YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ceeeac0b9b2
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 2 0
Bugün : 4024
Dün : 58264
Bu ay : 118931
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52263989
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Küresel otorite ve kutsal yabancı sermaye…

  "Yabancı sermaye, dünya vatandaşlığı, küreselleşme"… İşte yeni Dünya düzeninin üç sihirli sözcüğü.

  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın milli sermayeyi savunanları ‘sermaye ırkçısı' ilan etmesi, yabancı sermayeye ‘kutsallık' atfeden söylemleri kafa karıştırıyor… Kimileri Tayyip Bey'i anlamakta zorlanıyor. Başbakanın ne dediği, neyi kastettiği konusunda bazıları ihtilafa düşüyor. Ama sanırız; ünlü The Time dergisinde ‘Küresel devletin doğuşu' başlıklı bir makale kaleme alan Strobe Talbot, Başbakan'ı en iyi anlayanların başında geliyor.

 

Neden mi? Bunun Cevabını Talbot'un makalesinden yaptığımız alıntı versin isterseniz:

  "İddia ediyorum ki, önümüzdeki yüz yılda bizim bildiğimiz ulus devletçiliğin modası geçecek ve tüm devletler tek bir küresel otoriteyi kabul edecekler. Böylece 20. yüzyıl ortalarında benimsenen hedef ‘Dünya Vatandaşlığı' da gerçekleştirilmiş olacak. Ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi kavramlar; yeni dünya düzenine yakışmayan, ağdalı, abartılı kavramlar sayılacak. Bütün devletler aslında birer sosyal düzenlemeden ibarettir ve gerçekte tüm devletler geçici ve yapay oluşumlardır. GATT'ın ardından oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü sınırsız bir dünyanın polisliğini üstlenecek ve üye ülkelerin iç olaylarına bile müdahale edilebilecek bir güce sahip olacaktır." Özetle bütün insanlık Küreselleşme kılıfıyla, Siyonist sermayenin kölesi yapılacaktır! T. Erdoğan ve AKP'side buna bir araçtır.

  ABD : "Vaat edilmiş toprak"mış!…

  Thema Larousse, 2. cildinin 431'inci sayfasında ABD'ye ilginç bir tematik bakış yapmış. Konu başlığı bile başlı başına dikkat çekici: ‘ABD: Vaat edilmiş toprak'.

  Başlığın hemen altındaki konu spotu da, George Bush'un kendisini ‘seçilmiş insan' kabul etmesi ve Amerika'nın Irak'ı işgalini Tanrının buyruğu olarak görmesine şaştırmayacak kadar ilginç:

"Amerikan ulusu tarihi köklerden yoksun olarak doğdu. Ulusal birliğini toprak veya kültüre değil, mecburen Tanrının takdiriyle doğrulanan büyük bir projeye dayandıracaktı"!?

  Yerlilerin at koşturduğu bakir bir Ülke ve değişik ülkelerden gelmiş göçmenler, yeni ulus devletin bütünlüğünü sağlamak için yeterli değildi. Avrupa dışı yeni bir devletin kurulması, Eski Kıta'nın tarihiyle iplerin kopartılması anlamına geliyordu. Thema Larousse'tan devam edelim: "Kitabı Mukaddes'teki Kızıldeniz'in geçilmesi efsanesine sarılan ABD'nin kurucu babaları, kendi devletlerine evrensel bir misyon buldular. Tanrı tarafından istenen, bütün dünya uluslarına örnek olacak, özgür ve muzaffer bir seçilmiş Devletin ve yeni bir Kudüs'ün kurulması.." Ve can alıcı bölüm geliyor. Büyük Ortadoğu/İsrail Projesi (BOP)'nin fazlasıyla tartışıldığı bugünlerde Büyük İsrail'in ilk önce Amerika'da kurulduğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor, Thema Larousse: "ABD diplomatik ve askeri oyunlardan oluşan Avrupa tarihine karşı ‘vaat edilmiş toprağı (Arz-ı Mev'ud) yarattı. Anayasal bir uzlaşmadan ve erdeme dayalı kurumların yaratılmasından yola çıkarak, tarih dışı bir ulusal kimlik tanımladılar. Amerika kendisini, hem tanrının eserinin tamamlanması için önceden seçilmiş yer, hem de dünyanın yeniden doğuşunun hareket noktası olarak gördü."

Theodore Roosevelt'i biliyoruz hepimiz. Hani şu ‘hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, olup biten herşeyin önceden planlandığını' söyleyen ABD'nin Musevi başkanlarından. Thema Larousse'ın ABD'sinde bir de Roosevelt notu var: "Dünyanın Amerikanlaşması bizim yazgımızdır…" Demek ki, ABD, Büyük İsrail hayalinin hizmetkârıdır!..[1]

Evet, Amerika İsrail'e hizmet ediyor. Peki, Şemdinli'yi, kim kışkırtıyor?

  CIA Türkiye'de ne haltlar karıştırıyor?

  Günün birinde, CIA'nın Türkiye'de ne haltlar karıştırdığını birileri ortaya çıkardığında bugün susanlar ne yapacak? Nereye kadar gizleyebileceksiniz? İncirlik'te ne oluyor? Ankara'da, Diyarbakır'da, İstanbul'da da gizli sorgu evleri var mı?

