Bazı İslami simgeler (şeair ve alamettir), “temsil etme” özelliği nedeniyle, şahsi ibadet ve faziletlerin çok ötesinde ve üstünde bir önem kazanır. Dinimizde, başörtüsü de bunlardandır.
AKP ve MHP’nin başörtüsüne sahiplenmelerinde; siyasi bir istismarcılık, sahte bir kahramanlık ve kolaycılık sırıtmaktadır.
Ama CHP’nin başörtü ve çarşaf yaklaşımı ise; büyük bir siyasi risk taşıması, tehlikeli tartışmalara yol açması, yani parti için riskinin rantından fazla olması nedeniyle, bize göre daha samimi ve ciddi bir adımdır. Birazda Genel Başkanın, şahsi cesaret ve dirayetiyle başlatılan, hatta tek parti diktası ve cunta dayatmasıyla hesaplaşmayı göze alan; Milletimizle ve İslamiyet’le boğuşmayı değil barışmayı amaçlayan bu tutarlı tavrı nedeniyle Deniz Baykal kutlanmalıdır ve hayırla anılacaktır. Öyle arzularız ki kamusal alanda başörtüsü konusunda da bunun gibi duyarlı bir yaklaşım ortaya konulacaktır.
Bu durum; aziz halkımızdan ve inancımızdan hala huzursuzluk duyan kişi ve kesimlere de umarız ibret ve örnek olacaktır.
Ve zaten, özlerinde konuşsalar ve özel derneklerinde din düşmanlıklarını kussalar bile Türkiye bugüne kadar -Başörtüsü, imam hatip, Kur’an kursu karşıtlığı gibi dolaylı sataşmalar dışında- açıkça ve doğrudan, hiç kimsenin yüce Dinimize saldırmayı göze alamaması, aslında İslam’ın zaferi, inkârcıların zafiyeti olarak okunmalıdır.
Evet, Atatürk’ün eşi latife Hanım da tesettürlü ve çarşaflıydı. CHP Erzurum İl başkanı Nevzat Özpeker’in vurguladığı gibi: “Çarşaf Milli Geleneğimizin bir parçasıydı. Osmanlı’da, büyük kentlerdeki hanımlar bile çarşafla dışarı çıkardı”!?
Kısacası, Çarşaflılara rozet takan ve sahip çıkan Sn. Baykal, işte şimdi gerçekten Atatürk gibi davranmıştı. Ama hayret, kendi adamları bile anlamsız bir saldırı başlatmıştı!. Oysa bu gelişme CHP’nin “halk”la” barışması sayılmalıydı.
CHP, 3 Kasım seçiminde çarşafa savaş açmıştı ve yanlış yapmıştı.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınları savunması bazıların aklına 3 Kasım seçimlerindeki reklam kampanyasını getirmişti. CHP, 2002’deki seçimlerden önce halkı çarşafla korkutarak oy toplamaya girişmişti. Gazetelerde yayımlanan reklamda, iki farklı Türkiye kurgulanıyor. CHP’nin iktidara gelmemesi durumunda ülkenin çağdışı bir yönetim tarafından idare edileceği savunuluyor. Bu karamsar tablo, çarşaflı bir bayan ile sakallı eşinin yer aldığı fotoğrafla sembolize ediliyor. CHP’nin iktidar olması halinde ise Türkiye’nin çalışan, kazanan ve gelişen ülke olma yolunda devam edeceği öne sürülüyor ve reklamda şu ifadeler kullanılıyordu: “Hayatınızın seçimi; oyları bölmeyin, geriye dönmeyin. Şimdi oylar CHP’ye, Türkiye ileriye! Ya oylar bölünür, çağdışı bir yönetim gelir, Türkiye yüzü geriye çevirir; Ya CHP iktidarı bütün dünyaya güven verir. Çalışan, kazanan, zenginleşen Türkiye, Avrupa Birliği’ne yol alır.” CHP, bu seçim sonucunda yüzde 19 oy alırken AK Parti oylarını yüzde 34’e çıkarmıştı.
