giyim yüzde 12.5, deri sektörü de yüzde 19 daralma gözleniyor.
Deride Aralık 2004'ten bu yana, tekstilde 2004 Mayıs'ında başlayarak, fakat 2005 yılının Nisanında hızlanan biçimde, keza hazır giyimde de 2004 sonunda başlayan ancak Nisandan sonra hızlanan bir çöküş gözleniyor.
Demek ki, sanayi kesiminde üç temel kesimde, bırakınız yeni iş talebi yaratmayı, mevcut istihdamın düşürülmesi eğilimi oluşmuş. Ve 2005 yılının yarısından itibaren de işten çıkarmalar hızlanmış bulunuyor.
Hizmet sektörü yetmiyor
Gelelim hizmetler kesimine. Bu kesimde gelişen alt sektörler var. Bunlardan biri inşaat. İnşaatta bir patlama gözlense de, bunun ortaya çıkan işsizliği bertaraf edebilme kapasitesi yok. Olamaz da. Öte yandan bankacılık da gelişiyor ama bu, istihdama yansımıyor. Son dört yılda bankacılık kesiminde istihdam sadece 9000 kişi arttı ve ancak talep 132 bini buldu.
Elimizde bir de turizm sektörü var. Gerçekten bu sektör son yıllarda çok iyi performans gösterdi. Ancak üç nokta da unutulmamalı. Birincisi, bu kesim nitelikli işgücü gerektiriyor. Oysa işsizler daha çok niteliksiz. İkincisi, sektör mevsimsellik gösteriyor. Ve nihayet bu kesimin de son zamanlarda bazı sıkıntılar içine girdiği anlaşılıyor.
Şu anda uygulanmakta olan IMF programı istikrarı ve borç ödemelerinin düzenlenmesini amaçlıyor. Dolayısıyla, büyüme, istihdam veya cari açık gibi konular doğrudan IMF'yi ilgilendirmiyor. Bunlarla ilgilenmesi gerekenler bu ülkenin yöneticileri. IMF'ye göre istikrar sağlarsanız sürdürülebilir büyüme kendiliğinden oluşur. Bu da istihdam sorununu çözer. Oysa her ikisi de yanlış. Her istikrar yapısı sürdürülebilir büyüme yaratmaz. Her büyüme performansı da istihdam yaratmaz.
Büyümeden büyümeye fark var. Şu anda yaşadığımız büyüme sürdürülebilir değil. Hem cari açık yaratıyor. Hem işsizlik. Her iki sorunun da temelinde ihracatın tökezlemesi var. Reel kur değer kazandıkça da bunun süreceği biliniyor.
AKP politikaları toptan çöküşe gidiyor.
AKP'nin uyguladığı politikaları iki ana bölümde değerlendirmek mümkün. Birincisi ekonomi, ikincisi de dış siyaset. Dış siyaset Amerika ve AB ile ilişkilerden oluşuyor. IMF politikalarına verilen halk desteği hızla düştü. IMF politikaları başlatıldığı zaman, halk desteği yüksekti. Hatta 2001 krizine rağmen Kemal Derviş'in gelmesi üzerine bu destek yeniden oluştu ve uzunca bir süre Derviş'in ekonomiyi kotaracağı ümidi vardı.
AKP Kemal Derviş'in programını uyguluyor. AKP'nin ekonomi kurmayları bu programın bir önceki iktidar döneminde ‘başarısız' olmasını siyasi iktidar eksikliğine dayandırıyorlar. AKP'ye verilen büyük parlamento desteğiyle bu sorunun ortadan kalktığını düşünüyorlar. Ama görünen o ki, bu program Türkiye'yi batağa götürüyor. Yüksek faiz ve düşük kur esasına dayanan program üretimi ve ihracatı yavaşlatıp, işsizliği azdırıyor. Buna karşılık ithalatı patlatıyor. Fabrikalar birbiri ardına kapanıyor.
