Türk hukuk sisteminin üç büyük sakatlığı vardır:
1- Milli olmaması: genellikle İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa kanunlarından, şimdi de AB yasalarından tercüme ve taklit edilmiş olmasıdır. Yani toplumumuzun tabii bünyesine (doğal ve sosyal gereksinim ve gerçeklerimize) uygun bulunmaması ve uyum sağlanmamasıdır.
Bu durum, ya kanunları fikren ve fiilen tanımamaya ve takmamaya veya yöresel ve geleneksel metotlarla adaleti sağlamaya yöneltmekte ve yeni sorunlara yol açmaktadır.
2- Soruşturma ve yargılama safhası: Sanki adalete güven kalmasın ve insanlar mafyavari yöntemlere mecbur bırakılsın diye, yıllarca sürecek biçimde uzatılmakta ve böylece, "geciktirilen adalet, hakkaniyetten çıkmaktadır."
3- Hukuk sisteminin ve yargı yönteminin, en sakat tarafı ise: savcı ve hakimlere çok genel ve geniş bir "şahsi içtihat ve kanaat yetkisi" verilmiş olması ve bu karar ve yorumlarından dolayı bir nevi "La-yüsel-yani soru ve hesap sorulmaz ve suçlu sayılmaz" konumuna sokulması ve dokunulmaz kılınmasıdır.
Savcıların, insanların zanlı diye aylar ve yıllarca tutuklanıp sonunda suçsuzluğu anlaşılıp bırakılmalarına ve bu arada medya marifetiyle töhmet altına alınıp "kötü ve kirli işlerin adamı" olarak algılanmalarına neden olan talep ve talimatlarından;
Ve yine yargıçların, bu denli çok seçenekli ve elastikiyetli tercih hakları ve şahsi kararlarından dolayı -bir üst mahkeme bunları tamamen haksız ve dayanaksız bulup bozsa bile- hiçbir ciddi sorumluluğa tabi tutulmaması ve caydırıcı sonuçlarla karşılaşma riski taşımaması, Türkiye'yi "her türlü haksızlık ve yanlışlığın kitabına uydurulacağı" bir ülke konumuna sokmaktadır.
Şimdi bizlerin de başına geldiği gibi, şu Ergenekon denen: "mafyavari çeteleşme, gizli, kirli ilişkilere ve toplum düzeni için tehlikeli işlere girişme" suçlamasıyla gözaltına alınan, aylarca ve yıllarca tutuklu kalan, bu arada şahsiyet ve haysiyetleri karalanan; psikolojik, ekonomik, sosyolojik ve politik sıkıntı ve sarsıntılara maruz bırakılan madur insanların uğradığı bu büyük zararları nasıl karşılanacak?.
Çok ciddi, gerçekçi ve tehlike arz edici nedenleri olmadan, "yok bir telefon selamlaşması" ya da "herkese açık bir toplantı buluşması" bahanesiyle aylarca masum vatandaşları tutuklayan, insani ve ailevi huzur ve onurlarının topa tutulmasına yol açan bu savcılardan kim hesap soracak?. Nice zulüm ve mağduriyetlere sebep olan bu hukuki boşluk, bu kendi başına buyrukluk ne zaman son bulacak?.
Dayısı olanın, parası olanın, arkası olanın, medyası olanın, Amerikası olanın paçayı sıyıracağı; ama sahipsiz garibanların ve bozuk düzen çarkı kurbanlarının cezaevlerinde gün sayacağı bir yargı mekanizması nasıl topluma güven ve disiplin sunacak?.
İddialar İspatlanmadıkça Kişilerin Masum Sayılması Evrensel Bir Hukuk Kuralıdır!