  İşkence merkezleri ve gizli hapishaneler ABD ile birlikte birçok ülkeyi batıracak. Avrupa Parlamentosu, ABD'nin gizli cezaevlerine ev sahipliği yapan ülkeleri kara listeye aldı. ABD'nin taşeronu AB üyesi Polonya ile aday ülke Romanya bu insanlık suçuna ortak oldu. AP, CIA'ya bağlı gizli cezaevleri bulunan ülkelere siyasi yaptırım uygulanmasını istedi. Avrupa Komisyonu'nun bir açıklama yapması bekleniyor… İşkence merkezleri bu katliamdan, Guantanamo'dan, Ebu Gureyb'deki işkence ve tecavüzlerden sonra ortaya çıkarılan bir başka alçaklık! ABD'nin, İngiltere'nin, İsrail'in birlikte planladığı, yeni yetme müttefiklerin ortak olduğu bir başka canilik. İngiltere'de, Danimarka'da, Hollanda'da, Bulgaristan'da yok mu? Kosova'da yok mu? Ukrayna'da, Gürcistan'da yok mu? Azerbaycan, Özbekistan, Mısır, Ürdün, Tayland, Filipinler listenin başında. Avrupa'nın merkezinde insanlığın ortak vicdanını yaralayan cinayetler işleniyor. Hangi Batı değerlerinden söz ediyorlar!

Türkiye'de, İspanyol savcının yaptığını yapacak, İncirlik ve ABD üslerini takibe alacak, cesaretle konunun üzerine gidecek bir savcı var mı? Kuzey Irak sınırından Mersin'e uzanan hatta neler döndüğünü sorgulayacak biri var mı? Diago Garcia'da, Afganistan'daki ölüm kamplarında, Irak'ta hâlâ kadın ve çocukların tutulduğu işkence merkezlerinde, Kuzey Irak'ta, açık denizlerdeki hayalet gemilerde, İsrail'in Negev Çölü'nde, Afrika'da, Güneydoğu Asya'nın yağmur ormanlarında, askeri üslerde yaşananları kim ortaya çıkaracak? Bu barbarlığa kim dur diyecek?

Yeraltındaki sorgu merkezlerinde, birçok ülkede apartman dairelerinde oluşturulan sorgu/işkence merkezlerinde CIA sorgucularının elindekilere hangi hukuk, adalet ve vicdan sahip çıkacak?[2]

MİT Daire Eski Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak:

Yapılmak İstenen bir operasyondur

Hakkâri'nin Şemdinli İlçesinde bir hafta önce, 2 kişinin öldüğü 13 kişinin yaralandığı bombalamayla ateşlenen olaylar bir türlü durulmadı ve diğer ilçelere ve illere de yayıldı.

Yüksekova ilçesinde yaşanan olayların ardından, Van'da 3 askerin şehit olması gerginliği biraz daha artırdı. Hakkâri'de yaşanan olayları değerlendiren MİT Daire Eski Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak, Şemdinli ve Yüksekova'da yaşanan olayların basit bir zabıta olayı olmadığını belirterek, "Bir güç kayması oluşturuluyor. Önce siyasi olarak Türkiye'nin egemenliği azaltıldı. Şimdi de bölgedeki askeri gücün etkisini azaltmaya çalışıyorlar. Bu olaylar sonrasında bölgedeki siyasal gelişmelerle ilgili ve oradaki egemenliği etkiyecek sonuçlar doğabilecektir. İlk aşamada bölgedeki siyasi güç şekillenmiş şimdi askeri gücün tasfiyesine çalışılıyor" diye uyardı.

Türkiye'yi yönetenlerin, "devlet yönetmenin kolay olduğunu" düşündüğünü ve devleti yöneten herkesin kendini yeterli gördüğünü söyleyen MİT Daire Eski Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak, "Bir ülke ancak öngörüsü olan kişiler ve kurumlarca yönetilebilir. Bir ülkenin geleceğini etkileyebilecek bir gelişmeyi sürpriz olarak karşılıyorsanız, zaten o ülkeyi yönetmiyorsunuz demektir. Bir olayı önceden bilmek için falcı olmak gerekir, ama gelişmelerin yönünü tahmin etmek için buna gerek yoktur. Türkiye'de bir çatışma ortamının yaratılmak istendiğini görmemek için bilgisizlikten öte ilgisiz de olmak gerekir. Üstelik Şemdinli'deki olay adeta davul zurnayla geldiğini açıkladı.

Olaylar yanlış değerlendiriliyor

Olayları değerlendirirken kullanılan metotların yanlışlığına işaret eden Kaynak, "Sözde Failler yakalanacak, sorgularından elde edilen bilgiler ışığında olayın niteliği ve sebebi anlaşılmaya çalışacaktır. Bu yolla doğruya ulaşma ihtimali sıfırdır Ama ülkemizde bunun dışında bir yol da bilinmemektedir. Eğer eylemi yapanların rant amacıyla bu işi yaptığı sonucuna varılırsa, bu vahim bir hata olur.  Bu durum ülke için genel bir tehdide dönüşmüştür. Ben kimsenin yaptığı yolsuzlukla ilgilenmiyorum ama yolsuzluklara karışanların başkalarından aldıkları emirleri uygulamak zorunda olan robotlara dönüşmesinden kaygı duyuyorum. Yasa dışı gelir sağlayanların ülke yönetiminde oynadıkları rol arttıkça tehlike daha ciddi hale gelmektedir" diye konuştu.

