YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69b8182256afb
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 5 3 8
Bugün : 39925
Dün : 64276
Bu ay : 927740
Geçen ay : 1638380
Toplam : 51269433
IP'niz : 2600:1f28:365:80b0:4032:2eca:5fc9:69c0

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Lozan anlaşmasının “gizli maddelerinin mimarı” ve İsmet İnönü’nün gayrı resmi özel yetkili danışmanı olan, Mısır Baş Hahamı siyonist Yahudi Haim Nahum’un gizli teklif ve telkinleri:

  • a) Türkiye’nin ve Müslüman Türk Milletinin; ülkeleri işgal, kendileri esir edilmek gibi zoraki tedbirlerle asla sindirilemeyeceklerini ve tarihten silinemeyeceklerini
  • b) Çünkü bir müddet sonra, mutlaka tekrar dirilip derlenip direneceklerini ve özgürlüklerini yeniden elde edeceklerini…
  • c) Bu nedenle, kökten yıkıcı ve kalıcı bir yöntem olarak; ismen ve resmen olmasa da, fikren ve fiilen ve tabi tedricen, Türklerin İslam şuurundan ve milli onurundan koparılması gerektiğini öğütleyerek şu yedi maddelik “yıkım ve yozlaştırma merhalesini” önermişti.

Mustafa Kemal ise, konjonktür gereği şer güçleri oyalayıp vakit kazanmak ve hiç değilse sınırları belirli bir Türkiye Cumhuriyeti’ni kurtarmak niyetiyle, mecburen ve zahiren, Lozan’ın “gizli tahrifat ve tahribat maddelerine” evet demişti. Ve tabi ilk fırsatta bunları geçersiz kılacak tedbirlere başvurduğu için de tedavi görünümlü özel bir saligran zehiri şırıngasıyla hayatına kastedilmişti.

İşte Haim Nahum Yahudi’sinin 7 maddelik “Türkleri dinsizleştirme ve Türkiye’yi Türksüzleştirme” Doktrini:

  • 1- Bu Millet her yönden aç ve gavura-dışarıya muhtaç konuma taşınacak
  • 2- Sanayi ve tarım körletilerek millet işsiz ve çaresiz bırakılacak
  • 3- (IMF ve Dünya Bankası gibi siyonist sermaye oluşumları eliyle) Borç batağına çekilip esaret altına sokulacak
  • 4- Masonik medya marifetiyle ve Darvinist eğitim sistemiyle İslam Dininin özünden ve ahlaki değerlerinden uzaklaştırılacak
  • 5- Böylece manevi muhabbet ve uhuvvet bağları zayıflatılan toplum sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi karşıt kamplara ayrılacak
  • 6- Bu kamplar, kavga ve kargaşaya sürüklenip, dış güçlerce de desteklenip ülke federasyonlara ve demokratik kılıflı özerk oluşumlara bölünüp parçalanacak
  • 7- Bu parçaların her biri siyonist güdümlü AB ve ABD’nin kontrolüne sokularak, tamamen yumuşak lokma haline getirilip sonunda Türkiye’yi Avrupa’ya eyalet ve Büyük İsrail’e vilayet yapmak..

Bu sinsi ve siyonist hıyanet projelerinin tamamının tatbik edildiğini ve nihayet, Türkiye’nin fikren ve fiilen parçalanması aşamasına gelindiğini görmemek için, ya ahmak ya da alçak olmak gerekiyor.

İşte Türkiye’nin federasyonlara ayrılıp parçalanması için kullanılan en büyük “tuzak argüman” ise “Kürt sorunu” ve “Federatif Kürdistan” oyunudur.

Bu kirli ve zehirli tuzak şu aşamaları içermekteydi:

  • A- Türkiye’ye, işbirlikçi iktidarlar eliyle, bütün Kırmızı Çizgilerini yalatıp Barzani Kürdistan’ını kabul ettirmek. Bunun resmi göstergesi olarak; Kuzey Irak Devletçiği ile diplomatik, politik, ekonomik ve sosyolojik ilişkiler geliştirmek.
  • B- Ardından PKK’yı siyasallaştırıp, temsilcisini TBMM. Meclisine yerleştirip, bölücülüğe resmiyet ve meşrutiyet kılıfı geçirmek.
  • C- “Kürtçe”yi kendi aralarında serbestçe konuşmak, Kürtçe şarkılar, türküler çıkarmak, Kürtçe yayın yapan TRT kanalları açmak, Kürtçe öğreten kurslara katılmak gibi zaten doğal ve sosyal bir ihtiyacı, birer basamak ve aşama gibi kullanıp: “Her kademedeki Milli Eğitimin Kürtçe yapılması, resmi dairelerde Kürtçe yazışılması, Büyük Millet Meclisinde Kürtçe konuşulması, Yabancı diplomatların yerel yöneticilerle Kürtçe karşılanıp anlaşılması, Resmi Devlet Memurlarının Kürtçe öğrenmeye veya Kürtlerden seçilmeye mecbur tutulması gibi fiili bir federasyon fesatlığına hazırlık görmek
  • D- Bütün PKK militanlarına genel af getirilmesi, eşkıya başlarına yurt dışında hatta yurt içinde rahatlık ve saygınlık isteği, Kürdistan kavramının devletçe kabul edilmesi talebi gibi, Türkiye’yi Sevr şartlarına mecbur ve mahkûm etmek.

