Büyükanıt Paşa, milli hissiyat ve heyacanın tercümanıydı!
S. Yüksel Cebeci'nin Tercüman'da dediği gibi:
Bu ülkenin Genelkurmay Başkanı, "Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten bu yana bu kadar büyük risk, tehdit ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmadı" diyorsa, artık herkesin aklını başına devşirmesinin zamanı geldi ve geçiyor demektir.
Sayın Büyükanıt, Washington'dan uyarıyor ve kesin mesajını da veriyordu:
"Burada düğmeye bastım. Türkiye kristal bardak mı ki kırılsın? O zaman biz asker olarak boşuna varız. Gidelim Türkiye'den başka yere yerleşelim. Hatta gelelim ABD'ye New Jersey'e yerleşelim."
Evet, asker boşuna yok Türkiye'de. Asker, yan gelip yatmıyor. Askerin her an eli tetikte, cephede nöbet tutuyor. PKK markalı Amerikayla vuruşuyordu!
Ne diyor Büyükanıt Paşa:
"Kim bölebilir Türkiye'yi? Türkiye'yi bölmeye kimin gücü yeter? Türkiye'yi koruyan dinamik güçler var olduğu sürece, o rüyayı görenler kabusla uyanırlar ve derslerini alırlar."
Kürsülerden ve televizyon ekranlarından milletin gözünün içine bakarak Türk Devleti'ne meydan okuyacak kadar küstahlaşan Ahmet Türk, Şerafettin Elçi, teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan Türkiye'ye getiriliş yıldönümü ve Avrupa'daki PKK'lılara yapılan operasyonları protesto etmek için kendisini yakan eski PKK hükümlüsü Murat Kargı'nın cenazesine katılan Diyarbakır'ın DTP'li Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir gibi figüranlar…
"Biji serok Apo" diye slogan atanlar…
Ve Türkiye'yi bölme rüyası gören bütün ahmaklar ve alçaklar…
Rüyanız kabusa dönüşüyor, haberiniz olsun.
Çünkü Büyükanıt Paşa, Washington'da düğmeye basmıştı.
NE diyordu Büyükanıt Paşa:
"Hiç kimse, hiçbir kurum, Türkiye'yi anayasasıyla belirlenmiş rejiminin dışına çıkaramaz. Türkiye demokratik, laik, sosyal ve üniter bir devlettir. Bunun dışına Türkiye'yi çıkaracak hiçbir güç yoktur ve olmayacaktır."
BOP eş başkanını Çankaya'ya çıkarmak için yanıp tutuşanlar…
Eşinin türbanını din istismarına ve oy avcılığına basamak yapanlar…
Atatürk'ten ve laiklikten rahatsızlıklarını açıkça dile getirip içini kusanlar…
AKP'li bir milletvekilinin 12 yaşındaki kızına, fotoğrafın arkasına, "Bizden hep Atatürk'ü örnek almamız istendi. Kimse zorla örnek alınmıyor" diye yazdıranlar…
Sizin rüyanız da kabusa dönüşüyor, anlayın ve akıllanın artık.
Bu uykudan uyanın artık.
Büyükanıt Paşa'nın Washington'dan verdiği mesajlar, gaflet ve dalalet içinde olanları uyandırmaya yetmediyse, Tandoğan mitinginden ders alın artık.
Demokrasinin arkasına sığınıp, yüzde 34'lük oy çoğunluğuyla her istediklerini yapabileceklerini sananlar, halkın feryatlarına kulaklarını tıkayanlar, Cumhuriyet'in değerlerini tahrip etmek için fırsat kollayanlar, Atatürk'ü unutturmaya çalışanlar, bölücülere cesaret kazandıranlar, 301. maddeyi değiştirmek için talimat alanlar şahsi makamları için ulusal çıkarlarımızı yabancılara peşkeş çekmekten sakınmayanlar ya akıllarını başlarına toplayacak, ya da hak ettikleri tokada razı olacaklardı…
Baskı Ateşi… Peki Bir Sonraki Hamle Ne Olacaktı?
Hatırlanırsa, Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt, Washington'da tarihi bir konuşma yapmış, keskin, sert bir üslup ve dik bir duruşla, ‘düğmeye basmıştı'. Uzun zamandır düğmeye basıldı-basılacak tartışmaları yapan malum bazı çevrelere Yaşar PAŞA, açıkça; BURADA DÜĞMEYE BASTIM. (özellikle bu denli sert bir konuşmanın Washington'da yapılması çok anlamlı, ABD'de oturup kendini dünyanın efendisi zannedenlere, bizzat onların mekanında gereken cevabı vermişti G.K.) mesajını yollamıştı.