İşte, Zekeriya Öz hakkında şu iddiaları ortaya atanlar hemen tutuklanmıştır:
Kıdemli savcıya yolsuzluk teklif etmiş
Yıl 1995, Çine Adliyesi. Bütün adliyelerde olduğu gibi, faks ve adli sicil kaydı yaptıran yurttaşların ödediği paralar Çine Adliyesi'nde de Adaleti Güçlendirme Vakfı'na aktarılmaktaymış. Zekeriya Öz, bir gün, dönemin kıdemli savcısı Ayhan Uğurdan'ın kapısını çalmış. Savcı Öz, Vakfa aktarılan paranın bir bölümünü "paylaşma", teklifine kalkışmış!
Kıdemli Savcı, hem bu çirkin teklife büyük tepki göstermiş, hem de Zekeriya Öz'ü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikâyet etmiş. Sonunda, hem Zekeriya Öz hem de Kıdemli Savcı Ayhan Uğurdan soruşturma geçirmiş. Zekeriya Öz, Çine'den Bitlis Mutki'ye gönderilmiş. Ayhan Uğurdan ise bu haksızlığa dayanamayıp görevinden istifa etmiş.
Savcı Öz, rehin alınmış, sebebi rüşvet yemekmiş.
Yıl 1998, Çine girişindeki Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Odası kıraathanesinin önünden Savcı Öz, babasıyla birlikte oradan geçerken. Mehmet Ocak adlı bir işadamı, silahını çekip Savcı Öz'ün ensesine dayamış, İşadamı Ocak, Savcı Öz'ü kolundan tutup sürükleyerek kıraathaneye sokup. Mehmet Ocak, tam iki buçuk saat Zekeriya Öz'ü rehin almış… Olaya tanık olan Çineliler, ertesi gün gazetelerde bu haberi bulamamış! Ne işadamı Ocak hakkında, ne de savcı Zekeriya Öz hakkında soruşturma açılmamış. Bu durum Çinelilerin merakını daha da artırmış.
Neden sonra öğrenmişler ki; Savcı Zekeriya Öz, işadamı Mehmet Ocak'ı haraç vermeye zorlamış. Savcı Öz, arabasının benzinini de, yine Ocak'ın benzin istasyonundan bedava doldurtmaktaymış…
Resmi Gazetede de tayin edildiği belirtilmiş..
Zekeriya Öz, Mutki'ye tayin olmamış, Çine'den sürgüne yollanmış! Mutki'nin Zekeriya Öz'ün ilk görev yeri olmadığı, Mutki'ye Çine'den gittiği, 2 Temmuz 1998 tarihli ve 23390 sayılı Resmi Gazete'de de yazılıymış.
Güya "Atatürk'ten 'Beton Kemal' diye söz edermiş!"
Teyzesi oğlu Seyfullah Vatansever, Zekeriya Öz'ün İmam Hatip (İHL)'te okuduğu yıllarda Fethullah tarikatı tarafından "devşirildiğini", o yıllarda Fethullah Gülen'in finanse ettiği Yeşilırmak Dershanesi'ne girdiğini. Kurban Bayramı'nda vatandaşlardan derilerini toplayıp, Fethullahçıların vakfına verdiğini iddia ederek; "Atatürk ve Cumhuriyet düşmanıdır", "Atatürk adını ağzına almaz, 'beton Kemal' ifadesini kullanırdı… Savcı olduğunu duyunca çok şaşırdım. Hâlâ da şaşkınım demiş."4[1]
Şimdi soruyoruz: Zekeriya Öz hakkında böylesi iddialarda bulunan teyzesi oğlu hemen tutuklanıp sorgulanmış ve Sn Savcının hukukuna hemen sahip çıkılmıştı. Peki hiçbir ilgisi olmadığı halde, önce medyaya servis yapılarak Ergenekon kapsamında gözaltına alınan, üç gün sonra salınan ama böylece haksız bir töhmet altında bırakılan, örneğin Milli Çözüm Ekibinin ve diğer mağdur edilenlerin maddi ve manevi zararını kim karşılayacaktı?
Hakimevi skandalı!