Recet T.Erdoğan: “Temennim odur ki istismar olmasın” derken, kendi kirli niyetini yansıtmıştı…
CHP’deki “çarşaf ve başörtüsü” tartışmasına Başbakan Tayyip Erdoğan da katıldı. Hindistan’a hareketinden önce gazetecilerin soruları üzerine kısa bir açıklama yapan Erdoğan, “O konu hakkında da sadece bir cümle söyleyeceğim. Türkiye’de güzel gelişmeler oluyor. Temenni ederim ki bu süreç aynen bu şekilde döner. Fakat bir şey olmamasını istiyorum; o da istismar.” dedi. Başbakan, başörtüsü meselesinin yıllardır istismar edildiğini belirterek. Erdoğan, “Üniversitelerde olmasın siyasette olsun deniyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Ben size daha enteresanını söyleyeyim; eğer şöyle bazı YouTube filan onlara bir girerseniz oralarda aynı partinin bazı toplantılarında maalesef bırakın çarşaflıyı başörtülülerin dahi oralara nasıl sokulmadığını, onlara karşı nasıl bir mücadele yürütüldüğünün belgeleri bizlerin elimizde var.”
Erdoğan, Deniz Baykal’ın “Bizimkiler masumane.” sözünün hatırlatılması üzerine de şu yorumu yaptı: “Zararlı zararsız olduğunu neye göre ölçüyor? Ellerinde böyle bir ölçüm aleti mi var? O ölçüm aletini bizlere de versin, biz de bunları ona göre bir araştıralım. Yoksa bir röntgen cihazıyla mı dolaşıyorlar?” Bu tavırda Recep T. Erdoğanın “başörtü sorununu biz istismar ediyoruz, Baykal başka şeyleri istismar etsin” mesajı sırıtıyordu.
CHP: “Allahaısmarladık”tan sonra şimdi de çarşafa mı sığınmıştı?
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınlara kendi elleriyle parti rozetini takmasını “istismar” ve “yerel seçim yatırımı” paydasında açıklamaya çalışmak; önyargılarımızı ve alışkanlığımızı devam ettirmek anlamına gelir; doğru analiz yapmış olmayız. “Kan kusup kızılcık şerbeti içtik” demeye eşdeğer bu işi, CHP’ye yaptıran dinamiklerin doğru okunması gerekiyor.
Hatırlayalım.
Deniz Baykal bir zamanlar “Anadolu İslam’ı” diyordu. Zaman geldi kürsülerden “Ey Oğul!” diye başlayan Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye vasiyetini okuyordu. Bazen daha cesur davranarak parti toplantılarında ön sıralara türbanlıları oturttu. Bunlarla yetinmeyerek ve İlahiyat profesörü Yaşar Nuri Öztürk‘ü CHP milletvekili yapıyor, ama hıyanete uğruyordu.
Bütün bunlar CHP’nin derin sancısını gösteriyordu. Çünkü toplumdan gelen dindarlık merkezli talepler gittikçe güçleniyordu. CHP de, siyasi bir parti olarak bu taleplere “bir şekilde” karşılık vermeye çalışıyordu.
Milliyetçi ve dindar insanların oyuna talip olabilmek için “Allahaısmarladık” kelimesinden medet uman İnönü dönemi CHP’si ile Anadolu İslam’ını seslendiren Deniz Baykal‘ın CHP’sini yan yana koyduğumuz zaman, CHP’nin karşı karşıya kaldığı (veya başarmaya çalıştığı) zorunlu değişim daha iyi anlaşılıyordu.
Baykal bu defa daha da ileri ve cesaretli bir adım atıyordu.