Sayın Büyükanıt Türk Büyükelçiliği'nde bir grup gazeteciyle sohbet ederken, okuduğumuz haberlere göre New Jersey'de yaşayan Fethullah Gülen'e de bir gönderme yapmıştı. "Türkiye, 1923'ten bu yana bu kadar büyük risk ve tehditle karşı karşıya kalmadı. İşte burada düğmeye bastım. Türkiye kristal bardak mı kırılsın? O zaman biz asker olarak boşuna varız. Gidelim Türkiye'den başka yere yerleşelim. Hatta gelelim ABD'ye (gülerek) New Jersey'e yerleşelim." Bu ANLAMLI mesajda herhalde algılanmıştı…
Şimdi, izninizle Yaşar Paşa'nın Washington'dan yaptığı bu açıklamaya farklı bir okuma yapalım, – savaşı bilen bütün toplumsal ilişkileri de bilir, hiçbir şey onsuz açıklanamaz- mantığından yola çıkıp, olanı biteni askeri terminolojiyle anlama çalışır isek, bu bir ‘BASKI ATEŞİ'dir diyebilir miyiz acaba? Baskı ateşi; hedef bölgesine baskın tarzında, eldeki tüm silahları kullanarak yapılan ateştir. Maksat hedefi, yoğun-şok ateş baskısı altına almak ve hareket kabiliyetini yok etmek ve de geriden gelen birliklerin de manevralarını desteklemek-kolaylaştırmaktır. Peki yine askeri terminolojiyle soralım, ‘Baskı Ateşi'nden sonra hangi hamleye sıra gelir? Cevabı konunun uzmanı bir dost verdi; ‘Bir sonraki hamle asla söylenmez…' (Tebessüm)
Evet, Yaşar Paşa'nın açıklamalarında çok dikkatle okunup-kayda geçilmesi gereken bir bölüm daha vardı; "Türkiye'yi bölmeyi rüyalarında görenler, bu rüyanın sonunda kabus görür. Türkiye'yi koruyan dinamik güçler var olduğu sürece o rüyayı görenler kabusla uyanırlar ve derslerini alırlar. Ben askerim ve diyorum ki kimse Türkiye'yi bölemez. Onu düşünenleri biz böleriz. Hiç kimse, hiçbir kurum, Türkiye'yi anayasasıyla belirlenmiş rejimin dışına çıkaramaz. Türkiye demokratik, laik, sosyal ve üniter bir devlettir. Bunun dışına Türkiye'yi çıkaracak hiçbir güç yok ve olmayacaktır." Bu sözler de toplumda giderek şiddetlenen -bölünme korkusuna- birilerinin etnik zeminde kışkırtma planlarına açık net cevaptır, bizlere, vatandaşa da özgüven desteğidir. Sayın Büyükanıt, giderek şiddetlenen tehlikeli bir psikolojik algıyı yok etmektedir; ‘Ben askerim ve diyorum ki kimse Türkiye'yi bölemez. Bölmek isteyeni BİZ BÖLERİZ!
"Yaşar Paşa, acaba konuşmanın genel çerçevesi haricinde, satır arası vurgularla ‘Cumhuriyet tarihinin ‘en büyük' risk, tehdit ve sıkıntılarıyla karşı karşıya bulunduğu uyarılarında, Türkiye'nin, yumurtalarını tek sepete koyma lüksünün olamayacağını, yani böyle kritik bir dönemeçte Türkiye'nin sadece ABD ile işbirliğine bel bağlayamayacağını" da vurgulamıştı ve zaten daha sonra basın toplantısında da bunu zaten açıklamıştı.
Tam bu noktada, Rusya Devlet Başkanı Putin'in, birilerinin yüreğini hoplatan konuşmasından kısa bir bölüm, hatırlatalım: "günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkansız olduğu kanaatindeyim. Bugün artık ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine geçmiştir. Diğer uluslara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalar bunun kanıtıdır. Peki, bundan kim hoşnut? Kim bundan memnun kalıyor? Bu gücün hakimiyetinin, kaçınılmaz olarak, bazı ülkeleri kitle imha silahları edinmeye teşvik ettiği de anlaşılmıştır.'
Çemberin tamamlamasına az kaldı. Aklın gözünü kullananlar kazançlı çıkacak…[1]
Cuma Protestocuları Nerelere Saklandı? Cuma günleri protestocuları vardı, hani her hafta namaz çıkışında gösteri yapanlar. "Kafir devlet, İsrail-ABD uşağı hükümet" diye bağırıp vaveylâ koparırlardı. Sahi ne oldu onlara? Neden AKP geleli hiç mi hiç görünmez oldular? Yoksa AKP geleli "asrısaadet benzeri" bir döneme kapı aralandı da haberimiz mi yok? İyi de onlar başörtüsüne-türbana özgürlük diye bağırmazlar mıydı? Yoksa başörtüsüne özgürlük geldi de biz mi görmedik? İmam hatiplere eşit hak diye haykırmazlar mıydı? Bu okullara eşitlik geldi de biz mi işitmedik!. Değilse soruyorum, o zaman bu suskunluk ve bu puskunluk, "Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytanlık mı? Bu ucuz kahramanlar, bu sahte İslamcılar kahrolsun İsrail, lanet olsun ABD diye slogan atmazlar mıydı? Peki öyle ise yıllardır Irak'ta devam eden yüzyılın zulmü yani Müslüman katliamına rağmen neden AKP öncesinde her hafta yaptıkları eylemlerden bir tanesini bile yapmaz oldular? Kıbrıs için, Kerkük için, Çeçenistan için dün yapıldığı gibi bugün de neden itiraz bayrakları çekip, seslerini yükseltmiyorlar? İktidarda AKP var, ona zarar vermek ve zor duruma düşürmek Amerika'yı ve ağababalarını kızdırır diye mi korkuyorlar? Demek sizin için başörtüsü de, İmam hatipler de, Kıbrıs da, Kerkük de, Siyonizm de, ABD'de, söylediklerinizin tamamı istismarmış yani amaç değil araçmış. Öyle olmasaydı AKP döneminde de bunu gösterir, eylem koyardınız." Şeklinde çıkışan Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar haksız mı?.. Hayır yerden göğe haklıydı. Ama bunları bahane ederek ve çaktırmadan Milli Görüşü hedef göstererek bütün İslamcı camiaya sataşması ve içindeki cerahatı kusması ise o derece haksızdı ve ayıptı!.. |
Tek Kutupluluğa İsyan Bayrağını Putin Açmıştı
Rusya Devlet Başkanı'nın ABD ve NATO'yu eleştiren konuşmasına Genelkurmay Başkanlığı'nın sitesinde yer verilmesi anlamlıydı. Askeri çevreler, "TSK, bu tavırla Putin'in yaptığı vurguya katıldığını göstermiştir" yorumu yapmışlardı.
