YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697fd58ebfff8
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 1
Bugün : 2476
Dün : 57744
Bu ay : 60220
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48763533
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

Siyonizm’in, Afrika kıtasında yıllardır süregelen gizli/açık sömürüsüne çarpıcı bir örnek de BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında Afrika’nın en büyük İsrail üssü olan Etiyopya’dır. Daha çok Habeşistan (Köleler Ülkesi) ismiyle bilinen Etiyopya, tarihte bilinen en eski medeniyettir. Necaşi’nin ülkesi Etiyopya’nın Başkenti (yerel dilde “Yeni Çiçek” anlamına gelen) Addis Ababa’dır. Ülke genelinde 83 kabile ve dil bulunmakta olup resmî dil Amharcadır. Ancak ülkede Amharca’dan başka, çok sayıda etnik topluluğun bulunmasına paralel olarak birçok yerel dil ve lehçe ile beraber İngilizce de konuşulmaktadır. Kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar götürebileceğimiz Etiyopya devleti, 1936-1941 arasındaki Mussolini İtalya’sının istila ve işgal hareketini saymazsak, tarihi boyunca bağımsızlığını koruyabilmiş ve Afrika Kıtası’nın Avrupalılarca sömürge yapılamamış tek ülkesi gibi lanse edilmesi aslında; İtalya’nın 5 yıllık sonra faşist işgalinin sonrasında ise Marksist diktatörlüklerin ve kukla devlet başkanlarının bizzat İsrail desteğiyle hüküm sürmesine kamuflaj yapılmaktadır. Sudan, Eritre, Cibuti, Somali, Kenya ve Uganda Etiyopya’nın komşularıdır. Komşu ülkelerinin coğrafi olarak stratejik özelliklere sahip olması veya petrol ve yeraltı madenleri açısından zengin olması bu ülkeye verilen stratejik önemin bir başka açıklaması aslında. Zira Etiyopya yeraltı madenleri açısından, az sayıda altın ve platin madenleri haricinde, zengin olmayan bir ülkedir.

Osmanlı hâkimiyeti sonrasında Etiyopya ile birleşen ülkenin Kızıldeniz boyunca uzanan sahil bölgesinin, 1993’te yapılan bir halk oylaması sonucunda Eritre adıyla bağımsızlığını ilan etmesi Etiyopya’nın Kızıldeniz ile olan bağlantısının kesilmesine ve ülkenin bir kara devletine dönüşmesine neden olmuş. Etiyopya’nın bir parçası olduğu ve Etiyopya’da dönen Siyonist oyunların, zulmün ve sömürünün bir parçası olduğu için yazımızın sonunda Eritre’den de bahsetmek konu bütünlüğünü sağlayacaktır.

Etiyopya’ya dönecek olursak; yüksekliği 2000 ve 3000 metreler arasında değişen yüksek bir platoya sahiptir. Peru La Paz’dan sonra dünyanın ikinci yüksek başkenti Addis Ababa’dır. Yaklaşık 97 milyon nüfusu olduğu belirtilen ülkenin gerçekte 120 Milyon nüfusu olduğu fakat kayda girmeyen bu insanların fuhuş ve yoksulluktan dolayı kimliksiz olduğu muhabbet esnasında öğrendiğimiz bilgiler arasındadır. GSYİH’nın %50’si Tarım. İmalat sanayi GSYİH’nın %5’ini oluşturmaktadır, yani üretim neredeyse yok. Kahve, Etiyopya ekonomisi için son derece önemlidir. Tahminlere göre kahvenin Etiyopya’nın GSYİH’na katkısı %10 oranındadır. Nüfusun %25’i kahve sektöründen geçimini sağlamaktadır. Aslında bu vahametin de bir göstergesidir. Etiyopya, açlık ve kıtlığın en şiddetli yaşandığı ülkelerden biridir. Verimli topraklara sahip olmasına rağmen Etiyopya’da sefaletin yaygınlaşmasının önemli nedenlerinden biri de, dış güçlerin bu ülke üzerindeki planlarıdır.

