YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980d7ee640db
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 5
Bugün : 35743
Dün : 57744
Bu ay : 93487
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48796800
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

PKK'nın siyasi faaliyetlerini Avrupa'da yürüttüğü açıkça bilinmesine rağmen, Haçlı Kulubüne girmek adına, terörle mücadeleyi engelleyen AB uyum yasalarını Meclisten geçiren AKP iktidarı niçin sorgulanmaz?

Irak'ı işgal ederek Kuzey Irak'ı PKK için yaşama, eğitim ve lojistik yardım alanı haline getiren ve bölgedeki tüm faaliyetlerini destekleyen, ABD, İsrail ve Barzani ve bunların en önemli müttefiki BOP (Büyük İsrail Projesi) eşbaşkanı olan işbirlikçi AKP iktidarı niçin sorgulanmaz?

 

PKK'nın resmi ve siyasi temsilcilerinin Mecliste olması ve Çankaya resepsiyonlarına katılması niçin sorgulanmaz?

Terörle mücadelenin başarısı için; mutlaka ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal olarak mücadele etmesi gereken AKP iktidarının başarısızlığı gündeme dahi getirilmezken; Aktütüne yönelik hain saldırılar bahanesiyle, terörün sadece askeri güvenlik yönü tartışma konusu yapılarak, tüm gücüyle terörle mücadeleye devam eden ve bu konuda büyük başarı gösteren ordumuza saldıranların gerçek niyeti ve bozuk tiyniyeti niçin sorgulanmaz?

PKK'nın çok ciddi istihbarat kaynakları olmadan bu hain saldırıları yapamayacağı bilinmesine rağmen, Amerika'nın anlık istihbaratlarını, iddia edildiği gibi Türk Ordusuna mı, yoksa PKK'ya mı verdiği niçin sorgulanmaz?

PKK'ya silah temin eden Amerika ve İsrail, marazlı medyadaki satılık yazarlara astronomik paralar ve imkânlar sağlıyor. PKK silahla ordumuza saldırıyor, bu kiralık yazarlar ise satılık kalemleriyle kin kusup TSK'yı yıpratıyor. Bunlar niçin sorgulanmaz?

Şimdi Saman TV'sinden Star'ına, Zaman'ından Yeni Şafak'ına, Kanal D'sinden Kanal A'sına.. Sabah'ından Akşam'ına, yani sözde solcusu, sağcısı, İslamcısı.. Aynı merkezlerden talimat alan tüm marazlı medya, Recep T. Erdoğan – Aydın Doğan komedyasındaki horoz kavgasını bırakıp, hep bir ağızdan:

"Terörden tek kurtuluş çaresi, daha çok sivilleşmek ve demokratikleşmektir" demeye başladı.

Bunun açılımı:

•a)       PKK'nın siyasi parti haline gelmesi sağlansın

•b)      Kürtlere federatif ve demokratik haklar tanınsın

•c)       Asker, AB standartları bahanesiyle, daha etkisiz ve yetkisiz bırakılsın… demektir.

Bütün bunların nihai amacı ve anlamı ise:

•1-       Türkiye'yi AB'ye kabul edilecek ve Avrupa'nın eyaleti haline gelecek şartlar hazırlansın

•2-       BOP'un önündeki bütün engeller kaldırılsın ve Anadolu Arz-ı Mev'udun bir vilayeti yapılsın… demektir.

Yoksa bu soysuzların hep bir ağızdan:

"Karakolun kiremitleri niye eskiymiş? Niye önüne demir-beton korunaklar dikilmemiş? Niye üst rütbeli subaylar ölmemiş? Niye karakolların yerleri değişmemiş? Niye Barzani ile daha sıkı ilişkiler geliştirilmemiş? Gibi soruları ve saldırıları, Nasreddin Hoca'nın "Yahu, hırsızın hiç mi suçu yok!?" fıkrasını hatırlatmaktadır.

