YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69d499c0cdf5d
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 3 6
Bugün : 10514
Dün : 58874
Bu ay : 352600
Geçen ay : 1803365
Toplam : 52497658
IP'niz : 216.73.216.168

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

Kolalı içecekler ve hazır yiyecekler hastalık saçıyor!

İşte duyarlı bir doktorun feryadı:

Hastanemizin Ortopedi, Kadın-doğum ve Beyin Cerrahi uzmanları taburcu olurken hastalarına Kola’lı içecekleri yasaklıyordu. Oysa bunlar gazoz gibi bir şeydi, ucuzdu ve bakkallarda ve marketlerde serbestçe satılıyordu. Yaygın şekilde şehir panolarında gazete ve televizyonlarda reklâmı yapılıyor, çoluk-çocuk herkes içiyordu. Fayda ve zararları hakkında halk aydınlatılmıyordu. Araştırıp öğrenmemiz gerekiyordu. Vardığımız sonuçlar korkunçtu:

Rekabet endişesiyle gerçek formülü gizlenen Kola’lı içecekler kol bacak veya kranyum operasyonlarından sonra ne kadar güzel bakılırsa bakılsın tedaviyi geciktiriyordu. Radyolojik tetkiklerde, kemiklerde kalsiyum yoğunluğunun-kireç oranının azaldığı-seyreldiği görülüyordu.

Daha kapsamlı araştırmacılar, mediko-sosyal açıdan özellikle çocuklarda başlayan ısrarlı Kola içme isteğinin masum alışkanlıklardan öte, giderek tutsaklığa dönüştüğünü tespit ediyor. Bu alışkanlığın daha ileri yaşlarda çocuklarda refleks ve dikkat kaybıyla, dalgın, unutkan ve sarsak bir insan tipi ortaya çıkaracağı kabul ediliyordu.

Günümüzde çocukların çarpma ve düşmelerde kemikleri kolayca kırılıyordu. Batı ülkelerinde genetiğiyle oynanmış gıdalar ve fastfud -Cola ile ayakta beslenme alışkanlığı Obesitenin kesin sebebi sayılıyordu. Batıda AİDS’i sollayan Obesite, yani kalp-damar hastalıkları ve Diyabete yol açan kontrolsüz şişmanlık giderek yaygınlaşıyordu.

Obesitenin yayılması bazı uyanıklara, arada ani ölümlere neden olsa da bol para getiren bir tedavi endüstrisi oluşturuyordu.

Kola, hangi yaşta olursa olsun osteoporozun yani kemik erimesinin bilinen sebepleri arasında gösteriliyordu. Yine Kola, soy hücrelerin yani Astrosit ve Sprmotozoonların tahrip ve tahrişine yol açıyordu.

Kimyasal analizinde Kolalı içeceklerin düşük asiditesi (PH:3.4) dolayısıyla dişlerde malformasyon, erken çürüme ve dökülme görülüyordu.

Cam ve pet şişelerde kocaman reklâmlarla tavsiye edilen Cola’nın tadı, rengi ve kokusu hoşumuza gidiyordu ama, içindeki kanserojen katkı maddelerinin sindirim sistemi kanserlerine yol açtığını bilmiyorduk ve bu gerçek gizleniyordu.

Kola içen insan doku ve hücreleri adına kirli hava solumaktadır. Yani halk diliyle oksijenden fakir ve bir zehirli gaz olan Karbondioksit içmektedir. İyi bilmeliyiz ki: Kola, sigara gibi yaygın bir kronik intihar aracıdır.

Ulusal basınımızda yer alan şu haber, magazin değildi. Gözden kaçıranlara bir kere daha hatırlatalım:

Hindistan’da ve ancak çok zengin çocuklarının devam edebildiği Yeni Delhi Üniversitesinde tipik Amerikan hayranlığı ve şımarıklığı içindeki öğrenciler arasında:

“Kim daha çok Cola içecek?” yarışması yapılıyor. Otuz beş öğrenci yan yana sıralanıp gülüşmelerle içmeye başlıyor. Nihayet arka arkaya kiloluk beş şişe Cola içen yirmi yaşındaki öğrenci belirlenen zamanda birinci geliyor. Ödülünü alıyor ve alkışlanıyor. Ancak on dakika geçmeden kameraların ve seyirci arkadaşlarının önünde yere yıkılıp ölüyor. Otopsi yapılıyor: Kan gazları arasında öncelikle beynin ihtiyacı olan oksijen seviyesi normalin çok altına düşmüş, buna karşılık bir zehirli gaz olan Karbondioksit artmış görünüyor.