PKK’nın tasfiyesi ne demekti?

Evet ABD ve AKP’nin yaptığı “PKK’nın tasfiyesi” yani siyasallaştırma süreciydi. “Af” gibi “Kürdistan” gibi, “özerklik” ya da “federasyon” gibi yaldızlı kelimeler buna kılıf yerindeydi.

Yıllardır “af” yerine “eve dönüş” “dağdan indirme” gibi ifadeler kullanmak, azdırılan kitleleri yatıştırmaya yetmemişti. Kuzey Irak’ta kurulan özerk bölgenin adının Kürdistan olduğunu uzun uzun telaffuz etmemek de orada yaşanan gerçeği değiştirmemişti. Kaldı ki sonunda bizzat TC Cumhurbaşkanı bunu dillendirmişti. Bugün bizim Dışişleri’nin ve MİT’in, Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile işbirliği halinde, ABD’nin ve AB’nin tam desteğini alarak yürüttükleri çalışmanın hedefinin PKK’nın tasfiyesi ve Kürdistan’ın tesisi olduğunu inkâr ederek halkımız aldatılmak istenmektedir. Sözcüklerden korkarak, olup bitene adını koymaya çekinerek daha fazla ilerleyemeyeceğimiz bir noktaya gelinmiştir.

Kürtlerin kimlik Meselesi

E.General Alaattin Parmaksız’ın yerinde tespitleriyle:

Türkiye’de sorunun tarafı olduğunu iddia eden siyasal Kürtçüler, sorununun bir kimlik sorunu olduğunu savunurlar. Bu ideolojiyi benimseyen bir kısım kişiler Kürt kimliğinin tanınması fikrini yaygın olarak yazıp konuşurlar.

Bir kişi ben Kürt’üm diyorsa, Kürt’tür. Bunun hiçbir sakıncası olmadığı gibi, bunu ifade etmesine mani olacak hiçbir yasal engel de yoktur. Ancak siyasal Kürtçüler olmayan şeyleri varmış gibi ortaya koyarlar. Oysa Kürt bir yurttaşımızın ben Kürt’üm diye kendini ifade etmesi siyasal bir kimlik olamaz. Siyasal kimlik bu ülkenin hudutları içinde doğan her çocuğa nüfus cüzdanı ile verilen kimliktir. Nüfus cüzdanında Türk yazar bu aynı zamanda içinde yaşadığı topluma ait olmanın da bir göstergesidir.

Teröre son vermek için, gerekirse Kürt kimliğini tanınması fikrini savunanlar çok açık olarak belirtmeseler de anlatmak istedikleri şey “grup haklarıdır”. O zaman bunun hukuki temeli olmalıdır.

Hâlbuki: “Kürt kimliğini tanıyalım diyerek, bir kültürel haklar veya insan hakları meselesinden bahsedenler, Kürt kimliğini nasıl, yani hangi hukuksal çerçeve içinde tanımanın gerekliliğinden  hiç bahsetmemektedirler. Çünkü Kürt kimliğini tanımak ile bahsedilen artık bireysel haklar değil, grup hakları alanıdır. Grup hakkının hak ve yükümlülükler doğuran belirli bir hukuksal zemine oturtulması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının siyasal bir kimlik olarak Kürt kimliğine sahip olmaları, bölgesel özerklik veya federasyon olmadan mümkün değildir. Kürt kimliğini tanıyarak bu sorunu hallederiz diyenlerin bir süre önce Kopenhag Kriterlerini kabul edersek, Kürt meselesi çözülür diyorlardı.” [1]

Gerek Anayasalar da gerekse Siyasi Partiler Kanunu’nun ilgili maddelerinde uluslararası antlaşmalarda kabul edilenleri dışında, başka bir azınlık öngörmediği gibi Anayasa Mahkemesi çeşitli davalarda verdiği kararlarla da bu yolun kapalı olduğunu ortaya koymuştur.

Nitekim Anayasa Mahkemesi, devletin ve milletin ülkesiyle bölünmez bir bütün olduğu kuralına aykırı hareket ettikleri gerekçesi ile bazı partileri temelli kapatmıştır.

1921 ve 1924 Anayasalarında olmayan böyle bir maddeyi 1961’de Anayasa hükmü haline getirmiş ve aynı hükümler 1982 Anayasasında da yer almıştır.

Hala aynı maddeler yürürlükte olmasına ve bugün bölücülük daha katmerli ve alenen hatta parti programları haline gelmesine rağmen, Cumhuriyetin Savcıları harekete geçmemektedir.

Anayasada yer alan kurallara göre, hak ve özgürlüklerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamaz.

Anayasa Mahkemesi kapattığı partilerle ilgili kararlarında tek ulus ilkesinin korunmasını esas almaktadır. Bu ilke ile ulusal egemenlik arasındaki bağı birbirinden ayrılmaz olarak kabul etmekte ve bu ilke de federatif devletleri reddetmektedir.