Bu sütü bozukların hiçbirisi, PKK'yı paravan olarak kullanan Amerika ve İsrail'i ağzına almamaktadır. İktidarı da, muhalefeti de… Medyası da, bilgiçleri de, işin bu boyutunu sürekli ve özenle gözlerden saklamaktadır. Kimse sormuyor; şu Taraf denen tafralı gazeteye en gizli bilgi ve görüntüleri kimler sızdırmaktadır? Son Çukurcada Mehmetçiğin pusuya düşürülmesiyle ilgili takibat haberini PKK'nın kulağına kimler fısıldamıştır?

Oysa, Türkiye'nin:

"Bundan böyle PKK görüntülü her saldırıyı, ABD ve İsrail'den bilecek ve ordumuza onlar hedef gösterilecektir!" dediği gün, terör bitecektir.

Bunun için de milli, haysiyetli ve yürekli bir yönetim gereklidir.

Türkiye'nin PKK sorunu, aslında Amerika sorunudur, Arz-ı Mev'ud sorunudur, kukla ve korkak iktidar sorunudur, ekonomik, siyasi ve kültürel kuşatılmışlık sorunudur…

Ey, Masonları, Siyonist odakları ve Amerika'yı gözlerden saklamak ve aklamak için PKK'yı Ergenekon'a, Ergenekon'u Gladyo'ya bağlayanlar, söyleyin bakalım Gladyo, NATO'nun her ülkedeki tabii teröristleri değil miydi? Bu ülkeyi NATO'ya sokmak aşkına, yüzlerce Mehmetçiği Kore'ye gönderip şehit ettiren Adnan Menderes değil miydi? Adnan Menderes'e hala dua eden ve Onun hatırına yılarca Mason Demirel'e ve siyasi varislerine ibadet aşkıyla gönüllü hizmet veren kimlerdi?

Ve yine bazı solcu ve ulusalcıların sahiplenip kutsadıkları 27 Mayıs ihtilalinin elebaşları da, yine aynı Gladyo'nun Türkiye temsilcileri değil miydi?

PKK' Siyonist Amerika'nın eşkıyasıdır!

Aktütün olayının dış bağlantısını kavramadan iç yansımalarını da anlayamayız veya yanılmaktan kurtulamayız. Gölgelerle uğraşırız.

ABD derin devleti, önceden hazırladığı Büyük Ortadoğu Projesini uygulamaya koymak için büyük bir bahaneye ihtiyaç duyuyordu. O nedenle 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kuleleri, derin bir kurgu ile vuruldu. Senaryo gereği, uygulamada taşeron örgütler kullanıldı. Amaç, hazır olan BOP'un uygulamaya konulabilmesi için meşru bir sebep gösterebilmekti. Çünkü ABD'nin kalbi, "küresel teröristler tarafından vurulmuş" oluyordu. Aslında küresel terörist suçlamasının muhatabı İslam'dı. O nedenle Başkan Bush Amerika'nın mücadelesini "Haçlı seferi" olarak tanımlayacak kadar da açık konuştu.

Afganistan'la başlayıp Irak'la süren savaş, İran, Suriye ve diğer İslam ülkeleri ile devam edecekti. Pakistan ve Türkiye ise en sona bırakılacaktı. Diğerlerinin işi bittikten sonra sıra bu iki ülkenin halledilmesine gelecekti. Çünkü projenin ilk aşamalarında bu iki ülkenin desteğine ihtiyaç duyuyorlardı.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Plan deşifre oldu. İşler ters gitmeye, maliyet yükselmeye başladı. ABD, dünya hegemonyası için 32 ülkede güvenlik güçlerini konuşlandırmıştı. Bu güçlerin idamesi için her gün milyar Dolarları buralara akıtması gerekiyordu. Plan deşifre olduğu için projenin siyasi ayağı da askeri ayağı da yürümüyordu.

ABD'nin Dış İşleri Bakanı Rice, İsrail'de yaptığı bir konuşmada, açıkça ve herkesin gözünün içine bakarak "Artık yeni bir Ortadoğu'nun zamanı geldi" demekten çekinmeyecek kadar küstahlaşmıştı.