Kolayı yaygınlaştırmak için bazı ülkelerde dini duyguları, bazı ülkelerde de milli duyguları kaşırlar. İran’da Zemzem-Cola, Arabistan’da Mekke-Cola, Türkiye’de…?

Adı ister diyet, isterse afiyet olsun hepsi de sindirim sistemi kanserlerinin sorumluları arasındadır. Hükümetten ümidimizi kestik.

Ey, Öğretmenler, Anneler-Babalar! Bari sizler,

Lütfen yavrularımızı bir kronik intihar aracı olan Cola belasından koruyun!

Sağlıkta küresel oyunlar ürkütüyor!

Küresel sağlık anlayışının gelişimini bilmeden, sağlık ve hayatımızı kilitleyen kara kutunun şifrelerini çözemeyiz. Hastalık üreten yaşam tarzında, tedavi etmeye yönelik bu anlayış nasıl gelişti? Küresel sağlık anlayışına yön verenler, modern toplumları bu kalıbın içine nasıl koydular? Emme basma tulumba gibi çalışan bu sistemi anlamaya çalışalım.

Bu uzun bir hikaye: Her derdin dermanı vardı…  İnsanların kolayca hasta olması için hastalık üreten yaşam tarzı size her türlü kolaylığı sağlıyordu… Sadece hasta ederken değil, tedavi ederken de şefkatli kollarını açmış bekliyordu. Çağrı çok açıktı: Hasta olmaktan ve hatta kanser olmaktan bile korkma! Geç kalmaktan kork, çünkü geciken hapı yutar.

Sonuçta, fast-fooddan sigaraya, sağlığa zararlı katkı maddeleri ve genetiği değiştirilmiş gıdalardan alkole, çevre kirlenmesinden küresel ısınmaya kadar küresel şirketler özgürce rol alırken, küresel sağlık sektörü de tedavi etmek için fedakârca(!) çalışıyor. Emme basma tulumba gibi çalışan bu sistem, biriken servetin çok az bir kısmıyla yaşam tarzımızı istediği şekilde planlıyor. Pahalı ilaç ve teknolojiye dayalı bu cendereye girenlerde ise zaman içinde teşhis ve tedavi olmaya yönelik ‘sağlık bilinci’ gelişmiş oluyor. Bilincin temeli akıllı hasta olmaya dayanıyor. Çekap madenlerinin bitmek bilmeyen rezervi olan akıllı hastaların ‘sağlık bilinci’,  yaratılan trilyon dolarlık sektörün can damarı ve hayat kaynağı.  Peki, akıllı hasta nasıl olunur?

Bu dev sektör iki kaynaktan besleniyor:

Birinci kaynak; hastalık üreten yaşam tarzının ansızın çarptığı ‘akıllı olmayan’ hastalar. Takla atan taşıtların kaportacı veya hurdacıya gitmesine benzer şekilde hastane kuyruklarında ömür tüketen bu hastalar, hayatlarının kalan kısmında bu sektörün en sadık müşterileri. Kalp krizi ve felç geçirenler, şeker hastaları, aşırı şişmanlar, organ nakli bekleyen hastalar, kanser hastaları, kalp, böbrek, karaciğer yetmezliği ve daha niceleri…