Yine Anayasa Mahkemesi kararlarını inceleyenler şunu göreceklerdir; “Türkçe Ulusal ve Resmi dil olarak en yaygın dildir.” Ancak sosyolojik olarak başka anadiller de olabilir. Vatandaşların kendi aralarındaki yani özel alanı kapsayan faaliyetlerinde anadilin kullanılmasına bir kısıtlama getirilmemiştir. Ancak bu anadillerin veya yerel dillerin resmi dil olarak kullanılması ve eğitim dili olması uygun mütalaa edilmemiştir.

Zaten Abdülmelik Fırat, “Kürt Sorunu bir demokrasi ve insan hakları sorunsalı değil, siyasal temsil ve siyasal otoriteyi paylaşma sorunudur.” diyerek konuya kendileri açısından açıklık getirmiştir.

Azınlıklar kavramının çarpıtılıp genişletilmesi

Türkiye’yi silah zoru ile dize getiremeyenlerin ortaya attığı konu, azınlıklardır. Türkiye AB’ye üye olmak için aşırı istekli davranması nedeniyle kendilerince ırksal, dinsel veya dilsel azınlıklar yaratılmaya çalışılmakta ve bu azınlıkların devlet tarafından kabul edilmesi istenmektedir. Bu oyunun tarihi seksen yıl öncesine dayanmaktadır.

Lozan’da belirlenen azınlıklar; Rumlar, Yahudiler ve Ermenilerdir.

Anlaşma esnasından bunu belirlemek çok kolay olmamıştır. Özellikle İngilizler azınlıklar kelimesi ile konunun tanımlanmasını isterken, Türk delegesi “Gayri Müslim Azınlıklar” terimini ileri sürmüş ve uzun tartışmalardan sonra karşı taraf kabul etmek zorunda kalmıştır.

Öncelikle ırk üzerinden giderek Kürt’leri ayırmaya çalışmışlar, bunda muvaffak olamayınca, Müslüman azınlıklar konusunu gündeme getirmişler ancak bunu kabul ettirememişlerdir.

Azınlıklar alt komisyonunda Türk Heyetinin Başkanı olan Dr. Rıza Nur bunu hatıralarında şöyle anlatmaktadır; “Frenkler ekalliyet diye üç nevi biliyorlar: Irkça ekalliyet, dilce ekalliyet, dince ekalliyet. Bu bizim için gayet vahim bir şey, büyük bir tehlike. Aleyhimize olunca, şu adamlar ne derin ve ne iyi düşünüyorlar… Irk tabiri ile Çerkez, Abaza, Boşnak, Kürt, Rum, Ermeni’nin yanına koyacaklar.

Dil tabiri ile Müslüman olup başka dil konuşanları da ekalliyet yapacaklar. Din tabiri ile halis Türk olan iki milyon kızılbaşı da ekalliyet yapacaklar. Yani bizi hallaç pamuğu gibi dağıtıp atacaklar.” (Dr. Rıza Nur’un Lozan Hatıraları, s. 83)

Dr. Rıza Nur’un anlattıklarını, bugün AB belgelerinde görmekteyiz. Zaten Sayın Nur “Aleyhimize olunca, ne derin düşünüyorlar…” diyerek, bizi aldatmak için her yola başvurduklarını ifade etmek istiyor. Buradan da anlaşılacağı gibi, yüzyıllar geçse de ülkelerin milli menfaatleri değişmiyor 1920’lerde kabul ettiremediklerini 2000’lerde tekrar önümüze koyuyorlar.

Bu konuda yaygın anlayış, azınlık değil insan hakları ve demokratikleşme kapsamında ülkenin tamamında uygulamalar yapmaktır. Avrupa bunu kendi ülkesinde böyle uygularken, konu Türkiye olunca, insan haklarına azınlık hakları maskesi takmaya çalışmakta ve Lozan’ın dışında dilsel, ırksal ve dinsel azınlıklar yaratarak terör örgütüne zımmi destek vermektedir.

PKK’nın Şiddete Başvurmasının Nedeni

Yıkıcı örgütler hedeflerine ulaşıncaya kadar şiddete başvururlar. Bölücü örgütler için şiddet sadece araçtır. Strateji olarak şiddete başvurmalarındaki temel neden, bölge insanları üzerinde korku, baskı, yılgınlık yaratarak onların kendisine tabi olmasını sağlamaktır. Böylece sadece lojistik destek sağlamanın yanında kitlesel eylemlere yöneltmede etkin olur.

Diğer önemli bir neden, sesini duyurmaktır. Yurt içinde ve yurt dışında amaçlarını duyurmak ve böylece uluslararası arenada tanınmaktır.

Öte yandan, güvenlik güçlerinin kontrolünü kaybederek ölçüsüz kuvvet kullanmalarını sağlamak, halk ve aydınlar karşısında güvenlik güçlerine karşı olumsuz imaj yaratmaktır. Değişik eylemlerle güvenlik güçlerinin etkisiz olduğunu göstererek, halk nezdinde itibarının sarsılmasına araç olmak üzere şiddete başvururlar.

