YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697fe6fcce60e
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 2
Bugün : 5650
Dün : 57744
Bu ay : 63394
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48766707
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

GDO’larda “köleleşme” uyarısı

Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer, genetiği değiştirilmiş ürünlerin bir ülkede tüketimine izin vermenin ”köleleşmeye” onay anlamına geldiğini söylemişti.

Yaptığı yazılı açıklamada, TBMM heyetinin ABD’ye, bu ülkenin Tarım Bakanlığı sponsorluğunda, ”GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) ve Tohum Gezisi” düzenlediğini belirtmişti.

Bu geziye TBMM üyeleriyle birlikte TÜBİTAK temsilcilerinin de katıldığını ifade eden Özer, bu seyahati, ”genetiği değiştirilen ürünlerin Türkiye’de satılmasının yasallaştırılmasına yönelik ikna gezisi olarak yorumlandığını” hatırlatıp geziye katılan milletvekillerinin açıklamalarının gezinin gizli amacını ortaya koyduğunu iddia ederek şunları kaydetmişti:

”Bu açıklamalar geziden toplumun endişe duyması ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı ürünlerin zararlarını bilen çevrelerde tedirginliğe yol açması için yeterli nedendir. Dünyanın ‘felaket’ olarak nitelediği bir konuda, geziye katılan milletvekillerinin söylediği, ”Bilgilenme amacıyla gittik. Biyoteknoloji demek ille de kötü bir şey yapılacak demek değil. Gezide, Meclis’e gelmesi beklenen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı ile ilgili oldukça faydalı bilgilere eriştik. Biz, ABD için çok iyi müşteriyiz. Pamuk, mısır ve yağlı tohumlarda ABD ihracatında ikinci sıradayız. Faydalı bir gezi oldu’ şeklindeki ifadeler, ‘ABD iknada başarılı mı oldu?’ sorularını akla getiriyor. Tüm bu gerekçelerle, TBMM heyetinin ABD’ye yaptığı ziyaret oldukça düşündürücüdür.”

GDO’lu ürünlerin tüketimine bir ülkede izin vermenin, ”köleleşmeye onay” anlamına geleceğini savunan Özer’in:

”100 dolayında ülkenin tohum sektörü, genetiği değiştirilmiş tohumlar üreten ABD şirketlerinin eline geçmiş durumdadır. GDO, başta insan nesli olmak üzere tüm canlılar ve bitkilerin doğal yapısını bozan gıdaları kullanarak, ülkeleri ve insanları esir eden yeni bir teknolojidir. Genetiğin değiştirilmesi sayesinde insanlığın ortak mirası olan tohumlar, patentleştirilerek ABD ve İsrail’in veya bu ülkelere ait şirketlerin mülkiyetine terk edilmektedir. Teknoloji hangi seviyeye gelirse gelsin, insanoğlu ve birçok canlının yaşamı, toprağa, dolayısıyla tohuma bağlıdır. GDO’lu ürünlerin tüketilmesi, birçok gelişmiş ülkede de yasaktır. Çünkü insan sağlığına zararlıdır. Öyle anlaşılıyor ki sırada şimdi işi yasal hale getirme süreci var. TBMM’nin hiçbir değerli üyesi buna izin vermemelidir” sözleri dikkat çekiciydi.

Şimdi Kur’an-ı Kerimin şu uyarılarına kulak verelim:

“O, iş başına (iktidara) geçti mi (ya da Hak davadan sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çabalar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.” (Bakara: 205)

“Demek, ‘iş başına gelip yönetimi ele alırsanız’ hemen yeryüzünde fesad (doğal ve sosyal dengede bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız, öyle mi?” (Muhammed: 22)

“Kendilerine: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde: “Biz sadece ıslah edicileriz” derler.”

“Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar (sosyal ve siyasal hayatı ve tabiatı bozanlar) bunlardır, ama şuurunda değildirler.” (Bakara: 11-12)

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı (doğal ve sosyal yapıyı bozmaları) dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.” (Rûm: 41)

Fesad nedir?

Sözlükte “bir şey önceden düzgün, düzenli ve yararlı iken sonradan bu nitelikleri kaybedip değişmesi, bozulması, çürümesi, bir kimsenin itidâl ve doğruluktan sapması, zulüm, karışıklık, kuraklık ve kıtlık” anlamlarına gelir.

