OSMANLI TOPRAK NİZAMI
VE
İNGİLTERE İLE İRTİBAT KURULMASI
Osmanlı Toprak Sisteminde Arazi Kaç Bölüme Ayrılırdı?
Osmanlı Devleti’nde toprak dağılımı ve yönetimi tarih derslerinde üzerinde durulan önemli konulardan birisi sayılır. Osmanlı Hanedanı’nın o dönemki siyasi ve ekonomik atmosferi hakkında bilgi sahibi olmak için Osmanlı toprak sistemini öğrenmek lazımdır. Peki, Osmanlı toprak sisteminde arazi kaç bölüme ayrılır? Detaylı yanıtlar ve Osmanlı Devleti toprak politikasına dair merak edilenler yazımızda yer almaktadır.
Kendinden önceki Türk-İslam devletlerinin toprak sisteminden faydalanarak kendi toprak sistemini kuran Osmanlı Devleti, tarih konularında bu özelliğiyle de ilgi görmektedir. Fethedilen ve kendilerine ait toprakları, belirli amaçlarla kullanmak ve daha kolay yönetmek için oluşturulan Osmanlı toprak sistemi nedir? Bu sorunun yanıtlarına, ayrıca Osmanlı Devleti’nin toprak dağılımı ve yönetimi hakkındaki detaylara kısaca değinmek gerekir.
Osmanlı Toprak Sistemi Nasıl Ortaya Çıkmıştır?
Osmanlı Devleti özellikle yükseliş döneminde oldukça geniş topraklara hükmeden bir devletti. Yönetimi altındaki toprakları hukuken ve işlenmesi yönünden en uygun şartlarla yönetmek için bir sistem uygulamıştır, bu sistemin adı Osmanlı Toprak Sistemidir. Tarihe baktığımız zaman bu sistemin; Osmanlı Devleti’nden önce varlığını sürdürmüş diğer Türk-İslam devletleri tarafından da uygulandığı, Osmanlı Devleti’nin de bazı eklemeler ve geliştirmeler ile bahsi geçen toprak sistemini sürdürmeye devam ettiği görülmektedir.
Osmanlı Toprak Sisteminde Arazi Kaç Bölüme Ayrılır?
Osmanlı toprak sisteminde devletin sahip olduğu topraklar 3 ana bölüme ayrılmaktadır. Bu 3 ana bölümden oluşan araziler; Miri, Mülk ve Vakıf arazisi olarak isimlendirilmiştir.
“Miri Arazileri” ve Kapsamı
Mülkiyeti Osmanlı Devleti’ne ait olan arazilerdir. Bu arazilerin kullanımı kira bedeli karşılığında tarımla uğraşan halka verilmiştir. Toprağı işleyen çiftçi elde ettiği mahsulden gelen gelirin onda birini (öşür) vergi olarak vermektedir. Miri arazi kendi içinde 6 bölüme ayrılır:
Dirlik: Has, zeamet ve tımar olarak üçe ayrılan bu araziler, Miri araziler içinde en geniş topraklardır.
Arpalık: Saray adamlarına ve ilmiye zümresinden kişilere maaşlarına ek olarak verilen topraklardır. Bu kişiler emekli olduktan sonra da arazilerden elde edilen geliri almaya devam etmişlerdir.
Paşmaklık: Hünkârın annesi, kız kardeşi yahut kız evlatlarına verilmek üzere ayrılan topraklardır. Bu topraklardan elde edilen gelir, bahsi geçen saray kadınlarına aittir.
Malikâne: Fetih ve seferlerde devlete yardımcı olan önemli komutan, ahi ve dervişlere tahsis edilen arazilerdir.
Yurtluk ve Ocaklık: Herhangi bir toprağın Osmanlı Devleti’ne bağlanmasına yardım ederek sadakatini ispatlayan mahalli beylere verilen arazilerdir.
Mukataa: Bir vergi toplama yöntemi olan mukataa, gelirleri doğrudan devlet hazinesine aktarılan arazilerdir.
“Mülk Arazileri” ve Kısımları
Bu arazi türü Miri arazilere göre oldukça az olmakla birlikte önemli bir yere sahiptir, bunun nedeni bu arazilerin mülkiyetinin devlete değil kişiye ait olmasıdır. Daha önceden hükümdar tarafından kişilere verilmiş ya da fethedilen bölgede daha önceden de kişisel mülk olarak kullanılan yerlerin sahiplerine bırakılmıştır. Mülk araziye sahip olan kişiler topraklarını hibe etme, satma ya da bağışlama haklarına sahiptirler. Mülk araziler kendi arasında 2 kısımdır;
Öşri: Yeni katılan bir bölgede yer alan herhangi bir arazinin sahibi Müslüman ise ya da fetih sırasında İslam dinine geçerse sahip oldukları topraklara öşri arazi denmektedir. Bu kişiler topraklarından elde ettikleri gelirin 1/5 ile 1/2 kadarını öşür vergisi olarak devlete vermekle yükümlüdür.