Basit bir zabıta olayı değildir

Böyle bir olayla karşılaşıldığı zaman siyasi bir mesaj vermenin gereğine dikkat çeken Prof. Kaynak, "Suçluların yakalanacağı ve cezalarının verileceğinin söylenmesinin hiçbir anlamı yoktur. Basit bir zabıta olayıyla karşı karşıya değiliz. Bölgedeki siyasal gelişmelerle ilgili ve oradaki egemenliği etkiyecek sonuçlar doğabilecektir. İlk aşamada bölgedeki siyasi güç şekillenmiş, şimdi askeri gücün tasfiyesine çalışılmaktadır. Olayın seyri doğal sayılamaz ve ele geçen deliller önceden hazırlanmış olduğu izlenimini yaratmaktadır. Bir operasyona, kendi aleyhinde kullanılabilecek bir sürü dökümanla birlikte gitmek anlaşılamaz ve bu durum operasyonu düzenleyenlerin, kullanılan kişilerin bağlı olduğu yerden farklı bir adreste olduğu anlamını taşımaktadır. Bir yandan adalet görevini yaparken diğer yandan oluşacak siyasi sonuçları değerlendirmek ve bunun büyük boyutlu olacağını anlamak gerekir. Karşı tedbirler ancak siyasi tavır ve yaratılan sonuçları etkisiz kılacak davranışlar olabilir. Ve hele TSK'yı suçlayacak bir sonuç operasyonu yapanların başarılı olduğu anlamına gelir" şeklinde açıklamalar yaptı. Bazı güçlerin Türkiye'de soy çatışması istediğini ve bu yüzden soykırımcı yapmaya çalıştığını belirten Prof. Kaynak, "Olaylar bir projenin eseridir. Bu proje uygulanıyor. Benim açımdan sürpriz yok. Türkiye'yi önce soykırımcı yapacaklar, daha sonra müdahale hakkı elde edeceklerdir" ifadesini kullandı.

Derinlik korkusu

Şemdinli'den Yüksekova'ya Hakkâri'den Van'a yayılan olayların, sadece belli bir yönüne odaklandığımız için, bazı sorular sormayı unutuyoruz.

  Türkiye, ne yazık ki güvenlik birimleri koordinasyon halinde çalışan, istihbaratın doğru dürüst elde edildiği, paylaşıldığı ve kullanıldığı bir ülke değil. Aksine bu kadar hayati önem taşıyan kurumlar arasında, bitmek bilmeyen çekişmeler, karşılıklı birbirine çelme atma gayretleri ve hepsinden önemlisi "hedef farklılığı" bulunuyor.

Siyasi merkezin, milletin değerleriyle barışık olmasının önemine sık sık atıfta bulunuyoruz. Aradaki mesafe artınca, daha açık ifadeyle siyasi merkez İslam'a tavrını devam ettirince, başka diyarlardan ithal edilen "akıl"lar, geldikleri merkez ya da merkezlerin çıkarlarını örgütlüyor. Şu günlerde ortalığı kasıp kavuran gelişmeler karşısında duyulması gereken en büyük endişe, "siyasi akıl" noktasındaki zaaftır. Ya da başka projelerin kendisine rahatlıkla hareket edeceği alanlar bulmasıdır. Meselenin bir başka boyutu daha var. Acaba güneydoğuda görev yapan ve gerçekten zorlu şartlarda mücadele eden devlet görevlileri, dünyaya, Türkiye'ye, hayata hangi perspektiften bakıyorlar. Mücadele verdikleri coğrafyada yaşananların, hangi dengeler, büyük projeler sonucunda ortaya çıktığını ne kadar biliyorlar. Onlara kendi eğitim dönemlerinde ve görev için yapılan hazırlıklarda ne tür donanımlar kazandırılıyor. Kimse kalkıp, en iyi eğitimi biz veriyoruz, şu hedefler doğrultusunda kenetlenmiş bir yapıyız, şu ideallerle çocuklarımızı oraya gönderiyoruz gibi süslü laflar etmesin. Burada kastımız sadece güvenlik mensupları, askerler, polisler, istihbaratçılar da değil. Valisinden kaymakamına, öğretmeninden maliye memuruna kadar geniş bir alana bakalım. Hala güneydoğunun bir an önce görev yapılıp kaçılacak bir bölge olarak görüldüğünü de unutmayalım.

  Bu dağınıklık, hedef farklılığı ya da hedefsizlikle, yüzyıldan daha fazla bir zamandır buralarda cirit atan birtakım güçlerle ve onların uzantılarıyla başa çıkmak ne kadar mümkün olabilir. Bu işlerin fazlaca konuşulmasından rahatsız olanlara inat biz hatırlatalım. Acaba buralarda sadece bir tane mi "derin devlet" var? Hayır, CIA burada, MOSSAD burada, ötekilerin her biri çok sayıda mensup ve uzantısıyla bu bölgede. Sivil toplum adına ya da medya ve araştırma kılıflarıyla çok sayıda "gönüllü" ve "hedef sahibi" çalışmalar yürütüyor. Onların en büyük yardımcısı, bu topraklarla gönül bağını çoktan koparmış bir yığın işbirlikçi.