Nihai amaçları siyasi olduğu için, normal şartlarda örgüt siyasal alanda etkisini artırdıkça şiddeti azaltır.

Uygulamak istedikleri siyasal amaca bağlı olarak da kitlesel eylemleri önce sivil itaatsizlik eylemi olarak başlatırlar, sonra provakatif eylemlerle kitleleri şiddete yönlendirirler.

Son günlerde şiddete başvurmalarının nedenleri genel konseptin biraz dışında olup, başlıca iki nedeni vardır.

Birinci 10. Kongrede de belirtildiği gibi, almış olduğu darbeler sonucu ortaya çıkan moral çöküntüsünü yok etmek için, örgütün güçlü olduğu imajını tekrar yaymaktır, ikincisi yaklaşan yerel seçimlerde normal şartların kendi tabanını diğer siyasi partilere kaydıracağını düşünerek, tabanı kontrol etmek maksadıyla kitlesel eylemlere yönelmektedir.

Özellikle 2002 yılı ile 2009 yılı arasındaki yedi yıl terörle mücadele açısından kaybedilen bir süreçtir!

Öncelikle terörle mücadele, ancak devletin bütün kurumları ile ahenk içinde koordineli yürütülecek bir mücadele olup ve bu mücadelenin başarısının da sorumluluğu tartışmasız olarak siyasi iktidarlarındır.

Dolayısıyla terörle mücadelenin yol haritasını çizecek olan da siyasi iktidarlardır. Ancak 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin lideri, sonra da Başbakan olan Sayın Erdoğan’ın kafası o günlerde terörle ilgili ne kadar berraktı? Acaba, şimdi savunduğu “Tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek vatan!” sloganları doğrultusunda mı politikalar üretildi? Yoksa yıllar önce hazırladığı rapor doğrultusunda mı?

Recep Tayip Erdoğan’ın Belediye Başkanı iken hazırlattığı rapordan satır başları:

“Doğu” veya “Güneydoğu Sorunu” olarak adlandırılan sorun, aslında bir “Kürt Sorunu’dur…

Bugün Doğu ve Güneydoğu olarak adlandırılan bölgeler, tarihin en eski devirlerinde “Kürdistan” olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer alan bölgelerdir…

Kürtlerin konuştuğu dil olan Kürtçe, Türkçeyle ilgisi olmayan müstakil bir dildir…

Bölge bir yanda devlet terörü, öbür yanda da PKK terörü arasında sıkışıp kalmaktadır.

Bölge halkı PKK’ya bir biçimde arka çıktığı gerekçesiyle sürekli baskı ve işkence altında tutulmaktadır, insanlara bölgede gerektiğinde “bok” bile yedirilmektedir.

Bunlar da tavsiyeleri!

Recep T. Erdoğan tarafından o zamanki partisine teslim edilen ama sinsi hesapları sezilip rağbet gösterilmeyen bu raporda ayrıca bazı önerilere de yer verilmiş:

Yeni dönemde RP olarak gelişmelerin gerisinde kalmak istemiyorsak artık Kürt sözcüğünü rahatlıkla telaffuz edebilmeli, Türkiye’de Kürt halkının çektiği onca acıya ve sıkıntıya tercüman olabilmeliyiz.

Türkiye’de 75 yıldan beridir resmi ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyonca, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmi ideolojiyi yüksek sesle sorgulayabilmeliyiz.

Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini, kitle iletişim araçlarından yararlanmasını savunmalıyız. (28.12.2007 Milliyet)

Sorunu kavramış siyasi iktidarların elinde de fazla alternatif yoktur. Zira etnik bölücülüğe dayanan terörün nihai talepleri siyasidir.

Özerklikten, federasyona, daha ileri adım olarak bölünmeye kadar uzanan bir çizgi takip edilmektedir.

Siyasi iktidarlar ise devamlı gel-gitler yaşamıştır. Örnek vermek gerekirse; Turgut Özal, “Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olarak benim kanımda da Kürt kanı var. Anam da Kürttü. Federasyon dahil her şeyi tartışalım.” diyerek, sözde özgürlük adına tehlikeli bir yol açmıştır. Bununla da kalmamış, terörist başına askerleri zaman içinde bazı şeylere ikna edeceğim, biraz yumuşak olsun diye haber göndermiştir.

Süleyman Demirel Başbakan olarak, “Kürt realitesini tanıyoruz.” diye demeç vermiştir.

Mesut Yılmaz Başbakan olarak, “Avrupa Birliği yolu Diyarbakır’dan geçer.” açıklaması hala kulaklardadır.

Recep Tayip Erdoğan, Türk kimliğinin tıpkı Laz, Kürt gibi bir alt kimlik sayıldığını, Diyarbakır’ın BOP’nin yıldızı olacağını açıklamıştır. Yine Ağustos 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı açıklamada, bölgede terör sorunu olmadığını, Kürt sorunu olduğunu” ifade etmiştir.