Sanayici feryad ediyor. İhracatçı perişan. Çiftçinin halini zaten soran yok. Bu programdan bu saatten sonra çıkmak da mümkün değil. Biraz kıpırdansalar finans krizi kapıda. Ellerinde alternatif bir program zaten yok. Cari açık üç yılda kırk beş milyar dolara ulaştı. Son iki yılın cari açığı kırk milyar dolara yakın ve bu sene böyle giderse tek başına otuz milyar doları geçecek. Her halükarda bir finans krizi zaten kapıda. Kısacası, AKP'nin ekonomi politikaları hem halk desteğini kaybetti hem de bir finans krizi oluşması için gerekli bütün şartları oluşturdu.
ABD ile ilişkilere verilen halk desteği ise tamamen ortadan kalktı. Bütün anketlerde Türk halkının yüzde doksanlar üzerinde Amerika'yı bölgesel barış ve güvenlik için baş tehlike gördüğü anlaşılıyor. İsrail ikinci sırada. AKP ise Türk siyasi tarihinin en Amerikancı partisi. Türk halkının tepkileri Amerika'nın Irak'ta yaptıklarından dolayı. Irak halkını aşağılaması, Kürt devleti kurdurmaya çalışması, Barzani ve Talabani'yi üzerimize sürmesi, Türkmenleri Kürt gruplara ezdirmesi gibi sebepler Türk halkının gözünden kaçmıyor. Ayrıca halk Amerika'yı Ortadoğu'daki en büyük tehlike ve tehdit olarak görüyor. Amerika'nın AKP'den talepleri var. İran ve Suriye konusunda AKP'nin Amerika ile tam bir işbirliği içerisinde olmasını istiyor Vaşington'daki çıldırmış görünen yönetim. O zaman bu iş nasıl olacak? AKP seçmeninin neredeyse tamamı Amerika'yı bölgesel barış ve güvenlik için birinci tehdit görürken, onlardan oy alan ve hâlâ da almak isteyen bir iktidar nasıl olacak da Amerika ile işbirliği yapacak? Eğer yapmazsa, o zaman bütün geleceğini bağladığı Amerika'yı kaybedecek? Böyle bir durum büyük bir finans krizi olmanın ötesinde adeta bir felaket demek AKP için. Amerika ile işbirliği de ayrı bir felaket. Yani tam bir kırk katır ve kırk satır hikâyesi. |
AB ile ilişkiler bu iktidarın en önemli meşruiyet alanını oluşturuyor. Ama orada da kriz var. Bir kaç hafta önce Abdullah Gül'ü Viyana'ya çağıran Avusturya dönem başkanlığı fiili müzakerelere başlamak için mutlaka ve mutlaka Ek Protokol'ün Meclis'ten geçirilmesini ve uygulamaya konulmasını istedi. Böyle bir şey KKTC'nin sonu demek. Kaldı ki, bu yapılsa ve Kıbrıs tamamen elden çıkarılsa bu defa da Ege ve Ermeni soykırımı iddiaları gelecek. İçerde yaptıkları Diyarbakır'da PKK isyanını teşvik ediyor. Özetle söylemek gerekirse, hükümetin üzerinde oturduğu meşruiyet alanlarının tamamı alttan alta yandı ve yangın yukarıya vurmaya başladı. Acaba Başbakan Erdoğan'ın durumdan haberi var mı?
"Bizim Kadife Devrim" Devriliyor!
Soros devrimleri "turuncu"sundan "kadife"sine "sedir"inden "limon"una kadar türlü renk ve isimde devam ederken, Prof. Hasan Köni önemli bir tesbitte bulunmuştu: "Türkiye'nin kadife devrimi 2002 yılında AKP ile gerçekleşti."
Soros'un öncülük ettiği renkli devrimleri bugün yeniden konuşuyoruz. Rakamlar ya da yeni iktidar denklemi ne olursa olsun Ukrayna'da "turuncu" renk kaybetmiş görünüyor. Lübnan'da daha başından fiyasko yaşandı, Kırgızistan'da keza öyle. Şu halde neler oluyor ve eğer AKP Türkiye'nin "kadife devrimi" ise şu günlerde yaşanan krizlerin bu gelişmelerle ilgisi var mı?