Bütün bu olup bitenler, on yıllardır gaflet uykusundaki İslam ülkelerini sarstı. Dünkü dostları(!) bu gün kendilerini hedefe koymuştu. Üstelik, bu İslam ülkelerinin servetlerinin büyük kısmı ABD ve Avrupa piyasalarında nemalanıyordu. İslam ülkelerinin ABD ve Batı ülkelerinde nemalanan milyar Dolarları şimdi BOP olup, bomba olup İslam ülkelerini kan gölüne çevirecek, iktidarları değiştirecekti.

İslam Dünyasında Türkiye merkezli milli bir karşı atak başlatıldı..

Uzun süren bir çalışmanın ardından, ABD'nin BOP'unu boşa çıkaracak ve Washinton'un başına bela olacak karşı stratejik planlar yapıldı. Ve düğmeye basıldı. İslam ülkelerinin yöneticileri ve sermayedarları, başta ABD olmak üzere Batıdaki sermayelerini çekmeye başladılar. ABD ve Avrupa'nın finans kuruluşlarının içleri boşalmaya başladı. 11 Eylül 2001 olaylarından bu yana ABD ve Avrupa piyasalarından çekilen İslam ülkelerine ait finansın 1.3 trilyon Doları geçtiği anlaşılıyor.

Şimdi ABD finans sektörü hızla çöküyor. İkiz kuleler ABD derin devletinin kurgusu olarak çökertilmişti. Ama şimdi ABD finans sektörü gerçekten çöküyor. Burada da bir kurgu var. Ama bu kurgu ABD'nin kurgusu değil.

Bu, bir savaş. Şimdiye kadar Washington çeşitli ülkelerde hava ve kara savaşları yapmıştı. Şimdi ise bir "Para Savaşı"nın muhatabı. Ama bu savaş, ABD'nin, BOP'u planlarken önceden tahmin ettiği bir savaş değil.

ABD hedefinde üç ülke vardı

ABD bu savaşta düşman hedef olarak özellikle Türkiye, İran ve Pakistan'ı görüyor. İçten ve dıştan çok uğraştı ama henüz İran'ı vuramadı. Washington, kendisine sırtını dönen eski adamı yeni düşmanı Pervez Müşerref'i indirerek intikam aldı. Ülkedeki siyasi müttefiki, sadık adamı Benazir Butto'yu suikastla katlettirerek yaptığı provokasyonla Pakistan'ı karıştırdı. Taliban ve El Kaide'yi bahane ederek, nükleer silaha sahip tek İslam ülkesi Pakistan'ı kontrol altına almak istiyor. Bir Pentagon yetkilisi Amerikan ordusunun Pakistan'daki kara operasyonlarına, ABD Başkanı Bush'un,  İslamabad'ın onayını almadan gizlice onay verdiğini açıkladı. ABD bu ülkeye 9 bin civarında asker soktu. Geçen Eylül ayında ABD askerleri ile Pakistan Silahlı Kuvvetleri kısmi bir savaşa bile girdiler.

Bazı İslam ülkelerinden önemli devlet yetkilileri içine düştüğü durumdan Pakistan'ın nasıl kurtarılabileceğine dair bir toplantı yapıyorlardı. İçlerinde Pakistanlı yetkililer de vardı. Yer Marriott Otel'di. Ramazan'da, 20 Eylül akşamı iftar vakti, İslamabad'da Marriott Otel, patlayıcı yüklü kamyonla havaya uçuruldu. İftarda olan bu devlet adamlarından beşi o sırada dördü de daha sonra yani toplam dokuzu hayatını kaybetti. Yaralılar da var. ABD, Pakistan'a destek olmaya çalışanları böylece cezalandırdı ve gözdağı verdi.

Türkiye'ye ders verme çabası:

ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Michael Mullen, iki günlük bir ziyaret için 14-15 Eylül tarihlerinde Ankara'daydı. Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül'le görüştü. Mullen, öteden beri olduğu gibi Afganistan'da zorda olan işgalcilere destek için Türkiye'den yardım istedi. ABD'de gelecek ay yapılacak başkanlık seçimleri öncesinde İran'ın vurulması için Ankara'dan yine yardım talep etti. Ankara'daki tüm muhatapları, bu her iki konuda da ABD'ye kapıları kapattı. Talepleri reddetti.