Adaleti Güçlendirme Vakfı Teşkilatı (AGTV) bünyesinde faaliyet gösteren Ankara Hakimevi'nde korkunç skandal sonunda patlamıştı. Cezaevleri ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü'nün, Hakimevi'nde çalıştırdığı sadece iki hükümlüyü eğitmek ve gözetmek için tam 45 personeli görevlendirdiği ortaya çıkmıştı.
Sayıştay uzmanlarının ortaya çıkardığı bu usulsüz uygulama için devlet çalıştırdığı bu personele sadece maaş olarak 2 milyon YTL'ye yakın harcama yaptığı vurgulanırken, aynı kurumda tespit edilen toplam yolsuzluk miktarı ise 10 milyon YTL'nin üzerinde olduğu saptanmıştı.
Ankara Hakimevi'ndeki skandal, TBMM Araştırma Komisyonu'nun talebi üzerine, kamu vakıf ve derneklerinde yaşanan yolsuzluk ve usulsüzlükleri tespit etmek üzere Ankara Hakimevi ve Adaletevi'nde yaptıkları inceleme sonucu anlaşılmıştı. 2007 yılında yaklaşık bir yıl süren inceleme ve yazışmalar sonucunda birçok ihmalin yapıldığı kanaatine varılmıştı.
Maaşlar devletten, paralar vakfa aktarılmıştı
Ankara Hakimevi'nde inceleme yapan Sayıştay uzmanları yaptıkları denetimlerde, söz konusu yerde Adalet Bakanlığı kadrosunda bulunan memurların kanun dışı çalıştırılmakta olduğunun farkına vardı. Ancak işin ilginç tarafı asıl bundan sonra başlıyor. Çünkü, burada 2003-2007 yılları arasında tam 4 yıl boyunca çalıştırdığı iki hükümlünün eğitilmesi ve gözetilmesi amacıyla tam 45 personel görevlendirildiği tespiti yapılmıştı.
Bu durum denetçiler tarafından kaleme alınan raporlarda, "Ankara Açık Ceza İnfaz Kurumu İşyurdu Müdürlüğü ile Ankara Hakimevi İşletme Müdürlüğü arasında ilk defa 31/08/2005 tarihinde olmak üzere her gün toplam 45 çalışan temin edilmek üzere (hükümlü ve personel) protokol yapıldığı tespit edilmiştir. Yukarıda belirtilen mevzuat hükümlerinin amacı göz önünde tutulduğunda hükümlülerin gözetim ve koruma altında çalıştırılması olduğu, ancak Adalet Bakanlığı'nın 2 hükümlüsü için 45 personelini Hakimevi'nde çalıştırmasının bu amaca uygun olmadığı anlaşılmaktadır" denilerek bunun izahı isteniyordu.
Raporda, şu görüşlere yer veriliyordu:
"Adalet Bakanlığı kadrosunda olup, personel giderleri ilgili Bakanlık bütçesinden karşılanan söz konusu personelin vakıf işletmesinde çalıştırılmasından dolayı yersiz ödemeye ve kamu zararına neden olunduğu düşünülmektedir. Bu sebeple, kamu zararı olarak değerlendirilen kaynakların tahsili için ilgili bakanlığına yazılmasının uygun olacağı düşünülmektedir." Raporda, bu yolla Adalet Bakanlığı bütçesinden toplam 1 milyon 900 bin YTL ödeme yapıldığı bilgisi de yer alıyordu.
5 yıldızlı Hakimevi'nde zarar 10 milyon YTL'den fazla
Adalet Bakanlığı kayıtlarında, Ankara Hakimevi, "konaklama, restoran, konferans salonu, çamaşırhane, kapalı yüzme havuzu, sauna, kondisyon salonu, tenis kortu, düğün salonları, erkek ve bayan kuaför hizmetleri sunan 5 yıldızlı bir sosyal tesistir" şeklinde tanımlanıyor.