Bu konuda Sabah Gazetesinin 1992 tarihli haberi ilgi çekiciydi. Haber şöyleydi; “Fakat Afrika’nın en yeşil, yağmur alan ve verimli topraklarına sahip olmasına rağmen, yönetimlerin silaha yatırdığı paralar nedeniyle Etiyopya halkı kendini sefaletin içinde bulmaktadır. Etiyopya bir zamanlar Afrika’nın en bereketli yeriydi. Ancak 20. yüzyılda kendini sefaletin içinde buldu. Nil Nehri, kenarındaki verimli topraklara rağmen karnını doyuramıyor. Eğer yönetimlerin silaha yatırdığı paralar, kalkınma için kullanılsa bugün açlık çekilmez ve tarlalar da tank mezarlığına dönmezdi. Normal şartlarda tarım ürünlerinden bir yılda elde edilen gelir tüm halkın geçimini temin etmeye yeterli olacak düzeyde. 350 bin kişiden oluşan ve Afrika’nın en kalabalık ordusu olarak bilinen Etiyopya ordusunun yıllık tüketimi tam 60 bin ton. Ordunun bu yüksek maliyetli tüketimini karşılamak ise çok zor.” (Sabah-Star Eki, 16 Ağustos 1992) Bu durum hala daha geçerliliğini korumakla birlikte üretimin yabancı yatırımcılar sayesinde yeni kımıldamaya başladığı gözlenmekte. Etiyopya, aynı zamanda Afrika’nın en fazla canlı hayvan varlığına sahip ülkesidir. Ancak hayvancılık politikaları da tarım politikaları gibi atıl konumdadır.

Ekilebilen alanların yalnızca 1/5’i ekilip, biçilmekte ve bu alanlar sık sık ortaya çıkan kuraklık ve kötü tarımcılık uygulamalarından dolayı tarım verimli kullandırılmamakta hatta verimli topraklara sahip olmasına rağmen yiyecek yardımları söz konusudur. Tarım politikaları hususunda İsrailli danışmanların rolü aslında ortaya çıkan tablodan anlaşılmaktadır. Bir zamanlar Türkiye’de var olan yağ, şeker, tüp kuyruklarına benzer sıkıntının yaşandığını duyduğumuzda şaşırdık. Şeker almak isteyen kişi elinde poşetle markete gidiyor ve market ne kadar isterse o kadar alabiliyor. Kimi mahallede 1 kg kimisinde 0,5 kg şeker dağıtımı yapılıyor.

Elektrik ve su kesintilerine sıkça rastlanmaktadır. Rutin olarak yaşanan kesintiler kimi zaman bir haftayı bulsa da kimse bu durumdan şikâyetçi değil, halk adeta narkozlanmış durumdadır. Maddi imkânsızlıklardan ötürü maalesef fuhşun da en yoğun yaşandığı yer olarak da adı çıkmıştır. Tenha yerlerde güvenlik yok denecek oranda, yoksulluktan dolayı tenha yerlerde hırsızlıklar hat safhadadır. Başka bir sömürü de gelir dağılımındaki adaletsizlikte göze çarpmaktadır. Etiyopya şartlarına göre; zengin çok zengin iken fakirler de aşırı fakir hayatı yaşamakta. Mesela merkezde 70-80 m2 bir evin kirası 1000 dolardan başlarken fakir halk baraka evlerde, genellikle şehrin dış kısımlarında çamur ve rutubet içerisinde yaşamakta. Kırsal alanda medeniyetten uzak kabileler de azımsanmayacak oranda. Araçlar yurtdışından ithal edildiğinden devlet %300 vergi eklemekte ve tabi bu yüzden arabaya herkes binememekte ya da 30 yaşındaki arabaları şehrin göbeğinde görebilmenize imkân tanımakta. Para birimi TL’nin karşısında 1/10 değerinde olması ile bu göstergeleri kıyasladığımızda Türkiye’de orta halli bir memurun 70-80 m2 bir evi aylık 10.000 TL’den kiralaması veya orta halli bir arabayı 200.000 TL den satın alması şeklinde izah edersek durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