Haraci: Sahipleri gayrimüslim olan topraklardır; bu toprakların sahibi kişiler, devlet tarafından belirlenen haraç vergisini ödedikten sonra toprağı işleme hakkına sahip olur, elde ettiği gelirin 1/5 ile 1/2 arasında tutarı vergi olarak vermekle yükümlüdürler.
“Vakıf Arazileri” Uygulaması
Hayırsever mülk sahibi kişilerin; cami, mescit, medrese gibi sosyal ve ilim amaçlı kurumların yapılması için gelirlerini bağışladıkları arazi türü olmaktadır. Bu araziler yine halk tarafından işlenmektedir ancak ödemekle yükümlü olduğu vergiler yukarıda bahsettiğimiz hayır işleri için kullanılmaktadır.
Devlet yararı ve kararıyla ve padişah fermanıyla, yabancılara bazı limanlardan ve gümrük kapılarından faydalanma imkânı.
Halkın yararı, devletin çıkarı ve ticaretin canlandırılıp, bazı malların daha ucuza topluma ulaştırılması amacıyla; birtakım limanlardan ve gümrük kapılarından yabancı ülke gemilerinin ve tacirlerinin faydalanmasına yönelik kararlar alınmış ve uygulanmıştır. Bu kapsamda bazı yabancılara özel ayrıcalıklar ve gümrük muafiyetleri de sağlanmıştır. Osmanlı’nın İngiltere ile ilk ticari ve diplomatik ilişkileri de böyle başlamıştır. Hatta bu uygulamaların, zamanla kapitülasyonlara yol açtığı anlaşılmaktadır.
Osmanlı-İngiltere Yakınlaşması ve Kapitülasyonların İlk Adımları
Londra’daki National Portrait Gallery’nin (NPG) Kraliçe Victoria döneminin ünlü kişilerinin sıralandığı Şöhretler Duvarı’nda asılı Sultan Abdülaziz fotoğrafı bize 630 yıllık Osmanlı İmparatorluğu tarihinde bir Osmanlı padişahı tarafından Avrupa’ya yapılan ilk geziyi hatırlatmıştı. Bunun ardından İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinde ilk defa irtibata geçip, iki devlet arasında ticari ve siyasi ilişkilerin kurulduğu günlere ait bir yazı yayımlanmıştı. Yazıya konu olan olaylar, hayatı defalarca filme alınmış olan Kraliçe 1. Elizabeth döneminde yaşanmıştı. Ne var ki dönemin bu kısmına filmlerde rastlanmamıştı. Konuya geçmeden önce Tudor dönemine kısaca göz atıp, bu yakınlaşmanın arka plan bilgilerine kabaca sahip olmamız lazımdı.[1]
İngiltere’de, Aşk Uğruna Katolik Kilisesinden Kopuş Başlamıştı!
Tudorlar, 7. Henry’nin, 12 ila 15. yüzyıllar arasında İngiltere tahtının sahibi Plantagenet Hanedanı’nı yıkmasıyla tahtı ele almışlardı. Tahtta sadece 118 yıl kalmalarına rağmen, İngiltere tarihinin gördüğü en etkili iki hükümdar olan 8. Henry ve kızı 1. Elizabeth ile hem İngiltere, hem de dünya tarihine yeni bir yön verip, yeni bir yapılanmanın yolunu açmışlardı. Bu yeni yapılanmayı meşhur Tudor Kralı 8. Henry başlatmıştı.
İspanya Kralı’nın kızı ile evli olan abisi on beş yaşında ölünce tahtla birlikte karısı da Henry’ye kalmıştı. Henry, İspanya ile İngiltere arasındaki ilişkilerin bozulmaması için siyasi olarak devam etmesi gereken bu evliliğe mecbur kalmıştı. Her taht sahibinin meşhur erkek evlat derdi onu da vurmuştu. Ne var ki kendisine yedi hamilelik sonrasında sadece bir kız evlat veren Catherine of Aragon’dan bir oğlu olacağının ümidini kesmiş durumdaydı. Bunda karısının nedimelerinden Anne Boleyn ile yaşadığı tutkulu aşkın da payı vardı. Boleyn’in evlenmeden birlikte olmama konusundaki kararını bir türlü aşamayan Henry, Katolik kilisesinin kuralları gereği karısından da boşanamamıştı. Bu sıkışma sonucunda radikal bir karar alır ve kendisini çevreleyen tüm din adamlarına ve Roma’ya rest çekerek Katolik kilisesinden ayrılır. Church of England (İngiltere Kilisesi) adında yeni bir kilise kurup Catherine of Aragon’dan boşanır. Kurduğu bu yeni kilisede Tanrı ile arasındaki tüm din adamlarını çıkararak halkın üzerinde kurdukları baskıları kaldırır. Artık kendisi ve kendisinden sonra gelecek olan İngiltere tahtının hükümdarları aynı zamanda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri sayılacaktır. Ancak bu kararın siyasi sonuçları kolay aşılmayacaktır. Bunlarla ilgilenmek, aşkı uğruna Roma’dan ayrılıp sonra kafasını kestirerek öldürttüğü Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth’e kalır.