Bu açıklamalar, bir yandan orada yaşayan vatandaşlarımıza devletin öteki olarak bakmadığının ölçüsü olarak açıklanırken, diğer yandan terör örgütünün siyasi kanadının hedeflerine ulaşması konusunda umutlarını artırmıştır.

Önemle üzerinde durulması gerekken konu, terörle mücadelede yapılan hatalardır. Bu konuda yazılan kitaplarda, makalelerde ve söyleşilerde en çok gündeme getirilen konu, genelde güvenlik güçlerinin özelinde ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hatalar yaptığını ileri sürmektir.

Gerçekte terörle mücadelede yapılan hataları iki türe ayırmak gereklidir.

Taktik alanda yapılan hatalar, bunlar genellikle uygulama alanında güvenlik güçlerince yapılan hatalardır.

Stratejik alanda yapılan hatalar, bunlar ise genellikle siyasal hatalar olup, devlet düzeyinde yapılmaktadır.

Taktik alanda yapılan hatalar, zayiatın yani şehit yaralı sayısının artmasına neden olur. Bu mücadelenin kazanılıp veya kaybedilmesine neden olmaz. En çok tartışılan konu bu olmakta ve asıl sinsi ve siyonist amaçlar gizlenmeye çalışılmaktadır.

BOP’un Perde Gerisi ve Beyaz Saraydaki ABD Derin Devleti Siyonist Yahudi Yetkililerin Özel Görüşmesi!

Yer: Beyaz Saray

Tarih: Irak işgali sonrası

Toplantının konusu: Büyük Ortadoğu Projesi

Toplantı, Başkanın Oval Ofisinde yapılıyordu. Bu Oval Ofis de nelere şahitlik etmemişti. Kenedy’nin aşklarından tutun da Clinton’nun serüvenlerine, Domuzlar Körfezi Harekâtından, Vietnam’ın İşgali’ne, Nikaragua İşgalinden Somali’ye asker gönderilmesinden Kuveyt’in Kurtarılmasına kadar her şey burada kararlaştırılmıştı. Oval Ofise ulaşanlar dünyanın en güçlü insanı olurken ona eşlik eden kadınlar da genelde mutsuzluğa ve yalnızlığa aday oluyorlardı.

Bu toplantı Baba Bush tarafından uygulamaya konan bir senaryonun uygulamasının devamı niteliğindeydi. Baba Bush Saddam’ı Kuveyt’e itmiş ve Amerika’nın Ortadoğu’ya kurtarıcı olarak yerleşmesi için ortam yaratmıştı. Yapılan birçok toplantılar sonucu, Irak İşgal edilmiş, şimdi diğer adımların atılmasına sıra gelmişti.

Toplantıya Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Başkanının Güvenlik Danışmanı, Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı, Merkez Ordular Komutanı ve CIA Başkanı katılıyordu. Bu da daha önceleri dünyayı şekillendirmek amacıyla yapılan toplantılardan birisiydi.

Dick Cheney önünde bulunan düğmeye basarak yan odada bekleyen uzmanın gelmesini söyledi. Kısa kesilse de kıvırcık saçları olduğu anlaşılan, 45 yaşında olmasına rağmen daha otuzunda gibi görünen takdimci içeri girdi. Zamanın sınırlı olduğunu bildiği için hemen konuya girdi.

“Sayın Başkan, yapmış olduğumuz detaylı çalışmanın ayrıntıları önünüzdeki mavi klasörde bulunmaktadır. Ben bana tanınan kısıtlı zaman içinde sadece ulaştığımız sonuçları arz edeceğim.

21. yüzyılın bir Amerikan yüzyılı olabilmesi için enerji kaynaklarına sahip olmamız gerektiği malumunuzdur. Bu nedenle hazırlamış olduğumuz rapor ekonomi ağırlıklı olup, politik değerlendirmeleri Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon tarafından yapılacağı için ben üzerinde durmayacağım.

Bilindiği gibi Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeyi Kafkaslar güneyi ve Kafkaslar doğusu olarak iki kısımda incelersek Kafkasların güneyinde bulunan İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan Birleşik Arap Emirlikleri Yemen ve Umman bölgenin en önemli petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip devletlerdir. (Takdimcinin konuşmasına paralel olarak söz konusu edilen ülkeler Başkanın önündeki bilgisayar ekranına yansıyordu.)

Kafkasların kuzeyi ve doğusunda ise dikkati çeken ülkeler Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan ve Pakistan’dır. Bölgedeki bu ülkeler hem doğal gaz hem de petrol satıcısı ülkelerdir.

Bu bölge dünya petrol üretiminin ve rezervlerinin %60’na sahiptir. Özellikle Çin ve Hindistan, önümüzdeki elli yılın dünya güçleri olmaya aday ülkeleri ve bizim ekonomik rakiplerimiz bu bölgedeki büyük tüketicilerdir.

Bilindiği gibi Birleşik Devletler dünyadaki en çok petrol tüketen ülke olup tüketiminin büyük çoğunluğu (%67,8) ulaşımda gerçekleşmektedir.