Putin, 10 Şubat 2007'de yaptığı konuşmada, Soğuk Savaş sonrasında öngörülen tek kutuplu dünyayla ilgili değerlendirmelerde bulunmuş, "Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkansız olduğu kanaatindeyim" görüşünü dile getirmişti. Tek taraflı ve çoğu kez gayri meşru olan eylemlerin hiçbir soruna çare olmadığını vurgulayan Putin, bunların yeni insanlık trajedilerine sebep olduğunu ve yeni gerilim noktaları yarattığını kaydetmişti. Bugün, uluslararası ilişkilerde gücün -askeri gücün- neredeyse sınırsız kullanımına şahitlik edildiğini ve bu gücün dünyayı daimi çatışmalara sürüklemekte olduğuna dikkati çeken Putin, sonuç olarak, bu çatışmaların hiçbirine kapsamlı bir çözüm bulacak güce sahip olunmadığını, siyasi bir çözüm bulunmasının da imkansız hale geldiğini ifade etmişti.
Bu Durum Kimin İşine Yaramaktaydı?
Uluslararası hukukun temel ilkelerinin her geçen gün artan bir şekilde küçümsendiğinin görüldüğüne işaret eden Putin, "Ve aslına bakılacak olursa, bağımsız yasal normlar, gittikçe bir devletin hukuk sistemine benzemektedir. Bu tek devlet, en önemlisi ve en başta ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine geçmiştir. Diğer uluslara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalar bunun kanıtıdır. Peki, bundan kim hoşnut? Kim bundan memnun kalıyor?" görüşünü savunmuştu. Hiç kimsenin kendini emniyette hissetmemesi ve uluslararası hukukun taştan bir duvar gibi kendilerini koruyacak durumda olmaması nedeniyle bu türden bir politikanın silahlanma yarışını tetiklediğini belirten Putin, bu gücün hakimiyetinin, kaçınılmaz olarak, bazı ülkeleri kitle imha silahları edinmeye teşvik ettiğini anlatmıştı.
Hukuk Süper Gücün Oyuncağı mı?
Putin, askeri gücün kullanımı konusunda karar verecek tek mekanizmanın, son merci olarak, Birleşmiş Milletler Kuruluş Sözleşmesi olduğunu vurguladığı konuşmasında şunları kaydetmişti: "BM yerine NATO ya da AB'yi koymamıza gerek yok. Ne zaman ki, BM uluslararası toplumun güçlerini gerçek anlamda birleştirir ve çeşitli ülkelerdeki olaylara gerçekten tepki gösterebilecek hale gelir ve biz uluslararası hukuku göz ardı etmeyecek duruma gelirsek, o zaman durum değişebilir. Aksi halde, şu anki durum bir çıkmaza gidecektir ve yapılan ciddi hataların sayısı katlanarak artacaktır. Buna paralel olarak, uluslararası hukukun gerek kavramsal olarak gerek normlarının uygulanması bakımından evrensel bir niteliğe kavuşması gerekmektedir." ABD ile 2012 yılı sonuna kadar silahların azaltılması konusunda anlaşmaya vardıklarını hatırlatan Putin, ülkesinin bu anlaşmaya sadık kalacağını, ABD'den de buna tam olarak uymasını beklediğini ifade etmişti. Genelkurmay Başkanlığı, Putin'in konuşmasının İngilizce metninin yer aldığı konferansın internet sitesine ulaşılan linki de web sayfasına koydu.
Rusya, Çin ve Hindistan ittifakı
Rusya, Çin ve Hindistan dışişleri bakanlarının, Yeni Delhi'de yaptıkları toplantıda, tek kutuplu dünya düzenine karşı olduklarını yineledikleri bildirildi. Rusya'nın saygın ekonomi gazetelerinden Kommersant'ta yayımlanan "Çok Kutuplu Gün" başlıklı haberde, Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'de düzenlenen toplantıya katılan 3 ülke dışişleri bakanlarının, ABD'ye karşı bir yönlendirmeleri olmadığını açıkladığı, ancak birçok gözlemcinin aksi görüşte olduğu kaydedildi. Haberde, Hindistan ile Çin arasında uzun yıllardır dondurulmuş durumda olan ilişkilerin yeniden ısınmasının, Moskova'ya 1998'den itibaren yapmak istediği "3 taraflı danışmaların yapılması" düşüncesiyle ilgili kararlı adımlar atması imkanı verdiği vurgulandı.