Katolik Kilisesinden Aforoz ve Sonrası
1. Elizabeth tahta oturduktan sonra, 1570’te Papa V. Pius tarafından Katolik kilisesinden resmen aforoz edilir. Bu basit bir kopuş değildir. Papa, Katolik Avrupa’nın, sadakatsiz ve gâvur İngiltere ile ticaret yapmasını da yasaklamıştır. İngiltere ile Avrupa’nın geri kalanı arasında teolojik temelli Brexit yaşanır. Bu durumun İngiltere ile Kıta Avrupası arasındaki siyasi ve ticari tüm ilişkileri etkilemesi doğaldır.
Avrupa’nın İngiltere’den yün almayı durdurması ile Elizabeth ekonomik açıdan zor bir döneme girmiş durumdadır. Şimdi artık yeni pazarlara, yeni ilişkilere, yeni bir müttefike ihtiyacı vardır. Aranan müttefik, kraliçenin baş danışmanı Sir Francis Walsingham’ın tavsiyesi ile bulunacaktır. Bu müttefik, 16. yüzyılın süper gücü Osmanlı İmparatorluğu olacaktır. Böylelikle Avrupa’nın sırtını döndüğü Elizabeth, daha önce hiçbir iletişiminin bulunmadığı, aralarında ekonomik, siyasi hiçbir ilişki kurulmamış olan Osmanlılar ile yakınlaşmanın yollarını aramaktadır. Peki bu yakınlık nasıl kurulacaktır?
Osmanlı ile İngiltere’nin Ticaret İlişkisinin Başlangıcı
Sir Francis Walsingham, Osmanlılar ile öncelikle ticaret ilişkisi kurulmasını salık verir. Bunun üzerine 1575’te Londra ticaret camiasının seçkin üyeleri Edward Osborne ve Richard Staper, Osmanlı İmparatorluğu ile ticari ilişkiler kurma olasılığını araştırmak için ajanlarını İstanbul’a (o günkü adı ile Konstantinopolis’e) gönderirler. İki tüccarın temsilcileri oturma izni ve Osmanlı yetkililerinden İngiliz ticaretine kendi hâkimiyetleri dahilinde izin verme ve koruma sözünü alırlar. Aralanan bu kapıyı dönemin seçkin tüccarlarından (Yahudi asıllı) William Harborne değerlendirir. Bir grup iş adamı ile birlikte Londra’dan ayrılarak Konstantinopolis’e gidilir. Harborne’un amacı Osmanlı Sultanı ile görüşerek, ticari ilişkilerin kurulup geliştirilmesini sağlayacak anlaşmaları gerçekleştirmektir.
Kapitülasyonların İlk Adımları!
İngiltere heyeti, Osmanlı tahtındaki 3. Murad için sürpriz bir yerden gelen yabancılardır. Padişah, sadece harita üzerinde yerini bildiği, üstelik bir kadın tarafından yönetilen bu ülkeye Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın yönlendirmeleriyle olumlu yaklaşır. Her iki ülke de İspanya ile düşmandır. Dahası Katolik Kilisesi her iki ülkeyle ticaret yapılmasını yasaklamıştır. Kraliçe Elizabeth, 3. Murad’a yazdığı mektupta ‘Sizin olduğu gibi Katolikler benim de düşmanım’ diyerek müttefikliğin yolunu aralamaya çalışır. Osmanlı tarihi boyunca sıklıkla tekrarlanan ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur!’ kuralı bir kez daha işlemeye başlamıştır. İngiliz gemilerinin Osmanlı limanlarına yanaşmalarına ve İngilizlerin Osmanlı topraklarında ticaret yapmalarına izin çıkarılmıştır. Bu izinler 1580’de ayrıcalıklı hale getirilerek kapitülasyon halini alacaktır. Kapitülasyonlar Osmanlı İmparatorluğu içinde faaliyet gösterecek olan İngilizlerin imtiyazlı statüsünü, hak ve yükümlülüklerini özetleyen 22 maddeden oluşmaktadır. Bu ayrıcalıklı haklar Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı 1922’ye kadar yürürlükte kalacaktır.
