- YA FETULLAHÇI VE CIA AJANIDIR
- YA KOMÜNİST VE KOMİTACI ULUSALCIDIR
- VEYA İKTİDARA VE ARKASINDAKİ GÜÇ ODAKLARINA SATILMIŞTIR
Kendisini bu aziz milletin bir ferdi ve tabii temsilcisi; askerini ise; bu milletin kendisi ve gönüllü fedaisi gören hiç kimsenin “orduyu ele geçirme veya güçsüzleştirip etkisizleştirme” gibi bir gayesi ve gayreti olması mümkün değildir. Bir vücudun bütün hücreleri ve sistemleri, bedenin tamamının sağlığını ve birbirine uyum sağlamasını, kendi varlığının ve bekasının devamı için, nasıl gerekli görüyor ve bunun için görevini yerine getiriyorsa, şuurlu ve sorumlu herkesin ve her kesimin de T.C. Devletinin bütün kurum ve organlarının güçlü, uyumlu ve huzurlu olmasını temenni etmesi ve bunu temin için çaba göstermesi beklenir. Orduyu ele geçirmeye veya etkisizleştirmeye çalışanlar, elbette ve kesinlikle bizden değildir ve bu girişimleri kendilerini milletimizin bir parçası saymadıklarının göstergesidir. Ve yine, Yüce Dinimizi ve manevi şuurun gelişmesini potansiyel tehdit ve tehlike görenler ve İslam’ı irtica ile özdeşleştirenler de, yüzde yüz eminiz ki, milletimizin değil, dış güçlerin hizmetçisi, şahsi ve şeytani dürtülerinin kölesidir.
Elbette farklı organlarımıza ve azalarımıza sızan mikropları, oluşan hastalıkları ve sakatlıkları, kan ve sinir damarlarındaki tıkanıklıkları, elbirliği içinde tedavi edip gidermek, sağlıklı hücrelere zarar vermeden kangrenleşen ve kanserleşen bölümleri temizlemek de milli bir görevdir. Ancak, ameliyat yapmakla, öldürmek için bıçaklamak çok farklı şeylerdir.
GKB Org. İlker Başbuğ’un, dışarıya bilgi ve belge sızdırmaları hususunda ve ilk defa en yetkili ağızdan:
“Şu anda bu konuda tam 61 soruşturma açılmış bulunmaktadır; 20 subay şüphe üzerine tutuklanmıştır ve bir subay da suçu sabit görülüp 3 yıl hapis cezasına çarptırılmış ve TSK’dan atılmıştır” sözleri ve yine dışarıya sızdırılan bu bilgi ve belgelerin basın ve medyada çarpıtılıp saptırılarak, ekleme ve çıkarmalar yapılarak yayınlandığını ve TSK aleyhine kamuoyunun kafasının karıştırıldığını ısrarla belirtmesi;
Ordu içinde; hainlerin, işbirlikçilerin, emir-komuta zinciri ve askerlik disiplini dışında hareket edenlerin varlığını resmen ilan ve itiraf olarak görülmelidir. Ve ordunun bağırsaklarını temizlemesi için büyük bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.
CHP Lideri Deniz Baykal’ın; Recep Erdoğan’a:
“Darbe iddialarını haklı kılan ciddi belge ve bulgularınız varsa, hiç durmayın, gereğini yapın ve GKB ve ilgili kuvvet komutanlarını derhal görevden alın!” horozlanması karşısında Kasımpaşalı kabadayılığını unutan Başbakan’ın:
“Biz dolduruşa gelmeyiz. Yangına körükle, benzinle gitmeyiz!” yollu açıklamaları ise ilkokul tiyatro çocuklarına bile yakışmayan hafifliklerdir.
Ve hele Devlet Bahçeli’nin: “Genelkurmayın açıklamalarını tatmin edici bulmuyoruz. Ve darbe iddialarının birer uydurma iddia olmasını umuyoruz” diyerek, yaklaşan seçimlerde oy devşirme hayaliyle ve demokrasi havariliği ile Sn. İlker Başbuğ’u ve orduyu töhmet altında tutan ve “doğru söylediklerine inanılmadığı” havası yayan sözleri de ibret ve hayret vericidir.
“Balyoz darbesi”nin aslı, 3 yıl önce tapındığınız Amerika’da hazırlanmıştı!
Yalaka ve yandaş medya “Balyoz Darbe Planı” diye hücuma kalkıştıkları ve TSK’yı yıpratma değil, yıkma gayretiyle çırpındıkları senaryonun tam 3 sene önce Amerika’nın “HUDSON INSTITUTE” adlı ve Siyonist Yahudi Lobileri hizmetkârı bir düşünce kuruluşunda aynısıyla tartışıldığını niye toplumdan saklıyordu? Bu Şeytani planı hazırlayan Amerikanın amaçlarına yaranmak için kutsallarını ve namuslarını bile rüşvet vermeyi şeref sayan bu soysuzlar, neden ordumuza saldırmak ve salyasını akıtmak için fırsat kolluyordu? Bu arada komünist ve Şamanist artıklarının, AKP’nin akreplikleri bahanesiyle Erbakan’a taş atmaları; O’nun Siyonist İsrail’e ve yerli kutiklerine attığı kazıkların, kuyruk acısının henüz geçmediğini gösteriyordu!..
İşte İsrail MOSSAD’ıyla, PKK ve Kürtçü partilerin işbirliği yaptığı Siyonist senaryo:
Hudson Institute adlı Amerikan düşünce kuruluşunda tartışılan senaryoda, Türkiye’nin K. Irak’a yönelik olası bir harekâtı tartışılıyordu. Katılımcılardan, “İsrail’li ajanlarının PKK’lılarla yan yana gösteren videoların bulunması” gibi sürprizlerin de değerlendirilmesi isteniyordu.
Hudson Institute adlı Siyonist güdümlü Amerikan düşünce kuruluşunda ele alınan ve yoğun eleştiriler alan senaryo, Türkiye’nin K. Irak’a yönelik olası bir harekâtının sonuçlarını tartıştırıyordu ve ülkemize yönelik bir dış destekli darbe niteliği taşıyordu.