CIA ve Pentagon, Milli Türkiye'nin bu tavrını Washington'a karşı ilan edilmiş bir savaş olarak görüyor. Bundan da İran, Pakistan ve Türkiye'yi sorumlu tutuyor. Pakistan'ı karıştırdı. Hedefine ulaşmaya çalışıyor, İran'da fırsat kolluyor. Altınova olayları ve Aktütün baskını ile de hâlâ içinizdeyim ve istediğim zaman ülkenizi karıştırabilirim mesajı ile bize ders vermeye çalışıyor.

Altınova olaylarını ve Aktütün baskınını bir de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.48[1]

AB kriterleri, TESEV belgesi ve anarşi bağlantısı!

"Şu belgedeki sekiz cümleyi birlikte okuyalım.

  • Tayyip Erdoğan'ın Kürt meselesindeki "asimilasyona hayır, entegrasyona evet" politikası fiilen uygulanmalıdır. DTP milletvekilleri ve belediye başkanları, Kürt meselesine siyasi bir çözüm bulunması için çalışmalıdır.
  • Kürtçe kamu hizmetlerinde de kullanılmalı, yani resmi dil olmalıdır.
  • Türk Ordusu, K. Irak'ta orantısız güç kullanmamalıdır. 301. madde öncelikle ele alınmalı ve kaldırılmalıdır. Vakıflar Kanunu'nun çıkması olumludur. Gayrimüslimlerin mülkleri, üçüncü kişilere satılmış olanlar dahil, hepsi geri alınmalıdır.
  • Türkiye, Ermenistan ile sınırını açmalı ve iktisadı ambargo son bulmalıdır.

"Türk yetkililer Ergenekon hadisesinin üzerine kararlı bir şev kilde gitmeli. Bu şebekenin devlet içindeki bağlantıları tam anlamıyla gün yüzüne çıkarılmalı ve sorumluları adalete teslim edilip cezalandırılmalıdır.

Bu cümlelerin hangi belgeden alındığını unutanlara hatırlatalım. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu Taslağı'nda yer alan bu cümleler, 13 Mart 2008 günlü Zaman Gazetesi'nde "sevinçli bir haber" olarak yayımlandı. Bu günlerde AKP'nin AB Reformlarını yavaşlattığını söyleyenler, Avrupa Parlamentosu'nun bu taslaktaki tavsiye ve talimatlarına ilişkin gelişmeleri bir daha düşünmeli. Bu bapta 7. ve 8. cümleler bilhassa öğretici olacak.

Basında ilk kez yayınlanacağını söylediğim ikinci belge ise özel bir mektup. "Mektup" deyip geçmeyin. Okuyalım ve birlikte karar verelim. Özetleyerek aktarıyorum:

'Nesrinciğim, (lütfen print edip başkana göster)

Sevgili arkadaşlar, TESEV'in yeni mütevelli heyeti belirlendi. Vural Akışık, Erdal Aksoy, İshak Alaton, Ünal Aysal, Feyyaz Berker, Cem Boyner, Nuri Çolakoğlu-cnn'ci değil-yani Çolakoğlu Metalürji, Bülent Eczacıbaşı, Osman Kavala, Akın Öngör, Hüsnü Özyeğin, Can Paker, Ethem Sancak, Eser Tümen, Cüneyd Zapsu.

Bu haber şimdilik aramızda kalsın çünkü mevcut yönetim kurulu ve üyeler için sıkıntı olmamalı, karar yeni verildi ve uygulaması birkaç ayı alacaktır.