İkinci kaynak; ‘akıllı hastalar’. Bu çarpık, bağımlı ve tüketici hayattan korkan çekap madenleri. Bu ikinci grup, taşıtların sürekli servisten geçtiği gibi, belli aralarla çekap denilen sağlık kontrollerinden geçerek teşhis ve tedavi için her fedakârlığı yapmaya hazır.  Korku ve panik sektörünün körüklediği bu milyonlar, en pahalı cihazlar yardımıyla yapılan sayısız incelemelerin konu mankeni. Medyada gündeme gelen ani ölümler ve hastalıklar defileyi başlatmak için yeterli. Eğer her şey temiz çıkarsa bunun da ödülü var: bir şeyim yokmuş diyerek derin bir oh çeker, cebiniz hafifleyerek rahatlarsınız. Petrolden altına kadar tüm rezervler tükenirken, dünyanın bitmeyen tek kaynağı olan çekap madenleri sürekli işlenmeye hazır bekliyor. Pahalı yöntemler ve sayısız kontrollerle, ileri de çıkacak hastalıklara bu günden önlem almak akıl ve bilime uygun değil mi? Tabii ki uygun. Ancak bunun için gerekli olan yüz binlerce doktoru ve milyarlarca dolarlık harcamayı kim karşılayacak?

Okinawa’da olduğu gibi sağlığı koruma ve hastalık üreten akvaryumu temizleyerek 120 yaşına kadar sağlıklı ve mutlu yaşamak mümkün değil mi? Hasta olmak zorunda mıyız? Sanki hasta olmak hak ve özgürlük, tedavi olmak ise lütuf ve ayrıcalık gibi sunuluyor. Kirlenmiş akvaryumda başka çıkış yok gösteriliyor. Eğitim sistemi ve küresel medya bu sorulara karşı beynimizi kilitlemiş bulunuyor. Varsa yoksa sihirli gıdalar reklam ediliyor. Genetiği değiştirilen ve sağlığa zararlı katkı maddeleri içeren gıdalar ise tam bir muamma. Bunlara  karşı halkı kim uyaracak ve bunları kim yasaklayacak? Bunlardan bahseden yok. Çünkü bunlar reklamla yaşayan medyanın ve küresel yapının yaşam kaynağını oluşturuyor. Kimse bindiği dalı kesmek istemiyor.

Reklâmlarla bilinçaltı kurgulama sonucu: sürekli ye-iç şişmanla, sonra aşağıda belirtildiği şekilde zayıfla. İster liposakşınla yağlarını aldır, ister radyofrekans dalgasıyla erit. İster ameliyatla mideni küçült, midene kelepçe taktır veya mideyi daraltan balonla fazla yeme isteğini frenle. İster 2 milyara koşu bandı al, ister 5 bin dolara tenis kulübüne üye ol. Paran varsa dert etme, her şey kolay!  İster akupunktur, ister ayrıntılı bin bir diyet. Günde 50 gram beyaz peynir, ince bir dilim kepek ekmeği” deniyor. Peki bunun, ‘Yüzde 6.5 faiz dışı fazla vereceksin!’ dayatmasından farkı ne?

Bizim kendi irademizle yapamadığımız her konu hakkındaki yetki, yaşamak hevesine ve güya kısa bir süreliğine, bize yaptırması için bir başkasına veriliyor. Fakat bu kısa süreler hiçbir zaman bitmiyor ve bir müddet sonra yaşam tarzımız olup çıkıveriyor. Böylece özgürlük ve bağımsızlığımız kendi gönlümüzle, kendi elimizle başkalarına devredilmiş oluyor. Sonuçta yaşam tarzını değiştirmemiz, beynimize kaydedilen girdileri kontrol edemediğimiz takdirde, imkânsız hale geliyor. Ancak bu programı yapanların arzu ettiği şekilde değiştirme şansımız olabiliyor, ama bedavaya değil. Her şey parayla!

Sivrisinek üreten bataklığı kurutmak, hastalık üreten sağlıksız yaşam tarzını bırakmak yerine, kuyruktaki hastalara cibinlik, şaplak, tablet, krem ve sprey  dağıtılıyor ve satılıyr! Ne kârlı iş değil mi? Sistem bu! Küresel sağlık anlayışı, sağlıksız yaşam tarzıyla hasta ederken de sağlıklı olma ayrıcalığını sunarken de çok geniş bir sektör yaratıyor. Trilyonlarca dolarlık bu sektör, insanların hayır dualarını almayı da ihmal etmiyor. Zaten bu sektörü diğer sektörlerden ayıran kutsanmış özellik de bu oluyor!