Çarşaflı kadınlara rozet takmak, Deniz Baykal için ciddi risk anlamına geliyor. Deniz Baykal’ın riski CHP’nin sadece tarihinden kaynaklanmıyor, parti içindeki derin CHP ile bu partide kendini anlamlandıran katı laik kesimler Baykal’ın riskini arttırıyor. Deniz Baykal, sırf seçim yatırımı olsun diye çarşaflı kadınlara rozet takmış bile olsa, bu durum onun üstlendiği riski azaltmıyor, büyütüyor.
Öyleyse; çarşaflı kadınlara rozet takmak, CHP’nin eskisine göre daha yoğun dindarlık merkezli talepleriyle karşı karşıya olduğunu (veya toplumdaki değişimi anlayıp okuduğunu) gösteriyordu. Çünkü “çarşaflı kadın ve CHP fotoğrafı” Anadolu İslamlı, Edebalili ve Yaşar Nurili CHP fotoğrafından daha ileri bir durumdu. Bu görüntü CHP’nin kolay verebileceği bir poz özelliğinden çok öte bir anlam taşıyordu. Demek ki talep artıyor, sancı büyüyordu. CHP bir defa daha; İslam, dindarlık, tesettür üzerinde ciddi ciddi düşünmek zorunda kalıyordu.
Dindarlar, özgürlük taraftarları, “milletle barışık sol” aydınlar çoğalıyordu.
CHP’ye: “daha önce neredeydin, neden Anayasa değişikliğine evet demedin, neden üniversitede başörtüsünü desteklemezsin?” şeklinde sorular sormak yerine; “CHP’yi seçim zamanında dindarlaştıran unsurların sürekliliği nasıl sağlanır”ı düşünmek daha doğru görülüyordu. Yani milletle, dolayısıyle islamiyetle barışmak mecburiyetini artık her kesim hissediyordu.[1]
CHP’den belediye başkan adayı olacak bir zât, “hanımından” başlayarak, ailesindeki “çarşaflı” kadınları salona götürüyordu…
Baykal da, “adayının salona doluşturduğu çarşaflılara” rozet takmak suretiyle, “aslında din karşıtı değiliz!” mesajını vermeye çalışıyordu. Bize göre doğrusu da buydu.
Ama, Nur Serter, Canan Arıtman, Birgen Keleş, Necla Arat gibi “radikal Kemalistler” her ağızlarını açtıklarında, “başörtülü hanımefendilere” hakaret yağdırıyordu!..
Hala, onları, “ikinci sınıf vatandaş” olarak görüp horluyordu.
Baykal ise bir yanlışlık yapıyor çarşaflıları ikiye ayırıyordu: Bizim çarşaflılar ve öteki çarşaflılar!?
Kendisinin deyimiyle “O (CHP’ye katılan) çarşaflılar farklıydı. Onlar kızlarını çarşafa sokmak istemiyordu.”
İkinci olarak, CHP’ye katılan kadınların “masumane” bir şekilde örtündüğünü söylüyordu.
Sanırım elinde bir çarşaf-ölçer makine vardı ve hangi çarşaflının masumane, hangisinin şeytani olduğunu gösteriyordu bu makine. Makineden geçenler CHP’ye giriyor, takılanlar dışarıda kalıyordu. Ama iki tip örtünenin bir ortak yanı var, ikisi de üniversiteye kesinlikle giremiyordu..
“Girelim” derlerse, o zaman CHP hassaslaşıyor, “Orada dur” diyordu.
Bazı sözde aydınlar niye rahatsız olmuşlardı?
Cumhuriyet mitinglerinde “Türkiye laiktir laik kalacak” diye CHP saflarında yürüyenler onlar değil miydi?
Başbakan Erdoğan, “Velev ki türban siyasi simge olsun” diyerek, üniversitelerde türbanı serbest bırakan anayasa değişikliğini MHP’nin desteğiyle Meclis’ten geçirdiğinde dava açarak yasayı iptal ettiren CHP değil miydi?