Yeni TESEV vizyon ve misyonunu Can önümüzdeki günlerde kaleme alacaktır. Ancak (TESEV) Türkiye'de demokratikleşme, açık-saydam idare, sivilleşme(!) sivil toplumun tüm Türkiye çapında örgütlenmesi için çaba gösterecek ve neticede siyasi rol oynayacak. Ayrıca 5 kişi daha, sivil toplum örgütlerinden temsilci alınması düşünülüyor. Sakatlar Derneği vs. vs.

TESEV, TC'de başka sivil toplum örgütlerinin projelerine yardımcı olacak. Buna mukabil geçen gün AB meselesinde olduğu gibi, bir anda hepsini mobilize edebilecek. İlk iki sene can başkan olacak. Mütevelli heyetinden isteyen birkaç kişi yönetime de girebilecek. Not: Osman kavala, Bülent Arınç'ın geçen gün güney doğu ile ilgili sözlerine bayılmış, İshak Alaton rte yi şahsen çok sevdiğini, kesinlikle güvensizlik duymadığını belirtiyor"

Bu "elektronik" mektubu (bilinen adıyla e-mail'i) "print eden nesrinciğim" başkan'ın sekreteri olsa gerek. Bu başkanın adı mektupta yazılı değil. Ancak, mektubun sonuna "el yazısı" ile iki isim eklenmiş. Uğur Ziyal adı kolay okunuyor, ikinci isim net okunmuyor. "Dhak Atranis" gibi okunabiliyor. Mektubun imlası bozuk. Metne sadık kalarak aktardım.

Bu mektup üzerine çeşitli yorumlar yapılabilir. Dikkat çekici bulduğum bazı noktaları belirtmeliyim:

Türkiye'de şeffaflık, demokrasi vb. nutuklar atan TESEV, bu mektuba bakılırsa aslında illegal bir örgüte benziyor. Vakıf senedine aykırı ve gizli toplantılarla yönetiliyor. Asıl amaçlarını gizlediklerini de şu cümle ile itiraf ediyorlar:

"Yeni TESEV vizyon ve misyonunu Can Peker önümüzdeki günlerde kaleme alacaktır. Ancak (TESEV) … siyasi rol oynayacak." Bunun için, sivil toplum örgütlerini Avrupa Birliği fonları-Avro'ları ile "kontrol altına alıp" onları mobilize ederek "kullanmak" üzere planlar yapıyor. Gizli kararlar alıyor. Üstelik, "Sakatlar Derneği" gibi, toplumumuzun duyarlı olduğu alanlarda kurulan dernekleri de, bu faaliyetlerinde "maske" olarak kullanacaklarını da fütursuzca açıklıyorlar. TESEV sitesinde yer alan 2004 ve 2006 raporlarına bakıldığında da, asıl faaliyetlerinin; Avrupa Parlamentosu kararlarını, ülke kamuoyuna kabul ettirmekten ibaret olduğu ortaya çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti yerine de PKK'nın söylemini benimsiyor ve kullanılıyor. "TC" şeklinde yazılıyor!

Özetleyerek aktardığım bu mektup, TESEV hakkında soruşturma açılması için tek başına yeterli belge niteliğinde. TESEV, AB'nin Türkiye'deki beşinci kol faaliyetlerinin merkezini oluşturuyor.

Ve bu TESEV,   kanunların ve bu "kanunları yapan TBMM'nin üzerinde bir güç gibi davranıyor. TESEV gücünü milli hukukumuzdan değil, Avrupa Birliğinden, Avrupa parlamentosundan alıyor. Bu tarihten tam iki yıl önce, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, TESEV'in silahlı kuvvetler aleyhindeki faaliyetlerinden yakınmıştı. TESEV adına rapor düzenleyen Polis akademisi öğretim üyelerinin adlarını da saymıştı. Peki, MİT'in ya da polisin, TESEV'in bu faaliyetleri hakkında, hükümete bir rapor verdiğini, savcıların bir soruşturma açtığını duydunuz mu?

Diyebilirsiniz ki; "Bu mektup, basında ilk kez yayınlanıyorsa, belki de savcılar bunu suç duyurusu olarak kabul edecek. .."  Böyle diyorsanız fena halde yanılmış olursunuz.

Neden mi?