Müslümanlar daha çok ticarette aktif iken; bürokrasi Hristiyan ve İsrail tarafından devşirilen Hristiyan ve gizli Yahudiler tarafından kontrol edilmektedir. Habeş ordusunda 400’den fazla Yahudi subay bulunduğu kaynaklarda geçmektedir. CIA factbook 2007 verilerine göre, ülkedeki dini inanış oranları Ortodoks %43,5, Müslüman %33,9, Protestan %18,5, Yerel din %2,7, Katolik %0,7, Diğer %0,6 şeklinde belirtilse de yerli halk ve oralara göç etmiş Müslümanlar ile görüştüğümüzde bu oranın kasıtlı olarak düşük gösterildiğini ve %50’nin üzerinde Müslümanın yaşadığını belirtmişlerdi. Ayrıca çok büyük bir kısmı İsrail devletinin kuruluşundan sonra Filistin’e göçmüş olsa da bir miktar da Falaşa Yahudisi bulunmaktadır. Falaşa Yahudileri olarak bilinen ve “Beta Israel” olarak adlandırılan kavim bugün birçoğunun İsrail’de yaşadığı Etiyopyalı Yahudiler’in adıdır. Yahudi olmayan Etiyopyalılar tarafından Amharca (yerel dilde) “Sürgündekiler” ya da “Yabancılar” anlamına gelen aşağılayıcı bir kelime olan Falaşa sıfatı yakıştırılmış nedense. 1975 yılında İsrail hükûmetinde dönemin Başbakanı Menahem Begin, Sefarad hahambaşısı Ovadya Yosef’in hükmüyle Beta Israeli Kayıp On Kabile’nin torunlarından olduğunu resmen kabul etmiş; böylece Etiyopyalı Yahudiler de İsrail’in Geri Dönüş Yasasından faydalanmışlar. Beta Israel’in Yahudilikleri konusunda şaibeye yer bırakmamak için cemaat formalite icabı “din değiştirip” Yahudiliğe geçmiş. İsrail hükûmetince hayata geçirilen 1984’deki Musa Operasyonu (Operation Moses) ve 1991’deki Süleyman Operasyonu (Operation Solomon) ile on binlerce Etiyopyalı Yahudi İsrail’e getirtilerek Etiyopya’daki iç savaş ve kıtlıktan kurtarılmıştır. Şu an Beta Israel cemaatinin %85’i 120.000 kişilik nüfusuyla İsrail’de yaşamakta olup Etiyopya’da yaşayan 50 bin civarında Falaşa Yahudisi olduğu söylenmektedir. Son on yılda İsrail’e en fazla göç alan Yahudilerin bu kavimden olduğu istatistiki verilerde yer almaktadır.

Diğer taraftan başkent Addis Ababa’ya 500 km uzaklıkta bulunan Harar’da çok sayıda Türk kökenli aile bulunmaktadır. Mısır’ın fethinden sonra Sudan ardından da Eritre, Cibuti ve Etiyopya’ya ulaşan Osmanlı Devleti’nin Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın 1874 yılında fethi ile bugünkü Etiyopya’nın doğusunda yer alan Harar beldesi Osmanlı yönetimiyle tanışmıştır. Türk olduklarını dedeleri ve babalarından öğrenen bu aileler, bu bilgiyi çocuklarına ve torunlarına da aktarmaktalar. İlginç olan ise; bu bölgede yaşayan Türklerin bölge halkı gibi siyahi olmasıdır.

Başkent Addis Ababa’da insanlarla muhabbetlerimiz esnasında halk genelinde şuursuzca bir İsrail sempatizanlığı olduğunu fark ettik. İlk başta buna anlam veremedik fakat sonra biraz gözlemleyince bu sempatinin Hristiyanlar nezdinde olduğunun farkına vardık. Diktatörlükler süresince ve sonrasında yaşanan Hristiyan-Müslüman iç savaşlarını kızıştıran, Hristiyan askerlere özel harp eğitimleri veren, polislerini ve istihbarat elemanlarını eğiten İsrail’in olduğunu öğrendik. Bu bilgileri doğrulamak üzerine araştırdığımızda şu bilgilere ulaştık;

“İsrail Etiyopya’yla ilk olarak 1956’da ilişki kurdu. 1956 Süveyş Savaşı’ndan sonra İsrailli temsilciler Haile Selasi (1930 – 1974 arasında görev yapmış Etiyopya’nın son imparatoru) ve arkadaşlarıyla görüşmek için Etiyopya’ya gitti.” (The Israeli Connection, Benjamin, Beit Hallahmi, sf.39) “Ben Gurion, Eisenhower ile yazışmaları sırasında Etiyopya’nın kendileri için önemli olduğuna çok değinmiştir. Mossad’ın Afrika şubesi Incoda, Etiyopya’da çok faaldir ve Etiyopya’da büyük bir İsrail kontrolü var.” (Dangerous Liaisons, Andrew & Leslie Cockburn, sf.108)