Kim bu manzaraya bakıp da olayların gerçekten Türkiye'nin kontrolünde olduğunu, endişe edilmemesi gerektiğini söyleyebilir. Mesele Şemdinli'deki olayların görünen faillerinin kim olup olmadığı değildir. Perdenin önünde resmi kimlik taşıyan birileri olabilir. Hatta onların üstlerinde de bu türden işlere karışanlar, hukuk dışı birtakım işleri, ülke adına mücadele zannedenler de olabilir. Ama tüm bunların gerçekleşmesine fırsat tanıyan, böyle tehlikeli bataklılıklar üreten; kendi ülkesinde olup bitene hakim olamayan siyasettir, başka "derin" yapılara kucak açanlardır. Devlete saldırmayı, sokaklara insan dökmeyi fırsat bilenler için, şu günlerde ortaya çıkan manzara eşsiz fırsatlar sunuyor. İki tane güvenlik görevlisine, bilmem hangi kirli bağların uzantısı haline gelen itirafçılara çullanmak kolaydır. Çünkü maliyetsizdir, çünkü bu olayların gerçek faillerine ulaşmamızı engelleyecek kadar gürültü çıkarmaya yeterlidir.

Peki, GAP bölgesinde sinsi emellerini sürdüren ve "stratejik müttefikimiz" olan ülkeyi kim gündeme getiriyor. Kısaca NGO denilen sözde yardım kuruluşlarının, sadece bizim sınırlarımızda değil, yıllardır Irak'ın kuzeyinde ve daha pek çok alanda yeni işgal projesinin hazırlıklarını yürüttüğünü kim söylüyor.

  "Hukukun herkese lazım olduğu doğrudur. Bunu tartışmak bile abestir. Fakat kendi topraklarındaki her türlü yabancı unsurla işbirliği yapmakta sakınca görmeyenlerin, birdenbire "daha çok hukuk" ve "daha çok demokrasi" sloganıyla kıyamet koparması gerçekten tuhaftır.

Fail-i meçhul cinayetleri konuşalım. Devletin her türlü mücadeleyi mutlaka hukuk çerçevesinde yürütmesini ısrarla, her zaman ve her olayda savunalım. Hukuk dışına çıkanları cezasız bırakmayalım. Ama önce gelin, fütursuzca ve hepimizin gözlerinin içine bakarak bu ülkeyi işgal kıvamına getirmeye çalışanlara karşı mücadele verelim. Onların eli bu topraklardan çekildiği zaman göreceksiniz, derinlik olarak sadece hukuk ve adalet hakim olacaktır."[3]

Bugün, Suriye ve İran'la ve diğer komşularımızla güç ve gönül birliği yapmanın en zaruri olduğu bir dönemde, AKP'nin Amerikan amaçlarına amigoluk yapması gaflet ve cehaletten çok öte bir anlam taşımaktadır.

"Devlet: ‘Ya hep ya hiç'!" olacaktır…

"Süper güç" Amerika Birleşik Devletleri, Alaska yüzünden damardan bağlı olduğu Kanada ile birleşmeyi elzem kabul ediyor.

Dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip olan Almanya, geleceğini teminat altına almak için Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ile birleşmeye çalışıyor.

Afrika'nın en zengin ülkesi Güney Afrika Cumhuriyeti, Afrika Birliği'nin bayraktarlığını yapıyor.

Venezüella ve Brezilya, ille de Güney Amerika birliği diyor.

Birlik, birlik, birlik…

Aklı olan, komşularıyla birleşerek büyümeye çalışıyor.

Aklını peynir ekmekle yiyenler ise, komşularının yüzüne bakmadıkları gibi, aynı evi paylaştıkları insanlara bile surat asıyorlar.

Yuvalarını dağıtmaya çalışıyorlar.

Evlerini ayırmaya çalışıyorlar.

Afrika'da, Avrupa'da, Kuzey ve Güney Amerika'da birlik rüzgârları, Ortadoğu'da ayrılık rüzgârları esiyor.

Etnik milliyetçilik virüsü, içtimai bünyemizi mahvu perişan ediyor.

70 milyon nüfuslu kocaman Türkiye, 1000 yıllık devlet geleneğine rağmen uluslar arası sistemin bir acentası olmaktan kurtulamazken, birileri, Anglo-Amerika ve İsrail'in kucağında kurulacak beş-on milyon nüfuslu mezhep ve ırk devletleriyle "bağımsızlığa" kavuşabileceklerini zannediyor.

Başka birileri de bu dalgayı ‘Kodum mu oturturum' edasıyla kırabileceğini zannediyor.

O edayla kırılmaz o dalga.

Bu saatten sonra, "ulus devlet" çerçevesi dahilinde söylenecek kardeşlik türküleriyle de kırılmayabilir.

Başbakan Erdoğan, Şemdinli'de çok güzel konuştu; Cenab-ı Allah ecrini artırsın; fakat bu tür konuşmalar kısa vadede tansiyonu düşürse de uzun vadede kâr etmeyebilir.

Gerek Türkiye'nin ve gerekse Irak'ın, Suriye'nin, İran'ın etnik (ırkî, mezhebi) bölünme potansiyeli, ancak KOMŞULARIYLA BİRLEŞEREK BÜYÜME formülüyle yok edilebilir.