Bu mektup, Ergenekon soruşturması sırasında ortaya çıktı. Halen 22 numaralı klasörün 380 dizi numaralı sayfasında "Nesrinciğim ibaresi ile başlayan doküman" adı ile durmakta. Ve bu konumu ile, TESEV aleyhinde değil, Ergenekon davası sanıkları aleyhinde delil olarak mahkemeye sunulmuş bulunmakta.

Manzara ortada. Ergenekon soruşturmasını "demokratikleşme" yolunda çok önemli bir yargı faaliyeti olarak gören "demokrasi budalalarının sorumluluğu, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olan AKP'den BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın sorumluluğundan daha mı az? Kararı siz verin.49[2]

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, 2008 Dini Özgürlükleri Raporu: Dini özgürlük diye Ordu hedef alınıyor ve azınlıklar azdırılmaya çalışılıyor!

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın "2008 Dini Özgürlük Raporu'nda, Türkiye'de Anayasa'daki bazı hükümler nedeniyle dini özgürlüklerin kısıtlandığı iddia ediliyor. Türban kararıyla dinsel hakların kısıtlandığının belirtildiği raporda Fener Rum Patriği "Ekümenik" olarak tanımlanıyor.

ABD'nin, 2008 Yılı Dini Özgürlükler Raporu yayınlandı. Raporun Türkiye bölümünde, Anayasal hükümlerin dinsel hakları kısıtladığı belirtiliyor. Raporda "Devletin çekirdek kurumları olan Cumhurbaşkanlığı, Silahlı Kuvvetler, Yargı ve devlet bürokrasisi Cumhuriyet tarihi boyunca ülkedeki laik devletin koruyucusu rolünü oynadı ve bu kurumlar zaman zaman laiklik konusunda seçilmiş hükümetlerle de karşı karşıya geldi" deniliyor ve buna örnek olarak da, Mart 2008'de AKP'ye açılan kapatma davasını ve türban konusunda Anayasa Mahkemesinin aldığı kararı gösteriyor. Yani sözde Müslümanlara sahip çıkıyor görüntüsüyle, İslamiyet'i emperyalist amaçları için istismar ediyor.

Azınlık vakıfları temel konu

Raporun, "Dini Özgürlüklerin Durumu" başlıklı ikinci bölümü, önümüzdeki dönemde ABD'nin Türkiye'ye hangi konularda dayatmalar yapacağı konusunda ipuçları veriyor. Bu bölümün önemli bir kısmı azınlıklar ve azınlık vakıflarının yasal durumuna ayrılmış. Türkiye'de dernek kurmanın vakıf kurmaktan daha kolay olduğunu belirten rapora göre bu nedenle dini gruplar dernekleşmeyi tercih ediyor. Ancak yine rapora göre dini grupların gerçekten kendi haklarına sahip olmalarının tek yolu vakıf haline gelebilmeleri.

Raporda 2006'da Cumhurbaşkanı Sezer'in veto ettiği dini azınlıkların mülklerinin yönetimi konusundaki yasanın 2008 yılında düzeltilmiş olarak Meclis'e tekrar getirildiği de hatırlatılıyor.

Yeni çıkan bu yasada da, devlet tarafından kamulaştırılan azınlık vakıflarının mülklerinin, tekrar bu vakıflara verilmesinin söz konusu olmadığı belirtiliyor. Yine bu yasadan sonra 121 azınlık vakfının 1263 mülk edinme başvurusu yaptığı da rapora eklenmiş. Yani din özgürlüğü diye asıl azınlıklar kışkırtılıyor.

Fener Patrikhanesi ve Heybeliada Ruhban Okulu

Azınlıkların ibadet yeri açma ve var olanları açık tutmada bazı zorluklarla karşılaştıkları ileri sürülüyor.