Kur’ân’da fesâd kelimesi isim ve fiil olarak 14 âyette, aynı kökten gelen ifsad ve müfsid kelimeleri ise, 36 âyette geçmiştir.

Fesâd kavramı; Kur’ân’da genel olarak, fert ve toplumun yeryüzü ve çevrenin, barış ve huzur ortamının, mal, can ve namus güvenliğinin bozulmasını ve yok olmasını, îmân, ibâdet, ahlâk, hak ve istikâmetten sapılmasını, şirk, küfür, nifâk ve isyân olan inanç, söz, fiil ve davranışları ifade etmektedir.

Kur’ân’da Allah’ın fesadı sevmediği (Bakara, 2/205), eğer insanların bir kısmıyla diğerlerini savmamış olsaydı (Bakara, 2/251), insanların arzularına uysaydı (Mü’minûn, 23/71) ve iki ilâh bulunsaydı (Enbiyâ, 21/22) yeryüzü, gökler ve diğer varlıkların fesada uğrayacağı, denizde ve karada insanların dengesiz davranışları sebebiyle fesadın çıktığı (Rum, 30/41), yeryüzünde fesâd çıkaranların cezasının ölüm olduğu (Mâide, 5/32-33) bildirilmiş; fesâdın istenilmemesi (Kasas, 28/77) ve nehyedilmesi (Hûd, 11/116) emredilmiştir.

Fesâd kavramı hem kâinattaki ilâhî iradeye uygun olan düzen, denge ve kuralların bozulmasını hem de fert ve toplumda Allah’ın istediği nizamın, düzenin, ahlâkın ve ilkelerin bozulmasını ifade eder. İlâhî irâdeye uymayan her türlü inanç, söz, fiil, davranış, kural ve yaşama biçimi fesâddır. Meselâ ekini ve nesli helâk etmek (Bakara, 2/205), mü’minlerin Allah’ın emirlerini tutup birbirlerine destek olmamaları (Enfâl, 8/73), azgınlık, düşmanlık, kindarlık ve savaş kışkırtıcılığı (Mâide, 5/64) birer fesâddır. Fesâd kavramının, fitne, isrâf, bağy (azgınlık), isyân ve zulüm kavramlarıyla eş anlam ilişkisi vardır. Fesâd, salâhın zıddıdır. “İşte âhiret yurdu, onu yeryüzünde böbürlenme ve fesâd istemeyenlere veririz.” (Kasas, 28/83) âyeti; fesadın, Allah katında ne kadar kötü bir şey olduğunu beyân etmektedir. (İ.K.)