İngiltere ile Diplomatik İlişkiler ve Devamı…
Ticaret ilişkilerinin kurulmaya başlamasının ardından sıra elçi atamada ve diplomatik ilişkilerin kurulmasındadır. Bunun için kalıcı bir temsile ihtiyaç vardır. Bu temsil, yine ticaret üzerinden sağlanır. Kraliçe Elizabeth, Walsingham’ı dinleyerek 1581’de The Levant or Turkey Company adı altında bir şirket kurulmasını onaylamıştır. Şirketin başına üstün müzakere yeteneği, sabırlı kişiliği ile bilenen seçkin iş adamlarından William Harborne’u atamıştır. Bu atama ile Harborne, Elizabeth’in de bizzat 40.000 sterlinlik hissesinin bulunduğu Levant Şirketi’nin başına geçip Osmanlı Sarayı’nda İngiltere’yi temsil edebilir bir konuma taşınmıştır. 20 Kasım 1582’de Kraliçe Elizabeth’ten atanmasına yönelik diplomatik belgeleri alan Harborne, Londra’dan Konstantinopolis’e yelken açmıştır. 26 Mart 1583 günü elindeki bu belgeleri Elizabeth’in hediye olarak gönderdiği kıymetli dokumalar, gümüş eşyalar, beş İngiliz köpeği ve değerli bir saat ile birlikte Sultan 3. Murad’a takdim ederek İngiltere’nin bir Türk devletine atadığı ilk büyükelçi olarak adını tarihe yazdırmıştır.
Şimdi sıra; iki ülke arasındaki siyasi ilişkilere, ortak düşmanları olan İspanya’ya karşı nasıl bir politika izleneceğine gelmiş durumdadır. Ancak önce 16. ve 17. yüzyıllarda yabancı devletlerle hediyeleşmenin Osmanlılardaki rolünden ve Kraliçe 1. Elizabeth’in gönderdiği oldukça ilginç bir hediyeden bahsetmemiz lazımdır.
Hediyelerle Kazanılan Ayrıcalıklar
O dönem Osmanlı Devleti’nin diplomatik ilişkiler içinde olduğu ülkelerin temsilcilerine bakıldığında hediyeleşmenin önemli olup birçok kapıyı açtığını söylemek yanlış olmayacaktır. Karşılıklı hediyeleşmeler sonunda taraflar yakınlaşır. Sultan 3. Murad, birkaç yıl öncesine kadar sadece haritadan hatırladığı İngiltere Kraliçesi Elizabeth’e yazdığı mektupta ondan ‘en hoş yağmurun bulutu, asalet ve erdemin en tatlı pınarı’ diye söz ederken, Elizabeth ona ‘Büyük Türk!’ diye seslenip ‘Hristiyan inancının her türlü putperestliğe karşı en yenilmez ve en kudretli savunucusu Elizabeth’ten Doğu İmparatorluğu’nun en egemen Hükümdarına’ diye başlayan mektuplar yazmıştır.
Doğu Akdeniz’de Osmanlılar üzerinden kontrol sağlamak isteyen İngiltere, ticari ve siyasi çıkarlarını korumak amacıyla Sultan’ın güvenini kazanmak için özel çabalar harcamıştır. Yahudi asıllı Harborne’dan sonraki İngiltere Büyükelçisi olan (diğer Yahudi asıllı) Edward Barton’un, Kraliçenin uzunca bir süre hediye göndermemesi durumunda kendisine bir mektup göndererek hediye göndermesini hatırlattığı ortaya çıkmıştır. Çok iyi Türkçe bilen Barton, mektuplarına diğer ülkelerden gönderilen hediyelerin listesini de ekleyerek Kraliçe’nin bu hediyeler altında kalmayıp daha göz doldurucu armağanlar göndermesi mesajını da aktarmıştır. Kraliçe Elizabeth, elçisinin verdiği tavsiyeleri eşi benzeri görülmemiş bir hediyeyle yanıtlayacaktır.
Marifetli “Org”un Başardıkları!
İngiltere, Sultan 3. Murad’ın ölümü ardından tahta 3. Mehmet geçtiğinde var olan ticari anlaşmaların korunması ve ilişkilerin güçlendirilmesi için özel bir hediye arayışına başlamıştır. Yeni Sultana gönderilecek hediye, iki devlet arasındaki ilişkilere verilen önemi gösterecek kadar ihtişamlı olmalıdır. Elizabeth, konu üzerinde çalışan pek çok tarihçinin tuhaf olarak değerlendirdiği bir hediye kararı almıştır.
Whitehall Banqueting House’da katıldığı bir toplantıda üzerindeki saate göre zamanı geldiğinde kendi kendine farklı müzikler çalarak üzerindeki gizli bölmelerin kapakları açıldığında çıkan çeşitli figürlerin müziğe uygun danslar yaptığı orgu Sultan 3. Mehmet’e gönderilecek kadar değerli bulmaktadır. Bunun üzerine orgun ustası Thomas Dallam’a sipariş verilir. Sipariş notunda bu orgun ‘Büyük Türk’ için yapılacağı, bir çalgıcıya ihtiyacı olmadan, kendi kendine çalınacak şekilde tasarlanması’ istenir. Org için gereken parayı Levant Şirketi ödeyecektir.