Bu insanlar televizyonu açtıklarında “ezber bozan” Baykal’ı izliyor. Deniz Bey, çarşaflı kadınlara törenle CHP rozeti takıyor: “Örtülü kadınlarımız, zincirlerini kırıyor!”
Böylece kadınlar AKP’den CHP’ye geçince özgürlüklerine kavuşmuş oluyor!
CHP bu kadınların 1990’ların başında “örtünerek” özgürleşmeyi bir “modernite” tezi olarak Refah Partisi ile birlikte hayata geçirmeye çalıştıklarını unutmuşa benziyor. Prof. Nilüfer Göle, İslamcı genç kızların siyasallaşmasını bir atölye çalışması olarak “Modern Mahrem”de anlatmıştı. Tayyip Erdoğan’a İstanbul’da belediye başkanlığını ve başbakanlık yolunu “başörtülü” kadınlar açtı.
CHP şimdi Refah’ın/AKP’nin en güçlü olduğu alana girmeye çalışıyor. Çünkü Mart 2009’da yerel seçimler vardı.
Ancak Sultangazi ilçesinde Doğulu bir aşiretin 7-8 bin oyunu alma uğruna, kara çarşaflı kadınlara rozet takmakla AKP’den kaçan oylar CHP’ye akar mıydı?
Baykal, “kültürel muhafazakârlık” ile siyaseti ayırdıklarını, dini inancı, kıyafeti ne olursa olsun CHP’ye girmek isteyen herkese kapılarının açık olduğunu söylüyor.
CHP’nin “çarşaf açılımı” muhafazakâr çevrelerde “ılımlı laiklik” adımı olarak görülüyor.
Her seçim öncesi “tutarsızlıklar denizi”nde yüzen Baykal bu defa da siyasal İslama göz kırpıyor. İnandırıcılık girdabında çırpınıyor. Acaba, üniversitede türbana özgürlük sağlayacak mı? (…) diye soran Derya Sazak’ın derin yaraları sızlamaya başlamıştı.
Velev ki seçim yatırımı olsun, yine de önemli ve anlamlıydı..
CHP lideri Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınlara parti rozeti takması, siyasetin en sıcak tartışma konusuydu. Destekleyen olduğu kadar karşı çıkan da oluyordu.
Ulusalcı kontenjandan Meclis’e giren Nur Serter ve Necla Arat gibi milletvekilleri, bu açılımdan rahatsız olduklarını gizlemiyor, karşı görüşlerini kamuoyuyla paylaşıyordu.
Çarşaflı kadınları partiye kazandıran isim İstanbul İl Başkanı Tekin Gürsel, bir süredir CHP’nin klasik çizgisinin dışına çıkan farklı yaklaşımlarıyla dikkat çekiyor. Gürsel’in ‘Taban rahatsız.’ diyen Necla Arat’a tepkisi çok sert oldu, Akşam Gazetesi’ne verdiği demeçte “Biz aslımıza dönüyoruz. Onu yok say, bunu yok say. Her kesimden insanlar gelecek. 16 aydır buradayım, Necla Arat’ın bir kez yüzünü görmedim. Lütfetsin de sokağa insin…” diyordu.
Velev ki seçim yatırımı olsun, katı ideolojik çizgisiyle topluma yabancılaşan bir partinin sert tutumunu esneterek başörtülülere, çarşaflılara ulaşma girişimi niye rahatsız edici bulunuyordu? Serter ve Arat gibi isimler tamam karşı çıkabilir de toplumsal barışı önemseyen kesimlerin Baykal’ın yeni açılımına tepki göstermesi kafa karıştırıyordu. Velev ki seçim yatırımı olsun; CHP’nin başörtüsüyle, çarşafla barışması küçümsenmeyecek bir gelişmeydi ve desteklenmesi gerekiyordu. Sandığın kerameti de diyebilirsiniz, ama çarşafın üzerine altı oklu rozet Türkiye için küçük ama CHP için çok büyük bir adım özelliği taşıyordu. Bu durum, CHP içindeki ideolojik isimlerin huzursuzluğundan da rahatlıkla anlaşılıyordu. Baykal’ın, geri adım atmadan ileriye doğru yürümesi bekleniyordu.
