YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980748720e8d
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 4
Bugün : 16827
Dün : 57744
Bu ay : 74571
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48777884
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Hatırlanacağı gibi, bay Recep T. Erdoğan ABD “umre”si sonrasında Hindistan’a gitmişti. Bu ziyaretin, “Yahudi Lobilerinin talimatıyla yapıldığı ve Amerikanın İran saldırısına destek arandığı” şeklindeki tahminlerimiz gerçekleşmişti.

Recep Başbakan Hindistana bir “teklif”, bir de “tehdit”le gönderilmişti.

Teklif: ABD’nin İran saldırısına dolaylı da olsa destek sağlar, limanlarınızı ve gerekirse üslerinizi kullandırırsanız, Bakü- Ceyhan üzerinden İsrail Hayfa’ya ulaşacak petrol ve doğal gaz hattını Hindistan’a uzatırız. Sizde daha başka imkan ve avantajlar sağlarız.

Tehdit: Yok eğer, bu teklife yanaşmaz da; İran, Rusya ve Çin cephesinde yer alırsanız; ülkenizde Müslüman-Hindu çatışmasını anarşik olayları ve isyanları kışkırtır, Pakistanla aranızda savaş çıkartırız!

Bombay’da 200 kişinin ölümü ve yüzlerce insanın yaralanmasıyla sonuçlanan terör saldırıları, Hindistan’ın bu teklifi ve tehditleri kabul etmediğini göstermekteydi.

  • Bombalı ve silahlı kanlı saldırıların güya İslamcı teröristlerce gerçekleştirildiği
  • Bunların Pakistandan yönetildiği
  • ABD ve İngiliz vizelilerin ve özellikle Yahudilerin hedef seçildiği…
  • Teröristlerin kimlik kontrolü, hatta pantolonlarının sıyırtıp “sünnet tespiti” yaptıkları ve Müslümanlara dokunmadıkları söylentilerinin, tamamen hesaplı ve kasıtlı hazırlandığı ve suçun Müslümanlara yıkılmaya çalışıldığı her halinden sezilmekteydi ve zaten böyle bir operasyonun, ancak ABD ve İsrail tarafından, CIA ve Mossad eliyle yapılabileceği, tarafsız uzmanların ortak kanaatiydi. Üstelik, El-kaide bile CIA’nın güdümünde değil miydi?

Ama ne var ki; İran saldırısına karşı oluşacak yeni bir cepheyi etkisiz kılmak ve Rusya’yı Kafkasyada uğraştırmak hevesiyle, Saakaşfiliyi Osetya’ya sokan ABD, nasıl bir hezimet ve rezalete uğradıysa, Hindistan kışkırtmalarının da öylesine ters tepeceği kesindi. Zaten, Milli Türkiye’nin, bu olayın hemen ardından ABD’nin bile el sıkıştıramadığı Afganistan ve Pakistan liderlerini, İstanbul’a çağırıp kucaklaştırması Hindistan’daki bazı savaş çığırtkanlarını ve Siyonist kuklalarını sindirmeye yetmişti.

E. Pilot Albay Zübeyir Batur “İran’da Kıyamet Senaryoları” İsimli bir kitap yazmıştı.[1] Kitapta Ortadoğu’yu ve Yurdumuzu ilgilendiren birçok önemli bilgi ve belge yer almıştı. Ülkemize ve bölgemize yönelik, emperyalist kuşatma konusuna da kısmen ışık tutmaktaydı. Ancak, bölge barışına ve Türkiye’nin bağımsızlık ve bekasına en büyük tehdit ve tehlike olarak, İsrail Siyonizmini ve ABD emperyalizmini değil de, İran’ı gösterme gayretleri hem bir çarpıtmaydı, hem de mide bulandırıcıydı. İsrail’in elinde bulunan ve tamamına yakını Türkiye’ye yönelik konuşlandırılan nükleer füzelerin değil de, İran’ın, böyle gitmesine müsaade edilse bile yıllar sonra ancak üretileceği atom bombasının; “kapımıza dayanmış korkunç bir kıyamet sebebi” gibi algılanması, doğrusu kafa karıştırıcıydı.