Son zamanlarda Balyoz darbe iddialarıyla ilgili, sözde El-Kaide ile Ergenekon arasında irtibat kurulmaya çalışılması, bütün bu sinsi senaryoların 3 yıl öncesinden ABD’deki Yahudi mutfağında pişirildiğini ve şimdi BOP eşbaşkanları eliyle servis edildiğini gösteriyordu!..
Konumuza dönelim; Peki, Karargâhtan bilgi ve belge sızdıran bu hain köstebekler, acaba kimlerin emrinde çalışmaktaydı?
1- Bunlar, ya; doğrudan ordumuzun karşısına çıkamayacaklarını ve asla yıkamayacaklarını çok iyi bilen, ama en azından zehirli elleri ve dilleriyle tırmalayıp yaralayacaklarını ve bu yaraların mikrop kapıp azacağını düşünen: Fetullahçı, Amerikan ajanı, CIA ve MOSSAD bağlantılıydı…
2- Ya Orduyu yıpratıp, yorgun bırakarak; “bizden başka sahibiniz yok” havası oluşturarak, TSK’yı kendi güdümüne alacağını sanan Encümen-i Daniş uzantılı ve Kemalist kılıflı Sabataist, Komünist ve Şamanist bazı ulusalcılar ve Masonik komitacılardı…
Çarpıcı bir örnek:
İşte, “Mason Sancaktarı” emekli albay’ın cenaze reklamı!?
Loca mensuplarının tercih ettiği gazetenin ilan sayfalarında dikkatimizi çeken bir ölüm ilanı…
İlan, emekli bir topçu albayın 5 Şubat’ta vefat ettiğini, 8 Şubat pazartesi günü de Kocatepe Camii’nde öğle namazını müteakip askeri törenle kaldırılacağını duyuruyor. Mevtanın askeri üniformalı fotoğrafı da ilanda kullanılıyor. Kariyer bilgilerinden Emekli Topçu Albay olduğunu da öğreniyoruz. Ama asıl dikkat çekeni ‘Em. Top. Alb.’ kısaltmasından hemen sonra ‘Mason Sancaktarı’ diye cesur (!) bir kariyer tanımlamasının yapılıyor. Em. Top. Alb. ve Mason Sancaktarı!? Deniyor.
Belli ki, orduya sızmış bir hiyerarşik yapı bulunuyor. Anlıyoruz ki, bu hiyerarşik sistemde masonlar askeri bir disiplin ile faaliyetlerini sürdürüyor. Üstatlar, nazırlar, eminler, sancaktar, koruyucu, gözcü… Gözcünün bile olduğu bir yapılanmayı tasavvur edebiliyor musunuz!…
Peygamber ocağında albaylık ile mason locasında sancaktarlık yan yana düşünce oldukça tuhaf kaçıyor ve kafa karıştırıyor. Kökü dışarıda olan ve bizzat Mustafa Kemal tarafından kapılarına kilit vurulan mason localarına üyelik konusunda artık Genelkurmayın mutlaka bir şeyler yapması gerekiyor. Zira emekli ya da muvazzaf askerler localarda görev almaya devam ettiği müddetçe, silahlı kuvvetlerimiz kafes, balyoz, kozmik oda, darbe gibi tartışmalardan kurtulamayacağa benziyor.[1]
3- Veya; TSK aleyhine kullanılmak ve çarpıtılıp piyasaya sunulmak üzere bu bilgi ve belgeleri sızdıranlar, para ve makam karşılığı vicdanlarını, AKP iktidarına ve arkasındaki güç odaklarına satmış soysuz ve sorumsuz insanlardı.
4- Ya da, Dış güçler ve yerli Masonik merkezlerce etnik ve mezhebi farklılıklar kaşınıp kışkırtılarak çıkartılan bazı isyanların sert tedbirlerle bastırılmasının güya intikamını almak amacıyla; “Laikliğin teminatı” gibi yaftalarla hala istismara çalışılan ve açıkça ayrımcılık-kayırımcılık yapıldığı sırıtan kesimleri öne sürüp ordu içinde sinsi ve Siyonist güdümlü bir mezhep cuntası kurma hayaline kapılan ve bu yolda elde edilen bazı başarı(!)larıyla şımaranlardı!
Sn. G.K.Başkanımız, “TSK’dan dışarıya bilgi sızdırılması ve bunların hangi sorunlara yol açacağıyla” ilgili bir soruya şu yanıtları veriyor ve ordu içindeki köstebeklerin varlığını itiraf ediyordu:
“Bilgi sızması çok önemli bir konudur. Bu sadece bizim de sorunumuz değil. Bu bütün dünyada orduların, gizli servislerin, hükümetlerin sorunudur. Her yerde bu tür sızmalar oluyordur. Bugün TSK’da bilgi sızmasının çok fazlaymış gibi görünmesinin nedeni şu: TSK odak? yani hedef. Bu odağı başka yere çevirin, belki durum daha da kötüdür. Bizim hatalarımız yok mu, var. Ama bir yandan da hedefteyiz. Bizden sızdırıyorlar. Sonra da onu sızdırıyorlar başka yerlere.”
Personelden kaynaklanan kişisel zafiyet yok mu?
– “TSK büyük ve güçlü bir kurum. Yanlış düşüncede olan var mıdır diye sorsanız “Yoktur” diyemem, elbette vardır. Çeşitli nedenlerle olabilir. Bazen bir terfide beklentiye ulaşamamak bile nedendir.”
Öyle ise, “ülserin (basit yaranın müzminleşmesinin) ihmal edilir ve tedavi geciktirilirse kanserleşmesi; kanser hücrelerinin ise vaktinde temizlenmemesi halinde kangrenleşmesi kaçınılmaz bir neticedir.
Bunun gibi, gayri meşru veya tecavüz ilişkileriyle oluşan ceninin gizlenmesi beyhudedir. Ya erkence deşilecek veya gizlendikçe bebek büyüyecek, seni rezil edecek ve sonun da gelecektir.
