YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ce5240a133a
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 1 8
Bugün : 18966
Dün : 56643
Bu ay : 75609
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52220667
IP'niz : 216.73.216.113

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

AKP'de Milli Görüş kökenlerin elenmesi ve tezkere tasfiyesi

AKP listelerinde tam bir tasfiye depremi yaşandı. Yeni listelerde yer bulamayan milletvekillerinin hemen tamamına yakınının aynı zamanda,1 Mart tezkeresine red oyu verenler ya da kabul oyu vermeyenler olması, "Tezkerenin intikamı mı!" sorularını gündeme taşıdı. 1 Mart tezkeresi'nde red oyu kullanacağını açıkça deklare eden ve liste dışı kalan Prof. Eyüp Sanay, "Evet. Tezkereye hayır oyu vermiş arkadaşların liste dışı kalması dikkat çekiyor" açıklamasını yaptı.

 

1 Mart tezkeresi AKP iktidarının en önemli kırılma noktalarından biri olmuştu. 70 bin kadar ABD askerinin Güneydoğu bölgemizde konuşlanarak, Irak'a harekat yapmasına izin veren tezkere, AKP'nin çoğunluk oylarını almış, ancak Meclis'te çekinser oylar da salt çoğunluğa etki ettiğinden, salt çoğunluğu sağlamadığı için kabul edilmemiş sayılmıştı. AKP yönetiminin verdiği tezkere sözü üzerine askeri gücünün büyük bölümünü İskenderun limanı'na getiren ABD yönetimi, TBMM'de tezkere'nin ‘kabul edilmemesi' üzerine büyük bir şok yaşamıştı. ABD tezkere şokunu uzun süre üzerinden atamamış, ve gerek ABD'den Türkiye'ye gelen heyetlerde, gerekse AKP yönetiminin ABD'ye yaptığı ziyaretlerde Tezkere konusu her zaman ilk gündem maddesi olarak masaya yatırılmıştı.

1 Mart tezkeresinden sonra Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün, Hükümeti ABD nezdinde zor durumda bıraktığı için, tezkereye kabul oyu vermeyen milletvekillerine karşı ciddi tepki içine girdikleri medyaya yansımıştı.

22 Temmuz seçimleri öncesi AKP'nin hazırladığı listelerde, eski Millî Görüş kökenli milletvekillerinin hemen tamamına yakınının tasfiye edilmesi, tezkere tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Başkent kulislerindeki iddiaya göre, tezkereye red oyu verdiği tahmin edilen milletvekillerine listelerde yer verilmeyerek tezkerenin rövanşının alındığı kaydediliyor. Bu tasfiye ABD'ye jest olarak değerlendirilirken, yeni dönemde Türkiye-ABD ilişkilerine yönelik bir işaret olarak da görülüyor. Buna göre Erdoğan ve yönetimi bu tasfiye ile ABD Yönetimine, "Yeni dönemde çok daha sorunsuz bir ilişki içinde olacağız" mesajı vermeye çalışmıştı.

Zeki Ceyhan'ın dediği gibi: 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı Türkiye işgal edilecekti.

Aramızda hâlâ "1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı, bugün durum çok farklı olurdu" diye düşünenler var!

Böyle düşünenlere 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı neler olabileceği konusunda bir kaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz.

Önce biraz geçmişe dönelim.

Kuzey Irak'ın bugünkü haline nasıl getirildiğini hatırlamaya çalışalım.

91'de Körfez krizinin çıktığı günleri hatırlayalım.

O günlerde diktatör olarak tanımlanan Saddam, Irak Devlet Başkanıydı!

Ve Körfez krizinden sonra ABD tarafından "36'ncı paralelin kuzeyinde uçuş yasağı" getirilmişti!

Ve bir Çekiç Güç oluşturulmuştu!

Yani kimse Kuzey Irak'ta neler olup bittiğini bilemiyordu!

İşte o günlerde bugünün Kuzey Irak'ının temelleri(!) atılıyordu!

Diyeceksiniz ki bütün bunların 1 Mart tezkeresinin geçip geçmemesi ile ilgisi ne?

Durun, acele etmeyin bağlantıların hepsini kuracağız!

1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı ne olacaktı?

