AMERİKA'NIN İRAN ZORBALIĞI
VE
İNANCIN OYUNLARI BOZMASI!..
10-12 Nisan 2026 Tarihlerinde İran-ABD Arasındaki 21 Saatlik Tarihi Görüşmeden Barış Çıkmamıştı!
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’la doğrudan müzakerelerin “bir anlaşmaya varılamadan” sona erdiğini açıklamıştı. İran ise ABD’nin aşırı talepleri nedeniyle bir anlaşmaya varılamadığını vurgulamıştı. ABD ile İran arasında tarihi görüşmelerin ilki Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılmıştı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da İran’la yapılan doğrudan müzakerelerin “bir anlaşmaya varılamadan” sona erdiğini aktarmıştı.
İran’la Müzakereler Sürerken Trump Açıklama Yapmıştı!
ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan’da müzakereler devam ederken gazetecilere açıklama yapmıştı. Trump, “Müzakerelerde bir anlaşmaya varılıp varılmayacağı bizi ilgilendirmiyor. İran’la anlaşalım ya da anlaşmayalım benim için fark etmez çünkü savaşı kazandık.” demekten sakınmamıştı.
Trump şunları aktarmıştı: “İran’la derin müzakere içindeyiz. Biz kazanacağız, tamamen mağlup oldular. Onları askeri olarak alt ettik. Doğalgaz ve petrolle dolu çok güzel tankerler yakın zamanda ülkemize gelecek. Birkaç mayın bıraktılar denize ancak donanmalarını tamamen ortadan kaldırdık. 28 tane mayın yerleştiren gemisi vardı, batırdık. Mayınları temizlemek için tekneler gönderdik. Şu an yaptığımız şey Hürmüz Boğazı’nı açmak, ki biz şu anda kullanmıyoruz bile.”
Öte yandan Trump Çin’e de tehditler yağdırmıştı. Trump, “Eğer Çin İran’a silah gönderirse, büyük sorunları olur.” ifadelerini kullanmıştı.
Eski ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent:
“İsrail ateşkesi sabote edecek. Onlara güvenmeyin.” diye uyarmıştı.
İsrail, anlaşmanın hemen ardından Lübnan’a saldırarak bunu zaten ispatlamıştı. Hatırlanacağı üzere ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, ABD ve İsrail’in İran’a saldırı kararı almasından sonra ülkesinin İran’a yönelik saldırılarını “vicdanen destekleyemeyeceğini” belirterek görevinden istifa ettiğini açıklamıştı
Görev süresi boyunca 11 kez çatışmaya katıldığını belirterek “Amerikan halkına hiçbir fayda sağlamayan bir savaş için ülkesinin gelecek nesillerini savaşmaya ve ölmeye göndermeyi destekleyemeyeceğini” vurgulayan Joe Kent, Trump’a hitaben kaleme aldığı mektubunda:
“Umarım, İran’da yaptıklarımızı ve bunu kimin için yaptığımızı vicdanen düşünürsünüz. Cesur adımlar atmanın zamanı şimdi. Yönünüzü değiştirip ulusumuz için yeni bir yol haritası çizebilirsiniz yahut çöküşe ve kaosa doğru daha da sürüklenmemize izin verebilirsiniz. Kartlar sizin elinizde.” diye uyarmıştı.
İran’la ABD’nin ateşkesi yürürlüğe girmesinin ardından, İsrail siyasi liderliğinden Başbakan Netanyahu’ya yönelik eleştiriler başlamıştı. Yair Golan:
“Netanyahu yalan söyledi. ‘Tarihi bir zafer’ ve nesiller boyu güvenlik vaat etti, ancak gerçekte İsrail’in gördüğü en tehlikeli stratejik başarısızlığı elde ettik.” diye çıkışmıştı.
İran’da hiçbir hedefe ulaşılamamıştı.
Nükleer program yok edilmemişti.
Balistik tehdit hâlâ devam etmekteydi.
İran rejimi yerindeydi ve bu savaştan daha da güçlenerek çıkıvermişti.
İran, zenginleştirilmiş uranyuma sahipti, Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmekteydi ve yeni şartları öne sürmekteydi.