Aslında, bu tartışmalar sorunun başörtüsü değil, CHP’nin üstesinden gelemediği “seçkinci oligarşi” olduğunu, tartışmalar özetliyordu. Bu seçkinciliğin üstesinden gelip CHP’yi geniş halk kitlelerine açmaya çalışan İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, yeniliklerin takip edileceği asıl adres olarak öne çıkıyordu.
Öyle ya, AKP’ye oy verirken oluyor da, CHP’ye oy verirken neden olmuyordu?’ CHP lideri Deniz Baykal’ın 16 Kasım pazar günü İstanbul Sultangazi’de türbanlı ve çarşaflı hanımlara ‘Altı Oklu’ parti rozeti takmasıyla başlayan tartışmayı en iyi dün Meclis grubuna hitap ederken sarf ettiği bu cümle anlatıyordu.
(…) Hayrünisa hanım türbanlı diye Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını artık Meclis’teki Cumhuriyet törenleri dahil boykot eden Baykal’ın “Lütfen siyaseti artık yukarı çekelim, siyaseti kılık kıyafetin bir parçası, uzantısı görmeyelim” demesi elbette ezber bozucu ve şaşırtıcıdır. (…) diyordu.
CHP’de belki de iç muhalefet olarak sesi tek çıkan isim olan Haluk Koç ‘CHP’nin çizgisiyle kara çarşaf uyumlu mu?’ diye soruyor ve derin mahfillere mesaj yolluyordu.
Çarşaflama…
“Çarşaf getir giyeyim, Baykal’a görüneyim
Şu medyanın önünde, CHP’ye gireyim
Çarşafa bürünürsün, partide görünürsün,
Altıoklu rozetle, pek de ‘laik’ görünürsün”
CHP lideri Deniz Baykal’ın çarşaflı hanımları CHP rozeti takarak partiye kaydetmesi karşısında Rıfat Yörük dayanamamış, “Karpuz getir yiyeyim” türküsünü yukarıdaki şekilde yeniden düzenliyordu.
Deniz Baykal Fikret Bila’ya: – Örtülü kadınlar zincirlerini kırıyor, diyordu.
Doktor Seda Türköz ise, hırsından hırçınlaşıp şunları soruyordu:
“- Kadınlar örtünme ile ilgili zincirlerini Mustafa Kemal’in devrimleri ile kırmadılar mı? MSP, Refah, Fazilet, AKP kadınları tekrar zincirlemeye çalışıyor diye isyan etmiyor muyuz? Şimdi bu ne lahana turşusu?” Oysa asıl turşu kendileri oluyordu.
“Baykal, “CHP’nin ilkelerini, değerlerini içine sindiren herkes, giyim kuşamı ne olursa olsun CHP’de siyaset yapma hakkına sahiptir” diyordu.
Ne güzel… Peki yarın AKP kalksa da:
“- Öyleyse gelin milletvekili ve memurlara yönelik türban ve çarşaf yasağını birlikte kaldıralım, derse ne yanıt verecekler?” diye soranlar, maalesef sinsi mahiyetlerini ortaya koyuyordu.
Oysa, Baykal doğrusunu yapıyor, partinin kapılarını örtülü örtüsüz ayrımı yapmadan toplumun bütün renklerine açıyordu.