Söz konusu Hakimevi, Ankara'da görev yapan ve hakim ve savcıların yanı sıra başka illerden gelen hakim ve savcılara da hizmet veriyor. Konaklamada yüzde 50, yeme-içmede ise yüzde 25'lik bir indirimin uygulandığı beş yıldızlı hakim evinde sadece 2003 ile 2006 yılları arasında meydana gelen zarar 10 milyon YTL'ye yakın. Personele ödenen maaş da göz önüne alındığında bu rakam 12 milyon YTL'ye yaklaşıyor.
Raporun, 'işletmenin sahip olduğu kaynakların verimli kullanılmaması" başlığı altında verilen vakfın kuruluş amacına uygun hareket etmediği vurgulanıyordu: "Ancak, Hakimevi Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı iktisadi işletmesidir. Vakıf senedinde belirtilen amaçları gerçekleştirirken kar amacı gütmese de gelirleri ile giderlerini karşılayabilmelidir. İşletmecilik esaslarına uygun olarak faaliyet göstermesi, işletmenin varlığını sürdürebilmesinin bir koşuludur. Bu nedenle vakıf işletmesi yöneticilerinin ileri sürdüğü gerekçeler uygun olmayıp, işletmede sunulan hizmetlerin fiyatlarının tespitinde bu husus göz önünde bulundurulmalı ve faaliyet giderlerinin azaltılması yönünde hareket edilmelidir."
Oysa, "Vakıf üyeleri dışında kamu görevlisi çalıştırması yasak"tı!
21.1.1996 tarih ve 23237 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan "Türk Medeni Kanunu Hükümlerine Göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tebliğ"de vakıf üyeleri dışında herhangi bir kamu görevlisinin vakıf hizmetlerinde çalıştırılamayacağı, aynı şekilde 23.7.2003 tarih ve 2003/30 sayılı Başbakanlık Genelgesinde de vakıf hizmetlerinde kamu personeli çalıştırılamayacağı, ayrıca 29.1.2004 tarih ve 25361 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 5072 sayılı Kanun ile bu kanunun uygulamasıyla ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce çıkarılan 10.1 1.2004 tarih 2004/23 sayılı ile 7.1 1.2006 tarih ve 2006/22 sayılı genelgelerde hiçbir kamu görevlisinin vakıf hizmetlerinde çalıştırılamayacağı belirtiliyor.
Şimdi böylesi yolsuzluk ve kanunsuzlukları yapan Vakfın yöneticileri, ya emekli ya da halen görevli hakim ve savcılardı. Maalesef insanımızı ahlaken yamultan ve yozlaştıran kötü gidişattan ve olumsuz şartlardan onlar da nasiplerini almışlardı.
İşte bu nedenle, şu sorular artık sorulmalı ve doğru yanıtları mutlaka bulunmalıydı?
1- Toplumun genel karakter zafiyetine ve menfaat düşkünlüğüne uğradığı bir ortamda, yargıçların karar ve içtihatlarından dolayı sorumsuz sayılması, aklen, vicdanen ve hukuken mantıklı bir yaklaşım mıdır?
Ahlaki Erozyona uğratılan toplumda vicdan ayarlarının böylesine yalama yapıldığı bilinip dururken, yargıçların sadece "vicdani sorumluluk duygusu" ile doğru ve adil karar vermelerini beklemek ve hiçbir kanuni ve cezai müeyyide getirmemek ne denli tutarlıdır?
2- Bu derin ve engin dokunulmazlık zırhı altında, demokratik hükümetleri ve halkın iradesini gölgede bırakacak bir "Hakimler hakimiyeti" oluşmasına kimler ve nasıl engel olacaktır?