Raporun son bölümünde ABD hükümetinin Türkiye'deki dini özgürlükler konusundaki politikalarına yer verilmiş. Buna göre ABD'nin Türkiye'deki Büyükelçisi, İstanbul ve Ankara'daki konsolosları hem Müslüman çoğunluk hem de diğer dini topluluklarla yakın ilişkiler kurmaktan hoşnutlar. Bunun yanında Büyükelçiliğin, Heybeliada Ruhban Okulu'nun tekrar açılması konusunda Hükümete taleplerini sunmaya devam ettiği vurgulanıyor. Yine Büyükelçi, dini özgürlükler konusunda Bakanlar Kurulu üyeleriyle özel görüşmeler yapmış.

Son bölümde Fener Rum Patriği "Ekümenik" olarak tanımlanıyor ve 2007 Eylül'ünde hem Fener Rum Patriği ile hem de hükümet yetkilileriyle İstanbul ve Ankara'da dini özgürlükler konusunda görüşüldüğü belirtiliyor. Benzer görüşmelerin diğer büyükelçilik ve konsolosluk görevlilerince de yapıldığının söylendiği raporda, bu görüşmelerde Müslüman olmayan grupların karşılaştıkları sorunlara ve İslam'ın ülkedeki rolüne değinildiği belirtiliyor.50[3]

"Türkiye'de siyaset uygulayıcıları, tam otuz yıldır süren dış destekli terörün saldırılarına karşı koyabilmek ve Türk varlığını bu tehdidin etki alanından uzak tutabilmek için ulusal kaynaklarını TSK'ne ayırmış, buna karşın mücadeledeki sorumluluklarını üstlenmediği ve terörden rant sağlama çabasıyla gerçeği göz ardı ettiği için, izlediği bu yol ile terörle mücadelede başarıya ulaşamamıştır. Ulusal bir strateji belirleyemeyen ve terörü ranta çevirmek düşüncesinden vazgeçmeyen siyaset uygulayıcıları, "bu mücadelede hangi dinamikler ne şekil eyleme geçirilirse, Türkiye bu terör belasından kurtulabilir? şeklindeki bir soruya cevap verebilecek türden bilinmeyeni olmayan bir denklemi de kamuoyunun dikkatine şimdiye kadar sunamamıştır. Türkiye'de böylesi bir denklemin ilk kurgusu 12 Nisan 2007'de Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından yapılmıştır; "Unutulmamalıdır ki, terör çok boyutlu bir sorundur. Terör, sadece silahlı mücadele sorunu değildir. Terörün, sadece askeri ve güvenlik boyutu yoktur. Ekonomik, sosyal, siyasal ve toplumsal boyutları vardır. Bu boyutların tümünde gerekenler yapılmazsa terörle mücadele başarılı olma şansı düşük olacaktır." Terörle mücadelenin boyutlarını bugüne kadar görmezden gelen siyaset uygulayıcıları, Orgeneral Büyükanıt'ın bir "ölçü değeri" olarak masaya yatırdığı parametreleri tarafsız bir gözle irdelemeyi başarabildikleri takdirde, Türkiye'nin insan ve finans kaynaklarının ve en önemlisi her anı birbirinden kıymetli yıllarının ne şekilde siyasete feda edilmiş olduğunu da kavrayabilecekleri düşünülmektedir. Siyasetle terör arasındaki ilişkiyi açık ifadelerle ortaya koyan Orgeneral Büyükanıt'ın; "Terörle mücadelenin bazı başarı parametreleri vardır: Birincisi, başarılı olmak için siyasi ve askeri kararlılık gereklidir. İkincisi, milis güçlerini veya işbirlikçilerin etkisiz hale getirilmesidir. Üçüncüsü, psikolojik harekât ve manevi dinamiklerdir. Dördüncüsü, dış desteğin kesilmesidir. Beşincisi, terörist örgütün ümidinin kırılıp bitirilmesidir. Altıncı husus da, güvenlik güçlerinin, yasal yetkilerinin yeterince belirlenmesidir" şeklinde sıraladığı başarı ölçütleri, bu alanda şimdiye kadar bir ulusal strateji ortaya koyamayan siyaset bilimcileri ve uygulayıcıları için ileriye yönelik planlamalarında bir temel oluşturacak niteliktedir.