İsrail ise bir kez daha, tıpkı Gazze’de olduğu gibi, karar masasında değildi ve yok farz edilmişti.[1]
Savaşın başında İran’ı uyarıp; “ne istiyorlarsa verin” minvalinde sözler eden, “sen ödevini yapıp yeteneklerini geliştirmediysen İsrail’le, Amerika’yla ağız dalaşına bile girmemen lazım” diyen Hakan Fidan’lar da kaybetmişti. 1919’u ve Kurtuluş Mücadelemizi küçümseyenler, küreselleşmeciler, neoliberaller, Bilderbergçi Babacan takipçileri, milli devlet karşıtı etnikçiler, tam bağımsızlık, antiemperyalizm nedir bilmeyen Batı hayranı siyasi yelpaze de kaybetmişti… Yani resmin önünde gördüğünüz bütün siyasi yapılar; AKP, MHP, CHP, DEM vs. Türk milletinin önüne yeni fırsatlar serilmişti. Gücünü üretimden, paylaşımdan alan; kalkınmacı, adil, anti emperyalist bir siyaset iklimi yaklaşıvermekteydi. Kim bilir, bugünden yarına neler değişecekti!? tespitleri haklıydı…
İsrailli Stratejik Düşünür Moshe Meir’in Feryadı!
“Bizi ne İran’ın balistik, parçalı ve salkım füzeleri, ne intihar İHA’ları, ne Hizbullah’ın kuzeyden gerçekleştirdiği operasyonlar, ne Husiler’in müdahaleleri, ne de HAMAS ve müttefiklerinin saldırıları yıkmıştı… Bizi asıl yok eden, Netanyahu’nun aptalca politikalarıdır. Bu narsist adam, İsrail Devleti’nin seksen yıllık emeklerini bir çırpıda sildi attı.
İşte yerleşimciler milyonlarca kişi halinde ülkeyi terk ediyor -ki bunların arasında kendi eşi ve oğlu da var- öyle ki çoğu şehir ve mahalle boşalmış durumdadır. Çoğu, ülkeye geri dönmemek üzere gidiyorlardı, bazıları mal varlıklarını tamamen tasfiye ediyorlardı. Bir kısmının rotası ise, kendilerine vaat edilmiş yeni bir devlet kurmak üzere Arjantin’e çevrilmiş durumdaydı.
Netanyahu, Ben-Gvir ve Smotrich bizi İranlılardan ve onların kollarından (vekillerinden) önce öldürmeyi başarmışlardı. Tanrı da bizi yüzüstü bıraktı; şehirlerimizin ve yerleşim yerlerimizin yarısı yerle bir olduktan sonra artık ‘seçilmiş halk’ sayılamazdık… Bundan sonra başımıza gelecekler ise daha büyük felaketler olacaktır… İsrail’de kalıp göç etmeyenler için ölümden kaçış yolu kalmamıştır. Bana kalırsa; ey Yahudiler, Kral Süleyman döneminde olduğu gibi bu topraklarda paramparça edilmeden önce, ‘Vaat Edilmiş Topraklar’dan barış içinde çıkın!”[2]
ABD Evanjelik Hareketi Misyoneri Franklin Graham (Beyaz Saray’daki Paskalya Kutlamalarında):
“Trump, Yahudi halkı için İranlıları öldürmekle görevlendirildi.” diye zırvalasa da akıl ve vicdan sahibi Yahudiler İsrail’den kaçıp kurtulma telaşındaydı.
İngiltere Başbakanı Starmer’dan Putin ve Trump’a; “Beni Bıktırdılar!” Çıkışı…
İngiltere Başbakanı Keir Starmer: “Enerji faturalarının; Putin ya da Trump’ın dünya çapındaki eylemleri yüzünden sürekli iniş çıkışlar yaşaması beni bıktırdı. Ailelere ve işletmelere ‘Uluslararası piyasada olmak zorundayız, buna katlanmak zorundayız’ denmesini kabul etmiyorum” diye çıkışmıştı.