Hemen hatırlatalım:

Amerikan askerleri Irak'ın güvenliği gerekçesi ile ülkemizin Kızıltepe, Mardin, Nusaybin gibi bölgelerine yerleşeceklerdi!

60 bin civarında Amerikan askeri topraklarımızda iskan edilecekti!

Yani adı konulmamış bir ikinci Çekiç Güç oluşturulacaktı!

Ve Allah-u alem bir süre sonra bölge ile ilgili "36'ncı paralelin kuzeyindeki uçuş yasağı" gibi bir takım önlemler(!) alınarak kendi askerlerinden başka askerlerin bölgeye müdahalesinin önüne geçilecekti!

Yani Türkiye'nin başı herhangi bir nedenle ağrıdığı zaman "Siz hiç zahmet etmeyin, bizim askerlerimiz burada, biz gerekeni yaparız" denilerek elimiz kolumuz bağlı hale getirilecektik!

Hadi gelin bir hatırlatma daha yapalım:

Amerika bugün Kuzey Irak'ın denetim ve kontrolünü kimlere bıraktı?

Yıllardır eğitip yetiştirdiği peşmergelere bıraktı, değil mi?

İşte 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı Allah-u alem bugün Güneydoğu bölgemizde de benzer gelişmeler yaşanıyor olacaktı!

Ve Amerikan askerlerinin denetimi altındaki vatan topraklarında olup bitenlere seyirci olmaktan başka elimizden bir şey gelmeyecekti!

Eğer bugün Türkiye'nin bölge ülkeleri arasında bir ayrıcalığı varsa bir değeri ve itibarı varsa bilinmelidir ki bu 1 Mart tezkeresinin geçmemiş olmasına bağlıdır!

Hal böyle iken kimi insanların hâlâ "1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı bugün bu sıkıntıları yaşamazdık" demeleri şayet gaflet ve cehalet değilse, mutlaka bir art niyet ve  hıyanettir.[1]

AKP'de sonun başlangıcı 

AKP'nin emanet oyları Saadet Partisi'ne dönüyor. Bunun üç temel sebebi var:

28 Şubat'tan sonraki dönemde başlatılan; misyonerlik ve kilise faaliyetlerinin önünün açılarak daha da tırmandırılması, eski yasaklara ilaveten evinde çocuklara Kur'an öğretmek isteyenlere hapis cezası getirilmesi, İmam Hatip Liselerinde okuyan, üniversiteye başörtülü gitmek isteyen insanların mağduriyetlerinin devam ettirilmesi, Kur'an ayetlerinin sansürlenmesi gibi gelişmelerle manevi tahribatın tırmandırılması.

Köklü ve temel milli müesseselerin yabancılara satılması, fakir milletin alınterinin IMF ve Dünya Bankası'na hortumlatılması, işçi, memur, emekli, çiftçi gibi milletin temel sınıfının aç ve yoksul bırakılması gibi ekonomik tahribatın sürdürülmesi.

ABD, İsrail ve AB'nin ağzından çıkacak emirlere endekslenmiş işbirlikçi ve teslimiyetçi dış politika anlayışı bu partinin sonunu hazırlamıştı.

Son olarak, toplum tarafından benimsenen isimlerin liste dışına itilmesi AKP için sonun başlangıcını haber veriyor.[2]

Erdoğan'ın çizdiği isimler 

31 Mayıs tarihli yazımızda şöyle bir paragraf vardı: "Karşılıklı olarak anlaşma yaptılar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri kilitlenecek, erken seçim kararı alınacak ve iktidar partisi, bu seçimde arka bahçesini temizleyecek. Yani Milli Görüş'ten gelen bazı isimlerden kurtulacaklar."

Nihayet partilerin milletvekili aday listeleri açıklandı. Kim var kim yok diye özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi'nin listesine baktım.

155 milletvekili liste dışı kalmış.

Bunlar, kimi yayın organlarında "Erdoğan'ın üstünü çizdiği isimler" olarak veriliyor.

Bir diğer habere göre de, "Erdoğan kriterleri"ne takılmışlar.

Bunu duyunca, aklıma, öğrencilerine zinanın sakıncaları hakkında bilgi verdiği için hakkında soruşturma açılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni geldi.