Usta Dallam orgu bitirdiğinde ortaya 3 metre yüksekliğinde ve 1.80 m genişliğinde acayip bir şey çıkmıştır. Müzik çalarken, ahşap panelin içindeki bölmelerden şarkı söyleyen ve kanat çırpan kuşlar çıkarak müziğe eşlik etmektedir. Altı saat boyunca kendi başına çalabilen, saate göre ayarlandığında on beş dakikada bir şarkı çalan bu org, zamanına göre bir tasarım harikasıdır. Güneş’in konumunun ve Ay’ın evrelerinin de görülebildiği bu saatli orgun Konstantinapol’e nasıl taşınacağı dahası Osmanlı saray müziğinde yeri olmayan, o güne kadar sesi hiç duyulmamış bu enstrümanın Sultan’ın huzurunda doğru biçimde çalınması problemi nasıl aşılacaktır? Kraliçe Elizabeth, bu görevi orgun yapımcısı Dallam’a verir.
Dallam, demonte ettiği orgu gemi ile Konstantinopolis’e götürüp orada kurduktan sonra Sultan’ın huzurunda çalıştıracaktır. Konuyu ilginç yapan şey de bu özel atamadır. Dallam, Şubat 1599’da çıktığı ve altı ay sürecek gemi yolculuğu ile Osmanlı Sarayı’nda yaşadıklarını günlüğüne yazacaktır. Bazı günler tek bir satırın yazılı olduğu bu günlükte yer yer komik anlatımlara rastlanır. Thomas Dallam, orgun Sultan’a takdim edildiği günü şöyle anlatır:
“Sultan büyük tahtına oturdu ve herkesin susmasını emretti. Mutlak bir sessizlik sağlanınca ayağa kalkıp saati önce 10’a ayarladım. On altı çandan oluşan bir zil dört parçalık bir melodi çalmaya başladı. O bitince ikinci katta duran iki figür, gümüş trompetleri dudaklarına götürdüler ve bir tantana üflediler. Ardından iki kez çalınan beş bölümlük bir şarkıyla müzik başladı. Sonra da en tepedeki kuş çıkıp kanat çırparak müziğe eşlik etti. Padişah hayret ve hayranlık içinde izlemiştir. Kapı Ağası’na gösteriyi tekrar edip edemeyeceğini sordu. Bir saat içinde yeniden olacağını söyledim. Ancak beklemek istemiyordu. Zeki bir adam olan Kapı Ağası, orgu yirmi dört saatte sadece dört kez çalacak şekilde ayarladığımı biliyordu. Ne yapabileceğimi sordu. Ben de Padişahın bu kadar uzun süre kalacağını düşünmediğim için bir şey yapamayacağımı söyledim. Ama isterlerse öğrettiğim gibi pim üzerinden ayar yaparak çalabileceklerini anlattım. Kapı Ağası gitti ve öğrettiğim şekilde çaldı. Bunun üzerine Padişah yerinden kalkıp klavyenin tam önüne oturdu ve kendi kendine hareket eden tuşlara eşlik etmeye çalıştı. Sonra Kapı Ağası’na dönerek bunu çalabilecek kimse olup olmadığını sorunca Ağa bana döndü. Kapıdan içeri girdim ve gördüklerim karşısında şaşkına döndüm. Sultan bana bakmak için kafasını bile çevirmedi. Bu harika org karşısında şaşkınlığa uğradığını göstermek istememiş, şanlı Osmanlı Devleti’nin onurunu zedelememiştir. Çok heybetliydi, arkasındaki dört yüz kişi samimi bir saygı içindeydi. Başka bir dünyaya adım atmış gibiydim. Oturdum ve çalmaya başladım.”
İngiltere ile İrtibatın Kopması ve Org’un Kırılması!
İngiltere’nin Osmanlılarla kurduğu ittifak Osmanlı Devleti’nin Katolik İspanya’yı desteklemesini engellemede kilit rol oynamıştı. Yahudi asıllı William Harborne, Babıâli’yi kolonyal İspanya’nın tüm Avrupa için bir tehdit olduğuna ikna etmeyi başarmıştı. Oradaki Yahudileri koruma telaşındaydı. Osmanlılarla askeri bir ittifak sağlanamasa da 1587’de İspanya ile Osmanlı arasındaki protokol askıya alınmıştı. İki ülke arasında savaş çıkmasa da bir barış anlaşması da imzalanmamıştı. Buna karşın İngiltere ile yapılan anlaşmaların hepsi düzenli olarak tekrarlanmıştı. İngiltere ile Osmanlı arasındaki bu anlaşmalar 343 yıl yürürlükte kalacaktı. 1. Elizabeth’ten sonra tahta çıkan 1. James, İspanya ile barışı sağlayarak ticareti yeniden Avrupa’ya çekmeyi başaracak ve tarihin gelişimine yeni bir yön vermeye başlayacaktı.