Ukrayna'da neydi devrimin sloganları, hatırlayalım. Ülkenin Rusya ekseninden uzaklaşıp Batı'yla ve özellikle de küresel sermayeyi temsil eden güçlerle daha yakın olması. Sokak gösterileri, seçim sonuçlarına yapılan itirazların ardından bu yakınlaşmayı isteyen güçler iktidara geldiler. Ancak kısa zaman içinde aralarında gruplaşmalar başladı. Çünkü Batı'yla yakınlaşmak isteyenler homojen bir güç oluşturmuyordu. İkincisi yolsuzluk iddiaları inanılmaz bir hızla gündeme taşındı. Sonuç, Ukrayna'da kartlar yeniden dağıtılıyor.
AKP'nin son dönemde yaşadığı gerilim, Büyükanıt krizi, Merkez Bankası sorunu, borsada yaşanan düşüş, PKK'nın yeniden harekete geçirilmesi ve partiye dair yolsuzluk iddialarının manşetleri süslemesi. Bunlara bakıldığında Türkiye'nin "kadife devrim"inin hayli sıkıntıda olduğu söylenebilir. Küresel sermayenin şekillendirdiği iktidar uzantılarıyla daha yakın olmak için çırpınan AKP hükümetinin, Irak'ın işgali ve İran'la ilgili talepler sonrasında aynı yerde durması hayli zor. Küresel sermayenin Ukrayna örneğinde olduğu üzere belli alanlarda geri çekilmesi, eğer daha da tırmanacak bir gelişmenin habercisi ise, Türkiye'yi özellikle ekonomisi başta olmak üzere zor günler bekliyor demektir.[1]
Merkez Bankası IMF'nin kasası mı?
AKP iktidarı da gelip-geçiyor ama ülke ekonomisinin durumu ile vatandaşın hâli hiç değişmiyor. Değişmemek bir yana, her geçen gün daha kötüye gidiyor…
Neden kötüye gidiyor?
Çünkü gelen iktidarlar şairimizin dediği gibi sadece ‘kör' değil; aynı zamanda ‘sağır' ve de ‘dilsiz'…
Oysa, Merkez Bankası Başkanı değişimi vesilesiyle bu hafta ele aldığımız Merkez Bankası, para politikaları ile ülke ekonomisinde neler yapılabilir neler. Ama bunu yapabilmek için her şeyden önce hak ve hakikatler karşısında kör, sağır ve dilsiz olmamak gerekiyor. "Kör ve sağırlar birbirini ağırlar" tekerlemesi, "her gelen bir öncekinin politikalarını aynen uygular" şekline dönüşürcesine, aynen devam ediyor!.. Kim gelirse gelsin, Merkez Bankası ekonomi ve para politikalarında hiçbir şey değişmiyor; IMF ile devam!..
Merkez Bankası ne yaptı?
1- Merkez Bankası Türk Lirasını dolar karşısında çok daha değerli hâle getirdi. Evet, bu iyi bir iştir ama bu parayı ülke lehine kullanırsanız iyidir, kullanmazsanız sadece ülke ihracatını baltalar ve cari açığın daha da artmasına sebebiyet verirsiniz. Ambarınızda elma var ama yemiyor ve açlıktan ölüyorsunuz. Cenazenizi kılarken çürüyen elmaları da mezarınıza döküyorlar. Merkez Bankası'nın yaptığı iyilik işte bu tür iyiliktir.
2- Merkez Bankası enflasyonu düşürdü, doğrudur. Merkez Bankası'nın uyguladığı basit para politikası sayesinde para değeri ile enflasyonu paralel tutması gerekir. Enflasyon varken para değeri yükselirse ortada üretim azalması vardır demektir. Uygulanan Merkez Bankası ekonomi politikaları ile üretim düşüyorsa, bunu başarı değil de, başarısızlık olarak görebiliriz. Hastanın tansiyonu normal ama ağrıları artmış gibi bir şey.