Sn. Başbuğ siyasi iktidarlar üzerinden, TSK’nın yetersiz, çaresiz ve aciz bırakılma hesaplarını deşifre etmekle de bizce oldukça önemli bir yaraya parmak basıyor:
Personel giderimiz yüzde 50, işletme bakım gibi cari giderlerimiz yüzde 25, silah alımı modernizasyon yüzde 25 pay tutuyor bütçemizde.
Murat Bardakçı şaşırıyor ve “peki nasıl silah alıyorsunuz?” diye soruyor. Orgeneral İlker Başbuğ burada, “Turgut Özal’ı rahmetle, şükranla anmamız lazım. O olmasa yanmıştık” diyor. Yani, 12 Eylül sonrasında TSK’nın güçlenme sürecine girdiğini hatırlatıyor.
– Savunma Sanayii Fonu olmasa hiçbir şey yapamayız. Elimiz kolumuz bağlanır. Ama bizim asıl olarak personel giderlerini azaltmamız lazım. Bunun tek çaresi modernizasyondur. Hedef, orduyu modernize ederek küçültmek. Modern, sayı olarak azalmış ama caydırıcılığı artmış bir ordu.
İlker Bey, Irak Savaşı’nda gördük ki, ne yapsak zor. ABD geldi üç Thunderbolt uçakla Irak’ın bütün tank gücünü yok etti. Bu teknolojiyi yakalayamayacağımıza göre, bize vermeyeceklerine göre boşuna mı masraf ediyoruz. Gerek var mı bu kadar orduya?
– Bu coğrafyada askeri olarak güçlü olmazsanız yaşayamazsınız. Türkiye kendi bölgesinde güçlü olmak zorundadır. Caydırıcı olmak zorundadır. Caydırıcı olmazsanız, bazılarının yanlış hesaplar yapmasına, olmayacak işlere girişmesine neden olursunuz. Türkiye’nin gücü, Türkiye’ye karşı yanlış hesaplar yapılmasını engellemek içindir.
O zaman şunu sormak lazım. Komşumuz İran nükleer silah geliştirdi. Bunu artık herkes biliyor. İran’ın nükleer güç olması Türkiye’yi etkilermi? Bu Türkiye’nin aleyhine bir gelişme midir? Sorusuna:
– Hem de nasıl etkiler. Tabii ki Türkiye’nin aleyhine bir gelişmedir ve tabii ki Türkiye’yi etkiler.”[2] Yanıtı, peki İsrail’in nükleer yığınakları niye sorun olarak görülmüyor? Sorusunu akla getiriyor.
Taraf Gazetesi bunları nasıl elde ediyordu?
Taraf Gazetesi’nde ilk günden itibaren çıkan haberler hep gündem oluşturuyor ve ortamı sarsıyordu. Ancak bu gazete bu bilgileri nasıl ele geçiriyor ve bu gazete hangi imkânlarla ve niçin kurulmuştu? Adeta sırf bunları açıklamak için kurulmuş ve neşriyat yapıyor izlenimini veriyordu. Bu gazete hakkında da kamuoyunun bilgilenmeye ihtiyacı vardı ve fotoğrafın tamamının aydınlanması için bu mutlaka gerekiyordu.
Darbeden ziyade, darbe söylentilerinden çıkar sağlayanlar bulunuyordu!
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ”Biz göre demokrasilerde en ideal husus iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle yer değiştirmesidir” diyordu. Orgeneral Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda düzenlenen Kazım Karabekir’i anma toplantısının ardından gazetecilerin gündemdeki konulara ilişkin sorularını yanıtlıyordu.
Kazım Karabekir’in ”vatandaş! yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin, evvela hakikatini ara ve öğren, sonra münakaşasını istediğin gibi yap” sözlerini anımsatan Orgeneral Başbuğ, “Bugün buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.” ”Biz diyoruz ki demokrasilerde en ideal husus iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle yer değiştirmesidir”, ”Darbe iddialarının gündemde kalmasından kim menfaat sağlıyor?” diye soruyordu. ”Balyoz Planı”na ilişkin iddiaların 7 yıl önceki bir tatbikat planı çerçevesinde olduğunu ifade ederek, bununla ilgili soruşturmanın sonuçlarının en kısa zamanda açıklanacağını bildiriyordu. Silahlı Kuvvetlerin talimnamelerinin hücumla ilgili bölümlerinde, ”Allah, Allah” diye askere taarruz ettirildiğini belirten Orgeneral Başbuğ, ”Nasıl olur da bu TSK o Allah evini camiyi bombalattırmayı düşünür. Bu vicdansızlıktır, orduya iftiradır.” Diye haykırıyordu.
Orgeneral Başbuğ, bugüne kadar TSK içinde bilgi sızdırmalar kapsamında açılan soruşturma sayısının 61 olduğunu belirterek, bunlardan 9 tanesinin yargı safhasına dönüştüğünü, 3 yıl hapis cezası alan bir subayın da TSK’dan uzaklaştırıldığını hatırlatıyordu. Orgeneral Başbuğ, şu anda 10 kişinin de bu suçlamalardan tutuklu olduğunu belirtiyordu.
E. Yarbay Gürol Doğan’ın tutuklanması, acaba; TSK’daki F. Tipi Gladyo ekibini koruma çabası mıydı?
“Fetullahçı” diye bilinen kesimin çok büyük kısmı; dindar, dürüst, ibadet ve istikamet ehli, ülkesine ve devletine bağlı, çevresine saygılı ve duyarlı insanlarımızdır. Ancak Kur’an’ın lanetlediği malum ve mel’un Yahudi Lobilerince, şöhret ve servet karşılığı kandırılan elebeşları ve kendilerine Fetullahçı sıfatı takılan eski Mason, Gladyo ve mafya artıkları ve rantiye baronları –ki bunlar yüzde ikisini bile tutmamaktadır- bu saf ve sadık cemaatin temsilcisi ve Risale-i Nur’un takipçisi rolüyle, dış güçlere ve Masonik merkezlere hizmet ve maalesef milletimize hıyanet hesabındadır. Ama tabanın da artık bunların farkına varması ve tavır alması lazımdır.