ABD’de otomobil kullanımı Amerikan tarzı yaşam biçiminin çok önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla, petrolü terk ederek alternatif enerji kaynaklarına yönelmek demek, sıradan Amerikalının yaşam biçiminin kökten değiştirilmesi anlamına gelecektir.

Bu da çok yüksek bir maliyet gerektirmektedir. ABD’yi petrole bağımlı kılan tablonun belki de en çarpıcı yanı budur.

Bu nedenle petrolden vazgeçmemiz mümkün olmadığı gibi petrol bizim kendimiz için yaşamsal bir olgu, rakiplerimizi kontrol altına almak içinde önemli bir stratejik silahtır.

Bölgede Türkiye, Afganistan ve Pakistan sahip oldukları petrol ve gaz rezervlerinden değil bu kaynakların kullanıcıya ulaşmasındaki konumlarından dolayı önemlidir.

Türkiye hem bir geçiş koridoru hem de enerji terminalidir. Ancak yeterli enerji kaynakları yoktur. Bu konuda dışa bağımlıdır.

İran-Rusya-Çin-Hindistan ekseninde, İran ve Rusya petrol ve doğal gaz sağlayıcıdır. Bu bağlantıyı kesecek veya devam ettirecek ülkeler ise Pakistan ve Afganistan’dır.

İran Suudi Arabistan’dan sonra hem bölgede hem de dünyadaki en zengin rezervlere sahip ülkedir. İran, petrolü ekonomik bir silah olarak çok iyi kullanmakta, bu sayede ekonomik yaptırımlarımızı etkisiz bırakabilmektedir.

İran ihracatının %80’nini petrol, doğal gaz ve petrol ürünleri oluşturmaktadır. İran’ın başlıca ihracat partnerleri ise Japonya (%14), Çin (%12.8), Türkiye (%7.2), İtalya (%6.3), Güney Kore (% 6), Hollanda (%4.6)’dır.

İran’ın ithalat yaptığı ülkeler ise Almanya (%12), Çin (%10.5), Birleşik Arap Emirlikleri (%9.4), Fransa (%5.6), İtalya (%5.4), Güney Kore (%5.4), Rusya (%4.5)’dır

ABD petrol tüketiminde lider olup, ABD’nin petrole olan bağımlılığı tartışılmayacak bir gerçektir.

2000 yılı tüketimi baz alındığında dünya petrol, doğalgaz ve rezervleri:

Dünya Petrol Arz ve Tüketimi

Şu anda dünya petrolünün yıllık tüketimi 2006 yılında toplam 86 milyon varil kadar olacaktır. Bu 86 milyon varil petrolün tüketimi elimizdeki rezervlere baktığımızda görünür rezervler olarak, gaz rezervleri 850 milyar varildir ve bu 850 milyar varili yılda 30 milyar varillik bir tüketimle eşitlersek, yaklaşık 30 yıllık bir tüketim söz konusu olacaktır.

Ancak, petrol jeolojik bir olgu olduğu için bu statik bir rezerv tespitiyle saptanamaz. Rezerv tetkikleri, teknolojimize ve bilgimize bağlı olarak artan bir olgu olduğu için bununla ilişkili kalmayacaktır.

Bunun ötesinde 850-900 milyar varilin görünürde olmasının dışında, 600 milyar varilin rezerv geliştirmeyle elde edilecek petrol vardır. Bunun dışında 650 milyar varil de bu yataklarda keşfedilecek petrol söz konusudur.

Bu boyutuyla bakıldığı zaman yaklaşık yetmiş yıl kadar daha petrole bağımlı olduğumuzu görmekteyiz. Bu olayın petrol ile ilgili kesimidir. Bu rezerv ile dünyanın bugüne kadar tükettiği rezerv arasındaki ilişkiyi kurarsak, şu ana kadar toplam tüketim 540 milyar varildir. O halde 540 milyar varil bugüne kadar tüketilmiş, elimizde ise 900 milyar varil yani bunun iki katı daha rezervlerde görülmektedir. Tüketilen petrolün üç katına yakını da teknolojik geliştirmeyle ve yeni keşfedilecek yataklarla elde edilebilir.

Dünya Gaz Rezervi

Şu anda dünyadaki gaz rezervlerine baktığımız zaman petrole eşitlediğimizde 770 milyar varil gaz söz konusudur. 550 milyar varil de teknolojik olarak geliştirilebilir ve 780 milyar varil de keşfedilebilir durumdadır. Bu boyutuyla bakıldığı zaman da, gazın tüketimini ele aldığımız zaman dünya petrolünün yetmiş yıl petrol olarak tüketilirken, gaz olarak da yaklaşık yüz elli yıllık yeterlilik söz konusudur.”

Muhammed Click, en çarpıcı cümleyi sona saklamıştı. “Bu da bize, aslında petrol konusunda 21. yüzyılın bütünüyle petrol yüzyılı olacağı gerçeğini ve bu giderek daha da petrole bağlı olduğumuz, bu yüzyılda tüm stratejik hareketlerimizin temelinde petrol olacağını açıklayan bir gerçektir.