Merkez Bankası ne yapmalıdır?
1- Merkez Bankası aniden bir hamle yapmalı, doları 2 YTL seviyesine birden çıkarmalı ve getiren herkesten dolar almaya başlamalıdır.
2- Merkez Bankası ondan sonra her hafta doları 1 kuruş düşürecektir. Böyle devam edecek ve doları elli hafta içinde 1.5 YTL'ye kadar düşürmüş olacaktır.
3- Merkez Bankası elde ettiği dolarlarla ülkenin kronikleşen dış borçlarını tasfiye edecektir. Böylece dış borçlar ödenmiş olacak, bu sayede bütçenin geliri yüzde yüz artacaktır.
4- Merkez Bankasının bu operasyonları ile elde edilen bu paralarla devlet yatırım yapacak; yatırımlar sayesinde işsiz ve aşsız insanımız kalmayacaktır.
İşte bunları taahhüt eden "Merkez Bankası Başkanı"nı atayan iktidar Türkiye'yi kurtarabilir.
MB'de IMF'yi eleştirmek yasak!
İlim ve ihlas, yani salim akıl için yol birdir. Elhamdülillah, akl-ı selim yoluyla ürettiğimiz düşüncelerde yalnız değiliz. Bu haftaki yazılarıma Merkez Bankası ile ilgili bazı gazete haber ve yorumları ile başlamıştım. Yazımızı Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. İbrahim Öztürk'ün, konu ile ilgili "Merkez Bankası'nda IMF'yi eleştirmek yasak mı?" başlıklı haber-yorumundan bazı alıntılarla bitiriyoruz:
"Merkez Bankası başkan yardımcılığı için ismi geçen Dr. İbrahim Turhan bir çırpıda ‘piyasa düşmanı' ilan edildi. Ünlü tarihçi Braudel, ‘Akdeniz' adlı eserinde kapitalizmi ‘piyasa düşmanı' olarak tanımlar. Düne kadar Marksizm'in erdemlerinden dem vuran medyadaki bazı kalemler bilmezden gelebilir, ancak gerçekten de yönlendirilmeyen piyasaların sonu vahşi kapitalizmdir… Dr. Turhan'ın piyasaya müdahale edilmesi taraftarı olduğu, IMF'yi krize neden olmakla suçladığı, özelleştirmelere dikkat edilmezse sonuçların zararlı olabileceğine dair görüş ve değerlendirmeleri, kafayı köşe dönmekle bozmuş birtakım eski tüfeklerin içindeki fikir faşizmini hortlattı… 2001 krizinde olduğu gibi adeta yine ithal adam arayışı içinde olanlar var… Çalışan piyasaların inşa edilmesi için piyasaların önünü açan ticari, finansal, mali ve kamudaki diğer bir dizi tamamlayıcı reformun yapılması gerektiği açıktır. Ancak IMF burada [engel olarak] durmaktadır…
Türkiye'de de 2001 krizine giden süreçte IMF baş aktör olarak seyirci kalmakla yetinmedi, yanlıştan dönülmesine de ısrarla karşı çıktı. O dönemde Merkez Bankası'nda IMF'ciler vardı da Türkiye'nin başı göğe mi değdi?.. Bu kadar büyük bir yıkımdan sonra "Keşke o zaman orada ezberi bozan, millî duruş sergileyen, basiretli insanlar olsaydı" diye hayıflanmak varken, bankada çalışmak için hâlâ kişilerin beynini vestiyere bırakması isteniyor. Merkez Bankası, IMF'nin arka bahçesi ve operasyon yeri mi, yoksa milletin bir kurumu mudur? 28 Şubat sürecinde Meclis'e yapılan dayatma şimdi birtakım ‘kurumlar' ve ‘kurullar' aracılığı ile uluslararası kuruluşlara mı ihale edilmek isteniyor?.. Ancak bu ‘aşiret mantığı' nedeniyle ülke talan ediliyor, kaybeden halkımız oluyor."[2]
Localar geçidi ve Merkez Bankası
Medyamızda adeta loca geçidine dönüşen bir konu var bugün gündemimizde: Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti'nin emekliye ayrılması. Bir iki istisna dışında herkesin koro halinde tebrikler yağdırdığı Serdengeçti'nin gidişiyle ortaya çıkan tartışmalar, bu ülkede kimin ne kadar iktidar olduğu konusunda ciddi ipuçları veriyor.