ABD ve İsrail’in İran ile çatışmasının İngiltere’de enerji fiyatlarını hızla artırdığını aktaran Starmer, İngiltere’nin Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik kurulan koalisyonun merkezinde yer aldığını belirtmişti. Starmer, savaşın ilk günlerinde ABD’ye İngiliz üslerini saldırı amaçlı kullanma izni vermeyi reddederek Trump ile bağlarını kopardığını hatırlatmıştı.
Trump’ın İran’a yönelik “Bu gece bütün bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek” tehdidi hakkında Starmer, “Bunu çok net söyleyeyim, bunlar benim asla kullanacağım sözler değil. Çünkü ben bu meseleye İngiliz değerleri ve ilkeleriyle yaklaşırım. İngiltere olarak kendi ilkelerimiz ve değerlerimiz var ve yaptığımız her şeyde bunlar bize rehberlik yapmaktadır.”
Ortadoğu’da savaşın başlamasından bu yana durumu yakından izlediğini belirten Starmer, “En başından beri durumu izliyoruz. Hangi anlaşmaların yapıldığı ve üslerin nasıl kullanılacağı konusunda tavrım nettir. Bu önemli bir ilke meselesi çünkü askerlerimizi görevlendireceksek bunun hukuki bir temeli olması lazımdır. Bir ülke olarak nerede durduğumuzu netleştirme durumundayız. Ben İngiltere Başbakanıyım ve kararlarımı İngiliz ulusal çıkarlarına göre alırım. Gürültüye, baskıya ve dedikodulara rağmen odak noktam hep böyle olacaktır.”
Ve tabi İngiliz Başbakan STARMER’in ahlâkını çok iyi biliyoruz: İslam düşmanlığı, İsrail uşaklığı ve Siyonist sermaye krallığının mutlaka devamıydı!?
Tahran direnip kazanmış, BOP ağır yara almıştı!
Akıl ve basiret sahibi uzmanlara göre ABD ve İsrail’in İran saldırısı “Politik bir mağlubiyet” ile sonuçlanmıştır. Bu savaşın devam etmesi durumunda hem askeri, hem politik olarak küresel etkilerinin çok ağır olacağını, dünya barışının tehdit altına gireceğini vurgulayanlar çoğunluktadır.
“Öncelikle BOP, ağır bir darbe almıştır. ABD’nin uçak gemilerinin dokunulmazlığı efsanesi yıkılmıştır. Bunun, önümüzdeki yıllarda önemli askeri gelişmelerin ilk adımı olduğu açıktır. Deniz jeopolitiğini yeniden tanımlamak zamanıdır. Keza ‘İsrail’in yenilmezlik efsanesi’ tekrar ağır bir darbe aldığı gibi İsrail halkı ilk kez savaşı, Arap halkları gibi korku ve telaş içinde yaşamak zorunda kalmıştır. ABD’nin, İran karşısında kazanacağı bir zaferin ancak Pirus zaferi olabileceği meydana çıkmıştır. Yani kazanırken, mağlup olmaktadır. Çin karşısında mağlup olmaktadır. Basra Körfezi’ndeki Arap müttefiklerini koruma iddiası boşa çıkmıştır.”[3] yorumları üzerinde durmak lazımdır.
Bu arada, maalesef PKK’nın başı Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapılmaktadır. Bu görüşmelerin nereden nereye geldiğini hatırlamak lazımdır!