Ülkeleri birleştirmek yetmez, şovenizmin her türünden uzak durulması gerektiği fikrinde de birleşmek gerekir.

Türk, Arap veya Fars şovenistliği yaparak Kürt şovenizmini yargılayamazsınız.

Sünni şovenistliği yaparak Şii şovenizmini, Şii şovenistliği yaparak Sünni şovenizmini yargılayamazsınız.

"Ulus devlet"i kutsayarak "Ben ayrı bir ulusum, öyleyse ayrı bir devletim olmalı" anlayışını yargılayamazsınız.

Tarihe bakın; bölük-pörçük Ortadoğu'nun Haçlılar tarafından nasıl ezilip geçildiğine bakın; sonra, Nureddin Zengi'nin yükselttiği bayrak altında birleşen Ortadoğu'nun, Haçlıları nasıl def ettiğine bakın; bakın ve görün:

Bu coğrafyada devlet – deyim yerindeyse – ya hep ya hiçtir![4]

Büyük Resim

Şemdinli'de başlayan ve hafta sonunda Güneydoğu'nun büyük bir bölümüne sıçrayan, sonra da Yüksekova'da toplumsal çatışma görüntüsü kazanan olayların perde arkasını iyi anlamak lazım. Bir anda ortaya atılan ‘Susurluk' dedikoduları ne taraftan bakılırsa bakılsın inandırıcı görünmüyor. İşin kötüsü bu ‘derin devlet' senaryoları aslında resmin bütününü gizlemeye yönelik girişimlere benziyor.

Zaten hadise üzerine başlatılan soruşturma, işin bir örtülü operasyon olduğu ihtimalini azaltıyor. Ama hadise üzerine patlak veren olaylardan amacın ne olduğunu tespit etmek mümkün. Özetle söylemek gerekirse, bir gün saat 12.15 sularında Şemdinli'nin tek pasajındaki tek kitapçı dükkânına bir bomba atılıyor. İki dakika içinde yüzlerce kişilik bir kalabalık toplanarak, olayı jandarma özel timlerinin yaptıklarını söyleyerek galeyan oluşturuyor.

  Pasajın etrafında bulunan jandarma personeline saldırıyor. Polis noktasını tahrip ediyor. Devlete ait bütün semboller ve bayrak tahrip ediliyor ve bir aralık şehrin girişine PKK el koyuyor. Bu arada müzakere/mütareke basını ve televizyonları ‘Susurluk' yaygarasını yaymaya başlıyor. Bu sayede toplu ayaklanma gösterisinin üstü örtülüyor. Kitapçının PKK'lı olduğu; on yılı aşkın bir süre içerde yattığı ve AKP'nin dağa dönüş affı sayesinde çıktığı ısrarla gizleniyor. Bir kaç gün içerisinde bölgenin pek çok il ve ilçesinde toplu kalkışma senaryoları devreye sokuluyor. Her yerde PKK bayrakları, her yerde Öcalan posterleri vs.

Amaç açık. Susurluk hikâyeleriyle bölgedeki polis timlerinin morali bozulmuştu. Sıra şimdi jandarmada. Zaten Katılım Ortaklığı Belgesi'nde köy koruculuğu sisteminin derhal lağvedilmesi talebi var. Jandarma bölgeden çekilip, köy koruculuğu da lağvedilirse, bölge tam manasıyla PKK'nın etkili denetimine bırakılmış olur. Ortalama Kürt kökenli insan, devletin bu bölgeyi PKK'ya bıraktığını düşünerek onlara yamanmanın yollarını aramaya başlar.

Ardından bir kaç ilde toplu kalkışma ve zorla yönetime el koyma senaryoları devreye girer. Derken mesele, bir çatışma bölgesi statüsü kazanır ve arkasından da Türkiye'ye ‘madem ki orada bir çatışma var; o halde bölgeye uluslararası barış gücü yerleştirmek lazımdır' denilmeye başlanır. Nasıl olsa bu hükümetin kabul etmeyeceği her hangi bir şey, içine sindiremeyeceği bir muamele görünmüyor.

Kıbrıs'ta da aynı senaryo zaten devrede. Amerika'yı ziyaretinin ardından Türkiye karşıtlığı konusunda cesareti artmış görünen Mehmet Ali Talat, Ek Protokol'ün TBMM tarafından onaylanması halinde nasıl bir stratejiyi devreye sokacağının işaretlerini geçtiğimiz aylarda ortaya koydu. Önce milli makyajlı laflarla Türkiye'nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek Ek Protokol'ü onayladığı; bu durumda Türkiye ile Kıbrıslı Türklerin çıkarlarının giderek farklılaştığı yönünde başlayacak olan propagandalar, bir süre sonra ‘Türkiye bizi sattı' noktasına varır.

Ardından ‘Türkiye bizi satmışken egemenlik ve siyasi eşitlik iddiasında bulunamayız' lafları, nihayette ‘biz bir an evvel AB vatandaşları olalım ve AB hukuku içerisinde kendimizi savunalım' tezine dönüşecektir. Ondan sonrası kolay. Önce AB vatandaşları olarak Rumlara teslim olmak gerekecek. Bunun için de Türk askerinin adadan çekilmesi şart. Bu da mevcut şartlarda pek zor olmayacak. AKP hükümeti ‘Kıbrıs halkı böyle istiyorsa biz ne yapalım' mazeretine sarılacak. Ve sonuçta başta Amerika ve İngiltere olmak üzere AB'nin de dâhil olduğu bir koro Türkiye'ye ‘adadan çık' demeye başlayacak.