Neyse…

Sayın Erdoğan'ın üstünü çizdiği isimlerin ezici çoğunluğu, Milli Görüş'ten gelen isimlerden oluşuyor: İsmail Alptekin, Musa Uzunkaya, Resul Tosun, Mehmet Elkatmış, Abdullah Çalışkan, Recep Garip, Ahmet Faruk Ünsal, Mahmut Göksu, Eyüp Sanay, Ahmet Rıza Acar, Mehmet Güner, Hikmet Özdemir, Aziz Akgül, Fehmi Uyanık, Zülfü Demirbağ, Talip Kaban, Tevhit Karakaya, Ömer Özyılmaz, Nurettin Aktaş, Ali İbiş, Gürsoy Erol, Mehmet Sekmen, Ekrem Erdem, Hüseyin Kansu, Mustafa Baş, Azmi Ateş, Fazıl Karaman, Ali Sezal, Hanefi Mahçiçek, Mehmet Ali Bulut, Adem Baştürk, Halil Ürün, Mustafa Ünaldı, Remzi Çetin, Sabahattin Yıldız, Abdülkadir Kart, İmdat Sütçüoğlu, Süleyman Gündüz, Cahit Can, Mustafa Öztürk, Orhan Taş, Ömer Kulaksız, Mehmet Atilla Maraş, Hacı Biner vs.

Aralarında Millî Gazete'de yazarlık yapanlar da var. Asıl ilginci ve acı olanı, Amerika'nın Irak'ı işgalini kolaylaştıran, Türkiye'yi suç ortağı yapan 1 Mart Tezkeresine hayır diyen isimlerin neredeyse hepsi liste dışı kalmış. Hatırlarsanız, özellikle Faruk Ünsal, Resul Tosun, Süleyman Gündüz, Turhan Çömez gibi isimler seslerini de yükseltmişlerdi.

Bu isimler tırpanlanırken, üç beş istisna hariç, yerlerine gelen, getirilen isimler, mütedeyyin camia ile uzaktan yakından ilgisi olmayan kimseler. Hatta bazılarının geçmişi, mütedeyyin insanlara karşı işlenmiş kabahatlerle dolu…

Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili adaylarının listesini açıklayınca, bir partili, şu yorumu yapmıştı: "Yahu, Adalet ve Kalkınma Partisi'nde bile daha fazla sol görüşlü insan var."

İşte böyle bir şey…

Ve şöyle: Türkiye Ermenileri Patriği Mutafyan, "Erdoğan hükümetinin kendilerine karşı yakın davrandığını ve bu nedenle AKP'ye oy vereceklerini" açıkladı. Patrik, "Erdoğan hükümeti bizim taleplerimize karşı çok açık" diyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi'ni hâlâ mütedeyyin camianın temsilcisi olarak görenler veya bu şekilde takdim edenler; herhalde son gelişmelerden, özellikle yeni listeden sonra, tekrar bir düşünme ihtiyacı hissetmişlerdir.

Çünkü Erdoğan'ın kriterleri ile milletimizin kriterleri birbirini tutmamaktadır. Rüzgâr dindiğinde, büyü bozulduğunda, bunu daha iyi göreceğiz…

Sayın Erdoğan, Milli Görüş'ten gelen isimlerin üstünü çizmekle, ne olduğunun da altını çizmiştir…" [3]

Dünün ve bugünün "intikam mantığı" 

  Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp isimli eser, geçtiğimiz günlerde Nobel yayınlarından çıktı. Mehmet Emin Erişirgil'e ait eser, Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar tarafından yayına hazırlanmış.

Kitabı okudum, okumanızı tavsiye ederim.