Kirlenmiş akvaryumu temizlemek gerekirken, içinde yaşayan balıkları önce temizlemek ve sonra tekrar kirli akvaryuma atmak ve tekrar detokslamak… Detoks ve pozitif enerji masallarıyla ve sihirli gıdalarla uyutmak, sağlıklı yaşama hakkını paraya çevirmenin en kestirme yolu. Küresel sağlık anlayışının yeni sömürme yöntemi böyle işliyor.

Soluduğumuz hava zehir, yediğimiz içtiğimiz gıdalar sağlığa zararlı katkı maddesi içeriyor. Her taraftan zehir akarken, detoks yaptırmanın yararı kime? Zehirlenmeden yaşamak mümkün değil mi? Sağlık ve hayatımızı kirleten bu akvaryumu temizlemek ve akıllı filtreler takmak aklın ve bilimin gereği değil mi?  Bu soruları sormak negatif enerji yüklemek oluyormuş. Pozitif enerji yüklemenin yolu ise basit: Hastalık üreten akvaryumu görmezlikten gelecek ve bu kirlenmiş akvaryumda yaşamaya devam edeceksiniz. Küresel köyün kavalcıları böyle söylüyor.

Küresel sağlık anlayışının şifreleri: (Sürekli hastalık yaymaya dayanıyor!)

Küresel sağlık anlayışı, hastalık üreten yaşam tarzının daima sonuçlarıyla ilgilenir. Sonuçları düzeltmek için araştırmalar ve keşifler yapar, çözümler üretir. Çünkü sonuçlarla uğraşmak karlı bir iştir; altın yumurtlayan trilyon dolarlık dev bir sektördür. Hastalık üreten yaşam tarzının sebeplerini ortadan kaldırmak ise, altın yumurtlayan tavuğu kesmektir.

Hastalık üreten yaşam tarzının doğal sonucu olan hasta sayısındaki patlama, trilyon dolarlık sağlık sektörünün can damarıdır. Bu verimli kaynağın değerlendirilmesi için ne gerekiyorsa yapılır, hiçbir fedakârlıktan kaçınılmaz.

On binlerce doktor ithal etmekten, milyar dolarlık bilimsel araştırmalara, on binlerce bilim adamı ve doktorun dünyanın bir ucundan öbür ucundaki kongrelere taşınmasına kadar her çeşit harcama finanse edilir. Ancak, hastalık üreten bataklığın kurutulmasına gelince, gerçek anlamda hiçbir mücadeleye izin verilemez.

Sonucu etkilemeyen göstermelik çabalar, ‘dostlar alış verişte görsün’ türünden reklama yönelik çalışmalar vaziyeti kurtarmak için zorunludur.

Bunların hepsi gerçektir. Hastalıklar ve sağlık harcamalarının birlikte artması yüzünden, bu sektör giderek dev bir pazara dönüşüyor. Bu trilyon dolarlık sektörün başarısı için, herkes senaryoda verilen rolleri çok iyi oynuyor, kimse bindiği dalı kesmek istemiyor.

Sağlığa ticari meta olarak bakıldığında, bundan doğal bir şey olamaz. Neden acaba? Müşterilerini azaltan bir şirket yaşayabilir mi? Sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesi için gerekli harcamaları kim finanse edecektir? Ölmesini veya hastalanmasını engellediğiniz ve sağlıklı yaşamasını sağladığınız insanlardan hangi gerekçeyle para alacaksınız?

Sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesinin finansmanı ayrı bir sorun, azalttığınız müşteriler nedeniyle dev bir sektörün çöküşü başka bir sorun. Trilyon dolarlık masrafları ve kayıpları kim karşılayacak?

Araştırmaların finansmanı, getirisi olan sonuçlara dayandığı için geri dönüşü olmayan bilimsel araştırmalar bilimin çıkmaz sokağı. Risk faktörleri ve hastalıkların önlenmesi geri dönüşü yok ediyor. Bu yüzden hastalık üreten bataklığı kurutma görevini şimdilik üstlenen yok. Bu görevi üstlenmesi gereken sosyal güvenlik ve kamu kurumlarının ise ayırabileceği kaynağı yok.

Sektörün büyümesi ise bilimi teşvik ederken, gelişeceği yönü de belirliyor: Getirisi olan sonuçlar!  Götürüsü olan sebepler ne olacak?  Bu sorular bilim dünyasını aşıyor olmalı.