Hatırlayacaksınız: CHP'li Kemal Kılıçtaroğlu ile AKP'li Mir Dengir Mehmet Fırat'ın birbirlerini "Uyuşturucu Baronu" ve "Bay Müfteri Komplocu" suçlamalarını, her ikisi de kesinleşmiş yargı kararlarına dayandırıyordu. Farklı yargı kararlarına göre her ikisi de doğru söylüyordu! Peki bu nasıl bir hukuktu? Bu nasıl bir adalet kurumuydu? Demek ki, bu ülkede hukukun gücü değil, gücün hukuku yürüyordu. Kitabına uyduran paçayı kurtarıyor ve malı götürüyordu. Ve işte hukuk sistemine güvenin kalmadığı yerde, o boşluğu, ya MAFYA dolduruyordu veya şahsi öç alma ve hak arama yöntemleri devreye giriyordu.
Ülkemizin yargı sisteminde çok acil düzeltmeler yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Artık bu konudaki şikâyetler, gazete sütunlarına ve hatta ilanlara yansımaktadır:
Çünkü bugün bazı yargıçlar zaman zaman hukuku ve kanunları yok sayan, yasalarımızın emirlerine aykırı kararları (böyle olduğunu bilerek) verebiliyor. Bu kararlar kamu vicdanını rahatsız ediyor. Herkes bu kanuna-hukuka aykırı kararların çoğu zaman "başka nedenlerle" alındığını da biliyor, konuşuyor. Bu kararlar, görevinin önemini bilen, tarafsız yargı mensuplarını da rahatsız ediyor.
Ancak şu anda ülkemizde bu gibi kararlar aleyhinde başvurulabilecek bir merci bulunmuyor… Bu kararları verenler hakkında yasal işlem yapmak imkanı verilmiyor… Hepsinin ötesinde bu uygulamaları eleştirmek hakkı bile tanınmıyor.
Bugün bu gibi kararlara maruz kalan insanlarımızın yapabilecekleri tek şey (hukuku ve kanunları yok sayarak verilmiş olsa da) o kararı kabullenmek, verilen cezanın uygulanmasını seyretmek, örneğin bile bile kanuna aykırı bir hapis cezası verilmişse gidip hapse girmek ve çilesini çekmek oluyor.
Bu kâbusun artık bitmesi gerekiyor.
Bunun için de köklü düzenlemelerin yapılması kaçınılmaz görünüyor.
Bu düzenlemelerin en önemlisi, hukuka / kanuna açıkça aykırı karar verdikleri takdirde, yargıçlar hakkında yasal işlem yapılmasına imkan sağlanmasıdır. Bu yapıldığı takdirde, ideolojik ve siyasi nedenlerle, bile bile kanuna aykırı kararlar verilmesi zorlaşacaktır. Karar verenler, verdikleri kararlar yasaya aykırı olduğunda bunun kendilerine cezai sorumluluk doğuracağını bildiklerinde, elbette daha dikkatli ve yasalara uygun davranacaktır.
Bugün, ülkemizde kamu görevi yapan herkes görevi kapsamında yaptıklarından sorumludur. Örneğin:
– Bir doktor görevini yaparken yasaya aykırı hareket ederse kanun önünde hesap verir,
– Bir asker görevini yaparken yasaya aykırı hareket ederse kanun önünde hesap verir,
– Bir bürokrat görevini yaparken yasaya aykırı hareket ederse kanun önünde hesap verir.
– Bir siyasetçi görevini yaparken yasaya aykırı hareket ederse kanun önünde hesap verir.
Örneğin çok yakın zamanda bir başbakan ve bir kuvvet komutanı yargılanmışlardır.
Peki bugün bir yargı mensubu (özellikle de yargının diğer kademelerinde verilen kararları denetleyen bir Yargıtay hakimi) görevini yaparken yasaya aykırı hareket ederse ve kanunun emrine aykırı hüküm verirse, kanun önünde hesap verir mi?
Hayır.