"Yani ‘kuzu kuzu' çekilme senaryosu gerçekleşecek. Güneydoğu'ya yabancı barış gücü yerleştirilir ve Kıbrıs'ta toptan teslime gidilirse hiç şaşırmayalım. Bu günler pek uzağımızda görünmüyor. Görmek isteyen gözler için her şey çok açık…"[5]

Türkiye, nükleer güç mü oluyor?

Yoksa İran gibi hedef yapılmaya mı hazırlanıyor?

Amerikan CBS televizyonu, Kasım ayının ilk haftası Türkiye'yi yakından ilgilendiren ilginç bir haber yayınladı. Fransız istihbaratına dayandırılan haberde, El Kaide'nin Çeçenistan'dan Rus yapımı 4 Sam füzesi aldığı, füzelerin Türkiye'ye getirildiği ancak Türkiye'de kaybolduğu iddia edildi. El Kaide'nin Paris'e ya da bir başka yere saldırı hazırlığı çerçevesinde aktarılan haber, Türkiye üzerinden yürütülen nükleer kaçakçılığı ve Türkiye'nin nükleer silahlara sahip olup olmadığını yeniden gündeme getirdi. Çünkü Türkiye, Sovyet sonrası nükleer kaçakçılıkta önemli bir güzergâh. Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Gürcistan, Romanya, Moldova gibi ülkelerden üçüncü ülkelere yönelen 104 kaçakçılık vakası tespit edildi. Bunlar genelde mafya üzerinden yürütülen kaçakçılık örnekleri.

"Plame, Pakistan, a Nuclear Turkey…" başlıklı bir yazıya dikkat çekmek istiyorum. Yazıda, Türkiye, İsrail ve Pakistan'ın dahil olduğu kapsamlı "ticaret"ten nükleer malzeme transferinden söz ediliyor. Türk-Amerikan Konseyi ve Türk-Amerikan Derneği gibi kuruluşların yanı sıra, ABD'deki Türkiye Yahudileri'nin kurduğu şirketlerin bu transferlerde adı geçiyor. Pakistan'ın nükleer gücünün öncüsü Abdülkadir Han ve sorgulanan onlarca bilim adamının gizli "ticaret"te önemli yeri olduğu belirtiliyor, ancak bunun bir kaçakçılık değil, devletlerarası ticaret olduğu ima ediliyor. Türk mühendislerin Libya'nın nükleer teknolojisinin bir kısmında rol almasına, İstanbul, Dubai, İspanya, Güney Afrika arasındaki transferlerde Türkiye Yahudileri'nin sahibi olduğu Giza Technologies adlı şirketin üslendiği role dikkat çekiyor.

George Bush ekibini sarsan CIA skandalının merkezindeki isim Valerie Plame'in bu çerçevede bir çok kez Türkiye'ye geldiği, bazı bilim adamlarıyla görüştüğü belirtiliyor. Hatta bazıları, Plame skandalının Türkiye'ye kadar uzanacağını söylüyor.

Mafya bağlantılı nükleer kaçakçılık ve devletler arasındaki gizli nükleer trafik… El Kaide bunun neresinde? El Kaide adı altında yine bir şeyler mi gizleniyor?

Türkiye ve nükleer konusunda ilk iki konu bu. Ama bir konu daha var ki, can alıcı ve dünyanın dikkatle izlediği nokta burası. Türkiye nükleer silahlanmaya mı gidiyor?..

Pakistan nükleer güç. İran'ın nükleer çalışmaları bütün dünyanın gündeminde. Ya Türkiye? Son aylarda, İran'ın nükleer güç olmasının Türkiye'yi de nükleer silaha yönelteceğine ilişkin haberler yayınlanıyor. Türkiye'nin 12 Eylül darbesinden sonra Pakistan'la askeri yakınlaşmasına dikkat çekiliyor. Hatta Türkiye'nin Pakistan'a, nükleer çalışmalarında teknolojik destek verdiği söyleniyor… İran ve Türkiye ile birlikte nükleer silah yarışı dramatik bir hale gelecek. ABD ve Avrupa ve İsrail, Türkiye'yi bundan vazgeçirebilecek mi? İran'a ekonomik taahhütlerde bulundular. Ya Türkiye'ye ne önerecekler? Teklif mi yoksa tehdit mi?[6]

İnsan Hakları tüccarları!

The Washington Post 18 Kasım'da, CIA'nın 24 ülkeyle yürüttüğü ortak operasyonları içeren bilgiler, gizli cezaevleri ve işkence uçuşlarının boyutlarını da ortaya koydu. Peki, Türkiye bunların dışında mı? Değil!

Bunu anlamak için; ABD-İngiltere-İsrail-Türkiye-Ürdün arasında 1990 sonrası başlayan, 1996'larda zirveye çıkan istihbarat ortaklığını, "radikal İslam'la savaş" adı altında yürütülen operasyonları, Türkiye'nin ABD ve İsrail için Ortadoğu'dan Özbekistan'a hatta Güney Asya'ya kadar hangi cephelerde savaştığını ortaya koymak gerekiyor. "28 Şubat müdahalesi"ni sadece Türkiye içi bir iktidar çatışması olarak mı değerlendiriyorsunuz hâlâ?..