İşte bu hastalık üreten bataklığı göz ardı ederek para getiren sonuçlarla uğraşan ‘bırakınız hasta olsunlar’ anlayışı, küresel sağlık sisteminin temel şifresidir.  ‘Erken teşhis hayat kurtarır’ kampanyalarına destek veren küresel şirketler, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması savaşına her nedense destek vermezler. Çünkü erken teşhis kampanyaları sonrası, tedavisi gereken dev bir hasta potansiyeli keşfedilir. Bu zengin maden yatağı ilaç, teknoloji ve hizmet sektörü için piyangodan çıkan büyük ikramiyedir. Satışlarda patlama yaşanır. Böylece sektör yeni bir kampanya için gerekli enerjiyi fazlasıyla toplamış olur.

Bir taraftan hastalık üreten yaşam tarzının pompalanması, diğer taraftan hasta edilen bu verimli madenlerin (insan neslinin) işletilmesi küresel sistemin yaşam kaynağıdır.

Hastalıkların önlenmesine yönelik kampanyalar bu sektör için çok zararlıdır. Çünkü hastalıkların önlenmesine harcayacağınız her kuruş müşteri azaltan bu politika sonucu boşa giderken, bırakınız satışlardaki patlamayı normal cironuz bile eriyip kaybolacaktır. Bu yüzden hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması savaşını yönetmek, sivil toplum kuruluşlarına ve toplumun en büyük organize gücü olan devlete düşer.

Aslında bu satranç oyununda yadırganacak bir durum yoktur. Yaşam tarzı dediğimiz bu hayat oyununun bir tarafında insan, toplum ve toplumun organize gücü olan ulus devletler vardır. Oyunun diğer tarafında ise insanın özgür iradesini yok ederek toplumun yaşam tarzını kendi istediği şekilde kurgulamaya çalışan küresel sistem vardır.

Bu mücadelede gelişmiş ülkeler dahil tüm dünya ülkeleri, kendilerini mat edecek kadar zekice hazırlanmış bir oyunla karşı karşıyadır. Bu oyunun ilk hamlesinde, toplumun beyni olan aydınlar, küresel sistemin ödül ve cukkalarıyla memnun edilir. Her çeşit yayından bilimsel çalışma ve kongrelere kadar, toplum ve devletten destek alamayan aydınlar ve bilim adamları mecburen bu desteği, ilgi ve şefkati gördüğü küresel safa geçmek zorunda kalır.

Bu satrancın kalan hamlelerinde beyin gücünden yoksun kalan ve körebeye dönen toplum ve devletler için, küresel oyunlar karşısında mat olmaktan başka bir seçenek yoktur. Çünkü bu oyunu, beyin gücünü kendi safına çeken kazanacaktır. Ve ilk saf değiştirmeye zorlanan da toplumun organize güçleri, aydınlar ve bilim adamları olacaktır. Bu saftan sökülen her çivi, toplum ve devlet binasının çöküşü demektir.

Özellikle en büyük değerin para olduğu, ahlak ve hukuk gibi değerlerin ise para etmediği toplumlarda, bu oyunun galibi daima küresel sistem olacaktır. Beyin gücünü kaptıran devlet ve toplumlar ise, savaş meydanında başsız kalan cengaver gibi kelle koltukta haybeye kılıç sallayacak ve oyununun son sahnesi de acıklı olacaktır. Bundan daha doğal bir sonuç olamaz.”[1]

Değerli Dostumuz Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta Amerika’nın perde arkasını deşifre ediyor!

Bir memleket düşünün ki… ‘tıbbi yanlışlar’ her sene 100 bine yakın insanın ölümlerine yol açsın.

Bir memleket düşünün ki… her sene bir milyon 700 bin insanda ‘hastane enfeksiyonu’ ortaya çıksın ve bunların da 90 bine yakını bu yüzden ölsünler.  Bunun için 11 milyar dolar harcanmış olsun.