Osmanlı devletinin yenilgiyi kabul ettiği günlerde, Ziya Gökalp, dönemin Edebiyat Fakültesi Reisi (Dekan) M. Emin Erişirgil'e, vasiyet gibi olan şu sözleri söylüyor: "Düşmana mağlup olmakla İttihat ve Terakki mantığı iflas etmiştir. Bu mantığın tam tersi Hürriyet ve İtilaf mantığıdır. Bugün değilse yarın bu mantığın hâkim olması kuvvetle muhtemeldir. Bu mantık, intikam mantığıdır; hâkim olduğu zaman birçok suçsuz vatandaş türlü eza ve cefaya uğrayacaktır. Yalnız bununla kalmayacak, memleket büsbütün elden gidecektir. Şimdi sizin gibi İttihat ve Terakki mantığına iştirak etmemiş, fikrinde bağımsız kalmış olanlara düşen vatani bir görev var: Birleşiniz, bu intikam mantığına meydan vermeyiniz." Sayfa 151, 152.

Kitabı yayına hazırlayan profesörler, "intikam mantığı"nın altına öyle bir dipnot düşmüşler ki, bu dipnotun kitapta kalmasına gönlüm razı olmadı.

Sayın Erdoğan'ın 1 Mart Tezkeresine hayır oyu veren milletvekilleri liste dışı bırakmasını da bir kenara not ederek, bu müthiş dipnotu okumaya başlayalım:

Aslında Osmanlı İmparatorluğunun yenilgiyi kabul ederek (Ekim 1918) İttihatçıların iktidardan çekilmesinden hemen sonra oluşan ve burada bahis konusu edilen "intikam mantığı", Mütareke yıllarına has ilginç bir psikolojik ortamdır; bunu meydana getiren çeşitli iç ve dış etkenler vardır.

İç etkenlerin en önemlisi, İttihat ve Terakki'ye karşı büyük bir düşmanlık hissi ile dolu olan bazı devlet adamları ile Hürriyet ve İtilaf kadrolarının -başta Damat Ferit Paşa olmak üzere- iktidara hâkim olmalarıydı. Bu kadro, Mütareke döneminin ağır şartlarına ve fiili işgal haline rağmen yalnızca İttihatçılarla olan eski karşıtlıklarını ve kinlerini ortaya koymuş ve öç almayı politik amaç olarak kabul etmişti. Ayrıca, yeni filizlenen Milli Mücadeleyi de bir İttihatçı eylemi gibi kabul ederek, ona karşı da şiddetle cephe almışlardı. Nitekim bu yöndeki propaganda Atatürk'ün Sivas Kongresinde bu konuda açık söz vermesine ve yemin etmesine neden olmuştur. Ayrıca İstanbul'da, özellikle iç sorunlara yönelmiş, "İttihatçılar temizlendikten sonra nasıl olsa adil bir sulh olacak" sloganını yayan, güçlü parasal desteğe sahip bir basın da oluşmuştu.

Bu zihniyete göre, sulhun olabilmesi galiplerin iyi niyetine terkedilmişti. Bilindiği gibi, bu anlayış neticede Sevr Antlaşması'na varmıştır.

Dıştaki "intikam mantığı" ise bambaşka tarihi şartlara dayanıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan, hatta 1908'den önceki dönemde. Osmanlı Devleti'nin parçalanması büyük sömürge imparatorlukları tarafından planlanıyordu; aynı hesaplar savaş içinde de yapılmıştı. Artık Tanzimat ile Berlin Kongresi arasındaki yıllarda olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünün korunması İngiltere, Fransa ve Rusya için gerekli değildi. Ayrıca 1908'den ve özellikle 1912'den sonra Osmanlı Devleti, Müslüman uyrukları olan büyük sömürge devletleri için tehlikeli bir gelişme gösteriyor: İttihat ve Terakki dönemindeki güçlü ulusçuluk akımına ilaveten savaş esnasında kapitülasyonların kaldırılması, Milli İktisada yönelim, vb… o yıllardaki tek bağımsız Müslüman devletin politikası olarak Osmanlı deneyi, zararlı bir model oluşturuyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya-Avusturya kısa sürede yenildikten sonra tarafsız kalacak bir Osmanlı Devleti için bu paylaşma nasıl olsa olacaktı. Bu şartlar altında Osmanlı Devleti'nin savaşa katılması İngiltere, Fransa ve Rusya için hiç beklenmedik gelişmelere neden oldu. Nitekim savaşın başında Başbakan Asquith'in "Osmanlı Devleti kılıçla ortadan kaldırılacaktır" veya savaş bakanı Kitschner'in: "Türkiye'yi mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz" gibi beyanları belirli bir planın bozulmasına karşı tepkidir.