Ama her şeye rağmen, İsrail’in Siyonist hevesleri ve ABD’nin emperyalist hedefleri ve bunların yakın gelecekte hangi girişimleri tetikleyeceği konusunda, kitapta önemli ipuçları bulunmaktaydı:

İşte onlardan bazıları ve yorumları:

Siyonistlerin iddiası şunlardan oluşuyordu:

İran kaynaklı global terörizmin başlıca hedefi Amerika Birleşik Devletleri’dir. ABD’nin Kanada, Meksika sınırları ve sahilleri aynı uyuşturucu kaçakçıları gibi yasadışı girişlere fevkalade müsaittir. Bir atom bombası için gerekli olan nükleer malzeme yaklaşık 10-12 kilogramdır, yani bir futbol topu büyüklüğündedir. İran’ın bu malzemeyi ABD’ye sokması bilahare bunları bir araya getirmesi mümkün ve muhtemeldir. Atomik bombanın yapılması oldukça kolay hale gelmiştir. İran bomba temininde Hizbullah’la yakın işbirliği içerisindedir. Bu bomba ABD hudutlarından girebilir, dünyada SCUD füzelerinden binlercesi vardır ve İran bu füzelere sahiptir. Bunun yanında İran kendisi uzun menzilli füzeler üretmiştir. Bu füzeler gemilere gizlice monte edilerek ABD sularına girebilir. ABD Deniz Kuvvetleri, açık denizlerde gereği kadar keşif yapmakta yetersizdir. Esasen pratikte bu imkân dahilinde de değildir, her gün binlerce gemi ABD sularına giriş yapmak mecburiyetindedir.

Böyle bir gemiden New York’un birkaç yüz mil açığından nükleer başlıklı bir füzenin atılması hiç de zor görülmemektedir. El Kaide ve Hizbullah terör örgütlerinin arkasına sığınıp kendisini de saklayabilir. Bütün bunlar muhtemel senaryolar olmakla beraber imkân dışı da değildir. Halen İran Deniz Kuvvetlerinde bulunan dizel denizaltılarının menzilleri ABD kara sularına erişebilecek kabiliyettedir ve bu denizaltılar deniz altından füze atma kabiliyetine sahiptir aynı kabiliyet Kuzey Kore içinde geçerlidir. İmal ettikleri füzelerin menzilleri Alaska ve Hawaii’yi kapsadığı bilinmektedir. Son yıllarda bu varsayımları haklı çıkaracak olaylar yaşana gelmiştir.

İran, son Lübnan-İsrail Savaşı’nda, Lübnan’dan İsrail’e 4000 civarında füze attırdığı söylenmektedir.

İran yönetiminin bildirilerinde: “52.000 intihar bombacısının, batıyı ve özellikle ABD ve İsrail’e gönderilmeye hazır oldukları” açıkça ilan edilmiştir.

İran’ın nükleer silaha sahip olması halinde Sünni Suudi Arabistan’da bu silaha sahip olmak isteyebilir. İran’a komşu tüm Sünni Arap ülkeleri İran’ın füzelerinin menzilleri içerisindeler.

ClA’ye göre İran 10 yıl içerisinde atom bombasına sahip olacaktır. Ruslara göre ise bu süre 1 yıldır, diğer yakın gözlemcilere göre ise halen bu silaha sahiptir. Esasen İran yönetiminin son beyanlarındaki meydan okuma tavrı da bunu doğrular mahiyettedir.

İran, ABD veya İsrail’den veya her ikisinden gelebilecek saldırıda bölgedeki müttefiklerini de içerisine alabilecek nükleer saldırıyı gerçekleştirebilir.