Rusya'nın eski Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov'un 1998 yılında teklif ettiği "Rusya-Hindistan-Çin" üçgeninin oluşturulmasıyla AB ve ABD gibi güçlere karşı yeni bir güç dengesi oluşturulmasının planlandığı ifade edilen haberde, şunlar belirtildi: "Üç taraflı görüşmenin ilki Haziran 2005'te Rusya'nın Vladivostok kentinde, ikincisi 2006'da St. Petersburg'daki G-8 zirvesinde yapıldı. Böylece, Rusya-Çin-Hindistan liderleri arasında son 2 yıl içinde 3 görüşme yapıldı. Görüşmeler genel olarak Washington muhalifi toplantılar şeklinde algılandı.
"Rusya Gerekirse Yaptığı Eski Anlaşmalardan Ayrılır" Mesajı!..
Rusya'nın, SSCB döneminde ABD ile imzalanan "Kısa ve Orta Menzilli Füzelerin İmhası Anlaşması" ndan tek taraflı olarak vazgeçebileceği bildirildi. Rusya'nın ulusal haber radyosu Mayak, Rusya Genelkurmay Başkanı Yuri Baluyevski'nin yaptığı açıklamada, Rusya'nın SSCB döneminde imzalanan askeri anlaşmadan tek taraflı olarak çekilebileceğini söylediğini duyurdu.
"Finans Sektörünü Yabancılara Teslim Eden Pozitif İhanet" Karşılıksız mı Kalacaktı?
AKP iktidarının, "Babalar gibi satarız, ne olmuş yani. Yeter ki yabancı sermaye gelsin" mantığı ile özetlenen politikaları neticesinde Türkiye'deki finans sektörünün neredeyse tamamına yakını yabancıların eline geçmişti.
Behiç Kılıç tarafından gündeme getirilen somut rakamlar oldukça ürküntü vericiydi:
Türkiye'de ‘tamamı yabancı sermayeli' banka sayısı 13'ü geçti!.. Yerli bankaların büyük bir bölümü ise ‘açık' ya da ‘gizli' kurulan ortaklıklar ile ‘yabancıların kontrolüne' girdi!..
Yerli yabancılaşma süreci için ilk önemli taviz 2001 yılında, yani 57'nci Cumhuriyet Hükümeti döneminde verilmişti.
- 20 Eylül 2001'de İngiliz HSBC Bank Demirbank'ı 350 milyon dolar karşılığında ele geçirdi.
- 20 Aralık 2001'de Sitebank Yunan sermayeli NovaBank'a satıldı. Adı BankEuropa Bankası A.Ş. olarak değişti.
Asıl operasyon ise ‘2005 yılında' gerçekleşti.
- Türkiye Ekonomi Bankası'nın % 50'si Şubat 2005'de Fransız BNP Paribas'a 217 milyon dolara peşkeş çekildi.
- Yapı Kredi Bankası, 2005 yılında 1 Milyar 182 milyon dolara İtalyan Uni Credit ortaklığındaki Koçbank'a devredildi.
- Dışbank'ın % 90'ı Nisan 2005'te Hollanda-Belçika sermayeli Fortis Bank'a 880 milyon Euro'ya gitti.
- Garanti Bankası'nın % 25.5'ini Ağustos 2005'de ABD'li GE Consumer Finance (GECF) 1 milyar 556 milyon dolara satın aldı.
- C Kredi ve Kalkınma Bankası'nın % 58'i 2005 yılı sonunda İsrail Bank of Hapoalim'e 113 milyon dolara kaptı.
- Finansbank'ın % 46'sına Nisan 2005'de Yunan National Bank of Greece'e (NBG) 2 milyar 291 milyon Euro'ya sahip çıktı.
- Tekfenbank'ın % 70'i Mayıs 2006'da Yunan EFG Eurobank'a 260 milyon dolara aktarıldı.
- Denizbank'ın %75'i Mayıs 2006'da Fransız Belçika ortaklığı Dexia'ya 2.4 milyar dolara elden çıkarıldı.
- Adabank'ın % 99.99'u Kuveyt merkezli The International Investor şirketine 45 milyon 100 bin YTL'ye sanki de bağışlandı.
- Citigroup, en kârlı banka olan Akbank'ın yüzde 20 hissesini 3.1 milyar dolara satın aldı.
- Alternatifbank, Yunanistan'ın ikinci büyük bankası Alfabank'a satıldı.
- Oyakbank'ın satışı tamamlanmak üzere, Halkbank ise satılmak için hazırlanmıştı.
‘Piyasa yapıcısı' olarak bilinen 12 banka içinde İş Bankası, Ziraat Bankası, VakıfBank yani sadece 3 yerli banka kaldı!..
IMF aracılığı ile kontrol altına alınan bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, yabancıların bankacılık sektörü üzerindeki payı şöyle:
Polonya % 67, Çek Cumhuriyeti % 95, Macaristan % 90, Slovakya % 93, Estonya % 100, Bulgaristan % 74.6, Letonya % 65.2, Litvanya % 78.2, Malta % 60, Romanya % 47.3.