“Önce Öcalan ve PKK ile müzakerelerin neden başladığını ortaya koymalıyız. Çünkü bu konuda ön plana çıkan iktidar, izahını en açık şekilde 20 Mayıs 2025’te TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş yapmıştı. “ABD’nin; Irak’ı, Suriye’yi, Sudan’ı, Libya’yı böldüğünü ve sıranın İran’a geldiğini, İran’dan sonra eğer Türkiye, PKK’yı kastederek, Kürtler ile barış yapmaz ise ülkemizin de bir iç çatışmaya sürükleneceğini” aktarmıştı. Bahçeli’nin de bu kadar açık olmasa da benzer izahlar yaptığı unutulmamalıdır. Özetle, Irak ve Suriye’de nasıl savaş ve iç savaşlar sonucunda Kürtçü örgütler devlet yönetimine ortak olmuşlar ise Türkiye’de de savaş, iç savaş olmadan görüşmeler ile bu ortaklık ‘Kurucu önder’ Öcalan ile yapılacak pazarlıklar ile oluşturulmalıydı. Bu proje ortaya atıldığı zaman daha Beşşar Esad Suriye’de devrilmemişti ancak devrileceği ön kabulü yapılmıştı. Oysa bu bir izah değil, bir teslimiyet anlayışıdır. Evet, İsrail’in hedefi bölgede bir Müslüman İsrail yani Tel Aviv’in güdümünde bir Büyük Kürdistan kurmaktır. Bunun için Irak, Suriye ve İran’dan sonra Türkiye’nin parçalanması İsrail’in ve İsrail’de Netanyahu zihniyetinin politikasıdır. Bunu yıllardır anlatıyoruz. Ve İsrail’in bu politikasından dolayı Suriye’de Beşşar Esad devrilmesin diye AKP’yi uyardık. Suriye’de rejim devrilmeseydi, İran ile İsrail savaşamazdı. Yapılması gereken Siyonist ve emperyalist projelere teslim olmak değil, onlara direnerek tarihin çöplüğüne atmaktır. İngiliz Başbakanı 1919’da “Türkler, Asya’nın Kızılderilileridir ve akıbetleri de öyle olacaktır” diye küstahlaşmıştı.
“Bakın, yıkılacağı sanılan İran direndi ve kazandı. ABD’yi masaya oturtmayı başardı. Şimdi hayretle izliyoruz. Hâlâ bizde; ‘Öcalan ile görüşmelere devam edelim, Öcalan’a statü verelim, çalışma ofisi kuralım, anayasa ve yasaları değiştirelim, PKK’ya af getirelim’ diyorlar. Eğer meseleleri söyledikleri gibi ‘İran’dan sonra sıra bize gelecek’ üzerine kurulu olsaydı, şimdi ‘Durun bir bakalım, yeni şartlar oluşuyor’ şeklinde sürecin yavaşlatılması lazımdı” diyen Özdağ, teşhisi yapmakta ama ortaya tedavi koyamamaktaydı…
Amerikan Efsanesinin Yıkılışı!
ABD’nin İran’da “Düşen pilot” olayı, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş %60 uranyumdan oluşan, yaklaşık 440-970 poundluk ana stokunu ele geçirmeye yönelik başarısız bir Amerikan operasyonu için uydurulmuş sahte bir masaldı. Ana stok, pilotun “kaybolduğu” yer olan İsfahan’da bulunmaktaydı. Bu durum, ABD’nin “arama” yaparken bölgeyi neden yoğun bir şekilde bombaladığını ve C-130’ların neden imha edilip ortadan kaldırıldığını sorgulatmaktaydı. C-130’lar ve Özel Kuvvetler bu malzemeyi güvence altına almaya çalışırken yerde vurulmuşlardı. Tüm operasyon, askerleri kurtarmak için büyük bir kurtarma operasyonuna dönüşmüş durumdaydı.
Öyle anlaşılıyor ki; Amerikan tarafı düşürülen F15E uçağının silah operatörünü kurtarmak için başlattığını vurguladığı ve çok sayıda uçak/helikopter kaybettikten sonra kaçmak zorunda kaldığı operasyonu İran’ın elindeki 460 kg uranyumu ele geçirmek için yapmıştı, ama başarısız olmuşlardı. Silah operatörü zaten ayrı bir operasyon ile kurtarılmış ama çok daha kapsamlı bir uranyum ele geçirme harekâtı başarısız olunca bunu itiraf etmek yerine ‘silah operatörünü kurtardık’ hikâyesine sarılmışlardı. Olayları çok iyi değerlendiren Amerikalı analistler bu durumu detaylarıyla aydınlatıyorlardı. Bütün bunların ardından, Trump’ın bir yolunu bulup bölgeden çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Bu arada baştan beri tahmin ettiğimiz gibi, Amerika’daki Siyonist İsrail lobisi İsrail’i eleştirerek kendi durumunu kurtarmaya yoğunlaşmıştı.” yorumları üzerinde durulmalıydı.