Tohum yasası Türklerin ve Türkiye’nin sonu olabilir

Son çıkan tohum yasasıyla, Türkiye’yi, Atatürk’ün, Gençliğe Hitabede uyarmış olduğu gibi gaflet, delalet ve hıyanet içinde yönetenler, Türklüğe ve Türkiye’ye son darbeyi vuruyor olacaktır. 1970’lerde tarım konusunda kendi kendine yeten ve bir tarım-hayvancılık ülkesi olan Türkiye bugün bu stratejik iki önemli unsurunu yitirmiş durumdadır. Son alınan kararlarla ve çıkarılan kanunlarla, Türkiye’nin çöküşünü hızlandırmak için elinden geleni yapanlar, Türkiye’yi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında daha da çaresiz hale getirmeye çalışmaktadır. Artık Milletimize ve Türkiye’ye ihanet edildiği kesin kez ortadadır! Türkiye Cumhuriyeti adım adım çökertilirken, tarımı ve hayvancılığı yok edilirken, en stratejik kurumları yabancılara satılmıştır. (Türk Telekom, Bankalar, Tüpraş vb.) Tarımı, hayvancılığı, ilaç sektörü olmayan ve bu konuda dışa bağımlı kılınan bir ülke artık savaşamaz ve kendini savunamaz konuma taşınacaktır. Çökmeye ve yok olmaya doğru kayacaktır. Genetik Olarak Değiştirilmiş (GDO veya GE: Genetically Engineered) tohum belki de insanlık tarihinin en büyük dramı olacaktır. Bu sayede biyolojik ve mikrobiyolojik savaşın her türlüsü çok büyük kolaylıkla yapılmaktadır. Yediğiniz ekmekten, meyveden, sebzeden, içtiğiniz meyve suyuna kadar her şey ama her şey artık genetik olarak değiştirilmiş olarak odamıza, buzdolaplarımıza girmiş bulunmaktadır. Bunun kaçınılmaz anlamı şudur: Çocuklarınızın vücutlarını oluşturan karbonhidrat, aminoasit, yağ ve diğer bileşenlerin bile yabancı derin devletler tarafından kontrol altındadır! Artık sadece beynimizin içine girmekle kalmayacaklar, bedenlerimize ve moleküllerimize kadar nüfuz edebilecekler anlamındadır. Bugün kendi halkına veya Avrupa halkına Genetik İşlenmiş yiyecekleri satamayan Amerikan ve İsrail firmaları ülkemizi yok etmeye ve çökertmeye azmetmiş işbirlikçi yönetimlere bu tohumları satabilmek için destek çıkmaktadır. Bu tohumların hiç birisi yeterli uzun dönemli deneylerden ve testlerden geçirilmemiştir. Bunların toplumlar üzerindeki uzun süreli etkileri bilinmemektedir. Yeterli hayvan çalışmaları kesinlikle yapılmış değildir. Genetik Olarak İşlenmiş yiyeceklerin özellikleri şöyledir: Bu yiyeceklerde, basit dille anlatmak gerekirse, soyun devamını sağlayan genetik kodlar ortadan kaldırılmıştır, bu bitkiler tohum vermemektedir. Yani bu tohumları her yıl yeniden satın almak gerekmektedir. Böylece Amerika ve İsrail’e bağımlı hale gelinmek mecburiyetindedir. Ama ayrıca bir özellikleri daha vardır, bir kez bunlara genetik manüpülasyon yapılmışsa, bu manüpulasyonun sadece tohum verme yeteneği üzerine yapılıp, yapılmadığı bilinemez. Bilemediğiniz başka pek çok gen de bu bitkilere eklenmiş olabilir, ya da zamanla eklenecektir. Yani bu bitkilerin çoğu normal görünen CANAVAR BİTKİLER olabilir. Bu tohumlar özel olarak bitki örtüsünün yapısını bozmak üzere kodlanmışlardır. Örneğin bir tarlaya ekildiğinde içerdikleri genetik bilgi sayesinde o bölgedeki bitki örtüsünü yok etmekte ve o bölgedeki diğer bitki örtüsünü belirli böcek türlerine veya mantar türlerine zayıf hale getirmektedir. Böylece o böcek türlerini ortalığa salan (daha sonra da onları öldürmek için böcek ilaçlarını satan) dev şirketler bir kaç kez kar etmektedirler. Örneğin GOD buğday ekilmiş bir tarlaya, bu sefer DOĞAL BUĞDAY ekmek isterseniz, toprağa karışmış olan genler nedeniyle ekeceğiniz buğday özel mantar ve böcek türlerine zayıf hale getirileceği için ürün almanız mümkün değildir. Yani bir tarlaya Genetik Olarak Değiştirilmiş tohum ekerseniz bir 50-70 yıl daha başka tohum ekemezsiniz. Böylece toprağın iç kimyasal ve genetik yapısı değiştirilmektedir. Burada Genetik olarak değiştirilmiş yiyecekleri savunanlar, bu ‘canavar bitkilerin’ mikroorganizmalara karşı daha dayanıklı olduklarını ve daha fazla ürün verdiklerini