ABD’nin karşı karşıya kaldığı sorunların en büyüğü, Irak’ta bölünmeyi önleyememektir. Ülkede üç büyük toplum vardır, %60 nüfusa sahip, Şiiler ki Irak’ın petrol ve ziraat olarak en verimli olan güneyinde, %5-10 azınlıkla Kürtler Kerkük ve Musul petrol bölgelerinin de içerisinde bulunduğu kuzeyde geri kalan %30 Sünni topluluk ise orta bölgelerdedir.

Kuzey Irak’a komşu Türkiye, Suriye ve İran, Kürtlerin, Kerkük ile bölgede güçlenmesini, dolayısıyla ileride bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını istememektedirler. Bu ülkelerde bulunan azınlık Kürt nüfusu Kürt devletinin kurulmasında sorun yaratabilir.

2007 yılı itibariyle günlük 300 milyon dolarlık petrol gelirinin önemli bir miktarı nükleer silahlanma yarışına ve uluslararası terör örgütlerini desteklemeye harcanmaktadır. Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad terör örgütleri İran tarafından oluşturulan fonlardan desteklenmektedir. Denilebilir ki İran, dünyada global terörizmin en etkin biçimde sponsorluğunu yapmaktadır. Her üç terör örgütü ile de birlikte koordineli bir şekilde çalışılmaktadır.

Adı geçen terör örgütleri batı dünyası tarafından terör örgütü olarak bilinmelerine karşın Ortadoğu’da ABD ve bölgedeki diğer batılı koalisyon güçlerine karşı direniş gösteren ülkeler tarafından sevilmekte ve destek verilmektedir. Hizbullah örgütü Lübnan’da Hıristiyan gruplar tarafından açık olarak İsrail’e karşı destek almaktadır.

Allah’ın partisi anlamına gelen Hizbullah, özellikle 1979’da İran’da gerçekleştirilen devrimden sonra İran’ın Ortadoğu’daki geleceğe yönelik stratejilerinin de bir aracı olmuştur. Ortadoğu’da birkaç defa etnik çatışmalara sahne olan Lübnan’da Hıristiyan azınlıklar dahi Hizbullah’a destek çıkmaktadır.

1979 da bir anlamda Şii Devrimi de denilen devrim tüm Ortadoğu’da Şiiliğin yasallaşmasında da bir dönüm noktası olmuştur, ana gaye İsrail’in bölgedeki yayılmacı politikasını kırmaktır, bu noktada ortak payda ortak amaçtır.

Başlangıçta Şaha karşı savaşanların parolası olan Allah’ın partisi sloganı (Hizbullah) bilahare İsrail karşıtı hareketin sloganı olmuş ve tüm Ortadoğu’nun sorunu haline taşınmıştır.

ABD istihbarat kaynaklarının değerlendirmelerine göre, İran’ın nükleer silahları geliştirme programlarını durduğuna dair haberleri, İsrail’in, İran’a karşı uluslararası alanda başlattığı yaptırım kampanyasını zayıflatacaktır. Bu raporlar ABD’nin olası bir askeri harekâtını da zayıflatmaktadır, bu durumda İsrail, tehdidin tehlikeli boyutlara gelmesi halinde tek başına kalacağı endişesini taşımaktadır.

İsrail istihbarat kaynaklarına göre, İran nükleer programına ciddi boyutlarda devam etmektedir. İran İslamik rejiminin stratejisi, İsrail’in Ortadoğu’daki varlığına son verme esası üzerine kurulmuştur, uzun menzilli balistik füzelere sahip olma hedefinin gerisinde yatan gerçek de budur. İsrail ise İran’daki silahlanmanın tehdit boyutlarına ulaşmadan önlenmesini her platformda, batının önüne koymaktadır.

Oysa görünen o ki, ne Güvenlik Konseyi, ne de Birleşmiş Milletler Teşkilatı, İran üzerine yaptırım uygulamaları etkili olamamıştır. Artık ülkeler; uluslararası güçlerle dünyanın birçok bölgesinde süregelen çatışmalara çözüm bulunamadığını, geç de olsa anlamışlardır, Kıbrıs, Keşmir, Kenya, Somali, Lübnan, bunun tipik örnekleri sayılır.