‘Arap giysisi’ demiyordu, dışarıdan ithal, ‘Kur’an’da yok siz de niye var?’ diye olayı çarpıtıyordu. Olduğu gibi kabullendi. Yanlış olan ayrımcılıktı, kadınları giysisine göre değerlendirerek başı kapalı olanları reddetmekti. (…)
Yapılan grup toplantısında her türlü itiraza rağmen ‘Kimseyi sakalıyla bıyığıyla giyimiyle yargılamayın, herkes eşittir. Biz kimseye geleneğini bırak, örtünden vazgeç deme hakkına sahip değiliz’ diyerek açılımın arkasında duruyordu.
Ama, Baykal’ın işi gerçekten zordu. Başörtülü kadınları sadece seçim zamanlarında hatırlamadığını Ankara’daki davranışlarıyla göstermek zorunda bulunuyordu.
“Allah iltihakınızı versin!” diyenlerin endişelerini gidermesi gerekiyordu.
Çarşaflı bayanların CHP’ye üye olduğuna dair gazetelerde çarşaf çarşaf haberler gördükçe bir yandan neşemi buluyor, bir yandan da “Allah iltihakınızı versin” diye söylenmeden duramıyorum. Her şey o kadar iğreti hazırlanmış ki, insana “bu kadarı da olmaz” dedirtiyordu.
Star televizyonunun Uğur Dündar’lı akşam haberlerinde yine aynı manzara vardı. Başı bağlı üç bayan nasıl CHP’li olduklarını bir mühtedi(ye) edasıyla anlatıyordu.
Her iki bayan da şimdiki yerlerinde hür ve özgür olduklarını, eski günlerin geride kaldığını söylemelerine rağmen nedense başlarını örtmeye devam ediyorlardı. İşin ilginç tarafı şu ki; bu haberi yapanlar milletin bunları yediğini sanıyordu.
Mademki çağdaş yaşamla baş kapamanın ne denli gereksiz bir şey olduğunu fark ettin o halde hâlâ başını kapıyor olmanın ne âlemi var? Aç gitsin! Tabii ki bu başı bağlı bayanlar ezkaza başlarını açtıklarında büyü bozulacak ve vitrinin camı çatlayıverecektir. Bunu çok iyi bildikleri için çakma başörtülü pozisyonlarını sürdürmekte yarar görüyorlar. Hiç şüphesiz CHP’nin bu gayreti göle maya çalmaktan farksız nafile bir uğraşa benziyordu.
Deniz Baykal “ya tutarsa!” ümidiyle böyle bir göz boyama yoluna gidiyorsa bilmesi gerekir ki bu teşebbüs ve safdilli girişim bumerang olup mevcut seçmeni de partisinden ürkütüp kaçıracaktır.
CHP muhafazakârlık noktasında inandırıcılığı olmayan bir partiydi. Daha önce Deniz Baykal bu sınavı birkaç kez kaybetmişti. Anadolucu, Mevlana felsefesine, Şeyh Edebali ülküsüne bağlı söylemlerden çabucak nasıl çark edildiğini cümle âlem biliyordu.
Başörtüsünü deforme edemedik bari başörtülü çoğunluğu deforme ederek, ne yaptığını bilmeyen ciddiyetsiz yığınlar haline getirelim uğraşıdır. Fakat çakma muhafazakârın takkesi çabucak düştüğünden kel görünüveriyordu.
Bütün bunların “örtülü ödenek”ten pay kapma hevesi olmaması temenni ediliyordu.[2]
BU gerçeği sezen ve “Laikce bir tedirginlik hisseden” Hürriyetin havarisi bay Oktay Ekşi şunları yazıyordu:
(Bu gidişle) Tamamen başka bir şey; yani, “laikliği koruyamaz hale gelmiş bir Türkiye” çıkacak.
Örneğin Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 10′uncu ve 42′nci maddelerini değiştiren yeni bir yasanın Anayasa’ya aykırı olup olmadığı konusu karşısına geldiği zaman;
“Anayasa’nın değişmez maddeleri başka, bunlar başka! Yasa koyucu belli usullere uyarak Anayasa’yı değiştirdiyse, bize laf düşmez” diyecek.