Ergenekon tertipçilerinin “yalancı şahit” ayarlaması!
Birinci Ergenekon davasının 131’inci duruşmasında “İtirafçı olmadan Ergenekon’dan kurtulmak imkânsız. Ben de itirafçı olmaya karar verdim” diyerek sözlerine başlayan Selim Akkurt, kaçak yaşadığı yıllarda polisin bilgisi dahilinde gezdiğini anlatmıştı. “Kuvayı Milliye Derneği’ne onların istekleriyle girdim” diyen Selim Akkurt’a, Mahkeme Heyeti Başkanı Köksal Şengün’ün “Kim bu polisler” sorusu üzerine:
“Mutlu E, Ali Fuat Y. ve İsmail E.” İsimlerini aktarmıştı. MİT’in de bilgisi olduğunu savunan Akkurt, “Hizbullah ve DHKP/C’ye yönelik operasyon yapılacağı” vadiyle kandırıldığını, ancak; “Terör örgütüne operasyon yapacağız diye TSK’ya operasyon yapıldığını” vurgulamıştı.
Akkurt’un: tutuklanmadan birkaç ay önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde Celalettin Cerrah ve savcılar, Turan Çolakkadı ve Zekeriya Öz ile görüştüğünü de anlatarak, “Beni oraya İsmail E. getirdi. Beni onore edecek sözler söylediler. Bana güvendiklerini belirtip övgüler ve görevimi başarıyla yaptığımı söylediler”, ardından “Fehmi Koru ve Osman Baydemir’e suikast yapacak gibi telefonda konuşmamı istediler” itirafları çarpıcıydı. Selim Akkurt, Muhammet Yüce ile “suikast yapacaklarmış gibi” telefonda nasıl konuştuğunu da tekrarlamıştı.
Akkurt, Muhammet Yüce’nin de: ‘MİT’çi Mustafa’ adlı birisiyle görüştüğünü anlatarak, “Buradaki sanıkların hiçbiriyle fikri birliğim yok. Benim yedi sülalem Fetullahçıdır. Beş yıl imam hatipte okudum. Bir ara Sülaymancıların yurdunda kaldım. Fetullahçılar için her şeyi yaparım. Benim ne işim var bunlarla. Beni bir örgütten yargılayacaksanız Fetullahçılık örgütünden yargılayın” diye konuştuğunu da hatırlatmıştı.[3]
Hatırlayacaksınız Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Ocak’ta emekli Yarbay Gürol Doğan’ı tutuklamıştı. Doğan, Fetullah cemaatiyle bağlantısı saptanan astsubayların soruşturmasına uzman olarak katılmış, konuşmalarından ve davranışlarından bunların yalan söylediklerini ispatlamıştı.
Emekli Yarbay Doğan “astsubayların ifadesinde hipnoz ve işkence uygulamakla” suçlanmıştı. Ancak Doğan’ın Avukatı Metin Ceylan, yaptığı açılamada: “İfadeler alınırken müvekkilinin Kayseri’de dahi olmadığını” anlatmış ve “Hipnozun mümkün olmadığı yönündeki Bilirkişi Raporu da dikkate alındığında bu davanın arkasında her halükarda siyasi baskı olduğunu vurgulamıştı. Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 13 Ocak’ta itiraz dilekçesi veren Avukat Ceylan’ın:
“Müvekkilim mahkemeye çıkmak için İzmir’den gelmişti. Kaçma şüphesi yoktu. Kayseri’ye geldiğinde yaklaşık 600 sayfalık bir dosyayla karşılaştık. Kendisi dosyayı duruşmadan iki gün önce aldı. Ben de bir gün önce aldım. Mahkemeden savunma yapmak için zaman istedik ancak verilmedi” sözleri çarpıcıydı.
Emekli Yarbay Doğan, gözaltındaki şahısların konuşmalarından ve hareketlerinden yalan söyleyip söylemediğini anlamak için onlarla sohbet yapmıştı. Zaten sanık da 11 Mart 2009 tarihli ek ifadesinde ‘Çay içtik, pasta yedik’ ifadesini tekrarlamıştı…
Ancak, Ali Balta, 6 gün sonra ne olduysa önceki ifadelerini değiştirip yalanlamıştı. Balta, 17 Mart 2009 tarihinde daha önceki ifadelerinin hipnoz yoluyla alındığını iddia ederek konuyu çarpıtmaya kalkışmıştı. Diğer iki astsubayın ise “hipnoz yapıldığı” yönünde bir iddiaları ise olmamıştı. Emekli Yarbay Doğan’ın yargılandığı duruşmaya Fetullah cemaatine yakınlığıyla bilinen 20’nin üzerinde avukat katılmıştı. Çünkü soruşturma, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fetullahçı yapılanmanın ortaya çıkarılmasının yolunu açacaktı.
Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığının Fetullahçı yapının üzerine giden Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok için de, Genelkurmay Başkanlığı’na suç duyurusunda bulunduğu anlaşılmıştı.
Albay Üçok, Karargâh evleri soruşturmasını yürütürken, hakkında ortaya atılan “rüşvet” ve “sahtecilik” suçlamalarıyla 26 Eylül 2009’da tutuklanmıştı.
3 Mart 2009- F Tipi Yapılanma Ortaya Çıktı: 3 Mart 2009 tarihinde Kayseri 2’nci Hava ikmal Bakım Merkezi ile 12’nci Hava Ulaştırma Üs Komutanlığı’nda görev yapan üç astsubay gözaltına alınmıştı. Astsubayların gözaltına alınma nedenleri açıklanmazken, soruşturmaya F tipi medyadan tepkiler yağmıştı. Soruşturmanın içeriği ortaya çıkınca F tipi medyanın ilgisi anlaşılmış. Bu Astsubayların Fetullahçı oldukları saptanmıştı.
Fetullahçı Astsubay Ali Balta’nın İtirafları: Gözaltındaki astsubaylardan Ali Balta, lisedeyken cemaate katıldığını, Kayseri’de Işıkevi’ndeki liderlerinin emriyle sahte evrak hazırladığını açıklamıştı. Ali Balta’nın, yetkili askerlerin şifreyle açabildiği, “Doküman Yönetim Sistemi”ne girdiği ve Kayseri 2’nci Hava ikmal Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler adına iki sahte emir hazırladığı ortaya çıkmıştı.