İran’ın nükleer silah programlarını durdurduğunu bildirdiği 2002 yılından bugüne kadar 4 yıl geçmiş ve ABD ile Tahran arasındaki gerilim nispeten azalmıştır. Ancak İsrail makamlarına göre gerçek durum; söylenenden daha ciddi boyutlardadır, İsrail Savunma Bakanının beyanlarına göre; İran’ın nükleer programları devam etmektedir ve İsrail, dünyanın arka tarafındaki, (bu da ABD oluyor), ülkenin istihbaratına göre hareket edemeyeceğini zaten açıklamıştır.

İran’da Nükleer Dönem Başlıyor

Batı dünyasına karşı İran’ın en güçlü kozu Çin’dir, o Çin ki her geçen gün uluslararası piyasalarda önlenemez yükselişi ile daha şimdiden dünyada ikinci süper güç olma yolunda önemli adımlar atmış ve itibar kazanmıştır.

Kuzey Kore ile yapılan ve nükleer tesislerin kapatılmasına ilişkin altılı görüşmelerde de ağırlığını koymuş ve Kuzey Kore hükümetini ikna edebilmiştir. Çin, İran ile imzaladığı anlaşma ile İran’a yapacağı 70 milyar dolarlık yatırım karşılığı, 250 milyon ton sıvılaştırılmış doğalgazı 30 yıl süre ile garanti altına almıştır. Buna ilaveten, İran’ın, Irak hududuna yakın bölgesindeki petrol yataklarından günde 150.000 varil ham petrolün 25 yıl süre ile Çin’e nakli, anlaşmaya bağlanmıştır.

Hindistan, İran’la Çin benzeri bir anlaşma ile 25 yıllık anlaşma imzalayarak İran pazarında, Çin ile eşit şartlarla söz sahibi olmuştur. Her yıl 7,5 milyon ton sıvı gaz karşılığı, İran’da Yadavaran da dahil olmak üzere muhtelif yerlerdeki petrol sahalarında yatırımlarda bulunacaktır. Gerek Çin ve gerekse Hindistan’ın İran’la yaptıkları bu anlaşmalar stratejik anlamda İran’a avantajlar sağladığı gibi, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyinde de güç ve destek sağlayacaktır, bu anlaşmaların ABD’nin İran’a uygulamaya çalıştığı ambargoya da tepki niteliğinde olduğu açıktır. Çin’in Güvenlik Konseyinin daimi üye olması ve İran’la yukarıda adı geçen anlaşmalar sonuç vermiş ve Çin’in, güvenlik konseyindeki oylamada; İran’a ambargoyu veto ettiği hatırlanacaktır.

Savaş Kesin Ama İlk Kimin Saldıracağı Tartışılıyor

Ortadoğu’da savaş trampetleri çalmaya başlamıştır, orta menzilli Şahap-3, Şahap-4 füzeleri ve nükleer silahları ile İran, cezalandırılmayı hak etmiştir. Dünya, en azından Amerikan kamuoyunu olası bir müdahaleye karşı programlamak, seçim kampanyalarının tüm hızıyla devam ettiği meydanlarda İran, başkan Bush’un en önemli sloganı haline gelmiştir. Ancak başkanın, Irak’taki direnişçilerin ellerinde İran kaynaklı silahların, Amerikan askerlerine karşı kullanıldığı iddiası, bizzat en üst rütbede generaller tarafından yalanlanmış, böylece ortaya, yönetimin zirvesinde, yeni Irak stratejilerinin şekillendiği bir ortamda esasen bilinen fikir ayrılığı açığa çıkmıştır.

Gerek ABD kamuoyunun genel temayülünün savaş karşıtlığına dönüşmesi, gerekse, dünya kamuoyunda, ABD’nin lüzumsuz müdahaleci ve saldırgan stratejilerine karşı uyanan infial, ABD’nin İran’a direkt müdahalesinin önünde en büyük engeli oluşturmaktadır.