söylemektedirler. Bunun doğru olup olmadığı, bilimsel olarak ispatlanmış değildir. Bu tohumlar sadece üremesi durdurulmuş tohumlar olmayıp, aynı zamanda çok kolay farklı genlerle yüklenmiştir. Yani bu tohumlardan oluşacak buğdayın, elmanın, portakalın görünümleri (fenotipleri) orjinale benzese de, aynı ALIEN filmindeki gibi bunlar ‘canavar meyveler veya sebzeler’ gibidir. Üstelik sizin sindirim sisteminize girecek, karaciğerinizde ve beyninizde depolanacaklardır. Büyümekte olan çocuklarınızın vücutları bu canavar yiyeceklerle dolacaktır. Üstelik bazı zararlı etkileri de geri dönüşsüz olmaktadır. Genetik olarak işlenmiş tohumların veya bu ‘canavar-uzaylı bitkilerin’ gerçek genotipini saptayacak teknolojik imkânlar Türkiye’de olmadığı için, ne yediğiniz hiç bir zaman saptanamayacak, ama bu canavar bitki-meyvelerin etkileri yıllar ya da kuşaklar sonra ortaya çıkana kadar meçhul kalacaktır. İşte bu gün Türkiye’yi yönetenler neslimizi nasıl yok edebileceklerinin hesabını belki de çok daha önceden Küresel Elitle birlikte yaptıkları için şimdi ilgili yasaları hazırlamaktadır. Bu tohumlardan oluşacak ve gelişecek bitki örtüsü tamamen ülkeyi kaplayacak ve tüm toprağı bozacaktır. Bu geri dönüşsüz bir olgudur ve en az 50-70 yıl bu topraklarda başka doğal bir bitki yetiştirmeniz mümkün olmayacaktır. Yani sadece beyniniz, karaciğerleriniz, kaslarınız işgal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda da tüm topraklarınız, bitki örtünüz, ormanlarınız kökünden kurutulmaktadır. Bu canavar bitkiler hakkında çok az şey bilinmekte, gerçek bilgiler yabancı derin devletlerin gizli laboratuarlarında ve kasalarında saklanmaktadır. Türkiye’de son 30 yılda TÜRK ırkında kısırlık % 30-40 oranında artmıştır.[1] Artık 6 Türk erkeğinden birisi kısırdır. Şu anda neslimizin yok edilmesi için zaten pek çok yöntem büyük olasılıkla kullanılmaktadır. Genetik İşlenmiş Tohumun da devreye girmesiyle, Büyük İsrail ve Büyük Kürdistan projeleri için, Türk ırkının kısırlaştırılması projesi tüm hızıyla sürmektedir. ‘Türkler Uyusun da Büyüsün, Kürtler Üresin de Büyüsün’ sözü doğru hale gelmektedir. Türkiye’de Genetik İşlenmiş Tohumun uzun süreli etkilerini araştırabilecek bir merkez veya teknoloji yoktur. Bu konuda ses çıkaran duyarlı ve vatansever bilim adamlarını ise üniversitelerden atmaya, haklarında olur olmaz nedenlerle mahkemeler açarak, hayatlarını zorlaştırmaya, mahvetmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda halkı aydınlatacak ve gerçekleri ortaya çıkaracak tüm sesler, o demokrasiyi çok seven Batı ülkeleri ve Türk hükümeti tarafından anti-demokratik olarak susturulmakta, tüm alternatifler ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bu konuda uzun dönemli araştırmalar yapılmadan, bu yiyeceklerin topluma, çocuklarımıza yönelik yaygın kullanılması insanlık suçudur. Genetik işlenmiş tohumların oluşturacakları canavar bitkiler normal görünmelerine karşın, ne yazık ki içerecekleri ve ruhunuzun bile duymayacağı enzimler, aminoasitler ve diğer genetik materyel sayesinde tüm toplumdaki insanların beyninde nörotransmitter düzeyini değiştirebilirler, gelişmekte olan çocuklarda ise nöronal ağın oluşumunu bozabilirler. Bu etkilerin çoğu geri dönüşümsüzdür. Bu etkiler ilk başta ortaya çıkmasa da bir kaç kuşakta ortaya çıkabilir. Bu etkilerin sonucunda tüm ırk bir kaç kuşak sonra kısırlaştırılabileceği gibi, depresyon ve zekâ seviyesinde azalma, zekâ geriliği, apati veya başka psikolojik, nörolojik sorunlar da oluşturulabilir. Teknolojinin gelişmesiyle bu canavar bitkilerin içine gelecekte başka ne müdahalelerde bulunulabileceği bilinemez. Örneğin salgın bir hastalığa veya virüse karşı bu bitkileri tüketen toplumlar daha dirençsiz hale gelebilir. Zaten Round Table ve CFR’nin almış oldukları kararlara göre, böyle bir biyolojik savaşla dünya nüfusunu tüketmeye Amerikalılar ve Yahudiler karar vermişlerdir.[2]