23 Mart 2009- Albay Temizöz tutuklanmıştı: TSK içindeki Fetullahçı yapılanmaya karşı yürütülen soruşturmada, Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz etkin rol oynamıştı. Bunun üzerine Albay Temizöz, Ergenekon tertibiyle 23 Mart’ta tutuklanmıştı.
25 Eylül 2009- Albay Üçok Tutuklanmıştı: Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok, Karargahevleri soruşturmasını yürütürken, Fetullahçıların düzenlediği komployu açığa çıkarmıştı. Ardından 25 Eylül 2009’da “örgüt üyeliği ve yağmaya azmettirmek” suçlamasıyla mahkemeye çıkarılmış ve tutuklanması sağlanmıştı.
12 Ocak 2010: E. Yarbay Gürol Doğan Tutuklanmıştı.
03 Şubat 2010– Eskişehir Alay Komutanı Albay Recep Gençoğlu tutuklanmıştı:
Erzincan’da görevliyken İsmailağa Tarikatına ve Fetullahçılara mensup bazı kişilerin şebekeleşip “ihaleye fesat karıştırma, devlet aleyhinde kışkırtıcı faaliyetlerde bulunma” iddiasıyla takip edilip tutuklanmaları görevini yürüten Albay Recep Gençoğlu, önce gözaltına alınıp Erzurum’a götürülmüş, ama çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılmış, ardından özel yetkili savcının isteği üzerine Eskişehir’de yeniden tutuklanmıştı.
“Recep Bey’in “özel tim” oluşturma sevdası
Tayyip Erdoğan’ın özel örgütünü ilk kez 2003 yılında yazan, ancak o günden bu yana konuyu gündeme getiren milletvekillerine ve gazetecilere hiçbir açıklama yapmayan Yavuz Donat, konuyla ilgili sessizliğini 12 Ocak’ta bozuyordu.
Yavuz Donat: “Doğrudan Başbakan’a bağlı bir organizasyon. İçişleri ve Adalet Bakanları’nın bilgileri dahilinde. Bütün ‘iç güvenlik birimleri’ de bu organizasyonun içinde. Çalışmalar gizli. Çalışmaları yürütenler ise en az beş yıldır yolsuzluk dosyaları üzerinde çalışan, operasyonel yeteneği yüksek, tribünlere oynamayan bir takım. Bu işlerin yürütüldüğü karargâha gelince. O da gizli. Bir bakanlık binası değil. Ankara’nın göbeğinde, fakat ‘gözlerden uzak, kulaklara kapalı, dış etkilenmelerden arındırılmış, TBMM’ye yürüme mesafesinde bir yer” diyordu. Bu yazı birden fazla soru önergesine konu oluyordu, ama hiçbirine doğru dürüst bir yanıt verilmediği gibi, yazılanların yalanlanmadığı da dikkat çekiyordu.
Ergenekon tertibini yürüten merkezin bu olduğu anlaşılıyordu. “Kozmik büro” aramalarında da, Yargıtay dinlemelerinde de, başsavcılara yönelik operasyonlarda da, yasaların üstünde bir kuvvete sahip olan, hep aynı “el” açık bir şekilde teşhis edilebiliyordu.
Orduya karşı ordu kurma hazırlığı mıydı?
Ağır silahlar ile teçhiz edilmiş Türk Ordusu dururken, Amerikan güdümlü münafık İslamcıların etkin olduğu emniyetin bazı personelini ağır silahlar ile donatmanın manası: Orduya karşı ordu kurmak” oluyordu. Bu yasaya göre subayların silah ruhsatlarını bile valiler verecekmiş! Bu bile bütün art niyetlerini ortaya koyuyordu. AKP yalakası yazarların “2011’de Türkiye’de iç savaş çıkacak” diye yırtınıp hava atmalarının da nedeni böylece anlaşılıyordu.
ABD, AKP eliyle Türkiye’yi yönetmeye devam ederse, Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet kalmayacaktı. Menderes döneminde başlatılan, günümüzde hızlandırılarak Şeytani amacına yaklaşan bir ordu düşmanlığı süreci kafa karıştırıcıydı ve artık uyanmak lazımdı.
Çünkü Müslüman Türk milletinin ordular kurarak milletleştiği, ordular kurarak devletleştiği ve yine Ordular kurarak medeniyetleştiği asla unutulmamalıydı. Ordusu zayıflatılarak Türkiye yıkılmak, en azından emperyalizmin güdümüne sokulmak isteniyordu.
Gizli örgütün TSK içindeki “el”i ve uzantısı
Amerikancı-Fetullahçı Gladyo’nun, arkasındaki iktidar avantajıyla bu operasyonlarını Emniyet merkezli olarak yürüttüğü biliniyordu. Ama olayın bununla sınırlı olmadığı ortaya çıkıyordu.
Yıl 2004… Cüneyt Zapsu 11 Nisan’da Bolu’da bir toplantı düzenliyor. “Askerle hükümetin arası çok kötü” saptaması yapıldıktan sonra, “Paşa”ya Tayyip Erdoğan’ın “teklifi” bildiriliyor: “Bir ekip kursun bize, görevlendirelim her bölgede. Türkiye’nin büyük bölgelerinde askeri istihbarat birimi kursun.” diyordu.
İbrahim Bilgehan Taşdelen’in telefonu, bir kaçakçılık soruşturması kapsamında İstanbul 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararıyla 2004 yılında dinlemeye alınıyordu. Kayıtlara geçen görüşmeler, Tayyip Erdoğan’ın TSK içinde bir gizli örgüt kurmak için E. Korgeneral Altay Tokat’a Cüneyt Zapsu’lar aracılığıyla görev teklif ettiğini ortaya koyuyor ve dinleme tutanakları, Ergenekon iddianamesinin 245. ek klasöründe yer alıyordu.