Bu oranlar, Güney Amerika ülkelerinde de bir hayli yüksek!..
Meksika'da sistemin yüzde 82'si, Arjantin'de yüzde 48'i, Şili'de yüzde 45'i, Peru'da yüzde 47'si yabancıların elinde!..
Üstelik yabancılaşma, çok hızlı gelişiyor!..
Meksika'da 1997 Mart'ında bankacılık kesimi varlıklarının yüzde 14'ü yabancı bankaların kontrolünde iken, bu oran Aralık 2002'de yüzde 66'ya, 2006'da yüzde 82'ye yükselmiş bulunuyor!..
Şimdi de AB üzerinde söz sahibi olan ülkelerdeki yabancıların paylarına bakalım!..
Avusturya % 19, Yunanistan %19, Fransa % 19, Danimarka % 17, Hollanda % 11, İspanya % 10, İtalya % 8, Almanya % 5.
Bu ülkelerde, sanki yabancıların sisteme girmesini engelleyen ‘gizli bir el' var!..
Bu gizli el, yabancıları ustaca engelliyor!..
Üstelik AB'nin tüm uyarılarına karşın, İtalya, Fransa ve Almanya, yabancıların sektöre girişini kısıtlamaktan vazgeçmiyor!..
İtalya, ‘tezgâh altından' yabancıların banka almasını engellediği gerekçesiyle, Avrupa Birliği'nden göstermelik bir ‘uyarı' aldı!.. Ancak aynı AB, Fransa ve Almanya'yı uyarmayı göze alamadı!..
Almanya'da ‘doğrudan' veya ‘borsa yoluyla' yüzde 0.01'lik bir el değiştirme bile hemen devletin yetkili kurumları tarafından takibe alınıyor!..[2] diye feryat ediyordu İsrafil Kumbasar… Ama yetkili ve etkili tiyniyetsizler duymuyordu, doymuyordu ve dert edinmiyordu…
Zaman'dan Abdülhamit Bilici, AKP'yi kahraman, orduyu korkak göstermek için, şöyle sormaktaydı:
Büyükanıt Türkçe Konuşuyor mu?
"Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt orada. Gül ve Büyükanıt'ın ABD seyahatleri öncesi Dışişleri'nde buluşması, koordinasyon adına umut işaretiydi. Ama ikilinin kamuya açık mesajlarındaki ciddi doz farkı, dikkat çekmeyecek gibi değil.
AKP, Tarımı Gözden Çıkardı TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, AKP'nin yanlış politikaları, kuraklık tehlikesi, buğdaydaki ithalat lobisinin girişimlerini ve tarımın geleceğini anlattı. AKP döneminde, tarımda bir yıkım süreci yaşandı. IMF, Dünya Bankası ve AB odaklı tarım politikaları tavizsiz sürdürülmüştür. Çıkartılan tohum yasası, yerli çeşitleri tümüyle ortadan kaldırdı ve bu işi dünya devi şirketlerin eline bırakmıştır. TİGEM'ler, TAGEM'ler kapatıldı. Türkiye'ye genetiği değiştirilmiş 2 milyon tonun üzerinde soya, konala ve pamuk girmesine seyirci kalınıyor. Tarım ürünleri, sigortacılığı yasası ile pirim ödemeyenler afetlerdeki zararla baş başa bırakıldı. Başbakan 2000 yılında Türkiye'de 8 bin traktör satılırken şimdi 42 bin traktör satıldığını söylüyor. Rakam doğru. Burada kritik nokta şu. Üretici borcunu ödemek için traktörünü satıyor. Ondan sonra leasing ile yani finansal kiralama ile traktör alıyor. Bunun borcunu ilk yılı ödemesiz olmak üzere 4-5 yıla yayıyor. Ve dolayısıyla artan traktör satışları, çiftçinin ayakta durabilmek için bulduğu sonu karanlık bir tünel. Son çare. Dekara ödenen 16 YTL'lik DGD desteği, bu memlekette her şey pahalanırken 10 YTL'ye düşürüldü. Aradaki 6 YTL'nin bir kısmını üreticiye mazot ve gübre desteği gibi veriyorlar. Kimi kandırıyorsunuz? Herkes bunun farkında. Bir dekarlık mısıra 45 YTL'lik gübre harcaması yapılması gerekirken siz 3 YTL'sini veriyorsunuz. Türkiye'de maliyeti 1 milyon YTL'ye üretilen pamuk, 35 YKR'ye dalında beklemektedir. Narenciye toplanamamaktadır. Maliyeti 3.5 YTL olan fındık, 2 YTL'ye alıcı bulamamaktadır. Bütün bunlar AKP'nin tarımı gözden çıkardığı ortaya koymaktadır. AB'nin Türk Tarımını Tahribatı Bu müzakere çerçevesi belgesi ile müzakere yapılmaz. Bu ancak, Türkiye'nin esaretine neden olur. Türkiye hayvansız ürünlere yüzde 227, hububata yüzde 180, tütün ve muza yüzde 145 gümrük vergisi uyguluyor. Bu yüksek gümrük vergilerine rağmen, Türkiye 6,5 milyar dolar tarım ürünü ithalatı yapıyor. AB'ye girerken 27 ülkeye bu gümrükleri sıfırlayınca Türkiye'nin iç piyasası ne olur? Cevap açıktır. Türkiye'de yerli üretim diye bir şey bulamazsınız. Bizim rekabet edebileceğimiz hiç mi ürün yok? Dört tane ürün var: Fındık, koyun eti, bakliyat ve yaş meyve sebze. |