İki ülke arasındaki yakınlaşmanın izleri Kraliçe Elizabeth’in resmedildiği Tudor portrelerinden, Doğu’dan gelen incilerden, üzerindeki İran’dan yollanan ipeklerden ve Osmanlı topraklarından gönderilen özenle hazırlanmış pamuklu dokumalardan anlaşılacaktır. Buna ek olarak dönemin İngiliz tiyatrosunda Osmanlı topraklarından karakterler yer almaya başlamıştır. Shakespeare ve çağdaşlarının dikkatini çeken bu yakınlaşma 1580’lerin sonlarından itibaren Elizabeth dönemi tiyatrosunda kendini göstermeye başlamıştır. 1579 ile 1624 yılları arasında İslami karakterlerin bulunduğu, İslami temalara sahip 62 tiyatro oyunu bulunmaktadır. Marlowe’un Tamburlaine’i, Shakespeare’in Titus Andronicus’u, Othello’su ve Venedik Taciri’nde karşımıza çıkan Müslüman karakterler iki ülke arasındaki bu yakınlaşmanın kültürel esintileri sayılmaktadır.
Bu kültürel esintinin Osmanlı Sarayı’ndaki tek karşılığı sayılabilecek orgun ne yazık ki kalıcı bir etkisi olmayacaktır. Sultan 3. Mehmet’in ardından tahta oturan 1. Ahmet döneminde, bazı tutucu kafalar yüzünden, üzerindeki resimler ve kutucuklardan çıkan heykelcikleri İslamiyet’e aykırı bulan fetvalar üzerine orgun parçalanıp yakıldığı anlaşılmıştır. Bu şaşalı hediyeden elimizde Thomas Dallam’ın yolda tuttuğu günlüğü kalmıştır.
Dallam’ın Konstantinopolis’teki görevini tamamladığı 24 Ekim 1599 günü günlüğüne yazdığı kısa not, İngiltere ile Osmanlı arasındaki ilişkilerin de bir özeti sayılır: ‘İşlerim bitti. Dönüyorum!’
- Bak: bakpinar@gmail.com

Tarihi Ders!
“Düşmanımın düşmanı dostumdur!” Kuralı, tavizler sonucunda “işlerim bitti dönüyorum.” İle sonuçlanmış ve maalesef İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasın da en etkin rolü oynayan devletler arasında yer almıştır.
“Tarihi tecrübe ve birikim” ise bu yaşanılanlardan ders çıkarmaktır.
Çok yakında Milli Çözüm öncülüğünde kurulacak olan Milli Mütabakat Hükümeti ile Adil Düzen kurulacak ve yapılan tarihi hatalar tekrarlanmayacak. Allah’ın izniyle…
Osmanlı toprak sistemi zamanının en mükemmeli idi. Kendisini yenileyemedi, devlet sistemini zamanın ihtiyaçlarına göre yenilemez ise zaman içinde eriyip yıkılışa mahkum olacaktı. Osmanlı’nın gerileme ve yıkılışı cihat ve içtihatta gerilemesi kendisini yenileyemeyişiydi.
İngiliz oyunu dedikleri bu olsa gerek seneler sonrası hesap edip kapitilasyonları imzalaması, doğuya açılabilmek için Osmanlı’dan daha iyi bir kapı bulmak imkansızdı. Zaman içinde ingiliz sömürgelerinin en yoğun olduğu yerler islam toprakları olunca ,Osmanlı’nın düşünce yapısını yani halifenin olduğu devlet düzeni, sistemi çözüp anlara karşı farklı tedbirler geliştirmek için bu yakınlaşma ingilizler için çok önemli idi.
Çalışma çok güzel, Osmanlı toprak yönetimi konusunda tarih bilgilerimizi yenileyici.
İki ezeli düşman olan İngiltere ve Osmanlı’nın kültürel temasları da ayrıca lezzetli bir bölüm.
Kaleminize sağlık.
Dünyanın en mükemmel toprak ve tarım sistemine sahip olabilirsiniz.. Şüphesiz tarım politikası bir toplumun en temel vazgeçilmezlerindendir.. Ancak Cihad ve İçtihat kapısını eksik bırakır ya da bütünüyle kapatıp, zamanın nükseden yeni problemlerine karşı köklü yaygın ve hızlı gelişmeler ve çözümler ortaya koymazsanız, bir Orgun karşısında sadece bakar, ve nasıl kullanılacağını da kara kara düşünürsünüz…
İşte Adil Düzen bütün bu tarihi ve asri tecrübelerden dolayı Dinamik, Canlı ve sürekli kendini yenileyen bir Düzendir..
MUTLAK DOĞRULARI ESAS ALIP, MUTLAK YANLIŞLARDAN SAKINILMIŞ BİR DÜZEN İHTİYACI!..