İsrail’in Nihai Türkiye Kuşatması!..
İsrail Başbakanı Netanyahu, Hindistan Başbakanı Modi’nin 25 Şubat 2026 tarihli ziyareti öncesinde çok ilginç bir çıkış yapmıştı: “Ortadoğu’nun çevresinde veya içinde bir ‘altıgen ittifaklar sistemi’ oluşturacağız.”
Netanyahu bu ittifakta, İsrail’in yanında Hindistan, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve ismini vermediği bazı Arap, Afrikalı ve Asyalı ülkelerin yer alacağını aktarmıştı.
Peki bu ittifak kime karşı kurulacaktı?
Netanyahu: “Buradaki amaç, hem çok sert darbeler indirdiğimiz radikal Şii eksenine hem de yeni ortaya çıkan radikal Sünni eksenine karşı aynı görüşteki uluslardan bir cephe oluşturmaktır.” itirafında bulunmuşlardı. Netanyahu’nun bölgesel ve küresel ihtirasları karşısında en büyük engel olarak gördüğü Türkiye ile jeopolitik rekabeti farklı bir noktaya çekme niyetinde olduğu açıktı. Yunanistan’dan Hindistan’a, Orta Asya’dan Aden Körfezi’ne ulaşan yeni bir politik satrancın açılış oyunları başlatılmıştı.
Hatırlayınız; 27 Ocak 2026’da Avrupa Birliği ve Hindistan, küresel dengeleri değiştirecek bir serbest ticaret anlaşması imzalamıştı. Bugünlerde herkesi etkileyen ticaret savaşlarında önemli bir adımdı. 16-20 Şubat 2026’da Yunanistan Başbakanı Miçotakis Hindistan’daydı. Yeni anlaşmaya uygun olarak Yunanistan’ın Hindistan’da iki ticari konsolosluk açacağını açıklamıştı. Hindistan’ın bir bölgesel güçten küresel güce dönüşme hırsı bölgede onu Yunanistan ve İsrail’e yaklaştırmıştı.
Netanyahu’nun isim vermekten çekindiği Arap ülkesi de Somaliland ve Sudan gibi konularda onunla aynı noktada duran Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmalıydı. İki ülke; İran etkisi, Husi saldırıları, ticaret yollarının güvenliği gibi ortak kaygılara sahip. BAE’yle çıkar ilişkisi; İsrail için Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki stratejik derinliğini genişletmesi anlamını taşımaktaydı. Netanyahu’nun isim vermeden geçtiği Asya ülkesinin de Kazakistan olduğu anlaşılmaktaydı. Kazakistan lideri Tokayev, İsrail ile normalleşme taahhüdü içeren İbrahim Anlaşmaları’nı son imzalayan ülke konumundaydı.
Türkiye’nin Bu Kuşatmayı Cumhur İttifakı ile Kırması İmkânsızdı!
Netanyahu’nun ‘Altıgen İttifak’ olarak tanıttığı yeni jeopolitik satrançta Türkiye’nin pozisyonunu İsrail açısından anlamamızı sağlayacak bir analiz Jerusalem Post gazetesinde yayımlanmıştı.
Seth J. Frantzman imzalı yazıda: “Türkiye’nin özellikle 2019’dan sonra bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya başlamasının ve Ukrayna-Rusya savaşında bir denge faktörü olmasının oyunu değiştirdiği, Suriye’de Esad’ın düşmesinin bir dönüm noktası olduğu” vurgulanmıştı. Bu değişen politikaların İsrail’de endişeye yol açtığını söyleyen Frantzman yazıyı şu cümlelerle tamamlamıştı: “Ankara, İsrail’in artık bir krizden diğerine savrulduğunu düşünüyor. Özünde Ankara, rollerin değiştiğine inanıyor: Kendini artık krizleri tetikleyen ülke değil, istikrar sağlayıcı bir güç olarak görüyor. İsrail’in ise kriz üretici bir aktöre dönüştüğünü varsayıyor.”