Gül'ün mesajları şöyleydi: "Soykırım tasarısı geçerse, Türk halkı bunu hakaret kabul eder." "Tasarı ilişkileri zehirleyecek bir tehdit." "Tasarı geçerse, Türkiye'de gerçek bir şok olur. Hükümet, halkın, ABD ile işbirliğinin durdurulması taleplerini önleyemeyebilir." "İlişkiler darbe alır, iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri tamamen bozar." Uyarı dozları hayli yüksek bu mesajların ardından Büyükanıt ise Türk Elçiliği'ndeki konuşmasında şu değerlendirmeyi yaptı: "Bu konu bizi üzüyor. Ama 'siz böyle yaparsanız biz de böyle yaparız' polemiğine girmek istemiyorum. Biz böyle şeyleri ifade etmiyoruz, TSK olarak biz ABD Silahlı Kuvvetleri'yle beraber çalışıyoruz.'' Tasarının kabul edilmesi ihtimaline karşı ise şunu söyledi: "Biz böyle bir şey olursa bundan inciniriz, bundan rahatsızlık duyarız."[3]
Cargill hukuku nasıl Laçkalaştı?
Türkiye'de 5 tane nişasta bazlı şeker üreten firma var. Cargill, Pendik Nişasta (Ülker-Cargill ortaklığı), Amidum(Belçika Firması Adana'da), Tat ve Sular. Son ikisi yerli. Bu üç tane çok uluslu şirket ve ortaklarının piyasa hakimiyeti yüzde 75. Bunların amaçları, nişasta bazlı şekeri üretmek ve Türkiye'ye satmak istiyorlar. Şeker yasası, AB'de nişasta bazlı şeker kotası ortalaması yüzde 2 olmasına rağmen bunlara yüzde 10 kota getirdi. Bu yüzde 10 kotayı her yıl yüzde 50 artırmak veya azaltmak yetkisini Bakanlar Kurulu'na verdi. Bakanlar Kurulu bu yetkiyi hep artırma yönünde kullanıyor. Müthiş para, kazanıyorlar. Cargill'in kazandığı her kuruş para şeker pancarı üreticisinin kaybettiği paradır.
Cargill'in sorunlarından birisi kota. Bu kota sorunun ortadan kaldırılmasını istiyor. İkinci sorun da, Orhangazi'deki tarım alanı işgali. Bunlar tarım alanlarının amaçlarının dışında kullanılmasının önlenmesine dair yönetmelik hükümlerine aykırı olacak şekilde Bursa'da Organize Sanayi Bölgesi'nde kendilerine yer gösterildiği halde birinci sınıf tarım toprağında fabrika kurdular. Bunlara yönelik açılan 4 temel dava var. Ve bu davaların her birinde de, Cargill'in yaptığı hukuksuzluk belgelenmiştir.
En son 31 Ocak 2007 tarihinde Cargill'e af getiren değişiklik yasası hiçbir maddesi değiştirilmeden Meclis'te kabul edilip ikinci kez Cumhurbaşkanına gönderildi. Şimdi Cumhurbaşkanı onaylayıp, Resmi Gazete'de yayınlamak zorunda. Ama Anayasa Mahkemesi'ne götürülebilir. Cumhurbaşkanı, ana muhalefet partisi veya 110 milletvekilinin imzasıyla iptal davası açılabilir. Biz bunun için elimizden gelen bütün çabayı sarf edeceğiz. Ya değilse, Cargill verilmiş olan 10 yıllık hukuk mücadelesini aşmış olacak. Bu bizim açımızdan kabul edilebilir şey değildir.
Küresel ısınma sıkıntısı
Bütün dünyada bir küresel ısınma sürecinin yaşandığı açık. Dünyada yaşanan bu sürecin Türkiye'yi de etkilememesi mümkün değil. Aralık ve Ocak aylarında ortalama değerlerden yüzde 75 daha az yağış gerçekleşti. Aslında her 10-15 yılda böyle bir trend vardır. Örneğin 1989-1990 yılında müthiş bir kuraklık yaşanmıştı. Hemen arkasından gelen 1991 yılında her şey normale dönmüştü. Şimdi yıl değerlendirmesi yaptığınız zaman yağış azlığı yüzde 10 civarında kalıyor. Her 10-15 yılda böyle sarkaçlar ve kurak dönemler olur.