“Şu anda gerek sahip olduğumuz, gerekse kontrol ettiğimiz ülkelerdeki petrol yatakları ile Amerikan halkının refahını devam ettirme olanağına sahibiz. Ancak bu konumumuzu sürdürebilmemize Ortadoğu’da ciddi bir engel var, İRAN.”

Muhammed bardaktan bir yudum su içerek kuruyan boğazını ıslattıktan sonra, konuşmasını daha bir heyecanla sürdürdü.

“İran’ın inanç yapısı nedeniyle bölgedeki etkisi kırılmazsa orta vadede petrol yataklarını güç kullanmadan elde tutmakta zorlanacağımız gibi, İran etkisi ve nüfuzu hem bölgede yayılacak hem de Arap Milliyetçiliği’ni artıracaktır.

Bildiğiniz gibi dünya nüfusunun %20’si Müslüman’dır. Müslümanlar dünyanın her bir köşesine yayılmıştır. Yaklaşık olarak 208 ülkede yaşamaktadırlar.

Müslümanların en yoğun olarak yaşadığı ülkeler ise Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Bangladeş ve Endonezya’dır.

Dünyada yaşayan Müslümanların yaklaşık %11’i Şii olup mezhepsel bağlılıkları etnik kimliklerinin önündedir. Bu bağlılık ve inançlarına çok sıkı bağlı olmaları sayesinde İran bu ülkelerde tahmin edilenden daha fazla sosyal yapı ile oynayarak siyasi güç elde edebilmektedir. Ayrıca bu yapı İran’a olağanüstü bir şekilde asimetrik savaş yeteneği kazandırmaktadır.

BOP’un kilit ülkeleri Türkiye ve İran’dır. Bu iki ülke ya bizimle olmalı ya da çökertilmelidir. Türkiye’nin konumu ve olaylara bakışı ile İran’ınki birbirinden çok farklıdır. Bu nedenle uygulanacak politikalar ve planlar da farklı olmalıdır.

Türkiye’ye karşı ekonomik destekli bir seri psikolojik operasyon uygulanarak halkın özellikle Silahlı Kuvvetleri’nin direnci kırılırken, ekonomik olarak kriz sınırında tutularak siyasal isteklerimize hayır diyemeyecek bir noktaya getirmeliyiz. Bu planlar uygulanırken PKK terör örgütü de etkin bir şekilde kullanılmalıdır. Bu planların uygulanması için çok önemli olan medya desteği için Türkiye’de yeterli alt yapımız mevcuttur.

Türkiye’de küreselleşme ve ılımlı İslam modeli üzerinde çalışırken Azerbaycan’da ve İran’da sosyal yapıya dönük milliyetçilik planları uygulamaya konulmalıdır. Böylece İran etnik parçalanma veya rejimini değiştirerek 1980 öncesinde olduğu gibi ya bizimle dost ve müttefik olacak ya da askeri seçenekler gündeme gelecektir. Bana verilen süre içinde anlatacaklarım bu kadar.” dedikten sonra, soru olmadığını görünce dışarı çıktı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral ayağa kalkarak bilgisayarını açtı, ekrana İran’ın komşularını da gösteren siyasi harita çıktı. Lazer gösterge çubuğunu Türkiye üzerine tutarak “Psikolojik harekâtımızın hedefinde Türkiye, askeri harekâtımızın hedefinde İran var.” dedi.

“Şimdi izninizle, bu harekâtın temel esaslarını ortaya koymaya çalışacağım. Sayın Başkan, esaslarını ortaya koyacağım ve daha sonra bu esaslar çerçevesinde uygulamaya koyacağımız planlar orta ve uzun vadeli planlar olacaktır. Yani gelecek 10-15 yılı kapsayacağını göz önünde bulundurmalıyız.

Lütfen anlattıklarıma 2000’li yıllarda Ecevit Hükümetinin ve zamanın Genelkurmay Başkanın ne kadar direndiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu nedenle uygulanacak ekonomik politikaların merkezine Türk Hükümeti, psikolojik harekâtın hedefine de Türk Silahlı Kuvvetleri konulmalıdır.

Irak’ı işgalimiz ile buradaki Kürtler ve PKK terör örgütü bizim için inanılmaz fırsatlar yarattı. Türkiye’yi istediğimiz şekilde yanımıza itinceye kadar Kürtlere destek vermeliyiz. Bu nedenle Türkiye’ye karşı uygulanacak planın ağırlık noktasını genelde Kürtler, özelde PKK oluşturmalıdır.

Türkiye’ye karşı bu planlar uygulanırken İran ile tansiyon yükseltilerek askeri ortam hazırlanacak, tam bu esnada geri çekilerek başka bir stratejiye geçilecek. Yani iki adım ileri atmak için bir adım geri çekilmiş olacağız ve sonra sıra büyük hamleye gelecek.

Büyük hamle öncesi Pakistan karıştırılarak Afganistan ve Pakistan bölgelerinde kuvvetlerimizi artırma olanağı sağlamalıyız. Azerbaycan’da milliyetçi akımlar desteklenirken Güney Azerbaycan yani İran’daki Azeriler isyana hazırlanmalı, eş zamanlı olarak bir Kürt isyanı başlatılmalıdır.