Türkiye, enerji koridoru olmaktan uzaklaşmaktaydı!
Şu anda Amerika’nın, Rusya ile ticarete getirdiği muhtelif kayıtlar nedeniyle Rus gazına olan talep düştüğünden, sadece Mavi Hat, o da kısmen kullanılmaktadır. İyi bir müşteri olan Türkiye’nin bile Rusya’dan almakta olduğu gaz gün geçtikçe azalmaktadır. Oysa Türkiye’nin hem Doğu ve Batı’yı ilişkilendiren bir enerji koridoru olmak hem de doğalgaz fiyatlarını belirleyici bir konuma taşınmak istendiği hatırlanacaktır. Türkiye uzun bir mücadele sonunda Azeri petrolünü dünya piyasalarına ulaştıracak Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın inşasını tamamlamıştı. Zaman içinde Hazar’ın kuzeyinde çıkarılacak Kazak petrolünün büyük bir bölümünün de bu hatta bağlanabileceği hesaplanmıştı. Bunlar ülkemiz için küçümsenmeyecek düzeyde bir başarıydı.
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı, İsrail’e mi Yaramıştı?
Türkiye’nin enerji nakli için bir merkez olması düşüncesi bu ilk hattın inşasından sonra daha da ileriye taşınmıştı. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı adeta bir model olmuş, ardından başlangıçta Azeri fakat ardından İran, belki Türkmen gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak TANAP hattının inşasına başlanmıştı. Bu hat gazı Yunanistan’a götürecek, oradan gaz İtalya’ya nakledilerek muhtelif alıcılara ulaştırılacaktı. Türkiye Irak’ta hüküm süren istikrarsızlığın yatışmasını beklemeden Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile anlaşma yoluna gitmiş, o bölgede çıkan petrolün dünya piyasalarına verilmesini sağlamıştı. Irak Merkezi Hükümeti petrolün aslında kendisine ait olduğunu ileri sürerek, yapılanı Londra’daki hakemler heyetine şikâyet edince Türkiye ve IKBY, Irak’a oldukça yüksek bir ceza ödemeye mahkûm bırakılmıştı.
Türkiye’nin enerji sevkinde kazandığı önemi artıran bir başka gelişme de Rusya’nın ürettiği gazın Karadeniz üzerinden boru hatları ile ülkemize taşınmasıydı. Önce sadece Türkiye’nin ihtiyacını karşılayacağı düşünülen ve Türk Akımı diye de bilinen Mavi Akım Hattı inşa edilmiş, bilahare Trakya üzerinden Rus gazını Balkanlara ve Avrupa’ya ulaştıracak ikinci bir hat da bitirilerek devreye sokulmuşlardı. Kuzey I ve Kuzey II diye anılan bu ikinci sistem Rusya’nın Batı ile ilişkilerinin de nispeten iyi olduğu bir dönemde yapılmıştı. Şu anda Amerika’nın, Rusya ile ticarete getirdiği muhtelif kayıtlar nedeniyle Rus gazına olan talep düştüğünden, sadece Mavi Hat, o da kısmen kullanılmaktaydı.
Doğu Akdeniz’de rezerv sahibi ülke listesi artmıştı.
Her ne kadar, başlangıçtaki gelişmelerin Türkiye’nin istediği yönde olmasına rağmen, bazı ilginç gelişmeler de yaşanmaktaydı. İsrail karasularında, özellikle Gazze kıyılarında bol miktarda gaz rezervlerine rastlanmıştı. Gazın tümünün İsrail tarafından tüketilmeyeceği, bir bölümünün ihraç edilebileceği tartışılmıştı. Bir süre sonra Doğu Akdeniz’de münhasır iktisadi bölge ilan eden başka ülkelerin de gaz rezervlerine sahip olduğu anlaşıldı; Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan listeye katıldı. Aslında İsrail’de üretilen gazın Türkiye boyunca uzanan boru hatlarına katılması ve bu yoldan Avrupa’ya ulaştırılması uygun bulunmaktaydı. İsrail bazı siyasi sorunların aşılmasına bağlı olarak bu yolu kullanacak, diğerleri de buna katılacaktı. Ancak İsrail, Türkiye’deki İslami gelişmelerden rahatsızdı. Türk-Mısır ilişkileri de iyi sayılmazdı. Rum Kıbrıs’ın bu yolu kullanması zaten söz konusu olamazdı. Türkiye’yi kullanmadan Yunanistan veya İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaşan yeni bir boru hattı üzerinde çalışıldıysa da kısa sürede bunun maliyetinin çok yüksek olması nedeniyle çözüm olamayacağı ortaya çıkmıştı.