Çünkü bir Yargıtay içtihadı, Yargıtay hakimleri aleyhinde tazminat davası açılmasını engellemektedir. Yargıtay hakimleri (ve genel olarak da hakimler) aleyhinde cezai bir işlem yapılması da neredeyse imkansız gibidir. Yargının içinde sürüp giden bir sosyal baskı yargı mensuplarının meslektaşları aleyhinde işlem yapmasını engellemektedir. Cezai sorumluluk getiren hareketler "meslektaş dayanışması" karşısında soruşturulamaz hale gelmektedir.
Bu durum, yargıçlık görevini kötüye kullanabilecek, makamının verdiği imkanları ideolojik amaçları ya da şahsi çıkarlarına alet edebilecek yargıçlara (kanuna dayanmayan) bir dokunulmazlık, hem de mutlak bir dokunulmazlık zırhı geçirmektedir.
Hukuku, yasaları bile bile göz ardı ederek karar veren yargıçlar, bu kararların kapsamına göre, sebep oldukları mağduriyetin gücüne orantılı olarak sadece para cezası değil, caydırıcı olması için hapis cezası da verilebilmelidir. Soruşturulabilmeli, yargılanabilmelidir.
Yapılması gereken ikinci önemli düzenleme ise, yargının hatalı karar ve uygulamalarının eleştirilebilmesine imkan verilmesidir.
Yargı mensuplarımızın büyük çoğunluğu çeşitli zorluklar içinde, zor şartlar altında, görevlerini tarafsız biçimde yerine getirmektedir. Onların bu gayretleri ve çalışmaları takdire değerdir. Yargının daha iyi işlemesi için yargı mensuplarının imkanları arttırılmalı, çalışma şartları iyileştirilmeli, yükleri hafifletilmelidir.
Bununla birlikte, yargı sisteminin eleştirilmesi gereken yönleri de eleştirilebilmelidir. Oysa bugün, davalar ve mahkeme kararları hakkında herhangi bir şey söylemeyi yasaklayan bazı hükümler yürürlüktedir. TCK.nun 288. maddesi davalar hakkında konuşmayı, Basın Yasası'nın 19. maddesi ise mahkeme kararları hakkında konuşmayı yasaklamaktadır.
Oysaki, demokratik yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olan "eleştiri" çok önemli bir uyarı mekanizmasıdır. Her konuda gelişme ve ilerleme, mevcut hataların konuşulması, eleştirilmesi, tespit edilmesi ve değiştirilmesi süreciyle mümkün olmaktadır. Bu sürecin ilk adımı olan konuşmayı yasaklamak, düzelmeyi olanaksız kılacaktır.
Bu ilke yargı sistemi'nin eksikliklerinin giderilmesi açısından da geçerlidir. Eleştiri, bütün kurumlar gibi yargı sistemimiz için de bir gerekliliktir. Yargının uygulamaları eleştirilebilmelidir ki kararların kalitesi yükselsin, Türk yargısı adil, insan haklarına saygılı, AIHM'de hiç mahkum olmayan bir düzeye ulaşsın.
Bu nedenle, yargı sistemimiz, kararlarıyla, uygulayıcılarıyla, her yönüyle eleştiriye açık olmalıdır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin "yargı kararları eleştirilemez diye bir kural yoktur. Demokratik bir toplumda ve hukukun üstünlüğünü kabul eden bir devlette, hiçbir kurum ve kişi eleştiri dışında kalamaz" şeklindeki içtihadı benimsenmeli ve hayata geçirilmelidir.
Davalar hakkında ve yargı kararları hakkında konuşmayı engelleyen hükümlerin değiştirilmesinin veya bunların düşünce ve ifade özgürlüğünü daraltmayacak bir alanla sınırlandırılmasının, çağdaş ve insan haklarına saygılı bir hukuk düzenine ulaşmamızda önemli katkısı olacaktır.
Bu düzenlemeler yapılmadığı, sistem mevcut haliyle yani "dokunulmaz" ve "eleştirilemez" halinde olduğu sürece çok çok vahim olaylar yaşanmaktadır.