Esasen, 1981 yılında Humeyni’nin yönetimi döneminde, Amerika’nın Tahran Büyükelçiliğinde haftalarca rehin tutulan 64 Amerikalıyı kurtarmak için icra edilen operasyon tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış ve İran’ın orta bölgesinde bulunan eski bir meydana indirilen deniz piyadelerini taşıyan ağır nakliye uçaklarının çarpışması sonucu operasyonun, başlamadan sona ermesinin etkileri halen zihinlerden silinmemiştir.

Nihayet İran, Irak değildir, silahlanan, silah ve mühimmatını kendi imal eden, ülke derinliği nedeniyle, savunmaya fevkalade müsait güçlü bir orduya sahiptir.

İran molla yönetiminin milli stratejisi, Siyonizm’i yok etme esası üzerine kuruludur. Mollaların, Kudüs’ün kurtarılması ve Filistin’in işgal altındaki Ken’an topraklarına kavuşturulması değişmez hedeftir. İsrail için tek bir nükleer silah yeterlidir, Tel Aviv üzerine patlatılacak böyle bir bomba; ilk saniyelerde 300-500.000 insanın yok olmasına neden olacak ve 100-150 kilometre çapında bir bölge içerisine tüm altyapı tesisleri, muhabere sistemleri işlevlerini yitireceklerdir. Nükleer bombanın hedef bölgesine atılması bir füze ile olabileceği gibi, intihar komandoları aracılığı ile bir kamyon, otomobil ile de mümkündür. 7 Ekim 1997’de Rusya Milli Güvenlik Danışmanı Alexander Lebed’in Amerikan CBS televizyonu ile yaptığı söyleşide; içerisinde 1 kilo/tonluk nükleer bombaların taşındığı 250 adet el çantasından 100 adedinin çalındığını açıklamış, bunların, şehirlerin kalabalık iş saatlerinde infilak ettirilmeleri halinde her birinin 100-150.000 insanın ölümüne neden olabileceklerini açıklamıştır.

Bu çantalar bir çocuğun dahi taşıyabileceği büyüklük ve ağırlıktadır. Nükleer silah piyasasının, kokain piyasasına dönüştüğü böyle bir ortamda, dünyamızın ne denli bir tehlike ile karşı karşıya kaldığı açıktır. Küresel kirlenmenin süratlendirdiği çöküş, nükleer başıboşlukla bir araya geldiğinde, muhtemel son, önceden tahmin edilen 2050’li yıllardan öne çekilerek 2020’li yıllara kadar dayanmıştır. Bu kaçınılmaz sonun işaretleri 2006’lı yıllardan itibaren açık seçik görülmektedir.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, İran’ın elinde kendi geliştirdiği Şahap-3 ve Şahap-4 füzelerinin menzilleri 2000-3000 kilometredir ve İsrail’in elindeki JERİCHO-2 balistik füzelerin menzilinden daha fazladır ve İsrail füzelerinin menzillerinin dışında konuşlandırılabilir.

İran, Ortadoğu’da en geniş balistik füze stoklarına sahiptir. Füzelerin geliştirilmesinde Rusya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve diğer bazı ülkelerden teknolojiler sağlanmış ve halen de bu destek devam etmektedir. 2004’ten itibaren Şahap-4 ve Ghadr füzelerinin geliştirilmesi çalışmalarına geçilmiş, bunun sonucu olarak; Ghadr füzelerinin menzilleri 2500 kilometre, Şahap-4 füzelerinin menzilleri 3000 kilometreye çıkartılmıştır, böylece adı geçen füzelerin İran’ın batı hudutlarına konuşlandırılması halinde Balkanları ve Sina’yı içerisine alabilecek bir etkinlik sahasına erişilmiştir. Balistik füzelere nükleer dahil klasik genel maksat bombaları, kimyasal ve biyolojik başlıklar yüklenebilir.