MHP’den Cumhur İttifakı Şartı: “Rusya ve Çin ile İş Birliği Kurulmalı”
MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal, Moskova’da gerçekleştirdiği temaslara ilişkin açıklamalar yapmıştı. Türkiye-Rusya-Çin hattında önerilen iş birliği modelini muhataplara aktardıklarını belirten Topsakal, Cumhur İttifakı’nın devamına ilişkin önceliğin Bakanlık paylaşımı değil, dış politikada oluşturulacak stratejik bir program olduğunu aktarmıştı. İlyas Topsakal, Devlet Bahçeli’nin “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye’nin Rusya ve Çin’le (TRÇ) ittifak kurma” yönündeki önerisi çerçevesinde, Moskova’da bir dizi temas gerçekleştirdiğini açıklamıştı. Topsakal, ziyaret kapsamında farklı kesimlerle görüşerek önerilen iş birliği modeline ilişkin değerlendirmelerde bulunduklarını anlatmıştı. Dünyada güç dengelerinin hızla değiştiğine dikkat çeken Topsakal, Türkiye’nin tek yönlü dış politika yerine çok boyutlu ilişkiler geliştirmesi gerektiğini vurgulamıştı. Topsakal, “Küresel sistem yeniden şekilleniyor. Türkiye bu süreçte alternatif ortaklıklar geliştirerek hem ekonomik hem de güvenlik alanında elini güçlendirmelidir” değerlendirmesinde bulunmuşlardı.
Öyle ya; içeride PKK ile uzlaşan MHP’nin, dışarıda ÇİN ve RUSYA ile yakınlaşması doğaldı.
ABD’nin İsrail Büyükelçisinin: “Nil’den Fırat’a uzanan bölge İsrail’in hakkıdır!” açıklamasına tepkiler artmıştı!..
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, İsrail’in Ortadoğu’nun tamamı üzerinde kontrol kurmasının “kabul edilebilir” olacağı yönündeki ifadelerine bölge ülkelerinden tepkiler yağmıştı. Huckabee’nin küstah ifadelerine Ürdün’ün ardından Suudi Arabistan, Filistin, Mısır, Irak, Kuveyt, Umman, İİT ve Arap Birliği de tepki koymuşlardı. Söz konusu tepkiler, Huckabee’nin ABD’li gazeteci Tucker Carlson’a verdiği röportajda, Nil’den Fırat’a uzanan bölgenin “İsrail’e Tanrı tarafından vaat edildiğini” savunması ve İsrail’in bu toprakların tamamını kontrol etmesinin sorun olmayacağını söylemesinin ardından yoğunlaşmıştı.
Bu küstahlık konusunda Erdoğan-Bahçeli ortaklı Cumhur İttifakı’ndan ise ciddi bir tepki henüz konulmamıştı!?
Yetmez, Kuduz Netanyahu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Hedef Almıştı!..
Binyamin Netanyahu, İran’a karşı yürütülen askeri operasyonların süreceğini belirtirken Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ı hedef alarak, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarına yönelik politikaları üzerinden sert ifadeler kullanmıştı. İsrail Başbakan Binyamin Netanyahu, İslamabad’da müzakere süreci devam ettiği sırada dikkat çeken küstahça bir açıklama yapmıştı.
Netanyahu, sosyal medya paylaşımında şu ifadeleri kullanmıştı:
“Benim liderliğim altında İsrail, İran’ın terör rejimi ve onun vekil güçleriyle savaşmaya devam edecektir; Erdoğan ise bu yapılarla uyum içindedir ve kendi Kürt vatandaşlarını katletmektedir!..”