“Etiyopya Ortadoğu ve Afrika’daki gizli aktiviteler için uygun bir istasyondur. ‘Incoda’ İsrail’e ait Etiyopya etlerini pazarlayan bir şirket. Bu şirket 1955-64 arası mükemmel bir istihbarat görevi yaptı. Şirketin yöneticilerinden biri şöyle diyor; ‘Incoda, Afrika’daki İsrail istihbaratının istasyonu görevini görüyordu. Paravan Incoda şirketi askeri bir komisyonun Etiyopya’yla bağlantılarına aracılık ediyordu. Mossad yetkilileri, Arap ülkelerine birini gönderecekleri zaman bu şirket aracılığıyla gönderiyorlardı. 1970’li yıllarda Etiyopya’da görev yapan bir İsrailli uzman şöyle diyordu: ‘Büyükelçi ülkeyi bizim yönettiğimize dair bizi cesaretlendiriyordu. İsrail, Etiyopya hükümetine birçok alanda yardımcı oldu, özellikle de milli güvenlik konusunda.’ “Addis-Ababa Belediye Sarayı, İsrailliler tarafından yaptırılmış. Etiyopya askerlerinin malzemesini İsrail sağlamış. Etiyopya polisinin üniforması İsrail polisininkinin bir kopyası. Resmi olarak hiçbir zaman açıklanmayan İsrail ve Etiyopya arasındaki anlaşma, üç on sene kadar etkisini sürdürdü. Afrika’ya bağlantı yeri olarak İsrail’in en güçlü üssü Etiyopya’ydı. İsrailli teknisyenler, doktorlar, tüccarlar ve tarımcılar… İsrail polis memurları Etiyopya polisini yetiştirdiler. Haile Selasi, İsrail’den ordusunu düzenlemesini istedi. Ben Gurion bu isteği kabul etti… Sivil savaşın kızıştığı anlarda Etiyopya’da Mengistu Haile Maryam (Selasi’den sonra gelen Marksist diktatör), Kudüs’ten yardım isteğini yineledi.” (Liberation, 8 Ağustos 1992) “İsrail İşçi Partisi’ne ait paravan Raynolds Construction şirketi tarafından Etiyopya’da 5 tane havaalanı kuruluyor, İsrail uçaklarının bir savaş anında yararlanması için…” (Dangerous Liaison, Andrew & Leslie Cockburn, sf.101)

Bu kaynaklar ve bunlar gibi yüzlercesi Etiyopya’nın bir İsrail üssü olduğunu kanıtlıyordu elbet ama insan sormadan edemiyordu: Etiyopya’yı İsrail için bu kadar önemli kılan neydi? Beta İsrael denilen zenci Yahudi kavmi mi? Siyonistler için kutsal nitelikli Nil Nehri mi? Yoksa tüm bunların ötesinde başka jeo-stratejik ve jeo-politik özelliği mi?

Hıristiyan bir bürokrat ile yaptığımız sohbette “Neden bu kadar elektrik kesintisi yaşanmakta? Nil gibi bir kaynak varken neden baraj alt yapıları ile bu problemin önüne geçilememekte?” diye sorduğumuzda aldığımız cevabı çok garipti: “Çünkü Nil’in debisi biraz azalsa Mısır bizi tehdit ediyor. En son Mısır Cumhurbaşkanlığı’na Sisi gelir gelmez bunu fırsat bilerek baraj yapımına başladık ama Sisi de eskileri gibi tepki gösterdi, her debi seviyesi düştüğünde Mısır bizi savaşla tehdit ediyor.” Tabi bu cevabı duyunca tatmin olmamış ve Beyaz Nil’in doğduğu Sudan ile Mısır neden anlaşma yapıyor ve barajlar kuruyor ve sebeplerinden bir tanesi de bu olduğu için Mossad Sudan’da çatışma ve kaos çıkartıyor da şimdi Etiyopya’da bunların aksi oluyor? Demek ki Etiyopya’da yıllarca hüküm sürmüş iç savaş, çatışma ve soykırımlar ile Etiyopya’nın hâkimiyeti perde arkasından İsrail’in eline geçmişti.

Biraz araştırma yaptığımızda ulaştığımız şu bilgiler Etiyopya’da şahit olduğumuz zulüm ve sömürü gerçeğini tasdikliyor ve perde arkasına gizlenmiş asıl sebeplerini ortaya döküyordu:

1. Bazı kaynaklar tarafından Etiyopya İsrail’in Afrika temsilcisi olarak kabul edilmektedir. Etiyopya’nın su ve kutsal sınırlar konusunda oynadığı rol ise, İsrail’in ilk yıllarında hazırlanıp uygulamaya konan “Ben Gurion Planı”na dayanmaktadır: “1940’lı yıllarda Ben Gurion Büyük İsrail Planı’nı hazırlıyor. Bu planda, kuzeyden Türkiye’deki kaynakların kontrolü ile, güneyden İsrail’in, güneybatıdan başta Etiyopya olmak üzere bazı Afrika ülkelerinin de bastırılması ile Ortadoğu’daki su ve petrolün kontrol altında tutulması planlanmış.” (Tempo, 10-16 Haziran 1990)