İran, saldırıya uğradığı takdirde, İsrail’i hedef alan balistik füzeleri ile derhal ve en ağır şekilde karşılık vereceğini ve bu güce sahip olduğunu her fırsatta açıkça ilan etmiştir. İran’a gerçekleştirilecek ABD, İsrail ortak saldırısı daha önceki bölümlerde de izah edildiği gibi her iki ülkede terör saldırılarını da beraberinde getirecektir, bu noktada planlamacıları en çok endişeye sevk eden husus da budur. İran, Rusya ile imzaladığı anlaşmalar ile Tahran’dan başlamak üzere ülkenin önemli stratejik bölgelerinde hava savunma ağını her geçen gün genişletmektedir. Rus yapımı TOR M-1 anti füzelerinden 29 adedi ilk etapta Tahran etrafında konuşlandırılmıştır. İran ayrıca bir casus uydusu olan SİNAH-1’i yörüngeye oturtmuştur, buna ilave olmak üzere en az 3 uydu daha atılacaktır. Böylece İran muhtemel bir ABD, İsrail saldırısına karşı etkin bir erken uyarı sistemini oluşturma yolunda oldukça ciddi adımlar atmıştır.

Ruslar, güdümlü füzeleri ve lazer güdümlü bombaları havada yok edebilecek ileri bir savunma sistemini İran’a satmak üzere 1 milyar dolarlık bir anlaşmayı imzalamışlardır.

İsrail, kuruluşundan günümüze kadar çevre Arap ülkeleri ile girişilen savaşlarda ilk taarruz eden taraf olmuştur. 5 Haziran 1967 İsrail-Mısır Savaşı’nda da İsrail, ilk saldıran taraf olmuş ve hemen hemen tüm Mısır Hava Kuvvetlerini yerde tahrip etmiştir.

Haziran 1981’de Irak’ın OSİRAK nükleer reaktörünü sürpriz bir taarruzla yok etmiştir. İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının sağladığı avantajlar; İran’a uluslararası diplomaside ağırlık kazandırmıştır, artık İran, Ortadoğu’da ABD’de dahil olmak üzere nükleer gücü, diplomatik güce dönüştürebilir, Irak’taki koalisyon güçlerinin bölgeden ayrılmasını isteyebilir, aksi halde Suudi Arabistan ve İsrail’e nükleer taarruz kozunu oynayabilir, böylece nükleer tehlike uluslararası boyut kazanabilir.

Halen İran’ın nükleer bomba üretiminin hangi safhasında olduğu bilinmemekle beraber, bu kabiliyeti kazanma yolunda büyük mesafe kazandığı bilinmektedir. Tahran’ın 1200 kilometre güneybatısında Bushehr’deki nükleer tesisler ve ona ağır su sağlayan Arak’taki tesisler üretime geçmişlerdir, bu verilere dayanarak İran’ın atom bombası ürettiğini kabul etmek akılcı olacaktır. Bazı batılı kaynaklara göre İran, Aralık 1991’de Kazaklardan ilk nükleer silahları satın almıştır, 40 kilo/tonluk bu bombalar, SCUD tipi, karadan-karaya balistik füzelere takılmıştır. Aynı pakette alınan diğer bombalar ise, MİG uçakları ve 152 mm.lik toplardan atılmak üzere programlanmıştır.

Bu sistemler 1992 yılında harekâta hazır hale getirilmiştir.

İstihbarat bilgilerinin değerlendirilmesi sonucu İran’ın, nükleer bir taarruza hazır olduğu kanaatine varıldığı takdirde, İsrail’in, İran’a saldırması geleneksel ilk saldıran stratejisinin doğal bir sonucu olarak kaçınılmaz olacaktır, esasen başka bir seçenek de yoktur.

Bunun için en uygun zaman; nükleer silah üretimine yönelik İran’ın başta Bushehr ve Arak olmak üzere 300 değişik yerde bulunan tesislerine mümkün olan en kısa zamanda saldırmaktır, esasen İsrail, Iran nükleer kabiliyet kazanmadan ilk taarruz eden taraf olma kararını hemen hemen almış gibidir.