Türkiye'de siyasi iktidar bugüne kadar terörle mücadelede ulusal bir strateji ortaya koyamamıştır. Mücadele adına yapılan uygulamalar askeri operasyonları sonuçsuz bırakmakta, "etnik köken ve dini mezhep" temelindeki farklılıkları ulusal birlik ve beraberliğinin ötesinde derinleştirmekte ve bölgesel bir güç olma arzusundaki Türkiye'nin ulusal kaynaklarını yok etme noktasına getirmektedir. Genelkurmay Başkanı tarafından dile getirilen "terörle mücadelenin başarı parametreleri" açısından duruma bakıldığında ise, terörle mücadele edilmesinden öte, terörü körükleyen bir siyasetin ulusal güçleri etkisiz hale getirmeye çalıştığını düşünmenin dahi olası bir hale geldiği görülmektedir. Ulusal niteliğini her geçen gün kaybettiği düşünülen bu siyasete karşı Türkiye'nin çıkış yolunun, ulusal güçleriyle başlatacağı milli bir harekâtta bulunacağının söylemesi gerekmektedir.51[4]

PKK Yahudi uyuşturucu mafyasının maşasıydı

350 bin avroyla kaçan kişiler önce birbiriyle çatıştı, sonra örgüt tarafından öldürüldü

Terör örgütünün parasıyla kaçmaya çalışan 3 kişi, aralarında çatıştı. Bir kişinin öldüğü çatışmanın ardından, sağ kalan kız kardeş ve ağabey ise örgüt tarafından infaz edildi. Terör örgütünün İran'daki uyuşturucu kuryeliğini yaptığı bildirilen ''Dilan'' kod adlı Sevim A, ağabeyi Refik A. ve ''Serdar'' kod adlı Ferhat E. adlı teröristler, İran'da yaşayan Kürtlerden toplanan haraç ve uyuşturucudan sağlanan yaklaşık 350 bin avro parayı zimmetlerine geçirerek örgütten kaçtı. Önce İran'ın Şehidan bölgesinde gizlenen kaçak teröristler, daha sonra Yüksekova'nın Tülören Köyüne geldi. Ancak teröristlerden ''Serdar'' kod adlı Ferhat E, paralarla birlikte tek başına Avrupa'ya kaçmak istemesi üzerine kaçaklar kendi aralarında çatışmaya girdi. Çatışmada ''Dilan'' kod adlı Sevim A. ve ağabeyi Refik A, ''Serdar'' kod adlı Ferhat E'yi tabancayla öldürdü.

PKK'nın uyuşturucu kuryeleri yakalandı

Osmaniye'de kırsaldaki bölücü terör örgütü PKK mensuplarına lojistik destek sağlayan 3 kişi, 2.5 kilo uyuşturucu madde ile birlikte yakalandı. Daha önceden yakalanan terör örgütü mensubu bir kişinin ifadesi doğrultusunda istihbarat çalışması yapan Osmaniye İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, kent merkezinde 3 kişinin terör örgütüne lojistik destek sağladığını tespit etti. Alibekirli Mahallesi'nde düzenlenen operasyonda, T.A. (30), S.Y. (52) ve Z.S. (36) adlı kişiler evlerinde yakalandı. Evlerde yapılan aramada ise 2.5 kilogram esrar maddesi ele geçirildi. Jandarmada ifadeleri alınan 3 kişinin, Zorkun Yaylası bölgesindeki bölücü terör örgütü mensuplarına erzak temin ettikleri ve lojistik destek sağladıkları anlaşıldı.

PKK militanlarının çoğunun, Yahudilerin güdümündeki küresel uyuşturucu mafyasının kuryeleri olduğu zaten bilinen ama toplumdan gizlenen bir olaydı.


[1] www.kanala.com. Alper Tan

[2] emceto@aydinlik.com.tr

[3] Bora yıldız / 28 Eylül 2008

[4] http://www.tusam.net/ / Erdal Sarızeybek

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Nevzat GÜNDÜZ

Nevzat GÜNDÜZ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...