Başta -belki de Tayyip Erdoğan‘dan daha da heyecanlı bir şekilde- Deniz Baykal olmak üzere pek çok politikacımız, “Üniversite öğrencilerinin türbanlı olarak öğretim kurumlarına girmesi, onların şahsi tercihleridir. Buna kimse karışamaz” görüşünü savunacak.
Türkiye yıllardır çözemediği bir problemi çözdüğünü sanmanın bayramını yaşayacak.
Tamam da… “Türban bir siyasi simgedir. Bunu kamusal alanlarda, özellikle okullarda kullanmakta ısrar edenler aslında şeriat özlemcilerinin siyasi emellerine hizmet ediyorlar. Onunla kalmayıp öteki öğrenciler üzerinde de baskı kurmak istiyorlar. O nedenle gerçek özgürlükçü yaklaşım, bu baskıya izin vermemeyi gerektirir” diyenler bugüne kadar kendilerini mi yoksa başkalarını mı aldatıyorlardı, sorusuna kim ne yanıt verecek?
Bu ödünü ötekiler izleyince, yani “Üniversiteden mezun olan türbanlı bir kız öğrenci kaymakam olunca neden türbanını çıkartsın?” denince ne olacak?
Kamu görevlilerinin de türbanla veya çarşafla işe gelmelerine ve o kıyafetle çalışmalarına sıra gelince Deniz Baykal, “Yooo! O kadar değil! Biz Atatürk devrimlerine bağlı bir partiyiz. Kamu kurumlarında çarşafla görev yapılmasına karşıyız” diyerek engel olabilecek mi?
Deniz Baykal bu son “çarşaf” olayında kendi sözlerindeki kadar “samimi” de olabilir, “seçim” yatırımı olarak bu ödünü verebilir de… Bizce iki halde de sonuç değişmez:
Sonuç dediğimiz, “laiklikten bir kere ödün verince onu ötekilerin izlemesine kimsenin engel olamayacağı” gerçeğidir.
Bay Oktay Ekşi, aslında İslamiyet’le, yani Milletle asla baş edilemeyeceği ve “Laikliğin din düşmanlığı şeklinde yürütülemeyeceği” gerçeğini gören ve bir kez daha milli ve manevi değerlerimize yenilen malum ve mel’un kesimlerin ekşimelerini yansıtıyordu!.
[1] Milli Gazete, Erol Erdoğan, 22 Kasım 2008
[2] Milli Gazete, Siyami Çetenek, 21 Kasım 2008, Sh:13

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ALLAH RAZI OLSUN HER ZAMAN YAZILARINIZI TAKİP EDİYORUM. TÜRKİYE VE DÜNYA MESELELERİNE ÇOK GÜZEL YORUMLAYEYORSUNUZ…
İşbirlikçi zurnalar! İşbirlikçiler, Siyonist ve emperyalistlerin elindeki ZURNA gibiydiler! Siyonist ve emperyalistler, işbirlikçi zurnalara nasıl…
AKP’nin "Terörsüz Türkiye" maskesi altında aslında nasıl bir iş birlikçilik içinde olduğunu ve ülkemizi adım…
İçsel Devletin Anatomisi. Ruhun Sürgünü ve Nefsin İhtilali… İnsan ruhu, farklı birimlerin çalıştığı devasa bir…
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… ”Ki; (kıyamet ve mahşerde) kişi o gün, kendi öz kardeşinden kaçacaktır;…
Şimdi koca, ömrüm kayıp Şerre uydum, Hak’tan cayıp Yeter artık, utan ayıp Neler ettin, nefsim…
Siyonizmin ülkeleri böl parçala yut stratejisinin akıl babalarından ve geliştiricilerinden ilham alan sözde milli dayanışma…
TÜRKİYEM UYAN ARTIK! Ahlaki, manevi, sosyal ve ekonomik yönden bu kadar çürümüşlüğün ve çöküşün olduğu…
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…