ABD/İngiliz/İsrail istihbaratının yönettiği Ürdün'ün bu operasyonlarda nasıl üs haline getirildiğini, Türkiye-İran sınırının nasıl kontrol edildiğini, bu ülkelere ait istihbarat mensuplarının daha o zamanlar Türkiye'de operasyonlar yaptığını hatırlatalım.

Gazete'ye göre; İlk iki merkez 1990'da kuruldu. O zaman 11 Eylül olmamıştı ve onlar Bosna'da, S. Arabistan'da, Mısır'da, Yemen'de, Endonezya'da insanları tutuyor, kaçırıyor, sorguluyordu.

CIA yönetiminde çalışan 24 ülkeye ait istihbarat birimleri sadece 11 Eylül'den sonra 3 binden fazla operasyon yaptı. Sonuçlar, CIA ve Fransız istihbaratı kontrolünde Paris'te kurulan "Çokuluslu Operasyon Merkezi"nden yönetiliyor. Ortadoğu, Avrupa ve Asya'da üç merkez oluşturuldu. Paris'teki kod adı Alliance Üssü olan yerde ABD ve Fransa'nın dışında İngiltere, Almanya, Kanada ve Avustralya'dan istihbaratçılar görev yapıyor.

Bu özel birim, 1990'dan bu yana 80 ülkede operasyonlar yaptı ve hala devam ediyor. Bush, 17 Aralık 2001'de bu "örtülü operasyonlar"a ilişkin izin belgesini onayladı. Ardından özel savaş birimleri onlarca ülkeye gönderildi ve operasyonlar yaptılar. İnsanlar tutuklandı, bilinmeyen yerlere götürüldü, sorgulandı, bazılarından bir daha haber alınamadı ve özellikle yargıdan uzak tutuldu.

7 Mart'ta İstanbul'dan kalkıp Danimarka'ya uçan CIA uçağı da bu operasyon kapsamında kullanılıyordu. Ürdün bölgedeki en önemli merkez, "ABD-Türkiye-İsrail-Ürdün ekseni"nin diğer ülkesi Türkiye, operasyonların merkezinde yer alıyor… İsveç, Norveç, Danimarka CIA'nın karanlık dünyasının merkezinde. CIA'nın işkence turları kapsamında. Belki gizli cezaevleri de vardır, yakında ortaya çıkar. Yakında anlaşılır. Barış Ödülleri veren İnsan hakları tüccarları bunlar![7]

Aşağıda, bir zamanların radikal dincisi, şimdilerin ise AKP'cisi ve hızlı AB'cisi Abdurrahman Dilipak'ın Vakit'teki şu yazısını, bu tiplerin gerçek karakterini ortaya koyan bir belge olarak, aynen sunuyoruz:

Büyükanıt bilinmezi

Şemdinli olayları ile ilgili olarak Büyükanıt'ın daha ilk günden ortaya çıkıp, zanlı hakkında "tanıyorum, iyi askerdir" şeklindeki açıklamaları ve ardından olayları protesto eden insanların üzerinden F-16'ların alçaktan uçurtulması ile ilgili tartışmalar giderek büyüyor…

Genelkurmay Başkanlığı'na aday bir kişinin bu şekilde davranmasının makamının ciddiyeti ve sorumluluğu ile bağdaşmadığı yolundaki genel kanı, ordu kademelerinde ciddi bir rahatsızlık sebebi olmaya başlamış gözüküyor.

Alçak uçuş konusunu "rutin" görev diye açıklamak da durumu kurtarmaya yetmedi. "Durumdan vazife çıkarmasını" bilen askerlerin, bu kadar hassas bir konuda bu şekilde bir tedbirsizliğini, böylesine bir açıklama ile geçiştirmenin zorluğu ortada iken, daha önceden Sincan'da tankların yürütülmesini de rutin, daha önceden planlanmış bir görev olarak açıklamak arasında pek de bir fark bulunmuyor…

Büyükanıt olayının önümüzdeki günlerde de tartışılmaya devam edilmesi bekleniyor. Kimilerine göre Büyükanıt, emekli General Tolon'un dışarıda yapmak istediğini içeriden yapmak isteyen bir isim… Politik açıklamalara istekli görünen Büyükanıt'ın önümüzdeki dönemde isminin basında ve politik kulislerde daha çok konuşulması kaçınılmaz gibi gözüküyor.

Şemdinli olayı ile ilgili daha işin başında verdiği mesajlar, bir yandan siyasilere, öte yandan bürokratlara ve aynı zamanda yargıya verilmiş bir mesaj olarak görülüyor… Dahası bir generalin bir astsubayı işin başında bu şekilde sahiplenmesi, kendisi ile bu ve benzer olaylar arasında bir ilişki olduğu şeklinde de yorumlanıyor…

Şemdinli olayının darbe heveslileri ile ve terör lobisi ile bağı olduğu yolundaki iddialar, bu konuyu daha da mide bulandırıcı hale getiriyor…

Zaten daha ilk günden bu olayla bağlantılı olarak bir anda, Özkök'ün görev süresinin uzatılacağı ve Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı'na gelmesinin önleneceği yolunda spekülasyonlar yapılmaya başladı bile… Bundan sonra medya ve Büyükanıt'ın aile, kurum ve dış ilişkileri, açıklamaları daha büyük bir dikkatle izlenecek…