İsrail askeri kaynaklarına göre, tehlike her zamankinden büyüktür. Tel Aviv’in nüfusu 2,5-3 milyondu eğer İran, İsrail’e taarruz ederse ilk hedef Tel Aviv olacaktır, zira Kudüs, İslam için de kutsal bir şehirdir.

Yukarıda çeşitli bölümlerde de belirtildiği gibi, nükleer taarruzun muhtelif şekillerde gerçekleştirilmesi mümkündür, tahminler patlama anında 300.000 insanın öleceğini göstermektedir.

İsrail ekonomisinin de odak noktası olan Tel Aviv’de ilk saniyelerde elektrik, su, muhabere sistemleri, devlet binaları tahrip olacak ve radyasyon etkileri tüm ülkeyi etkisi altına alacaktır, diğer bir deyişle tek bir bomba İsrail’in bekasını ciddi şekilde etkileyecektir.

İlk saldıran tarafın İsrail olması kaçınılmazdır ve bu saldırı Ortadoğu’nun, mevcut siyasi ve askeri yapısı içerisinde gerçekleştirilebilir. Hiç şüphe yok ki bugünlerde onlarca muhtemel operasyon senaryoları ABD ve İsrail askeri yetkililerince değerlendirilmektedir.

Hazırlıklar, İran’da nükleer faaliyetlerin hız kazandığı 2004 yılından itibaren başlamış ve ABD, İsrail’e kalın tahkimli beton duvarları delebilecek BLU-109 bombalarından 500 adet, 2000 Ib. başlıklı GPS güdümlü GBU-31 bombalarından da bilinmeyen adette teslim etmiştir.

Bu bombalar, uydulardan aldığı hedef koordinatları ile son derece isabetli vuruş gücüne sahiptirler ve dört metre kalınlığındaki betona nüfuz edebilirler.

İsrailli Siyonistler Korku Senaryoları Üretiyor:

İsrail’in toplam nüfusunun yarısının yaşadığı, kilometre kareye 7500 kişinin düştüğünün hesaplandığı TEL-AVİV kentine, İran güdümlü Hizbullah’ın canlı bombaları; trafik akışına engel olmamak için polis kontrolünün nispeten zayıf kaldığı sabah saat 09.00 sularında: Şehrin 4bin modern binadan oluşan BAUHAUS kompleksine sırt çantalarında veya bir aracın bagajında taşıdıkları 150 kilo-ton’luk nükleer bombaları patlatıyor…

Bu korkunç infilakta canlı bombacılar ve araçları anında yok olacağından geriye hiçbir “delil” de kalmıyor ve yetkililer bu saldırının nerden geldiğini kestiremiyor.

Aynı Günün Sonunda Durum Ne Oluyor?

Bir milyonun üzerinde insan ilk saniyelerde yok oluyor 1-1,5 milyon insan da ağır yaralanıyor Yaşlı ve gençler arasında %25 yaralının tedavileri haftalarca sürüyor Nükleer saldırılara karşı esasen eğitimli personel ve gereçlerin sınırlı olması kayıpları daha da arttırıyor Asansörlerde, tünellerde kalanların kurtarılması ve zamanında tıbbi müdahale yapılması zorlaşıyor. II. Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının kalıcı etkilerinin hâlâ devam ettiği düşünülürse, bu saldırıdan kurtulanların da uzun yıllar radyasyondan zarar görmeleri kaçınılmaz Oluyor. Arazinin düz olması nedeniyle komşu ülkeler, Ürdün, Mısır, Lübnan, Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de içerisinde yer aldıkları Ortadoğu’nun tamamı radyasyondan etkileniyor.

İşte dramatik, karanlık, ancak tamamen bilimsel verilerin ışığı altında çizilen gerçeğe en yakın bu tabloyla İsrail halkı ürkütülüyor ve İran’a saldırı için psikolojik zemin ve gerekçe hazırlanıyor.

İran: “Atom bombası yaptığımız iddiası yalandır” diyor.