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etiketleyerek şöyle kışkırtmıştı:
“Türkiye Cumhurbaşkanı @rterdogan, İran’dan Türkiye topraklarına atılan füzelere tepki vermeyerek bir kâğıttan kaplan olduğunu ortaya koyduktan sonra, antisemitizme başvuruyor ve Türkiye’de İsrail’in siyasi ve askeri liderliğine karşı göstermelik yargılamalar yapıyor. Ne büyük bir absürtlük. Müslüman Kardeşler mensubu, Kürtleri katleden biri, HAMAS’taki ortaklarına karşı kendini savunan İsrail’i soykırımla suçluyor. İsrail ise kendini kararlılıkla savunmaya devam ediyor… Bu şartlarda Erdoğan’ın oturup sessiz kalması ve susması daha iyi olur.”
Oysa daha önce bu Şeytan Eniği Yisrael Katz Sn. Erdoğan’a Övgüler Yağdırmıştı!
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, hatırlanacağı gibi; “Erdoğan bizim için düşman görünümlü dostumuzdur. O bize bağırır biz ona cevap veririz. Onun sayesinde çok kazanımlarımız olmuştur!” açıklamasını yapmıştı. Tabi diğer taraftan Katz, Türk devletiyle Erdoğan hükümetini bilerek karıştırtmaktaydı! ABD’nin Ankara Büyükelçisi ise “Erdoğan’ın İsrail’e sert söylemleri sadece retoriktir” buyurmuşlardı. Fakat, Siyonist şeytan bu gerçekleri kalabalıklara unuttursa da, Milli Çözüm’e nasıl unutturacaktı?
- TRHaber-@trhaber.com – 08.04.2026
- Haberin Var mı?
- Saygı Öztürk – 11 Nisan 2026

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgesel ve küresel ölçekte, Siyonist etki ve yıkım karşısında elini güçlendirecek temel dinamiklerden biri “bir Milli Mutabakat Hükümettir” ve acilen bu döneme geçiş sürecini başlatmalıdır.
Bu da, devlete uzun yıllar hizmet etmiş ve milli devlet aklına çok yönlü katkılar yaparak ve Milli Çözümler üreten beyinler ve birikimlerle sağlanan bir Mutabakat yelpazesini açmasıyla mümkün olacaktır..
Bu atılım Türkiye’nin, iç bünyesinin ekonomik, hukuki, siyasi ve ahlâki alanda toparlanmasına kısa sürede vesile olacak, ve dış politikada anti siyonist bir duruşa sebep olacak ve etkin bir role öncülük etme sürecinde de elini güçlendirecektir..
Eli güçlenmiş,milli bir hükümete kavuşmuş Türkiye Cumhuriyeti, bu aşamada hem bölgesel hem de küresel alanda Millî Çözüm’ün
Para, Pazar, Pakt, Pasaport, Proğram ortaklığına dayanan, çok yönlü bir İslam Birliği projesini hızlıca devreye sokacaktır..
Çekirdeğini ve öncülüğünü Türkiye – İran – Mısır’ın yapacağı ekonomik, askeri, kültürel birliktelik, özellikle bölgesel alanda etkin olan mezhebi, ırçılık temelli kırılmaya namzet fay hatlarının, sağlam zemine oturmasına vesile olacaktır..
Başta Siyonist İsrail’in, yenilmez zannedilen Amerikanın ve çifte standart sahibi AB-Rusya – Çin’nin güç denkleminde nasıl tarumar olup, hizaya sokulacakları günleri hep beraber göreceğiz inşallah..
Rahman ve Rahim Allahın Adıyla
Ey iman edenler! Eğer siz (cihad ederek ve İslami hareketi destekleyerek) Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım edip (zafere ulaştıracaktır. Dünyada izzet ve hürriyete, ahirette ise cennete ulaşıncaya kadar sizi hidayet üzerinde devamlı kılıp) ayaklarınızı sabit ve sağlam tutacaktır.
Muhammed Suresi: 7