2. Bu plana göre Etiyopya, İsrail’in Ortadoğu’daki suyu kontrol altına almak için hazırladığı senaryonun güneybatı ayağını oluşturmaktadır. Etiyopya’nın suyu, yani Mavi Nil’i kontrol etmesi, aslında İsrail’in Nil’i kontrol etmesi anlamına gelmektedir: “Etiyopya-İsrail ilişkileri İsrail’in su politikasının ayrılmaz bir parçası niteliğinde. Mısır’ın da Nil Nehri ile bir problemi var. Ülke her bakımdan Nil’e bağlı. Son raporlara göre Nil’in bir kolu olan Mavi Nil’in kullanımı için, İsrail ve Etiyopya ortak çalışıyorlardı. Eğer Etiyopya Mavi Nil’den musluk açarsa, Mısır kendi suyunu kaybedebilirdi. ‘Mısır eğer gerekirse Nil’i korumak için savaşır’ diyor bir coğrafyacı. Kıdemli bir Batılı diplomat ise ‘Bu konuda şüphe yoktur’ diyor.” (Newsweek, 12 Şubat 1990)

3. İsrail’in-Etiyopya ittifakının gözle görülür bir su boyutu kazanması ise, Mısır ile İsrail arasındaki Camp David barışından sonra oluyordu. İsrail Camp David’de tüm bir Sina yarımadasını Mısır’a iade ederken, Enver Sedat’tan yılda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef Çölü’ne aktarmasını istemişti. Sedat önce bu teklife sıcak baktı, ama iç muhalefetin de etkisiyle İsrail’in isteği gerçekleşmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil’i “köklerinden” kontrol altına almaya karar verdi ve birdenbire İsrailli mühendisler, Nil’in akışının %83’ünü denetleyen Etiyopya’ya baraj yapımı konusunda yardımcı olmaya başladılar. Etiyopya İsrail’in tarım ve sulama uzmanlığı konularındaki yardım teklifini severek kabul etti. İsrailliler, Etiyopya’yı Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. “Afrika’nın su kulesi” olarak bilenen ve Mısır ile Sudan’a giden suyun musluğunu elinde tutan Etiyopya ile İsrail arasındaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti’ne gerektiği takdirde Mısır ve Sudan’ı susuz bırakma imkânı veriyordu.

4. Etiyopya’daki baraj projesi, İsrail’in Nil’in suyunu istediği anda kesebileceğini ve Mısır’ı susuz bırakabileceğini göstermektedir  Böyle bir gelişmenin Mısır açısından son derece tehlikeli olduğu ise açıkça ortadadır. Tüm bunlar yaşanırken, Mısır’ın su ihtiyacının yüzde 98’ini karşılayan Nil Nehri havzasında bulunan bazı Afrika ülkelerinin, İsrail’in de yardımıyla baraj kurma teşebbüslerinin Kahire için bir savaş anlamına geleceği de ifade edilmekte. Görüldüğü gibi, Nil’in suyu meselesi tahmin edilenden çok daha büyük boyutlardadır. Nil on tane Afrika ülkesini ilgilendiren bir suya sahiptir. İsrail’in Etiyopyalı baraj yapımcılarına danışmanlık yapıyor olması, suyun İsrail dış politikasında önemli bir rol oynadığını gösteren bir başka göstergedir.

5. Yahudi Devleti’nin nihai hedefi, Nil’den Fırat’a uzanan coğrafya üzerinde egemenlik sağlamaktır. Bu egemenliğin bir boyutu da, bu coğrafyanın sularını denetim altına alabilmektir. Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bir deyişe göre Nil Mısır’dır ve Mısır Nil’dir. Mısır için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmişti. İngiliz lideri, “Nehir Savaşı” adlı kitabında Nil’i; kökleri orta Afrika’da Victoria, Albert ve Kenya göllerinde uzun gövdesi Sudan ve Mısır’da ve dalları kuzey Mısır’daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmiş ve şöyle demişti: “Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve ağacın geri kalan kısmı da çürüyüp ölecektir.” Bu, şu demektir: Mısır’ı Nil suları hakkında tehdit etmenin yegane yolu, Nil’in iki “kökünü” elinde tutan Sudan ve Etiyopya’yı kullanmaktır. Ya da Winston Churchill’in deyimiyle “palmiyeyi köklerinden kesmek”. Nitekim İsrail, uzun bir zamandır gerçekten de bunu yapmaya çalışmaktadır.