Hürmüz Boğazı donanma ile kapatılıp deniz yolu ile petrol çıkışı engellenmelidir. Böylece İran’ın bütün petrol yolları kapatılmış olacaktır. Bu uygulamadan sonra durum tekrar değerlendirilerek büyük hamle yapılabilir. Bu hamlede Güney Azerbaycan’ı İran’dan koparmak, Hürmüz Boğazı çevresindeki petrol alanlarını ani bir harekât ile ele geçirmek ve İran’ın bölgede etkinliğini sıfırlamaktır.

Bugün burada alınacak kararlar doğrultusunda oluşturulacak planlama grupları ile ayrı ayrı planlar yapılacak, sonra bütün bu planlar Pentagon tarafından senkronize edilecektir.

Başkan, “Peki Erdoğan’dan ne isteyeceğiz?” diye sordu.

Rice, “Hiçbir şey.” dedi.

“İsteklerimiz belli. Irak bölgesel Kürt yönetimini tanıma ve Merkezi Irak hükümeti ile iyi ilişkiler, PKK’ya kapsamlı af ve siyasal çözüm, Afganistan’a desteğe devam ve muharip asker desteğine zorlama, İran politikalarımıza azami destek..”[2]

Ve işte Recep T. Erdoğan’ın siyonist Wolfowitz’e sığınma ve Genel Kurmay’dan yardım sağlama mektubu: 4 Kasım 2002

“Dr. Paul Wolfowitz

Savunma Bakan Vekili

Pentagon

Washington DC, 2030Ford

Değerli Dr. Wolfowitz,

Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığı ile doğrudan size ulaştırmak isterim.

Seçim sonuçlarının bizim Genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmi konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye’nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.

Bu amaçla, Orgeneral Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum. Özel cep numaram şudur: 0533 7…

Bu yardım ve ülkemize geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.

Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Samimiyetle sizin olan

Recep Tayyip Erdoğan,

Genel Başkan”

Sonra ne mi oldu? Zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök kendisine randevu vererek karargâhta görüştüler. Fikret Bila’nın yazdığına göre “ilişkileri şeffaf bir şekilde yürütelim” kararına varılmıştır.

Bu olay ve gelişimi karşılıklı yapılan stratejik bir hatadır. Keşke bu mektubu Adalet ve Kalkınma Partisi lideri bu şekilde Amerikalıya yazacağına uygun bir dille doğrudan Genelkurmay Başkanına yazsaydı ve randevu talep edip onunla görüşüp anlaşsaydı. O zaman kendini Amerika’nın eline ilk günden teslim etmiş olmazdı. Ve keşke Wolfowitz’in talebini, Genelkurmay Başkanı diplomatik bir dille reddetseydi de başka bir yolla kendi rızası ile Tayyip Erdoğan’la buluşsaydı. Düşünebiliyor musunuz? Bir anda siyasi irade ve askeri irade Amerika’nın Savunma Bakan yardımcısının eline ve güdümüne sokulmuşlardı. Bu bağımsızlığın devri anlamındaydı.

Adalet ve Kalkınma Partisinin neden böyle davrandığını açıklamakta yarar vardır. Ilımlı İslam kılıflı Siyonist küresel sisteme entegre olmaya karşı direnen başta Türk Silahlı Kuvvetleri ile bütün milli kurumları zayıflatmaları lazımdı.

Türk Silahlı Kuvvetleri dışındakileri zaman içinde kontrol altına alabilirlerdi. Ancak Türk Silahlı Kuvvetlerini kontrol altına almak sanıldığı kadar kolay gözükmüyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri aynı zamanda Atatürk ilkelerini ve ulus devleti savunuyordu. Öyleyse psikolojik harekâtın hedefine Türk Silahlı Kuvvetleri konmalıydı. Bu ABD ve AB tarafından da amaçlanmıştı ve destek bulacaktı.

AB bölücü terörü Kürt Sorunu olarak görüyor ve sorunun çözümüne Türk Silahlı Kuvvetleri’nin engel oluşturduğuna inanıyordu.

ABD açısından güçlü bir Türk Silahlı Kuvvetleri, emperyalist isteklerine karşı bir engel sayılıyordu.

AKP açısından AB desteğinin: Türk kamuoyunu yatıştırarak, özellikle sermaye çevresinden gelebilecek bazı tepkileri yumuşatmak üzere suya atılan kurbağa misali, rejim değişikliğine karşı duruşları azaltarak, yabancı sermaye girişi görüntüsüyle, Türkiye’nin Siyonist şirketlere peşkeş çekilmesi ve fiilen iflas ettirilip bitirilmesi yönünde rahatlandırıcı bir unsur olarak kullanılması düşünülüyordu.


[1] Kürtçülük Sorunun Analizi ve Çözüm Politikaları, s. 95

[2] Alaettin Parmaksız / PKK Gerçeği / Pozitif yy. / Şubat 2009

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Nail KIZILKAN

Nail KIZILKAN

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...