Şuradan başlayalım. Eski başkanın uyguladığı politikanın bir IMF politikası olduğunu niye sürekli gözardı ediyoruz. Bu program daha önce de vardı, ama Serdengeçti başarılı oldu diyenler, hükümetin bu konudaki heveskarlığını gözden kaçırıyor olmalı. Kaldı ki bu sözde başarının, içinde bulunduğumuz dönemin şartlarıyla ilgili olduğunu ve Türkiye'nin tehlikeli bir "sıcak para" serüveni yaşadığını hepimiz biliyoruz. Gerçi eski başkan bu "sıcak para" işinin abartıldığını düşünüyor, ama herkes biliyor ki bu paranın sahipleri şimdilerde bedel istiyor.
Kemal Derviş, ki kendileri AKP hükümetinin programını devam ettirmekle iftihar ettikleri uluslar arası bir markamızdır, apar topar Türkiye'ye geldi. Konuştu, piyasalar sallandı ve gitti. Bu ziyaretin tam da Merkez Bankası Başkanı'nın emekliye ayrılması arefesinde gerçekleşmesi elbette dikkatlerden kaçmadı. Devlet Bakanı Abdüllatif Şener ise, "sistem"in beklediği mesajı vermekte gecikmedi: "Merkez Bankası bağımsızlığını koruyacak." İsterse ve gücü yetiyorsa aksini söylesin. Çünkü bu "bağımsızlık" kendisinin değil, Bilderberg'in kararıdır. Nitekim şu günlerde hırsız-polis oyununa merak salan localarımızın da isteği üzere, "Önemli olan Merkez Bankası başkanının kim olacağı değil, bağımsızlığına gölge düşürülmemesi"dir. Medyada bu yönde onlarca değerlendirme okuyabilirsiniz. Para politikalarına karışmayan, konuşmayan, değerlendirme yapması bile yasak olan bir siyasi iktidar ve uluslar arası dengeler üzerinden "bağımsız" hareket eden bir Merkez Bankası. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi?
Şu cümleler de hayli dikkat çekici: "Başkanın kredibilitesi yoksa piyasaları etkileyemez. Dünyayı iyi izlemesi ve yurtdışında da temsil yeteneği olması gerekir. Merkez Bankası'nın başına kim geçmemeli sorusu ise gayet net. Hükümete yakın bir isim. Çünkü bu bankanın kredibilitesini sarsar."[3] Yani hükümete açıkça şu söyleniyor: Merkez Bankası'na sakın karışma! Şu "kredibilite"nin ne olduğu biraz meçhul, ama gözümüz nedense hep iki gündür yayınlanan "loca" haberlerine takılıyor.
Bu arada Başbakan Erdoğan'ın "Serdengeçti ile ilgili manşetlerden rahatsız olduğu" haberlerini okuyoruz. Buna inanmak biraz güç. Çünkü 3 Kasım seçimlerinden hemen sonra "Serdengeçti ile çalışmanın doğru olmayacağı" tavsiyesinde bulunanları dinlemeyenlerin başında Erdoğan vardı. Ayrıntılarını öğrenmek isteyenler, MÜSİAD'ın bir önceki başkanı Ali Bayramoğlu'na sorabilirler.