Bir memleket düşünün ki… ‘ilaç tedavisindeki yanlışlardan’  her sene 1 milyon 500 bin kişi etkilensin ve bunların 7 bini de bu sebeple hayatını kaybetsin. Bunun için 3 milyar 500 bin dolar harcanmış olsun.

Bir memleket düşünün ki… her sene 2 bin 600 kişi ‘yanlış ameliyat kurbanı’ olsun.

Bir memleket düşünün ki… vatandaşlarının neredeyse tamamına yakını sağlık hizmetlerinden şikayetçi olsunlar ve bunların yüzde 80′ den fazlası sağlık sisteminin revizyonunu, hatta temelden yeniden yapılanması gerektiğini savunsunlar.

Bir memleket düşünün ki… vatandaşlarının sadece yüzde 16′ sı sağlık sisteminden nispeten memnun olsunlar ve sadece çok küçük bir reformu yeterli  bulsunlar.

Bir memleket düşünün ki… her 3 kişiden biri doktorlarının daha önce yaptırdıkları testleri tekrar istemelerinden veya gereksiz ilaç yazmalarından şikayetçi olsunlar.

Bir memleket düşünün ki… vatandaşları doktorlarının hastalıkları ile ilgili gerekli bilgileri kendilerine yeterince paylaşmamalarından yakınsınlar.

Bir memleket düşünün ki… hastaların yüzde 73′ ü doktorlarından randevu almakta güçlüklerle karşılaşsınlar.

Bir memleket düşünün ki… kalp-damar hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, diyabet, KOAH, daha önce geçirilmiş kanser… gibi sürekli takip ve tedavi edilmeleri gereken hastalıkları olan çalışma yaşındaki 11 milyon vatandaşının sağlık sigortası olmasın ve bunlar sağlık hizmetlerine ulaşmakta büyük güçlükler çeksinler.

Bir memleket düşünü ki… 19-29 yaşları arasındaki sağlık sigortası olmayan genç nüfusun sayısı 2005′ de 13 milyon 300 bin iken, bu rakam 2006′ da 13 milyon 700 bine çıksın.

Bir memleket düşünün ki… tam 47 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmasın.

Bir memleket düşünün ki… 100 bin insanı ‘iyi sağlık hizmetleri ile önlenebilecek hastalıklar’ yüzünden ölsünler.

Bir memleket düşünün ki… 10 sene önce hastane acilinde doktor tarafından muayene edilmek için 38 dakika bekleyen, kimi trafik kazası kurbanı, kimi nefes alamayan, kimi kalp krizi geçiren… hastalar, artık 56 dakika beklemek zorunda olsunlar.

Bir memleket düşünün ki… ‘doktorları ilaç firmalarının kucağına oturan finolardan farksız’ olsunlar.

Bir memleket düşünün ki… ilacın şampuan, gazoz, sakız… gibi reklâmı yapılsın.

Bir memleket düşünün ki… devlet başkanları kene ısırdığı için mikrop kapsın ve bu yüzden tedavi görsün.

Bir memleket düşünün ki…

Moraliniz bozulmasın diye daha fazla uzatmıyorum, burada kesiyorum. Çünkü, ‘Olmaz olsun böyle memleket, olmaz olsun böyle sağlık sistemi…’ dediğinizi net olarak duyuyorum.

Peki, bu memleket neresi mi?

Bu memleket Amerika.

Evet… evet, Amerika.

Hani ‘sivilcenizdeki büyümeden endişe edip koştuğunuz’…

Hani ‘kıl dönmenizi düzelttirmek için acilen uçtuğunuz’…

Hani ‘geniz etinizi yaktırmak için, araya adamlar koyup 6 ay sonraya randevu alıp durduğunuz’… memleket var ya, işte orası. Yani hayal yurdunuz Amerika…

Hadi şimdi buyurun gidin Amerika’ya da görelim ense tıraşınızı.”