Gümrük kaçakçılığını yapan kişiler, “Baba”, “Paşa” diye hitap ettikleri ve bürokrasideki işlerini takip eden emekli Korg. Altay Tokat’a, Tayyip Erdoğan’ın Cüneyt Zapsu vasıtasıyla TSK içinde özel bir birim kurması teklifi ilettiğini belirtiyordu.
1 Nisan 2004’teki MGK toplantısının ardından “askeri hâlâ diskalifiye edemedik” diye yakınan iktidar, bu amaçla TSK içinde kuracağı “gizli örgüt’e geniş imkânlar sunuyordu. Paşa’ya, gizli örgütü “Tüm yetkilerle donatalım, gizli ödeneği enirine sunalım” teklifi yapılıyordu. “300-500 falan filan, şu bu” diye tanımlanan parasal gücün kontrolü veriliyordu.
Erdoğan’ın “TSK içinde özel örgüt kurumayı teklif ettiği emekli Korg. Tokat, solvent kaçakçılığı olayından dolayı sorgulanıyor ve “gizli bir el” tarafından kurtarılıyordu.
Solvent kaçakçılığı ve AKP lilerin ortaklığı!
İthal edilen gazyağının OTV ödememek için bir tür solvent olarak beyan edilmesiyle yapılan 7,5 trilyonluk vurgunla ilgili Haziran 2004’te yapılan operasyonda 5 kişi tutuklanıyordu. Polisin ele geçirdiği belge ve banka dekontlarında emekli Korgeneral Mehmet Altay Tokat, Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Kemal Albayrak ve Gümrük Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Hüsnü Güler’in adları yer alıyordu. Esat Kurucu’nun Akbank Körfez Şubesi’ndeki hesabından Müsteşar Yardımcısı Kemal Albayrak ve emekli Korgeneral Mehmet Altay Tokat’a 42’şer bin Avro’dan toplam 84 bin Avro (Yaklaşık 144 milyar lira) havale yapılıyordu. Bununla ilgili belgeler ele geçiriliyordu. Esat ‘Kurucu’nun ayrıca Korgeneral Tokat’a 2004 model Passat marka otomobil, Albayrak’a 2004 Toyota cip, Güler’in çocuğuna da Peugeot 307 marka otomobil hediye ettiği ortaya çıkıyordu. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2004/4556 sayılı fezlekesinde, Esat Kurucu ile İbrahim Bilgehan Taşdelen’in emekli Korgeneral Altay Tokat’ı aracı ederek Gümrük Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Hüsnü Güler, Gümrükler Genel Müdürü Vekili Sezai Uçarmak ve Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Kemal Albayrak’ı organizasyon’a kattıkları bilgiler, belgeler ve kanıtlarla açıklanıyordu. Başsavcılık, 19 Temmuz 2004 gün, 2004/5170 sayılı iddianame ile açtığı davada, firma yetkilileri hakkında ‘cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’, ‘resmî evrak’ta sahtecilik’, Albayrak ve Tokat hakkında, ‘Devlet memurlarına intisap’ iddiasıyla ‘menfaat temin etmek’ten suç duyurusunda bulunuyordu.
İzmit Emniyet Müdürü niye kızağa alınmıştı?
Haklarında “çıkar amaçlı suç örgütü oluşturmak”tan dava açılan Esat Kurucu ve ortağı İbrahim B. Taşdelen’in doğrudan ve Altay Tokat vasıtasıyla AKP’nin en üst düzey yöneticileriyle bağlantıları dava dosyasında yer alıyordu. Üstelik bu durum tek taraflı bir çıkar ilişkisi olmanın ötesinde bir anlam taşıyordu. AKP’li yöneticilerin de “Özel” bir nedenle bu gruba kol kanat gerdikleri telefon konuşmalarından ortaya çıkıyordu. İşte bu nedenle kaçakçılık olayını ortaya çıkaran dönemin İzmit Emniyet Müdürü Ercüment Özbeyli kızağa alınıyordu. Telefon konuşmalarında Taşdelen’in doğrudan ve Altay Tokat aracılığıyla, dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Çevre ve Orman Bakam Osman Pepe ile Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’den yardım istediği ifadeleri yer alıyordu.
Uyuşturucu parasında da E. Korg. Altay Tokat’ın payı!
Tokat’ın adı 2007 yılında Paris’te başlayıp İstanbul’a sıçrayan PKK’nın kara para operasyonunda da geçiyordu. Paris’te 300 bin Avro’yu bozdurmak isterken şüphe üzerine yakalanan iki PKK’lı ifadelerinde, paranın sahibi olarak Hakkâri Yüksekovalı işadamı Hikmet Serdar’ın adını veriyordu. İstanbul polisi bu kişinin telefonlarını dinlemeye başlayınca da Altay Tokat ile konuşmaları saptanıyordu. Uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı çetesinin elebaşı olmakla suçlanan Hikmet Serdar, İstanbul’da adamlarıyla birlikte 47 kilo eroin ile yakalanıyordu. Operasyonda telefon görüşmeleri nedeniyle Hikmet Serdar’ın “Baba” ve “Paşa” diye hitap ettiği emekli Korgeneral Altay Tokat’ın adı geçiyordu. Görüşmede Serdar, uyuşturucu ticareti yaptığı şüphesiyle polisin kendisini dinlediğini söylüyordu. Tokat ise “Biz analarını…” cevabını veriyordu. Tokat bu operasyon nedeniyle ve şüpheli sıfatıyla savcıya ifade de veriyor, ama Tokat hakkında delil yetersizliğinden takipsizlik kararı çıkarılıyordu.
Korg . Tokat’ın kirli bağlantıları
Korg . Tokat’tan Savcı Zekeriya Öz’e uzanan bağlantı dikkat çekiyordu.