İran, The New York Times gazetesinin, ‘’Tahran yönetimi, küçük bir atom bombası yapabilecek kadar nükleer materyal üretti” şeklindeki haberini yalanlamıştı.

İran, ‘’küçük bir atom bombası ürettiği” yönündeki haberlerin gerçekleri yansıtmadığını açıkladı. İran, The New York Times gazetesinin, ‘’Tahran yönetimi, küçük bir atom bombası yapabilecek kadar nükleer materyal üretti” şeklindeki haberini yalanladı. Gazete, nükleer uzmanları kaynak göstererek verdiği haberinde İran’ın sahip olduğu UF6 gazı miktarının ‘’bomba yapımı için yeterli” olduğunu aktarmıştı. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK), 19 Kasımdaki son raporunda İran’ın yaklaşık 630 kilogram düşük miktarda zenginleştirilmiş UF6 elde ettiği bilgisi yer almıştı.

İran’ın UAEK Daimi Temsilcisi Ali Asker Sultaniye, kesin bir dille yalanladığı haberin ‘’haksız ve siyasi içerikli” olduğunu belirterek. ‘’Nükleer tesislerimizdeki uranyum zenginleştirme faaliyetleri UAEK tarafından 24 saat kontrol ediliyor” ifadesini kullanmıştı.

İranlı diplomat, ‘’Tesislerdeki uranyum zenginleştirilmiş konteynerler mühürlediğini ve UAEK kameralarınca izlendiğini hatırlattı.

UEAK’nın son İran raporunda, ‘’Nükleer tesislerde olağan denetleme ve incelemelerin yanı sıra haber vermeden 20 kez yapılan araştırmalarda İran’ın yüzde 5’e yakın oranda uranyum zenginleştirebildiği tespit edildi” ifadesi kullanılmıştı. Raporda ayrıca, ‘’Son altı yıldaki inceleme ve denetlemelerde İran’ın nükleer enerji programının barışçıl amaçlardan saptığına ve askeri olduğuna dair hiçbir delile rastlanmamıştır” denilmişti.

Bu arada, ABD’nin UAEK’daki Daimi Temsilcisi Gregory Schulte de “İran’ın atom bombası yapmaya çok yaklaştığını” iddia etmişti. Schulte’un: ‘’ABD olarak İran’ın nükleer programından kaygı duyuruyoruz” ifadesi dikkat çekiciydi ve tehdit içerikliydi. İran, ABD ve Batılı ülkelerin aksine, nükleer enerji programının Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) çerçevesinde olduğunu ve barışçıl amaç taşıdığını belirtmişti.

İngiltere: “İran, dünya için tehdittir” diyerek, olası saldırıya çanak tutuyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband, İran’ın dünyaya çok ciddi tehdit olmaya devam ettiğini belirterek, Tahran’ın nükleer silahlar elde etmeye çalışmasının Orta Doğu’da silah yarışını kışkırtacağı uyarısını yenilemişti.

İngiltere’nin kuzeyine yaptığı ziyaret sırasında İran’ın nükleer programı ile ilgili bir konuşma yapan Miliband, bu sorunun bir an önce çözülmesi gerektiğini belirterek, ‘’Gelecek yılda küresel düzene yönelik en sıkı tehdit İran’ın eylemlerinden gelecek. Nükleer silahlara sahip olma konusunda uluslararası kamuoyunun endişelerini gidermeyi reddetmesi Orta Doğu’da nükleer silah yarışını kışkırtacaktır” demişti.

Miliband, İran’ın inat etmesi durumunda Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve diğer ülkelerin de kendi çıkarlarını korumak için nükleer silahlara ihtiyaçları olup olmadığını düşünmeye mecbur kalabileceğini söyleyen. İngiliz Bakan, “İran’ın uranyum zenginleştirmeyi durdurması için daha fazla baskı yapılması gerektiğini” kaydetmişti.[2]


[1] Kastaş yy. 1. Baskı IST.2008

[2] Milli Gazete 23 Kasım 2008

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ramazan YÜCEL

Ramazan YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...