Bölgeden gelen haberler hiç de iç açıcı değil. Hem Şemdinli olayı, hem sonraki gelişmeler, F-16 olayı, bölge halkının devlete olan güvenini ciddi anlamda yaraladı… Artık açık açık bir kopuştan söz ediliyor… 3 illegal operasyon görevlisinin korunması adına, ülkenin geleceği ipotek altına sokuluyor…

Büyükanıt'ın bu beklenmedik çıkışı, onun bu tür operasyonlarla ilgili, bilgili ve ilgili olduğu iddialarının ortaya atılmasına sebeb oluyor… Bu gibi konularda bu kadar acemice çıkışları yapabilen birinin, yarın zor bir görev karşısında ülkeyi ciddi anlamda riske sokacak çıkışlar yapması ihtimalinden yola çıkan uzmanlar, bu durumu kaygı verici buluyorlar…

Büyükanıt'ın duruma açıklık getirmek için yaptığı açıklamalar aslında durumu açıklamak yerine daha da içinden çıkılmaz hale getirdi… Özellikle sürece yapılan müdahaleler, malum medyayı kullanarak olayları karartma girişimleri ve yeni andıçlar, bilgi notlarının servise sunulmak istenirken deşifre olması bu işi tüm kamuoyunun gündemine oturttu.

Medya, siyaset dünyasında birileri öyle anlaşılıyor ki, kendi karanlık ilişkilerini ve günahlarını gizlemek adına, ülkeyi ve toplumsal barışın tehlikeye atılmasına göz yumuyor..

Durumun netleşmesi için Bush'un, Şaron'un ve Erdoğan'ın akıbetinin netleşmesi gerek… Mart'a kadar vakit var… Bu arada sürpriz bir kararla İngiltere Irak'tan çekilebilir… Irak seçimlerinin ardından Irak hükümeti ile yapılacak savunma ve güvenlik anlaşması ile petrol, savunma ve güvenlik işbirliği anlaşmalarının ardından İngiliz askerleri kademeli olarak evine dönebilir. Muhtemelen bir askeri üs ve birkaç askeri tesis ve bir miktar asker burada daha uzun süre kalmaya devam edecektir. İngiltere bu şartlarda ABD ve İsrail'in maceracı emrivaki siyasetlerine daha fazla dayanamaz… Aksi halde Irak'ı kurtarmaya gelenler, kendileri ayakta durmaktan aciz duruma düşebilir…

Türkiye'ye bu kadar çok Yahudi sermayesi geldikten sonra, ekonomiyi uzun süre olumsuz bir yönde etkileyecek bir darbe ve belirsizlik sözkonusu olmaz… Kısa dönemli çalkantılar ise her zaman olur…

Büyükanıt'ın geleceği ve Özkök'le ilgili tartışmalar burada biteceğe benzemiyor… Bu işin hiyerarşik yapı içinde sebeb olduğu sorunlar ise her zaman örtülü bir tartışma ve söylentiler şeklinde süreceğe benzemektedir. Şemdinli olayı, derin devlet, kontrgerilla ve JİTEM tartışmaları sürdükçe bu tartışmanın da süreceği açık, kesin ve net… Büyükanıt'ın bu konuya hemen işin başında müdahil olması da onun bu işlerle ilgili bilgisi olduğunu gösteren bir durum olarak onun kariyerini ciddi şekilde etkileyeceğinden kuşku yok. TSK bu kadar tartışmalı bir kişiyi taşıyamayabilir… Bunu zaman gösterecek. Selâm ve dua ile.[8]

Dilipak'ın sözlerinin özeti şu:

  • a- Tolon ve Büyükanıt gibi Milli ve haysiyetli ekip, darbe düşünüyor…
  • b- Ama bir darbe yapmaları mümkün görülmüyor.
  • c- Çünkü Türkiye'ye oldukça büyük oranda Yahudi-sömürü sermayesi girmiş bulunuyor.
  • d- Ve Siyonist sermaye, AKP'den çok razı bu yüzden darbe istemiyor.

Şimdi bu formülden çıkan sonuç:

  • 1- Yaşar Büyükanıt, Hurşit Tolon, Necati Özgen v.b. Paşalar Siyonist ve emperyalist kuşatmaya karşıdır.
  • 2- Abdurrahman Dilipak gibileri ise, Haçlı AB'nin ve Siyonist İsrail'in hizmetkârı ve taraftarıdır.

 

 


[1] 15.11.2005 Milli Gazete Kulis Ankara

[2] 16.11.2005 Yeni Şafak İbrahim Karagül

[3] 17.11.2005 Milli Gazete Nasuhi Güngör

[4] 26.11.2005 Milli Gazete Hakan Albayrak

[5] 17.11.2005 Milli Gazete Hasan Ünal

[6] 23.11.2005 Milli Gazete Medya (22.11.05 İ. Karagül Yeni Şafak)

[7] 25.11.2005 Milli Gazete Medya (24.11.05 İ. Karagül Yeni Şafak)

[8] Vakit Gazetesi 01.12.2005 Abdurrahman Dilipak

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Oğuzhan ÇILDIR

Oğuzhan ÇILDIR

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...