Korg. Tokat’ın “kankası” olarak bilinen emekli Binbaşı Zahit Engin, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz ile çok yakın bulunuyordu. Ankara’da Başçavuş Sokak’ta bir bürosu olan Zahit Engin’in adı, önce PKK ve sonra JİTEM itirafçısı olan Abdülkadir Aygan’ın “faili meçhul” cinayetler konusundaki açıklamalarında da geçiyordu. Ama Ergenekon soruşturmasında da Diyarbakır’daki faili meçhul cinayetlerle ilgili açılan davalarda da “şüpheli” olmaması hayret uyandırıyordu. Zahit Engin’i tanıyanlar, Fetullahçılarla çok yakın mesai içinde olduğu bilgisini veriyordu. Nitekim Zahit Engin’in 2006 yılında çıkan bir demeci, Fetullahçılarla irtibatını kanıtlıyordu. Engin’in demecinin çıktığı gazete Zaman. Konu, 28 Şubat. Zaman gazetesindeki haberin sunuşunda, Engin parlatılıyordu. Zaman, Engin’in, 28 Şubat döneminde kendisine verilen bir Vali yardımcısıyla ilgili personel istihbaratı talimatını reddettiğini yazıyordu. Engin, irticai faaliyetleri araştıran Fetullahçı yardımcısını savunuyordu.
2002’ye uzanan Gen. Altay Tokat-Gladyo alakası
Altay Tokat, 1999’da emekli edilmesinin gerekçesinin, “ahlaki nedenler” olduğu basına yansıyordu. Tokat, emrinde çalışan bir subayın karısıyla makamında yakalanıyor ve bu nedenle emekli ediliyordu. 1999 yılında emekli edildikten hemen sonra MHP’ye katılıyor ve 2000 yılındaki kongrede MYK üyeliğine seçiliyordu. Aynı zamanda Bahçeli’nin askeri danışmanlığını üstleniyordu. Emekli Korgeneral Altay Tokat, 27 Temmuz-2 Ağustos 2006 tarihli Aktüel dergisine verdiği demeçte Şemdinli olaylarıyla ilgili “Ben de mahkemeyi etkilemek için bomba attırdım” diye açıklama yapıyordu. Tokat’ın bu sözleri gazetelerde manşet olup günlerce tartışılıyordu. Tokat, Ergenekon tertibine giden yolda kritik bir aşama olan Şemdinli tertibinde böylece boylu boyunca sahne alıyordu. Tokat, bu demecinin ardından MHP’de de barınamıyor, ama zaten AKP ile özellikle Cemil Çiçek vasıtasıyla “derin bağları” bulunuyordu.
Tokat’ın o tarihten bu yana hiç ortalarda gözükmemesi dikkat çekiyordu.
Tokat Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvnkoğlu’na düşmanlık yapıyor, her yerde açıkça aleyhinde konuşuyordu. Ve “Onun görev süresinin uzatılmasını ben engelledim” diye övünüyordu.
Devlet Bahçeli, akıl hocası Altay Tokat’ın müdahalesiyle Orgeneral Kıvrıkoğlu’nun, görev süresinin uzatılmasına karşı çıkıyordu. Tokat bu olayla ilgili olarak 11 Ağustos 2003’te Fetullah Gülen’in Aksiyon dergisine şunları söylüyordu.
“Doğrudur, aynen doğrudur. Harp yok, darp yok niye uzatıyorsunuz? Hayır, olmaz dedim. Çünkü Silahlı Kuvvetler’in sistemi bozulur. Prosedüre göre, bir kişinin görev süresinin uzatılması için onun büyük bir başarı kazanması veya ülkenin harp içinde olması lazım. İşte onu engelledik. Özkök Paşa Genelkurmay Başkanı olamıyordu. Bizim dışımızda herkes evet demiş. Ben orada olmasam oluyordu.”
Erken seçim kararında da imzası vardı!
Altay Tokat’ın misyonu o kadar kritik ki, Türkiye’ye karşı her türlü operasyonun içinde sırıtıyordu. Tokat, Orgeneral Kıvrıkoğlu’yla ilgili görevini yerine getirdikten sonra, bu kez Türkiye’yi AKP’ye teslim edeceği kesin olan bir kararı Bahçeli’ye aldırtıyor ve 3 Kasım’da erken seçim kararı aldırıyordu. Temmuz 2002’de partisinin hiçbir yetkili organında konuyu görüşmeden ve daha bir hafta önce koalisyon ortaklarıyla birlikte basının karşısında “Erken seçim yok” diyen Bahçeli, 3 Kasımda erken seçim kararını açıklıyordu. Bu kararın arkasında MHP’nin yetkili organları yoktu, ama Altay Tokat’ın talimatları etkili oluyordu. (Yani 28 Şubat, Milli ve haysiyetli duruşuyla Büyük İsrail projesine engel olan Erbakan’ı devre dışı bırakıp, siyonizmin yeni uşakları AKP’nin yolunu açmak için tertipleniyordu)
Altay Tokat, 28 Şubat’ın ardından Fetullah Gülen’in yurtdışı okullarını parlatmak için yurtdışına götürülen birkaç emekli generalden birisi olma şerefini kazanıyordu. Altay Tokat’a göre, “Okullar Türkiye’nin dünyada güçlenmesine pozitif katkı yapıyordu.”[4]
“33 askerimizi Devlet öldürttü!” iftira talimatı Utah’tan mı ulaşmıştı?
Türk medyasında 1993 yılında şehit olan askerler ile Ergenekon davası arasında ilişki kuran bir haberler fırtınası estiriliyordu.
Konu zaman zaman olaydan sağ kurtulan askerlerin ifadeleri ile gündeme gelse de kuşkusuz medyada fırtınayı başlatan olay 15 Aralık Günü Taraf Gazetesi’nin manşeti oluyordu. Taraf Gazetesi, “Ergenekon davası savcılarının 33 erin ölümü ile sonuçlanan olayı araştırdıklarını, olaydan sağ kurtulan 4 askeri de ifade vermeye çağırdıklarını” haber veriyordu. Gazete, olay üzerinde yaşanan şüpheyi ise olaydan sağ kurtulan Erdal Özdemir’in ağzından aktarıyordu.
16 Aralık günü ise Habertürk bir adım daha ileri giderek Ergenekon Savcıları’na ifade veren Erdal Özdemir’in ifadesini ele geçirdiğini açıklıyordu. Habertürk’ün yayınladığı ifadede er Özdemir 33 askerin ölümünde ordunun payı olduğunu anlatıyordu.