Osmanlı devletinin savaşa girmesinin çeşitli etkileri olmuştur. Bunlardan en önemlisi, Çanakkale Zaferi'dir. Boğazların kapalı tutulmasının sonuçları çok yönlü olmuş, önce teknik yardım alamayan Rus orduları, Avusturya üzerindeki baskılarını başarıya ulaştıramamışlar; sonra Ekim 1917'de Rus İhtilali ile Rusya saf dışı kalmış, nihayet savaşın çabuk sonlandırılması gerçekleşmeyince çarpışmalar iki yıl daha sürmüştür; belki de Amerika savaşa girmeseydi, sonuç başka şekilde olacaktı. Bunun yanında Çanakkale başarısı, Kut-ül Amare'de bütün bir İngiliz garnizonunun esir edilmesi, sömürgelerde önemli bir prestij kaybına neden olmuştu.

İkinci etki, sonuç başarılı olmasa bile Cihat ilanı ile Müslüman ülkelerinde sömürgeci devletlere karış gelişen tepkilerdir. Bunların ağırlığı hem savaş esnasında hem de savaştan sonra belirli hale gelmiştir. Bütün bu gerekçelere dayanarak gelişen dış kaynaklı "intikam mantığı"na bir de Ermeni tehciri ve azınlıklar konusu ekleniyordu.

Böylece, ortaya intikam alınması gerekli bir devlet ve harp suçluları kavramı çıkıyor; burada savcı ve yargıçlık görevi L. George ve hükümeti tarafından yapılıyordu. Milli Mücadele'nin başarısı ve Lozan Barış Antlaşması bu yaklaşım tarzını bilindiği gibi tasfiye etmiştir. İşin diğer bir yanı, Mütareke başlarında bir ümit kapısı gibi görülen Wilson prensiplerinin de uygulanmaması -direnmekten ve savaştan başka çare olmadığını baştan kabul eden Milli Mücadele kadroları dışında- Türk insanında büyük bir haksızlığa uğramış olma hissi yaratmasıdır.

Burada dikkati çeken bir davranış, o dönemde yurt dışında yaşayan Türklerin reaksiyonlarıdır. Bunların bir kısmı toplu hareketlerdir (örneğin, Cenevre Türk Talebe Cemiyeti'nin Avrupa gazetelerine gönderdikleri açıklama mektupları gibi). Asıl ilginç olan diğeri, tek tek kişilerin (örneğin, N.R. Belger), Avrupa'daki yayınlarıdır. Erişebildiğimiz kadarla bu alanda bir inceleme bulamadık. Ancak, bunların biri son yıllarda Türkçeye aktarılmıştır (Ahmet Rıza: Batı'nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası, Paris, Haziran 1922, açıklamalarla çeviri Ziyad Ebüzziya, İstanbul, 1982).

Edebiyat Fakültesi Reisi (Dekan) Erişirgil ile Gökalp arasındaki bu konuşma uygulama alanında da gerçekleşmiş; Erişirgil bu dönemde İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Niğde milletvekili olarak girmiştir.[4]

Karanlık savaşın ekonomi manipülatörü kim? 

Akşam'dan, değerli meslektaşım Serdar Akinan'ın yazısından bir bölümü aktarıyorum;

‘…Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, silahlı kuvvetler açısından mevcut tehdidi bakın nasıl tanımladı: "Tehdit tek boyutlu, devletten devlete olma klasik konumundan çıkarak asimetrik ve çok boyutlu bir konuma ulaşmıştır. Yaşar Paşa bu tehdide ‘Karanlık savaş' dedi ve açık tarifini yaptı: ‘Karanlık savaş olarak isimlendirilebilecek bu dönemde ekonomik manipülasyonlar, mikro etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar (Soros destekli turuncu devrimler gibi…G.K'nin ara notu) ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan akıl dışı sıfatlar gibi yeni yaklaşımlar olur.' Bu ülkenin güvenliğinden sorumlu en yetkili ağzın konuşmasının meali nedir? Son günlerdeki gelişmeler ışığında bu yaklaşımı nasıl okumak gerekir?