Son çıkarılan tohum yasası sonucunda, Türkiye’ye sokulacak ve bitki örtümüzü işgal edecek canavar tohumlar ve bitkiler aşağıdaki etkileri yapabileceklerdir:

  • Toplumdaki kısırlık oranını arttırıp 5-6 kuşak sonra Müslüman Türklerin sayısının azalmasına yol açabileceklerdir.
  • Alerji, enfeksiyon, çok çeşitli hastalıklara yakalanma riskini o toplumun genetik yapısına özgü yöntemlerle artırabileceklerdir.
  • O toplumun genetik yapısını değiştirebileceklerdir.
  • Kanser riskini çok daha yükselecek, bu da yabancı ilaç şirketlerinin işine gelecektir.
  • İnsanlardaki zekâ, düşünme, normal psikolojik denge gibi fonksiyonları olumsuz yönde etkileyeceklerdir. Toplumda, genetik bozukluklar, depresyon, psikoz, nörolojik bozuklar, zekâ geriliği veya düşük zekâ, hastalıklara eğilim inanılmaz düzeyde artacaktır. Bu ilk 10 yıl içinde görülmese bile, 30-50 yıl içinde kendini gösterecektir.
  • Türk toplumunu yok etmek ve genetik yapısını bozmak için uzun dönemde etkisi çıkabilecek pek çok kimyasal, aminoasit veya genetik materyal bu şekilde topluma enjekte edilebilecektir.
  • 50-100 yıl içinde neslimizin kısırlaştırılması, genetik yapılarımızı bozacak, genetik materyali bu yiyeceklerle tüm topluma yayarak, salgın hastalıklara karşı toplumu ortadan kaldırılabilir hale getirmek mümkün görülmektedir.
  • Bu canavar tohumlar ve canavar bitkiler nedeniyle sadece kendi bedeniniz değil, çocuklarınızın, torunlarınızın ve tüm ırkın bedeni ve beyinleri moleküler düzeyde işgal edilmektedir. Milletimize ve neslimize bundan daha büyük bir ihanet olamaz. Evet! Türk tarihinde hiç bir yönetim Türklere, Türkiye’ye ve kendi vatandaşlarına böylesine gaddar, hain ve acımasız olmamıştır. Bırakın Türk tarihini, Dünya Siyaset Tarihinde hiç bir yönetim kendi ülkesinin ulusal güvenliğinin aleyhine böylesine yoğun çalışmamıştır. Artık kim neyi beklemektedir, bu gidişe kim dur diyecektir, diyebilecek olanlar neyi beklemektedirler, bunu anlamak çok zordur. Yoksa herkes mi satılmıştır ve ülkesine ihanet etmektedir? Bir kaç yıl daha beklenirse, Türkiye’nin ve Türklerin köleleştirilmesinin engellenmesi imkânsızlaşacaktır, Türkler ve Türkiye işgal altındadır ve yok edilmektedir. Türklerin genetik yapılarına, Türk ırkına ve Türkiye’nin geleceğine müdahale söz konusudur. Bu müdahale en ince, Derin Devlet teknolojileri, biyoteknolojiler ve sistematik gizli KARA BİLİM yöntemleri ile yapılmaktadır. Kimse demezse, artık Türk Halkı bu gidişe bir dur demelidir!”[3]

Irak’taki Ebu Garib tohumları nerede?

R.Nuri Erol’un dikkat çektiği gibi:

Dünyanın pek çok ülkesinde “zaten var olan tohum depolarına” ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’daki tohumlara muhtaç kalınacak?!.

Daha önceki yazılarımızda “Tarımda kıyamet mi?” ve “Ölüm tohumlarının yönetici ve finansörleri” başlıkları altında, “tarım sektörü” ile ilgili önemli konular üzerinde durdum.

Alman asıllı ABD’li araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, yaptığı derin araştırma ve çalışmalarla meseleye epey bir açıklık kazandırıyor. Engdahl, aynı zamanda ilk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye de çevrilen “ÖLÜM TOHUMLARI/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” adlı kitabın da yazarı.