17 Aralık günü haber ajanslarına yansıyan bir haber bu fırtınayı tersine çeviriyordu. Ajansa konuşan Erdal Özdemir, Taraf Gazetesi’yle röportaj yapmadığını ve gazetenin konuşmayı hayali olarak hazırladığını iddia ediyordu. Özdemir Ajans’a “Bir gazetede birileri söylemediğim şeyleri haber yapıyor. Yazılanlara ben bile şaşırıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşıymış gibi gösterilmeye çalışılıyorum” diyordu.
Yine 17 Aralık günü Vatan Gazetesi’nin konu üzerine yazdığı haber olayın bir başka yönünü ortaya çıkarıyordu. Gazete olaydan sağ kurtulan ve birinci derece görgü tanığı olan 5 askere ulaşıyordu. Olaydan sağ kurtulan Adnan Gebeş, Erdem Doğan, Erkan Omay, Osman Partal ve Bünyamin Atlı, şu ana kadar savcılık veya başka bir kurumdan ifade verme yönünde bir çağrı almadıklarını belirtiyordu.
Kısacası 33 asker olayının Ergenekon davasına dahil edildiği balonu kısa sürede patlıyordu.
Peki, bu fırtınalar, niçin çıkarılmakta bu ahlaksız-alakasız dezenformasyon kimlerin işine yaramaktaydı? Fetullahçı ve Utahlı komiser bu bilgileri nereden almaktaydı?
Tarih 5 Aralık 2009…
Taraf Gazetesi’nin “Utah’tan sızan ordu belgeleri ile” adı gündeme gelen yazarı Emrullah Uslu, 33 asker olayını o gün yazısına konu ediyordu.
Emrullah Uslu bugüne kadar basın tarihinde yazılmamış iddiaları gündeme getiriyordu.
Bu arada hatırlatalım Emrullah Uslu, Utah’tan 8 senelik çalışmalarını noktalaması için geri çağrıldığında tayini Bingöl Terörle Mücadele Şubesi’ne komiser olarak çıkıyordu.
Uslu o güne kadar bilinenlerin aksine 33 askerin şehit edilmesi olayı duyulduğunda askerlerin saatlerce harekete geçmediğini iddia ediyordu. Emrullah Uslu’nun yazdığına göre, askerlerin meseleyi umursamadığını gören kendisinin de bir dönem üyesi olduğu Bingöl’deki özel harekât timleri isyan ederek harekete geçiyordu.
Emrullah Uslu yazısının sonunda okuyucularına bir de müjde veriyordu: “ Bu konuda çok yakında yeni gelişmelere hazır olun”!?…
Kısacası 33 asker olayında yaşananları Fetullahçı-Utah’çı Emrullah Uslu olaydan çok önce haber verip keramet gösteriyordu! Tabii yine her zaman yaptığı gibi askerlere yönelik ithaf ve iftiraları ve emniyete yönelik iltifatları dikkat çekiyordu.
Peki, adı cemaat ile gizli belgeler ile gündeme gelen komiser Emrullah Uslu’nun öngörüsünün kaynağı gerçekten kerameti ve gaipten haber vermesi miydi, yoksa, “Odatv.”nin sorduğu gibi ABD ve İsrail’in gizli servisleri mi oluyordu?
Demokrasi hayranlığı mı, yoksa Haim Nahum planı mıydı?
Erbakan Hoca’nın ısrarla hatırlattığı, 7 adımda Türkiye’yi çökertme hazırlığı olan ve Lozan’ın gizli dayatması sayılan, Yahudi haham Haim Nahum’un Siyonist Planını, AKP iktidarı, demokratikleşme kılıfıyla uygulamaya ve nihai hedefine, yani Türkiye’yi diz çöktürmeye yaklaşmaktadır.
1- BASIN-YAYIN özgürlüğü diye, TSK’yı ve milli kurumlarımızı, kasıtlı ve kışkırtıcı yayınlarla yıpratma ve yıkma hazırlığı yapılmaktadır.
2- HASIM özgürlüğüne dönüşen AÇILIM safsatalarıyla, ülkemiz Türk-Kürt düşmanlığına ve etnik-mezhebi çatışma ortamına hızla kaydırılmaktadır.
3- “Cinsel serbestlik ve SAPIKLIK” özgürlüğü ile; her türlü fuhuş serbestliği, eşcinsellik rezaleti ve yaygınlaşan porno filmleri ve TV. Dizileriyle, ailevi ve ahlaki yapımızın altına dinamitler koyulmaktadır.
Bütün bu açılım ve saçılım senaryolarıyla, sosyal patlama boyutlarına ulaşan;
- İşsizlik ve fakirliğin giderek artması
- Tarımın (hayvancılık ve ziraatın) yok olması
- Bütün sanayi kuruluşlarımızın ve stratejik varlıklarımızın yabancılara satılması
- Milli ve vicdani sorumluluk anlayışının zayıflaması ve İslami duyarlılığın dumura uğrayıp azalması
- BOP (22 İslam ülkesinin parçalanıp, Büyük İsrail hedefine küçük lokma yapılması) uğruna Türkiye’nin “yumuşak demokratik Kürdistan federasyonu”yla parçalanması
- Ve sonunda bağımsız Cumhuriyetin, bağımlı eyalet ve demokratik esaret konumuna sokulması süreci;
Ya ciddi, cesaretli, bilinçli ve asker-sivil elbirlikli bir toplum tepkisiyle ve hukuki bir direnç ve dirayetle aşılacak, veya Türkiye harita üzerindeki bir Karpuz Cumhuriyeti halini alacaktır!..
[1] Kulis Ankara, 12 Şubat 2010, Milli Gazete
[2] Fatih Altaylı ile Murat Bardakçı’nin GKB Org. İlker Başbuğ görüşmesi, Habertürk, 11.02.2010
[3] 27.01.2010 / Radikal
[4] Aydınlı Türkiye, 17 Ocak 2010

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Yine içimizi dışa döken, halimize ayna tutan bir yazımız olmuş, elhamdülillah!İnsan denen mahlûkatın kâinat ile,…
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…