Osmanlı Devleti’nde toprakların büyük bölümü miri arazi olduğu ve böylelikle üretimin denetim altında olmasıyla devletin kontrolünde olduğu … Bu toprak nizamının Osmanlı’nın ekonomik olarak güçlü olmasını sağladığı anlaşılıyor. Güçlü toprak ve vergi düzeni sayesinde Osmanlı Devleti, İngiltere ile ticari ilişkiler kurarken üstün konumda olmuş… 16. yüzyılda Avrupa’dan dışlanan İngiltere, Osmanlı limanlarına yönelmiş ve Osmanlı Devleti İngiltere’ye bazı ticari ayrıcalıklar tanıdığı… Başlangıçta kapitülasyonlar Osmanlı’ya zarar vermediği, ancak ilerleyen dönemlerde toprak sisteminin bozulmasıyla bu ayrıcalıklar Osmanlı aleyhine sonuçlar doğurduğu dış ilişkilerde bozulmalar vb…
Çıkarabileceğimiz önemli bir sonuç olarak, toplumların huzur ve refahı için insanların mutlaka sistemli bir şekilde çalışması ve üretmesi gerektiği, herkesin ancak ürettiği kadar tüketmesi ve böylece sömürü ve beleşçiliğin terk edilmesi, Zirai üretimlerin çoğaltılması dışa bağımlılıktan kurtulunması gelir kaynaklarının sağlamlığı ve elbette sınai üretimi de unutmamak gerektiği kalitenin artırılarak ilmi ve teknolojik gelişmelerin gerçekleştirilmesi gerektiği…
Kendimize ait bir medeniyet projemiz olmadan yani birilerinin güdümünde bulunarak saadete ulaşamayacağımız hakikatı ortaya çıkmakta… Milli Çözüm’ün şu içtihadını da hatırlatmadan geçmemek gerekir: “Zulüm ve sömürü üzerine kurulan ve halen ülkemizde ve yeryüzünde uygulanan emperyalist ve kapitalist sömürü sistemine karşı, yeterli ve tutarlı yegâne alternatif program olarak sunulan ve kuvvetin değil Hak’kın üstün olduğunu savunan ve “Mutlak Doğrular” esas alınıp “Mutlak Yanlışlar”dan sakınılarak hazırlanan; ilmi, ahlâki, siyasi ve ekonomik Adil Düzen programları şimdilik çok gerekli ve gerçekçi bir proje durumundadır ve asıl fiilen uygulama safhasında önemi ve özelliği daha da anlaşılacak ve olgunlaşacaktır.”
İnşaallah rabbimiz bu günlerin gelişini hızlandırması duası ve temennisiyle.
ŞİMDİ HEDİYE DEĞİL NİŞAN VERİLİYOR, EN İYİ DEVLET ADAMI ÖDÜLLERİ VERİLİYOR. VARIN GERİSİNİ SİZ DÜŞÜNÜN GAYRİ.
İLK OLARAK 2. ELİZABETİN 2008 YILINDA TÜRKİYE ZİYARETİ VE 11. CUMHURBAŞKANIMIZ SAYIN ABDULLAH GÜL’E “BÜYÜK ŞOVALYE NİŞANI” TAKDİM EDİLDİ.
DAHA SONRA Chatham House adlı düşünce kuruluşunun “2010 Devlet Adamı” ödülü, düzenlenen törenle İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth tarafından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e takdim edildi.
http://www.abdullahgul.gen.tr/sayfa/ziyaretler/ingiltere-ozel/chatham-house/
DOĞRULUK VE İYİLER KAZANACAK HAİNLERİ TARİH GÖMECEK İNŞAALLAH!
Bu kültürel esintinin Osmanlı Sarayı’ndaki tek karşılığı sayılabilecek orgun ne yazık ki kalıcı bir etkisi olmayacaktır. Sultan 3. Mehmet’in ardından tahta oturan 1. Ahmet döneminde, bazı tutucu kafalar yüzünden, üzerindeki resimler ve kutucuklardan çıkan heykelcikleri İslamiyet’e aykırı bulan fetvalar üzerine orgun parçalanıp yakıldığı anlaşılmıştır. Bu şaşalı hediyeden elimizde Thomas Dallam’ın yolda tuttuğu günlüğü kalmıştır.
Dallam’ın Konstantinopolis’teki görevini tamamladığı 24 Ekim 1599 günü günlüğüne yazdığı kısa not, İngiltere ile Osmanlı arasındaki ilişkilerin de bir özeti sayılır: ‘İşlerim bitti. Dönüyorum!’”
Tarih dürst olanları yüceltirken, sahtekar olanları gömmeyi hep sürdürdü… Şimdi de günümüzde hainlikle bir yerlere gelenler çok sürmez görecekler yakında saltanatlatı hezimete dönüşecek ve Hak tarafta haklı olanlar kazanacak… Doğruluk iyilik kazanacak.. Ve hainleri gömecek dünya ve tarih..
Ülkemizin tarım arazilerinin verimsiz kullanıldığı bu günlerde karar alıcı mekanizmalara vizyon katacak bir yazı olmuş. Türk milleti tarihi boyunca elde ettiği toprakların kullanımına ilişkin inovatif çözümler getirdiği için de büyük imparatorluklar kurmaya ve sürdürmeye muvaffak olmuşlardır.