Çocuklara zehir yediriyoruz

Uzmanlar uyarıyor: Patates cipsi çocukların geleceğini karartıyor

Bursa Sağlık Müdürlüğü İletişim Merkezi’nce yürütülen bir proje kapsamında yapılan anketle, 3-6 yaş arasındaki çocukların cips ve gazlı içeceklere yoğun ilgi gösterdiği, süt, et, balık gibi önemli besinleri tüketmedikleri anlaşıldı. “3-6 Yaş Arası Çocukları Olan Annelere Yönelik Beslenme Alışkanları” konulu eğitim ve araştırma projesi çerçevesinde 600 anneye ulaşılarak anket uygulandı. Annelere yaş ve eğitim durumlarının yanı sıra çocuklarının tükettikleri gıdalarla ilgili soruların yöneltildiği anketin sonuçları, çocukların beslenme alışkanlıkları ile ilgili ilginç verileri ortaya çıkardı. Ankette “Çocuğunuz ne sıklıkla kırmızı et tüketiyor” sorusunu, annelerin yüzde 30.65’i “hiç tüketmiyor”, yüzde 28.9’u “ayda bir”, yüzde 12.2’si “ayda 2-3 gün” şeklinde yanıtladı. Anneler çocuğunun ne sıklıkla beyaz et tükettiği sorusunu yüzde 56.6 oranında “haftada 1-3 gün”, yüzde 17’si “ayda bir gün”, yüzde 16.5 oranında “ayda 2-3 gün”, yüzde 6.3 oranında ise “hiç tüketmiyor” diye yanıtladı. Annelerin ankete verdikleri yanıtlara göre, çocukların yüzde 37.3’ünün haftada 1-3 gün tükettiği balığı, yüzde 34.2’si hiç yemiyor, yüzde 16.1’i de ayda bir kez yiyor. Çocukların yüzde 46.3’ünün her gün, yüzde 34.6’sının haftada 1-3 gün, yüzde 11.5’inin haftada 4-6 gün yediği yumurtayı, yüzde 5.9’luk bölümde kalan çocuklar ise tüketmiyor. Kuru baklagil tüketiminde ise haftada 1-3 gün yiyen çocuklar yüzde 70.8 ile ilk sırada yer alıyor. Çocukların yüzde 51.4’ü meyveyi, yüzde 49.8’i sütü her gün tüketirken, yüzde 25’i sütü, yüzde 3.7’si ise meyveyi ağzına sürmüyor. Makarna, bulgur ve pirinç tüketiminde ise bu gıdaları haftada 1-3 kez yiyen çocuklar yüzde 72.9, haftada 4-6 gün yiyen çocuklar da yüzde 23.4’lük oranlarıyla dikkati çekiyor.

Cips ve gazlı içecekler

Ankette yer alan çocukların ne sıklıkla cips ve gazlı içecek tükettiklerine ilişkin sorulara verilen yanıtlar, çocukların bu gıdaları çok tükettiğini gösteriyor. Çocukların yüzde 30.7’si her gün, yüzde 43’ü haftada 1-3 gün, yüzde 6.7’si haftada 4-6 gün cips yiyor. Cips yemeyenlerin oranı ise yüzde 11.6’da kalıyor. Gazlı içecekler ise çocukların yüzde 39.6’sı tarafından haftada 1-3 gün, yüzde 12’si tarafından her gün, yüzde 22’si tarafından ayda 1-3 gün tüketiliyor. Çocukların yüzde 21.8’i ise gazlı içecek içmiyor.

“Cipse para var, süte yok”

Yetkililer anket uygulanan kadınlara ailelerinin aylık gelirlerinin de sorulduğunu, bu soruya yüzde 16.5 oranında “0-400 YTL”, yüzde 41.3 oranında “401-600 YTL”, yüzde 33.2 oranında “601-1000 YTL”, yüzde 9.8 oranında ise “1000 YTL ve üstü” yanıtlarının verildiğini söylediler. Proje için Bursa’nın sosyoekonomik açıdan en geri kalmış, yoğun göç alan bir bölgenin seçildiğini anlatan yetkililer, eğitim çalışmasına katılacak kadınlara öncelikle çocuklarının beslenme alışkanlıklarının sorulduğunu ifade ettiler. Yetkililer, anketle çocukların zararlı bir takım gıdaları tükettiklerini ama bazı faydalı gıdaların az tüketildiğini ya da tüketilmediğini ortaya koyduğuna değindi.[2]

Hasta hakları nelerdir?