İsrail’in “palmiye”nin sözkonusu iki kökü Etiyopya ve Sudan üzerinde yaptıklarına bakarak bir değerlendirme yaptığımızda ise, ortaya Mısır’ı sıkıştırmak için geliştirilmiş bir strateji çıkar. İsrail’in bölgedeki amacı Mısır’ın suyunun başını tutan Sudan ve Etiyopya’nın Mısır’la işbirliği yapmalarını engellemek ve Mısır’ı bu ülkeler kanalıyla Nil suyunu kesmekle tehdit etmektir. Bu stratejinin ise kısa ve uzun vadeli iki ayrı amacı olabilir. Birincisi, İsrail’in Mısır’ı Nil’den kendisine su aktarması yönündeki isteklerine razı etmesidir. Uzun vadeli amacı ise, bir savaş durumunda Mısır’ın susuz bırakılmasıdır.

Dikkat çeken bir başka gerçek de, İsrail’in Tevrat’ta belirtilen kutsal sınırlarına ulaşmak için düzenlediği bu planın, yine Tevrat kökenli olmasıdır:

“Ve sular denizden kesilecek ve ırmak kesilip kuruyacak. Ve ırmaklar kokacak ve Mısır’ın kanalları boşalıp kuruyacak, kamışla saz olacak. Nil’in yanında, Nil kenarında olan çayırlar ve Nil’in bütün ekilmiş tarlaları kuruyacak, toz olup dağılacak ve yok olacak. Ve balıkçılar ah edecekler ve Nil’e olta atanların hepsi yas tutacaklar ve suların yüzü üzerine ağ yayanlar dövünecekler. Ve Mısırın direkleri parçalanacak. Bütün ücretli işçilerin yürekleri kederli olacak. Orduların Rabbi Mısır için ne tasarladı?… Ve Mısır’da başın ya da kuyruğun, hurma dalının yahut sazın yapılabileceği bir iş kalmayacak. O gün Mısırlılar kadın gibi olacaklar ve orduların Rabbinin, üzerlerine elini sallamasından titreyip yılacaklar. Ve Yahuda diyarı Mısır diyarı için bir dehşet olacak ve onun adı kendisine anılan her adam, ordular Rabbinin ona karşı ettiği niyetten ötürü yılacak.” (İşaya, 19/5-18)

İsrail’in uygulamaya koyduğu “Nil’in suyunu kesme” projesinin Mısır’ı çok zor durumda bırakacağı ve hatta Etiyopya ile Sudan’ı da içine alabilecek kanlı bir savaşa neden olabileceği uzmanlar tarafından belirtilmektedir. Etiyopya’ya Nil’i kesme projesini uygulamaya koydurtan İsrailli danışmanlar, çalışmalarına son hızla devam etmektedirler. Ortadoğu’nun su yönünden en problemli ülkesi İsrail’in bu gelişmeler sonrasında suyu kontrol altına alma imkânı daha da artmaktadır.

Etiyopya’da yaşanan iç savaşlar ve sömürü politikalarının başka sebepleri de var elbet. 1974’e kadar faşist diktatör, sonrasında Marksist diktatör, sonrasında ise soğuk savaş sonrası şartlara uygun kukla devlet başkanı hepsi İsrail ile üst düzey ilişkiler sürdürmüş, Müslümanlara soykırım yapmış ve halkını İsrail güdümlü politikalarla yöneterek şahsi menfaat ve çıkarları uğruna halklarına zulmü reva görmüşlerdir. Eritre’de uygulananlar da bu çerçevedeydi. Eritre’den kısaca bahsetmek Etiyopya hususunda durumu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Eritre, Etiyopya’nın kuzeyinde, Afrika’nın Asya’ya en çok yakınlaştığı Babül Mendep Boğazı’na kadar olan kıyı boyunca uzanan bir ülkedir. Afrika kıtasında binlerce yıldır ticari ve askeri olarak önemli bir noktadır. Koloni Afrikası’nın çoğu gibi, bu ülke de, yerli halkların taleplerine bakılmadan, sömürgeci Avrupalı güçlerin kendi aralarında paylaşımlarıyla ortaya çıkmıştır. Eritre’yi elinde tutan güç Kızıldeniz’in güney girişini, dolayısıyla Akdeniz’den Hint Okyanusu’na yapılan tüm çıkışları da kontrol altına almış olur. Tüm bunların yanı sıra Etiyopya için Eritre bir anlamda denizlere açılan liman konumundadır. İşte Eritre’nin sahip olduğu bu stratejik önem nedeniyle, İngilizler II. Dünya Savaşı esnasında Amerika’ya Eritre’nin haberleşme üssünü kiralamışlar ve ABD, Etiyopya ile arasındaki bir savunma sözleşmesine dayanarak 25 yıl boyunca burayı kullanmıştır. Burası dünyanın en önemli haberleşme üslerinden birisidir ve Kore Savaşı boyunca Washington’a haber akışında çok önemli rol oynamıştır. Mevcut stratejik öneminin yanı sıra sahip olduğu altın kaynakları ve mineraller, muhtemel petrol ve gaz kaynakları da (halen Kızıl Deniz’de petrol arama çalışmaları devam etmektedir) bölgeye ilgi duyan güçlerin gözünde Eritre’yi daha da değerli hale getirmektedir.