Araştırmadaki ilginç bir ayrıntı dikkatimi çekti. Çalışmanın bir bölümündeki ara başlık aynen şöyle: Irak’taki Ebu Garib tohumları nerede?

Yani: “Irak Savaşı” bir de kamuoyunun bilmediği böyle bir amaçla yapılmış!

Genel olarak nükleer savaş, iklim değişimi, meteor düşmesi veya daha başka bir tabiî afet değil de, bunların dışında bir “felaketten senaryosu” söz konusu. Yani, “planlı bir felaket”ten söz ediliyor ve “Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli.” deniyor!

Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce/binlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir “Tohum Bankası” bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra o tohum mahzeni tarihe karıştı! Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor.

Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak!

Sonrasında da “Monsanto” ve “DuPont” gibi devler kendi GDO tohumlarını (genetiği değiştirilmiş organizmaları) tüm dünya çiftçilerine “tek el”den sunabilecekler.

Yani, tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, “tek-el” oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler…

Mesele sadece bundan ibaret mi? Sebep sadece “ekonomik” mi, yani sadece “ekonomik tek-el” oluşturmak mı? Yoksa daha başka planlar, hedefler ve amaçlar var mı?

Elbette bundan ibaret değil, elbette daha başka hedefler de var.

Bunun açıklanıp anlaşılabilmesi için önce “kıyamet muhafızları”nın kimler olduğuna ve geçmişte neler yaptıklarına bakmak gerekiyor.

Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR’ı kurmuş. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanlarının) “modern tarım ürünü” kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri meselesi ile yakından ilgilendi.

GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) “Gen Devrimi”nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.

CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti.

Tarım sektöründeki “kıyamet” veya “tufan” senaryo ve uygulamaları özetle böyle! Daha doğrusu, tekel sömürü sermayesinin niyet, hedef ve çalışmaları böyle! Her gün “gıdalar” ile ilgili farklı haber ve gelişmeler oluyor ama meselenin bir de bu boyutu var. Sayın Tarım Bakanı Mehdi Eker başta olmak üzere, ülkemizdeki tüm ilgili ve yetkililerin dikkatlerine arz olunur… Atalarımızın dediği gibi: Su uyur ama her türlü düşman uyumaz, uyumuyor. Çok uyanık olunması gereken bir asırda yaşıyoruz. Derin uykulardan uyanalım…

Anlayana sivrisinek saz ama!

Dünya şimdi de “Domuz gribi” tehdidi ile karşı karşıya! “Domuz gribi”nin tüm dünyayı kuşatmasından endişe ediliyor!

Bu tehdit bize daha önce yaşadığımız tehditleri hatırlatıyor!

Bir ara AIDS tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştık!

Ardından Deli Dana tehlikesi ile uykularımız kaçmıştı!

Tam “Tehlike geçti artık” derken de “Kuş gribi” kapımızı tıklatmıştı!

Binlerce tavuk boğazlanmıştı bu tehlikeden uzak durabilmek için!

Bakalım şimdi de aynı kararlılık domuzları yok etmek için gösterilecek mi?

Aslında bütün bu tehlikeler anlayan için sivrisinek saz türünde ama anlayan nerede?

İnsanoğlu karşı karşıya bırakıldığı bu risklerle hep uyarılıyor, hep hayatını düzenle deniliyor!

“Kendini riske atma” diye ikaz ediliyor ama insanoğlunun bir türlü akıllanacağı yok!

Oysa yapılacak iş basit!

İlahi ikazlara kulak vermek, hayatı yeni baştan tanzim etmek!

Yaradan’ın yap dediğini yapmak, yapma dediğini yapmamak bu tür risklere karşı en kestirme korunma yolu!

Ne var ki insanoğlu henüz bu gerçeği kavrayabilmiş değil!

Yaradan’a isyan etmeyi, Yaradan’ı takmamayı, Yaradan’a rağmen bir şeyler yapmayı marifet sayıyor!