Yeni başkan konusunda AKP'den farklı seslerin geldiği çok açık. Çünkü birileri bu işi hükümetten önce kotarıp bitirmek istiyor. Hükümetten kimileri ise o birilerine "operasyonu birlikte yapalım" mesajı veriyor. Demek ki üçtür Bilderberg toplantılarında boy gösterenler, kendilerine tarif edileni anlamakta güçlük çekiyorlar. Ama sonuçta kuşkunuz olmasın, AKP hükümeti "sistem"in kendisinden beklediğini yapacaktır, yapmak zorundadır. Ömrü yeterse "küresel vergilendirme" çalışmasını yapmak da bu hükümete nasip olabilir. Bu bir şaka değil, çünkü "küresel vergilendirme" malum gizli toplantıların gündemindedir.
Hazır loca demişken, şu günlerde ortaya çıkan hırsızlık skandalının perde arkasında da bu türden bir çekişme yatıyormuş. Onun için nahak yere adamların günahını alıp, "Koca koca üstadlar yolsuzluk arsızlık mı yaparmış?" demeyin.
Burada "sistem"in yüksek çıkarları sözkonusudur ve bunun için gerekirse "üstad-ı azam"lar bile harcanabilir.
Dolar Putunun Yıkılması
"Hukuki bakımdan, 2'nci dünya savaşından bu yana, bütün ABD başkanlarını suçlu olarak mahkeme önüne çıkartmak konusunda ciddî deliller bulunduğuna inanıyorum. Onların hepsi, ya birer gerçek savaş suçlusudur, yahut vahim savaş suçlarına bulaşmışlardır."[4]
FRANSIZCA yayın yapan (www.oulala.net) internet sitesinde "Ashoka" imzasıyla çok önemli bir yazı yayınlandı. Başlığı "Dolar putunun ölümü". Bu yazıdan bazı cümleler ve özetler alıyorum: Saddam Hüseyin 2000 yılında Irak petrolünü Euro karşılığında satma kararı aldı. Bu, ABD'ye kafa tutmak demekti ve Amerika o ülkeye saldırdı. Böylece, aynı yoldan gitmek isteyenlere de göz dağı vermiş oldu. Venezuela başkanı Chavez aynı şeyi yapmaya kalkışınca CIA'nın tertiplediği bir cinayete kurban gitmesine ramak kalmıştı. İran 26 Mart 2006'dan itibaren ihraç ettiği petrolle ilgili kendi borsasını kuracağını ilan etti. Amerika bunu mutlaka önlemeye çalışacaktır. İsrail'in İran'a saldırması ihtimali çok büyüktür. Ancak İran hayli büyük bir yüzölçüme sahiptir ve 800 bin kişilik bir ordusu vardır. Kendisine saldırıldığında, dünya petrolünün yüzde 80'inin geçtiği Hürmüz boğazındaki trafiği durdurabilir. Bunun üzerine petrolün varili 100 doların üzerine fırlar ve dünya ekonomisi alt üst olur. Tahran borsası, petrol ihracatını Euro üzerinden yapmayı başarırsa, bu sahadaki New York ve Londra borsalarının dolarlı satış tekeli kırılmış olur ve dolar putunun sonu gelmiş olur. Doların üstünlüğünün sona ermesi ABD'nin iflasına yol açar ve dünya ekonomisi tepetaklak olur. Amerikalılar yıllardan beri sadece kâğıt, mürekkep ve matbaa masrafı yaparak karşılıksız dolar basmaktadır. |
ABD güdümündeki kukla devletler elbette dolara kafa tutamazlar. Ancak Venezuela ve İran gibi bağımsız devletler bu işi pekala yapabilir ve yapmaktadır.
İşin bizi aşan bir tarafı var. Dolar aniden çökerse, ellerinde dolar bulunduranlar büyük zararlara uğrayacak, iflas edeceklerdir.
ABD'nin çöküşü belki de dolardan olacaktır.
[1] Milli Gazete / Nasuhi Güngör
[2] Zaman / 24.03.2006
[3] Hurşit Güneş, Milliyet, 15 Mart 2006
[4] Noam Chomsky, "What Uncle Sam Really Wanta" Odanian Press

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…