Meteroloji'nin rakamlarına göre, Türkiye'de ciddi olarak daha az yağış alan bir dönemi hızla girmektedir. Fakat bu radikal olarak her şeyin alt üst olacağı, bütün dengelerin değişeceği bir dönemi işaret etmemektedir. Bu ikisinin arasındaki farkı iyi çizmek lazım. Ankara barajlarındaki su kapasitesi, 2005'in Aralık'ında 322,1 hekte metreküp iken 2006'ın Aralık'ında 155,7 hekte metreküpe düşmüş. Ve bu değerler, Ankara'nın 180 günlük içme suyu kaldığını gösteriyor. Şu anda, düzey ile birlikte suyun kalitesi düşmüş durumda. Önümüzdeki dönem kurak geçerse sorun çıkacak gibi görünüyor. Ama Şubat, Mart ve Nisan yağışlı geçerse sorun ortadan kalkar.
Ankara, Konya, Adana, Hatay ve Şanlıurfa'da kışlık tahılların çimlenmesinde nem eksikliğinden dolayı sorun var. Adana ve Hatay'da geri dönüşü olanaksız yüzde 30'luk zarar söz konusu. Şanlıurfa'da bu yüzde 20'ye düşüyor. Ankara ve Konya'da ise yüzde 10. Türkiye, geçtiğimiz yıl 21 milyon ton buğday üretti. 5 ildeki toplam üretim kaybı ise, toplam 1 milyon ton. Dolayısıyla, Şubat, Mart ve Nisan ayları içerisinde başlangıçta kar yağışı, arkasından sele dönüşmeyen uygun miktarlarda yağış alırsa Türkiye'nin önümüzdeki dönemi rahat atlatacağı umulmaktadır.
Buğdayda ithalat spekülasyonu yapılmaktadır.
Bu dönemde buğday fiyatı, 42 YKR civarında olması lazım. Ama bu oran speküle edilmeye çalışılıyor. Nihai amaç ne? Birincisi, elinde buğday stoku olan bundan para kazanacak. Ama daha önemlisi ilkbahar dönemi öncesinde, buğday az olduğu için fiyatlar yükseliyor denilerek; Türkiye'nin buğdaydaki gümrük vergilerinin aşağı indirilmesi ve içeriye bol miktarda buğday almaya çalışacaklar. Bu ithalatçı ve rantçının lehine olur. İthalat lobisinin istediği şey, Türkiye'de buğday kıtlığı varmış gibi göstermek. Bu spekülatörlerin kim olduğunu, bu piyasa ile ilgili olan herkes bilmektedir.
IMF ye verilen taahhütler doğrultusunda önümüzdeki dönemde, TMO'nun alabileceği tahıl miktarı 2 milyon 50 bin tonla sınırlandırılmıştır. Bunu açıklamak dünyanın en büyük yanlışıdır. Niye?
Çünkü herkes TMO'nun günlük alım miktarını izlemeye başlayacaktır. 2 milyon ton sınırına yaklaşınca daha fazla alamayacağını bildiği için hemen spekülasyon orda başlayacaktır. IMF, TMO'nun alacağı tahıl miktarına asla karışmamalı. Böyle bir şey olamaz.
IMF, Yahudi sermayedarların taşeronu konumundadır.
IMF ve Dünyası'nın görevi değişti. Artık ülkelerin dış borçlarının ödenirliliğini garanti etmek. Bunu kim istiyor. Yurtdışında yaşayan büyük kreditörler ve en önemli bölümü de Yahudi sermayesi. Bunlar, paralarının geri dönüşü konusunda kaygı duyuyorlar. İşte IMF burada görev alıyor. Bütçelere bakıyor. Hangi kurumlara ne kadar para gidiyor hemen bunların üstüne çizik çekiyor. Son 7 yılda ülkemizde, GSMH'da tarıma aktarılan pay bugün yüzde 6‘lar civarından binde 83'lere düşmüştür.
Bütçeden ayrılan pay da yüzde 2,5 civarındadır. Tarıma, köylüye ve üreticiye giden paranın dış borçlara gitmesini sağlıyorlar. Bu sürece AB eklemlendiğinde Türkiye'nin kendi tarım kapasitesinin kırılması ve yerine ithalatçı bir yapının doğması amaçlanıyor.
Mayınlı arazide İsrail parmağı!
Araziyi temizlemesi kaydıyla, firmalara vermeye yönelik ihalelere çıktılar. İhale dosyaları elimizde. Bilgi aktı o dönemde bize. Müthiş ilginç dosyalar vardı. Firmaların arkasında neler olduğuna yönelik önemli şeyler var. Şimdi orada açıkça, İsrail'in zorlamaya çalıştığı bir süreç vardı. Fiziki mayınları kaldırıp da ekonomik ve siyasi mayınları döşeyeceksiniz bırakın mayınlı kalsın o arazi dedik. Böylesine stratejik bir alanda, böylesine değerli ve önemli tarım toprağın, hepsinden önemlisi Türkiye'nin sınır bölgesini İsrail'in organik tarım için istemediği açıktır. Yani buna çocuklar güler. Dolayısıyla bu süreç, kamuoyunda yükselen tepkiler nedeniyle geri adım atılmak zorunda kalındı. Bu AKP hükümetinin ne yapabileceğini gösterdi. Türkiye'de adı sol sağ olabilir. Ama ulusal ve milli duyarlılığın olması lazım bir insanda. Bu yoksa Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde sınırlarını yabancı firmalara 30-40 yıllığına devredebilirsin.
IMF'nin, tarımı getirdiği nokta, iflastır!