Ve insanoğlu her seferinde yeni bir ilahi ikazla doğru yola gelmeye davet ediliyor![4]

Biyolojik Harp Yöntemi: Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

ABD raporu:

13 ülkenin nüfusu azaltılacak

ABD Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger şöyle diyor: “Yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin”. Bu söz, tüm insanların akıbetinin nasıl değiştirilebileceğini özetliyor. Araştırmacı William Engdahl, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) konusunu titizlikle incelemiş ve kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunları gözler önüne sermiş. Bu oyunlar, bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kurullarına, hükümetteki kilit mevkilerden devlet bakanlarına dek uzanıyor. Engdahl ile yeni kitabı Ölüm Tohumları’nın tanıtımı için geldiği İstanbul’da görüştük.

F. William Engdahl– Geleneksel tohumlara yabancı bir alet (gen tabancası) ya da yabancı bir madde (bir bakteri) aracılığıyla yeni özellikler verilmek üzere aktarılan genlerle elde edilen tohumlara Genetiği Değiştirilmiş Tohumlar (GDT) diyoruz.

Bu yeni tohumlar daha sonra patentlenir ve özel “gelişmiş tohumlar” adı altında satışa sunulur. Bunların en yaygın olanları bazı zararlı böceklere ya da otlara karşı dirençli olan türleridir. Bu durumda Küresel tohum tekeli Monsanto ya da bir başka şirket her çiftçiye GDT sattığı takdirde çiftçi Monsanto’nun, özellikle bu tohumlar için üretilen kimyasallarını da almak zorunda kalır. Bu kimyasallar Monsanto’nun tohumlarından çıkan bitkiler dışındaki bütün istenmeyen ot ve böcekleri öldürür.

En tehlikeli bilim ürünü çılgınlık

GDT’nin tehlikeleri nelerdir?

Engdahl- En önemli tehlikelerinden birisi de bu tohumların uzun dönemde ne tür etkiler doğurabileceğinin bilinemeyişi. Hiçbir bilim adamı GDT’nin ekosisteme ya da insan ve hayvan besin zincirine girdikten sonraki on ya da yirmi yıl içinde ne gibi olumsuz etkiler doğuracağını açık bir şekilde söyleyemez. Şu ana kadar dünyadaki hiçbir hükümetin bu konuyla ilgili yaptırdığı uzun dönemli bir bilimsel araştırma bulunmuyor. GDT’ler belki de şu ana kadar insanlığın üzerine salınmış en tehlikeli bilim ürünü çılgınlıktır.

Rockefeller’ın projesi

Projenin arkasında kimler var?

Engdâhl- Bu proje, başını New York’taki Rockefeller Vakfı’nın çektiği çok güçlü özel bazı kuruluşların projesidir. Bu kuruluşlar tohumların genetik özelliklerini değiştirmeye çalışan ilk bilimsel araştırmaları finanse ettiler. Gelişmekte olan ülkelerden biyologları ABD’ye, GDT’nin avukatı olarak yetiştirdiler ve ülkelerine gönderdiler. Bağımsız bilimsel araştırmalar varmış gibi göstermek için üniversitelere para aktardılar. Ancak bu üniversitelerin mali kaynağı Monsanto ve büyük şirketleşmiş tarım devleriydi. Bu üniversitelerin yaptıkları araştırmaların bilimsel bir devrim olarak sunulmasına şaşırmamak gerekir. Rockefeller Vakfı’nın petrolden gelen parasıyla finanse edilen projeler bu ailelerin dünya çapında güçlerini artırmalarında kullanılıyor.

“Aşağı ırkları ortadan kaldırmak”

Güçleri petrolün kontrolüne dayanan bu seçkin aileler için GDT projesi bir egemenlik ve güç aracıdır. Başarısını Rockefeller ailesine borçlu olan Henry Kissinger 1970’lerde şöyle diyordu: “Petrolü kontrol edersen ulusları, gıdayı kontrol edersen insanlığı kontrol edersin”. Rockefeller’in gıda ile ilgilenmesinin nedeni işte budur. Rockefeller Vakfı, Monsanto ya da Eki Pont gibi Rockefeller Grubu ile bağlantılı özel tarım şirketleriyle de çok yakın ilişki içerisinde olmuştur.

Rockefeller grubu trilyon dolarlık şirketleşmiş tarım lobisini kontrol eder. Vakıf, 1930’larda “Üstün bir ırk yaratmak ve aşağı ırkları ortadan kaldırmak” için genleri değiştirebilmek amacıyla moleküler biyolojiyi tamamıyla yeni bir disiplin olarak ortaya çıkardı.