Sayın Serdar Akinan devam ediyor; "Genelkurmay'a son derece yakın bir kaynağa sordum. Bakın nasıl yorumluyor… ‘Londra borsasında bir manipülasyon yapılıyor ve bir günde Türkiye'den 10 milyar dolar çıkıyorsa (Washington'un önemli analistlerinden Zeyno Baran'ın yaklaşık 3 ay önceki ‘Türkiye'de darbe olabilir' başlıklı analizinin yayınlanmasının hemen ardından birileri sıcak para operasyonu yaparak- kriz yaratma tehdidi gönderip, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne gözdağı mı vermek istedi acaba? G.Kömürcü'nün ara notu) ve bu (sıcak para) operasyonunun ardında TC kimliği de taşıyan biri varsa… Bu isim yakında bu ülkenin yönetim kadrolarından birine adaysa… (acaba Türkiye'den bir günde 10 milyar dolar paranın çekilmesini sağlayan, T.C vatandaşı olmakla birlikte ABD'nin etkin isimleriyle çalışan ve çok yakında ülkemizin yönetim kadrolarından birine getirilmesi planlanan bu kişi kim? G.K) … Ülkenin en etkili isimlerinden birini gelişmelerden haberdar edip ona pozisyon aldıran ekip de TC kimliği taşıyorsa… Ve tüm bu TC kimliği taşıyanlar aynı etnik kökene sahip ve bir kollektif içinde hareket ediyorsa….. O kollektif, karanlık savaşta taraftır…'

Evet, Akinan'ın yazısındaki bu bölüm, vatanımızın bekası, ulusal güvenliğimiz adına son derece önemli değil mi efendim? Şimdi sorunun cevabını araştırmacı ruhunuza emanet edip, yazımın bu ilk bölümünden tamameeeen alakasız, bambaşka bir konuya geçmek istiyorum.

Partilerin vekil adayları açıklandı. Bu isimlerden AKP'nin önümüzdeki dönem Türkiye ekonomisini emanet etmeyi planladığı, A takımı içindeki parlak isimlerden Mehmet Şimşek'e zoom yapalım. AKP'nin geçen yıl Merkez Bankası Başkanlığı için adını Çankaya'ya gönderdiği (Sezer derhal veto etti ve Mehmet Şimşek, Merkez Bankası'na getirilemedi) küresel sermayenin önemli kalesi Merrill Lynch'in Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Bölüm Başkanı olan Mehmet Şimşek, AKP'den siyasete girdi. Son günlerde Şimşek hakkında medyada çıkan haberlerden kısa alıntılar yapalım;

 ‘AKP lehine raporlar açıklayan Merrill Lynch'in uzmanı Şimşek, AKP'den milletvekili aday adayı oldu. Ali Babacan'ın yakın arkadaşı (Londra'da yaşayan) Mehmet Şimşek, AKP'den aday olunca, Merrill Lynch borsada 256 milyon YTL'lik hisse satışı yaptı…Yatırımcıların kafası karıştı! ‘Yoksa yine önceden bir bilgi mi sızdırıldı?' diye endişe ediliyor…

Alıntılara devam; ‘Eşi Amerikan vatandaşı olan Şimşek, 5 yıl boyunca Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği'nde Türkiye ekonomisi üzerine analizler yapan bir bölümde kadrolu olarak çalıştı. Şimşek, Türkiye'de 1995'te yaşanan devalüasyon sırasında Amerikan

Büyükelçiliği'nde görevliydi. Ardından Amerika'dan oturma izni aldı, UBS Bank'a (bu bankayı google'da araştırın) gitti. 2000'den bu yana Merrill Lynch adlı yatırım bankasında çalışıyor. Mehmet Şimşek'in AKP'den milletvekili seçilmesi durumunda ‘2'nci Kemal Derviş' olacağı konuşuluyor.[5]


[1] 10.06.2007 /  Milli Gazete

[2] 08.06.2007 / Milli Gazete

[3] 06.06.2007 / İbrahim Tenekeci / Milli Gazete

[4] 06.06.2007 / İbrahim Taşköprülü / Milli Gazete

[5] 07.06.2007 / Güler Kömürcü / Akşam

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Kazım GÜLFİDAN

Kazım GÜLFİDAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...