Hallahmi’nin kitabında anlattığına göre, Eritre’deki ayaklanmaları bastırmak üzere Selassie tarafından kurulmuş olan “Acil Durum Polisi” adlı 3.100 kişilik bir kontrgerilla timi özel olarak İsrailli uzmanların eğitiminden geçmişti. Hatta 1971’de General Haim Bar-Lev komutasındaki askerlerin Etiyopya ziyaretinin ardından, Etiyopya stratejik önemi oldukça yüksek iki adayı -Halep ve Fatıma adaları- İsrail donanmasının kullanımına açmıştı. Etiyopyalı komando ve kontrgerilla birliklerini eğiten İsrailli uzmanlar Haile Selassie’ye ülke içindeki iktidarını koruması için de büyük destek oldular. Ancak 1974’de Selassie’yi devirmek amacıyla yapılan Marksist darbeye karşı İsrail ajanları fazla bir müdahalede bulunmadılar. Çünkü yeni rejim de onların istediği standartlara uygun bir rejim, yani anti-İslami bir rejim olacak ve Eritre Müslümanlarına karşı yürütülen savaşı devam ettirecekti. Prof. Hallahmi’nin ifadesiyle, “Etiyopya ile İsrail arasında devam eden ilişki, iki ülkenin bölgedeki İslami gruplara olan karşıtlığına dayanıyordu.[1]

Nitekim Marksist Mengitsu döneminde de İsrailli uzmanların Etiyopya topraklarındaki çalışmaları tüm hızıyla devam etti. İsrailli uzmanlar Etiyopyalı kontrgerilla timlerini eğitmeyi, Etiyopya rejimine silah sevkiyatı yapmayı sürdürdü. Anti-İslami temel üzerine oturtulan bu ittifak, 1990 yılında İsrail’in “ayrılıkçı militanlara” karşı kullanılması için Etiyopya rejimine misket bombaları göndermesiyle daha da güçlendi. Eritre Etiyopya’ya bağlı iken, Haile Selassie’nin halefi Marksist Mengistu Haile-Mariam, yönetimi boyunca tam anlamıyla bir şiddet politikası izledi. Sadece kendisine muhalif olan görüşü yok etmekle kalmadı, yönetimde kaldığı 17 yıl içerisinde ülke nüfusunun da büyük bir çoğunluğunu yok etti. Bölgede süregelen anti-İslami çizgiyi, genel olarak tüm ülke üzerinde terör uygulayan Mengistu da devam ettirdi. Mengistu’nun 17 yıl süren Marksist yönetimi esnasında 10 bin cami yıkıldı, yaklaşık 500 bin Müslüman çareyi Sudan’a sığınmakta buldu. Bir o kadar Müslüman ise Somali’ye iltica etti. Mayıs 1991’de Etiyopya yönetimi bir kez daha el değiştirdi, ancak Mengistu’nun geride bıraktığı bilanço oldukça ağırdı:

– 60 bin çocuk sakat ve 45 bin çocuk da ana-babasız kalmıştı,

– 750 bin mülteci vardı ve bunların 500 bini Sudan’da açlık sınırında yaşamaktaydı,

– Nüfusun %80’i gıda yardımına muhtaçtı,

– 48 bin kişiye bir doktor düşmekteydi ve ülkede ortalama yaşam süresi 46 yıl idi…