Herkesin insan olması dolayısıyla saygı görmeye hakkı vardır. Herkesin özel yaşamına saygı gösterilmelidir. Herkes kendi ahlaki ve kültürel değerlerine, dinsel ve felsefi inançlarına sahip olma ve bunlara saygı gösterilme hakkına sahiptir.

– Hasta, durumu ile ilgili tıbbi gerçekleri, önerilen tıbbi girişimleri, her bir girişimin olası risk ve yararlarını, önerilen girişimlerin seçeneklerini, tedavisiz kalmanın etkisini, tanı, sonuç ve tedavinin gidişi konularını içerecek şekilde tam olarak bilgilendirilme hakkına sahiptir. Hasta istediği takdirde, bilgilendirilmeme hakkına kendi yerine kimin bilgilendirileceğini seçme hakkına, ikinci görüş alma hakkına da sahiptir.

– Hasta, kendisine bakan sağlık personelinin kimliğini, mesleki kimliğini öğrenme hakkına sahiptir. Hasta, kurumda kaldığı süre içerisinde uyacağı kurallar ve rutin işlemler konusunda bilgilendirilmelidir. Hasta taburcu olduğu zaman, tanılar, tedavi ve yapılan işlemleri, elde edilen sonucu içeren yazılı bir belge isteme ve alma hakkına sahiptir.

– Hastanın bilgilendirilmiş onayı herhangi bir tıbbi girişimin ön koşuludur. Hasta tıbbi girişimi reddetme veya durdurma hakkına sahiptir. Bu durumun yaratacağı sonuçlar hastaya açıklanmalıdır. Hastanın iradesini beyan etmesinin mümkün olmadığı ve acilen tıbbi girişim yapılması gereken durumlarda, daha önce bu girişimi reddettiğini gösteren bir açıklaması yoksa hastanın onayı varsayılarak girişim yapılabilir. Hastanın yasal temsilcisinin onayının gerektiği ve önerilen girişimin acil olduğu durumda eğer temsilcinin onayı zamanında alınamıyorsa, tıbbi girişim yapılabilir.

– Hastanın tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi hakkındaki ve kişiye özel diğer tüm bilgiler, ölümden sonra bile gizli olarak korunmalıdır. Hastaya ait bu bilgiler, yalnızca hastanın açık izni veya mahkemenin kesin isteği üzerine açıklanabilir. Hasta kendisi ile ilgili kayıtlara ulaşma ve kayıtlarının kopyasını alabilme hakkına sahiptir.

– Hasta, hem teknik standartlar hem de sağlık personeli ile hastalar arasındaki insani ilişkiler bakımından kaliteli hizmet alma hakkına sahiptir. Hasta, sağlık sisteminin işlevi ile uyumlu olarak, hekimini, sağlık personelini ve hizmet alacağı kurumu seçme ve değiştirme hakkına sahiptir. Bir sağlık kurumunda daha fazla kalmasına gerek kalmayan hastaya, ayrılmadan önce durumu tam olarak açıklanmalıdır. Başka sağlık kurumuna nakil ancak o kurumun hastayı kabul etmesi durumunda yapılabilir.

– Bu hakların uygulanmasında, hasta evrensel insan hakları belgeleri ve yasaların belirlediği prosedürün hükmü altındadır. Hastanın bu hakları, kendisi tarafından kullanılamadığı durumlarda, belirleyeceği kişiler hasta adına sorumluluk alabilirler. Bu kişilerin olmadığı durumlarda hastanın temsil edilmesi için gerekli diğer önlemler alınması gerekir. Hasta haklarına saygı gösterilmediğini düşündüğünde şikayet için başvuru imkanı verilmiştir.

Son olarak

Görüldüğü gibi hastaların önemli hakları gözetilmiştir ve bu haklarını kanuni yollardan arama imkanları getirilmiştir. Ama bu haklara sahip olmak; hastalara ve hasta yakınlarına, Türkiye’nin zor koşullarında hizmet vermeye çalışan hekimlere ve sağlık personeline saygısızlık etmek, zor kullanmak ve hatta hayatlarına kastetmek hakkını asla vermemektedir.


[1] Kaynak: www.kemalyesilcimen.com

[2] AA

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Hakan EKMEKÇİ

Hakan EKMEKÇİ

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...