Makalenin vizyonu ile düşündüğümüzde yıllarca süren göçmen-mülteci kabüllerinde sağlıklı bir toprak ekim politikası uygulansaydı belki memleketimiz finansal olarak bu durumdan bu kadar zarar etmeyecek finansal karın yanı sıra toplumsal krizlerin de önüne geçebilecekti.
İşte Allah’ın izniyle Adil Düzen, toprak sistemlerimizde de (geçmişten de ilham alarak) büyük devrimler yapacak, tarımsal reformlarıyla daha yaşanabilir bir Dünya kurgulayacaktır. İnşallah..
Osmanlı Devleti, yönetimi altındaki toprakları en uygun şartlarla idare edebilmek için bir sistem uygulamıştır. Bu sistemin adı Osmanlı Toprak Sistemidir. Osmanlı Devleti, varlığını uzun yıllar bu sistem sayesinde sürdürmüştür.
Tarihin bize anlattığı gerçek şudur: İsrail’i tarihin çöplüğüne gömüp dünyanın yönetimini ele geçirse dahi, ülkemizin ve devletimizin devam edebilmesi için doğru bir sisteme ihtiyaç vardır.
İşte bu sistem, her kesime huzur ve adalet getiren Adil Düzendir.
Durağanlık ve kendini yenilememe devletlerin çöküşünü başlatıyor. Rabbimiz Rahman suresi 29. ayeti kerimede “Göklerde ve yerde olan ne varsa (her türlü ihtiyacını) O’ndan ister. O (Allah CC) her gün (her an farklı) bir “şe’n”de (ayrı bir işte ve meşguliyettedir. Her şeyle ve herkesle bizzat ilgilenmektedir).” buyurmaktadır. Belki de bu ayeti kerimeden her an yeniliği de anlayabiliriz.
İçtihat kapısı işletilmez ve yeniliklere karşı direnç oluşturursanız sonuç bir enstrümana bile hayran hayran bakarsınız. Tabi bu arada mühendislik eserleri konusunda Batı’dan kaç yüz yıl önce dünyanın hayran baktığı geçmişimiz varken ne kadar geri kalmışız ki onların bir enstrümanına hayran hayran bakıyoruz. Bu konuda İstanbul’daki “İslam Bilim Eserleri Müzesi”ndeki eserler incelenebilir. Aslında burada şunu da söyleyebiliriz; siz faydalı ilim üretmezseniz toplumun boğulduğu sorunlara veya yakın gelecekte yaşanacak sorunlara çare olacak ilahi kaynaklı reçeteler üretemezsiniz. Biliyorsunuz 3. murat döneminde rasathane bombalatılmıştır. Ayrıca 1700’lerin başında başlayan sanayi devrimine hatta daha önce de coğrafi keşiflere gerekli ilgi gösterilmemiş ve gerileme başlamıştır. Hatta Erbakan Hocamız Milli Gazete de yayımlanan bir konferansında; ünlü tarihçi Arnold Tonby, sanayi devriminin başlangıcını 1680’li yıllarda kral olan 2. Charles’ın üniversite hocalarına yönelik “bulutların üzerinden inin ve halkımın işine yarayan işler yapın” cümlesinde yatan bakış açısına dayandırmıştır, diye söylemişti. O dönemde kralın bu tutumu özellikle bilim alanında büyük değişimlere zemin hazırlamıştır. Ayrıca İngiltere ile olan düşmanlığın gelişimine baktığımızda şunu da belirtmemiz gerekir; Erbakan Hocamız “Akıl; işin sonunu düşünmektir” derdi. Ülkeler arası anlaşmalarda verdiğiniz tavizlerin veya iltimasların ileride nelere yol açacağını düşünmezseniz hepsi aleyhinize olur. Gücümle her şeyi yaparım derseniz zamanla Osmanlı’nın düştüğü duruma düşebilirsiniz. Hatta Ahmet Cevdet Paşa, devlet ve toplum görüşlerini anlatırken “Osmanlı’nın yıkılışını Kanuni zamanındaki küçük ihmalkarlıklara” bağlamaktadır. Bunları tahmin edebilmek büyük devlet adamlarının ve dahi büyük liderlerin özelliğidir.
İşte Erbakan Hocamız, gelişen şartlara göre sürekli ictihata açık, toplumun ihtiyaçlarına çare ve çözüm olacak; ilahi kaynaklı, müspet ilime, vicdani kanaate, tarihsel birikim ve tecrübeye ve evrensel olan Adil Düzen’i hazırlayarak yeni ve Hakka dayalı bir medeniyetin temellerini atmıştır. Erbakan Hocamızın ne kadar yenilikçi olduğunu sadece bu çalışmadan değil, Savunma Sanayisine kazandırdığı teknolojik üstünlüklerden, İslam birliğinin kurulması ve bu birliği diğer mazlum ülkelerin katılarak Hakka dayalı yeni bir dünyanın kurulması zeminini hazırlamasından dolayı şimdi daha iyi anlıyoruz.