Bir örnek verelim:
Yasalar emniyette alınan ifadelerin (avukat yanında olmaması durumunda) geçersiz olacağını hükme bağlamaktadır. Bu hüküm yürürlüktedir. Hukuk fakültelerinde öğrencilere öğretilmektedir. Mahkemelerde ve yargıtay'da da uygulanmaktadır.
Ancak Yargıtay mensupları bir olayda bu kanun maddesi yokmuş gibi karar verdiklerinde, yani yasanın açık hükmünü çiğnediklerinde, onların bu kararına karşı başvurulabilecek bir mercii bulunmamaktadır. Bu Yargıtay üyelerine yasaya aykırı karar verdikleri için dava açılamamaktadır. Bu Yargıtay üyeleri hakkında yapılan şikayetler de meslektaş dayanışmasıyla sonuçsuz bırakılmaktadır.
Bu ortam büyük bir güvensizlik, büyük bir tedirginlik oluşturmaktadır.
Yargı sisteminin ideolojik kararlara açık yapısı düzeltilmediği takdirde sol görüşlü olsun, sağ görüşlü olsun herkes tedirgin olmakta, herkes mağdur olmaktadır.
Sonuç olarak:
Bu ülke, bu vatan hepimizin. Amacımız, hangi görüşten olursa olsun, herkesin huzurlu ve mutlu bir şekilde, güven içinde yaşaması olmalıdır. İnsanların görüşleri dolayısıyla mağdur edilmeleri, hiç kimseye, hatta karşıt görüşte olanlara bile fayda getirmemektedir. Yargının fikri düşmanlıkları tatmin etmek, karşıt görüşten olanları mağdur etmek için kullanılması sadece mağdur edilenleri değil tüm toplumu yaralamaktadır.
Bu nedenle Meclisimiz tarafından çok acil bir şekilde gereken düzenlemeler yapılmalı ve yargı sistemimizdeki sorunlar giderilmeli, ülkemizde adaletin gerçek anlamda hakim olması sağlanmalıdır.
HSYK ve yüksek yargı organlarının işleyiş, seçim ve atama sistemi değişmelidir
- Yargıtay halkımızın güvencesi konumunda olmalıdır. Yerel mahkemelerin hukuki bir hataya düşmeleri durumunda Halkımızın, bu durumun Yargıtay tarafından düzeltileceğinden ve Yargıtay'ın kesin bir adil yargılama mercii olduğundan emin olması gerekmektedir.
- Aynı şekilde yerel mahkemeler de, Yargıtay'ın hatalı bir karar vermesi durumunda, bu hatayı düzeltebilecek; adaletin ve kanunların gerektirdiği hükümde kararlılık gösterebilecek bir adalet anlayışı içerisinde hareket edebilmelidir.
- Yargıtay ve yerel mahkemeler arasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin açık kanunları dışında, adeta gizli birtakım kanunlar uygulanarak; hukuki imalar ve işaretlerle yönlendirmeler yapılarak; meslektaş dayanışmalarıyla hukuki hataların üzeri kapatılarak adaletin yaralanmasının önüne geçilmelidir.
- Her ne olursa olsun, hukukun ve adil yargılama esasının üstün tutulduğu böyle bir yargı sisteminde, hatalı kararlar dahi alınsa, bu hataların düzeltilmesi ve gerçek hakkaniyetten yana karar verilmesi son derece kolay hale gelecektir.
- HSYK'nın üye seçim sistemi değiştirilmelidir. Tüm Avrupa ülkelerinde ve çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi ülkemizde de HSYK üyelerini parlamento seçmelidir.
- Yerel hakimlerin Yargıtay'dan gereksiz şekilde korkmasına neden olan antidemokratik yetkiler yeniden düzenlenmelidir.
[1] 5 Ekim 2008 Aydınlık sh:4-5-6

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…