Etiyopya ve Eritre’nin zalim rejimleriyle İsrail Devleti’ni ortak paydada birleştiren tek bir unsur olmuştur: bu da Anti-İslami çizgidir. İsrail, Ortadoğu’da zulüm, tecavüz ve baskı sayesinde kurduğu egemenliğe karşı en ciddi tehlike olarak İslam’ı görmektedir. Bu nedenledir ki Bosna-Hersek’ten Filipinler’e, Doğu Türkistan’dan Eritre’ye kadar dünya Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığı her bölgede İsrail’in parmağı vardır. İsrail Hayfa Üniversitesi profesörlerinden Benjamin Beit-Hallahmi “The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why” (İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor?) adlı kitabında, kendi ülkesinin bu şekilde dünyanın dört bir yanına uzanan faaliyetlerini “İsrail’in dünya savaşı” olarak yorumlamaktadır. Üstelik Kudüs İbrani Üniversitesi’nden Israel Shahak’ın söylediği gibi, “İsrail, İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta Batı’nın öncülüğünü yapmak hedefindedir.”[2]

Doğu Bloku’nun yıkılması, Etiyopya’daki komünist Mengistu rejiminin de sonunun geldiğini gösteriyordu. Komünist yönetimi 1991 yılında devirdi. Yönetime geçen Meles Zenavi, Eritre halkının bağımsızlık talepleri karşısında fazla dayanamadı ve 25 Nisan 1993’te gerçekleştirilen halk oylaması neticesinde Eritre, Etiyopya’dan ayrılıp (sözde) bağımsızlığını kazandı(!). Bağımsızlıkla(!) birlikte, Issayas Afeworqi, Eritre’nin yeni lideri olarak ortaya çıktı. Afeworqi döneminde özellikle Müslüman halka karşı yapılan zulüm de had safhaya çıktı. Yargısız infazlar, sorgusuz sualsiz gerçekleştirilen idamlar birbirini izledi. İslami okullar kapatıldı, camiler yıkıldı, Arapça resmi dil olmaktan çıkarıldı, yüz binlerce insan evini terk edip komşu ülke Sudan’a sığındı. Üstelik yönetimi eleştirmeye kalkışan herkes de Afeworqi’nin teröründen nasibini aldı. Ekonomik darboğaza ve halklarının açlık sınırında yaşıyor olmasına rağmen, milyonlarca dolarlarını savaşa yatırmaları oldukça şaşırtıcıdır. Bu çatışmalar esnasında limanlar, elektrik santralleri ve havaalanları gibi bir ülke için son derece önemli olan alt yapı kurumları yerle bir olmuş, yüz binlerce insan göçe zorlanmış ve milyonlarca dolarlık hasar meydana gelmiştir. Çatışmalarda bölge halkının fazlasıyla ihtiyacı olan bir milyar dolara yakın kaynak, silah temini için telef edilmiştir. Böylece her ikisi de İsrail müttefiki olan taraflar hem İsrailli ve Amerikalı silah üreticileri için iyi bir pazar olmuş hem de dünya kamuoyunun dikkatinin savaşa yönelmesi itibarı ile nüfusları dâhilinde bulunan Müslümanlara yaptıkları zulümleri gizleyebilmişlerdir.

Yüz binlerce insanın evsiz ve yurtsuz kalmasına, on binlercesinin ölümüne, uygulanan ekonomik ambargolar neticesinde de binlercesinin açlık sınırında yaşamasına neden olmuştur. Sahip olduğu sosyo-ekonomik ve jeo-stratejik önemine rağmen bugün hala dünyanın en yoksul bölgelerinden biri olan Eritre topraklarında yıllardır kargaşa, anarşi, çatışma ve savaşların dinmemesinin nedenlerinden biri de, ABD ve İsrail gibi bölge politikasını belirleyen ülkelerin Eritre ile ilgili stratejileridir. İsrail’in, Eritre’de halen birisi Dahlak adalarında, birisi de Sudan sınırına yakın Mahel Agar dağlarında olmak üzere stratejik olarak son derece önemli iki üssü bulunmaktadır. Afrika bürokrasisinin (Afrika Birliği’nin ve BM Afrika birimlerinin) Addis Ababa’da olması tüm Afrika’nın da buradan kontrol edildiğinin aynı zamanda Siyonizm tarafından ülke politikalarına müdahale edildiğinin ispatıdır.

 


[1] Benjamin Beit Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why, Pantheon Books,1987, s. 52

[2] Israel Shahak, Downturn in Rabin’s Popularity Has Several Causes, Washington Report on Middle East Affairs, Mart 1995, s. 97-98

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Yakut ÖZÜBÜYÜK

Yakut ÖZÜBÜYÜK

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...