Dünyada kendi ihtiyacından biraz fazla tarım ürünü üreten AB'nin merkez ülkeleri, ABD ve Asya pasifikteki birkaç ülke, kendine yetmeye çalışan tarım ülkeleri hep geriye gitsin ve biz bunlara fazla üretimlerimizi pompalayalım diye düşünüyorlar. Türkiye, 2000 yılında 18,8 milyon ton şeker pancarı üretiyordu. İçinde bulunduğumuz yıl, 13 milyon tona düşmüş durumdadır. 5 milyon tona yakın şeker pancarı üretiminin ve bununla uğraşan köylünün yoksulluğa mahkum edilmesi anlamına gelir. Nihai amaçları, şeker fabrikalarını tümüyle özelleştirmek ve bu işi ABD'li Cargill'in işlediği ithal mısırıyla nişasta bazlı şekere döndürülebilecek bir yapıyı ortaya çıkarmak. Tütün yasası, Türkiye'nin üretimini 200 bin tondan 110 bin tona düşürmüş. Tütündeki amaçları ise TEKEL'i özelleştirmek ve ortadan kaldırmak. Philip Morris, Japon Tobacco ve British American Tobacco bu üç firmanın egemenliğine Türkiye'yi tahsis etmek.[4]
Mete Gündoğan soruyordu: Bankalardaki Paralar Kimin sayılır? "Şimdi, hemen hemen herkesin elinde bankada ne kadar parası olduğunu gösterir bir banka cüzdanı var. Ancak, 28 Ocak tarihli yazımızda da gördüğümüz gibi bankanın kendisi de hayali para üretiyor! Bankalarda da fiili olarak belli bir miktarda para var. Eğer, bankalarda parası olan bütün insanlar paralarını çekmek için aynı zaman diliminde bankalara giderlerse, bankalar onların hepsine para veremezler. Daha teknik bir ifade ile, diyelim ki bankalarda parası olan insanların hesap cüzdanlarına göre paralarının toplamı A olsun. Bankaların elinde var olan para da B olsun. Bu durumda A, B'den her zaman çok çok büyüktür. Dolayısıyla bankalar, kendilerinde olmayan parayı "bende bu şahsın parası var" diye bazılarına banka cüzdanı ile vermişlerdir. Bu durum, doğal imiş gibi yansıtılır ama test edildiği zaman büyük krizler çıkar. Buna tarihten bir örnek verelim. Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca, herkes İngiltere'de bankalara koştu ve parasının tamamını çekmek istedi. Savaş ortamında insanlar "ne olur ne olmaz" diye paralarını yanlarında bulundurmak istiyorlardı. Tabi, bankalarda insanların hepsine verecek para yoktu! Banka yöneticileri telaşla hemen Başbakan David Lloyd George'a gittiler ve "insanlar paralarının tamamını bizden geri istiyorlar" dediler. İngiliz Başbakan saf bir adamdı ve bu bankacılık konularını bilmezdi. Bankerlere cevaben; "tabi savaş ortamıdır isterler, siz de paralarını onlara geri verin" deyince, bankerler oturup David'e bankacılığın hileli temellerini anlattılar. Bankerleri dinledikten sonra, telaş sırası David'deydi! Ne yapacağını şaşırmış bir şekilde iken, bankerler kendisine "sistemi bozmayacak" bir başka çözüm önerdiler. Hazine, tıpatıp sterline benzeyen "bono" basacak ve piyasaya sürecekti. Bu bonolar para gibi likid olacaklardı. Daha sonra, zaman içerisinde, bankalar bu bonoları çeşitli işlemler ile piyasadan geri çekecekler ve Hazineye iade edeceklerdi. Tesadüfen kriz günleri, 1-3 Ağustos 1914 tarihleri, İngiltere'de "bank holiday" (bankalar bayramı) idi. Başbakan David Lloyd George bu bayramı 7 Ağustos Cuma gününe kadar uzattı. Bu arada Hazine, sterlin parasına benzeyen 500 milyon sterlin bono basıp bankacılara verdi. Bankacılar da bunları "para" diye vatandaşlara verdiler. O paralar, üzerinde zamanın Maliye Bakanı John Bradbury'nin imzası olduğu için halk arasında banknot olarak değil, "Bradbury Not" ya da "Hazine Not" olarak anıldı. 1928 yılına kadar da piyasada tedavülde kaldılar. İşte bu tarihi gerçekler de açıkça gösterir ki, elindeki cüzdanlarına dayanarak milletin bankamda duruyor zannettiği para aslında yoktur. Dolayısıyla, bankalardaki paralar, mudilerin çok azına ait bulunmaktadır. Bunlar ise genellik sömürü sermaye patronları ve ortaklarıdır. Diğer mudilerin parası, bankaların hayali olarak ürettiği kayıtlardan ibarettir ve gerçekte böyle bir para bulunmamaktadır. Her şeye rağmen unutmayalım ki; karanlığın en koyu olduğu zaman, sabaha en yakın bulunduğu andır. Ve şafak yakındır. |
[1] 16 Şubat 2007 / Güler Kömürcü / Akşam
[2] 16 Şubat 2007 / Yeniçağ
[3] 16 Şubat 2007 / Ethen Mahçupyan / Zaman
[4] 17 Şubat 2007 / Milli Gazete

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…