Nazi Almanyası’nda ırk ıslahı çalışmaları 1939’da çok utanç verici bir hâl alana kadar Rockefeller Vakfı tarafından desteklendi. Vakıf, savaştan sonra Nazi soy arıtımı bilimcilerini gizlice ABD’ye kaçırdı ve bu bilimcilerin “Genetik” adı altında insanlık dışı deneylerine devam etmelerine, izin verdi. Özellikle de ABD’de propaganda araçlarını kontrol edebilme yetkinlikleri GDT projesini çok ilerletti. ABD’deki gıda kalitesi neredeyse yok olacak düzeye geldi. Bugün ABD’de yenilen gıdanın yüzde 67’si GDT ihtiva etmektedir. McDonalds’ın Big Mac’inden GDT’li mısıra kadar sayısız ürün bu yelpazede yer alır.

Prof. Dr. Kenan Demirkol, akıllı beslenmenin matematiğini şöyle anlatmıştı:

“Damar tıkayan kolesterol değil, şekerdir!”

Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün “kibrit kutusu kadar” reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A’dan Z’ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor… Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!

Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında “prof.” yazmıyor. “Ben üniversitede hocayım, burada hekim” diyor. Söz bir ara “kronometreli doktorlara” geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, “dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim” diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir “akıllı beslenme” uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? “Kibrit kutusu kadar” reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol’a: “Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?” diye sorduk. O, şekerle başladı.

“Şeker tüketimiyle hastalık artış eğrisi paraleldir”

Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD’de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65’i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.

Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa’da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.

“12 yaşında yaşlandırıcı etki gösterir”

Çocukların enerjiye ihtiyacı var şekerli ve suni gıdalar yemeleri asla doğru değildir.

Peki, enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?

Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisidir. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi 100’lerdeyiz, 120’de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60’lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.

“Kanser hücresi de şekerle beslenir”

Beyin sadece glikozla beslenmiyor. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.

Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker ‘sakaroz’, iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünyedir. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır. Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa dönüştürecek. Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara sebep olacak. İnsülin salgılandığı için bir de tokluk hormonu salgılanır. Hiç olmazsa şekerin glikoz bölümü bir derecede tokluk yarattığı için daha fazla şeker yemenizin de önüne geçmiş olur.

Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da 30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika’da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.

“Meyve yeniliyorsa ayrıca şeker yememelidir”

Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır. İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında hiç şeker yememesi gerekir. Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş oluyoruz.

Meyvelerin şeker oranları çok farklı değil. İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.


[1] Mine Akverdi, Sperm Sayısı Yarı Yarıya Düştü: Türk Erkeklerinde Kısırlık Hızla Artıyor! Akşam Gazetesi, Sağlık Eki, 29 Ocak, 2006 Pazar, s:8-9.

[2] Ümit Sayın, Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler, İst.: Neden Kitap, 2006. S: 283-302

[3] umitsayin@gmail.com

[4] Zeki Ceyhan / Milli Gazete

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
2 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

buğday ithalatı
AKP malum dışardan buğday ithaletmeye başladı..
Ülkemizde “sürme” adlı 3 çeşit buğday hastalığı var..
4.olarak bütün avrupa ülkelerinin alarma geçtiği,gümrüklerine sırf bu hastalık için kontrol merkezleri kurduğu “hint sürmesi”dediğimiz hastalığıda çok şükür! ülkemize ithal etmiş bulunmaktayız..
Hadi geçmiş olsun

buğday ithalatı
AKP malum dışardan buğday ithaletmeye başladı..
Ülkemizde “sürme” adlı 3 çeşit buğday hastalığı var..
4.olarak bütün avrupa ülkelerinin alarma geçtiği,gümrüklerine sırf bu hastalık için kontrol merkezleri kurduğu “hint sürmesi”dediğimiz hastalığıda çok şükür! ülkemize ithal etmiş bulunmaktayız..
Hadi geçmiş olsun

Picture of Necati AKGÜL

Necati AKGÜL

YORUMLAR

Son Yorumlar
2
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...