BEDİÜZZAMAN’A GÖRE MUCİZE KAVRAMI
VE
EHL-İ BEYT’İN SİYASİ MİSYONLARI
On Dokuzuncu Mektup
Bu risale, üç yüzden fazla mucizeyi beyan eder. Resul-ü Ekrem’in (SAV) peygamberliğinin mucize oluşunu bildirdiği gibi, kendisi de o mucizenin bir kerametidir.
Nakil ve rivayetleri aktarmakla beraber, yüz sayfayı geçtiği halde, kitaplara müracaat edilmeden, ezberden, dağ başlarında, bağ köşelerinde, üç-dört günde, her gün iki-üç saat çalışmak suretiyle tamamının on iki saatte yazılması harika bir hadisedir.
(Yani, Hz. Peygamberimizin (SAV) ümmetinden olup, ciddi ve sürekli bir eğitim bile alamamış, kendi ifadesiyle “Yarı Ümmi” bir İslam âliminden… Garip, hamisiz, desteksiz, en ağır sıkıntılar ve imkânsızlıklar içindeki birisinden; böylesi olağanüstü haller ve kerametli hizmetler meydana gelirse, Fahr-i Kâinat Efendimizden zuhur edecek mucizelere, elbette şaşmamak gerekir. Bunların inkârı, sadece akıl zaafiyeti ve nasipsizliktir. A.A.)
Bu risalenin başındaki esaslar çok mühimdir. Hem buradaki hadislerin hemen hemen tamamı hadis imamlarınca kabul edilmiş ve sahih olmakla beraber, Resul-ü Ekrem’in Peygamberliği ile alâkalı kesin hadiseleri bildiriyor. Bu risalenin meziyetlerini söylemek lazım gelse, yine bunun kadar bir eser yazmak gerekeceğinden; arzulu olanları, bu risaleyi bir kere okumaya davet ediyoruz.
Hatırlatma: Bu risalede çok hadis-i şerif naklettim. Yanımda hadis kitapları bulunmuyor. Yazdığım hadislerin ifadelerinde, kelimelerinde yanlışım varsa da düzeltilsin ya da hadis-i bi’l-mânâdır[1] denilsin. Çünkü makbul görüşe göre, “Mana itibarı ile asıl muhtevaya sadık kalma şartıyla, benzer veya eş anlamlı kelimelerle hadis nakletmek caizdir.” Yani hadisin yalnız manasını alıp başka kelimelerle söylenebilir. Madem öyle, lafızlarda yanlışım varsa hadis-i bi’l-manadır diye bakılsın.
MUCİZÂT-I AHMEDİYE[2] (SAV)
Birinci Nükteli İşaret
Şu kâinatın sahibi ve her şeyin tasarrufunu elinde bulunduran Zât olan Cenab-ı Hakk; elbette her şeyi bilerek yapıyor, hikmetle idare ediyor, her tarafı görerek çekip çeviriyor, her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde şahit olunan hikmetleri, gayeleri, faydaları iradesiyle hükmü altında tutuyor.
Madem yapan bilir (ve her şeyi bilerek yapmaktadır, öyle ise) elbette bilen konuşur, konuşacaktır ve kullarına marzi’yatını (razı ve memnun olduklarını) anlatacaktır… Madem konuşacak, elbette şuur ve akıl sahipleriyle, konuşmayı bilenlerle konuşacaktır… Madem şuur ve akıl sahipleriyle konuşacak, elbette onların içinde mahiyeti en kuşatıcı ve şuuru en tam olan insanla konuşacaktır… Madem insanla konuşacak, elbette insanlar içinde muhataplığa en layık ve mükemmel olanlarla konuşacaktır… Madem en mükemmel, kabiliyeti en yüksek, ahlâkı en yüce ve insanlığa rehber olacak zatlarla konuşacaktır… Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek kabiliyette, en yüce ahlâk ve karaktere sahip, insanlığın dörtte biri kendisine uymuş, yeryüzünün yarısı manevî hükmü altına girmiş, getirdiği nurla istikbali bin dört yüz sene aydınlatmış, insanlığın nuranî kısmının ve mü’minlerin sürekli, günde beş defa Onun Allah’a bağlılığını yenileyip kendisine rahmet ve saadet duası ettiği, kendisini övdüğü ve sevdiği Muhammed (SAV) ile konuşacaktı ve konuşmuşlardı, Onu Resul yapacaktı ve yapmıştı, insanlığa rehber kılacaktı ve kılmıştır.
İkinci Nükteli İşaret
Resul-ü Ekrem’in (SAV) peygamberlik davasını ilan etmiş, Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve hakikati delilleriyle bilen tahkik ehli (hakikati araştırıcı ilim sahipleri) zatlara göre, bine varan açık mucizeler ortaya koymuşlardır.[3] O mucizelerin -bir bütün olarak- varlığı, peygamberlik davası kadar kesindir. Kur’an-ı Hakîm’in birçok yerinde nakledilen, en inatçı kâfirlerin Resul-ü Ekrem’e (SAV) sihir isnadında bulunmaları gösteriyor ki, o inatçı kâfirler dahi mucizelerin varlığını ve gerçekliğini inkâr edememişler. Yalnız kendilerini aldatmak veya kendilerine uyanları kandırmak için -hâşâ- sihir demişlerdir.[4]
Evet, Resul-ü Ekrem’in (SAV) mucizelerin yüz tevatür kuvvetinde, yani yanlışlığına ihtimal bulunmayacak bir ittifakla, farklı yollardan aktarılan (doğru ve güvenilir) haber derecesinde bir kesinliği vardır. Mucize, kâinatın Hâlık’ının Onun davasını bir tasdikidir, [5]صَدَق hükmüne geçer. Mesela, sen bir padişahın meclisinde, o seni gördüğü halde desen ki, “Padişah beni filan işe vazifelendirdi.” Senden bu iddiaya bir delil istendiğinde nasıl ki padişah “evet” dese seni tasdik etmiş demektir. Öyle de, padişah âdetini ve vaziyetini senin ricanla değiştirirse, davanı “evet” sözünden daha kesin, daha sağlam bir şekilde tasdik etmiş olur.
Aynı şekilde, Resul-ü Ekrem (SAV), “Ben bu kâinatın Hâlık’ının elçisiyim. Delilim de şudur: O, (Sünnetullah denen) devamlı âdetini, Benim duam ve ricamla değiştirmektedir. İşte parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi su akıtıyor. Ay’a bakınız, parmağımın bir işaretiyle iki parça oluyor. Şu ağaca bakınız, Beni tasdik etmek için yanıma geliyor; şahitlik yapıyor. Şu bir parça yiyeceğe bakınız, iki üç adama ancak yettiği halde, işte iki yüz – üç yüz adamı doyuruyor.” diye dava etmiş ve böyle yüzlerce mucizeyi göstermiştir…
Kaldı ki, o Zâtın doğruluğunun ve peygamber olduğunun delilleri, yalnız mucizeleriyle sınırlı değildir. Belki dikkat sahipleri için hemen hemen bütün hareketleri, fiilleri, halleri, sözleri, ahlâkı, tavırları, karakteri ve görünüşü, doğruluğunu ve ciddiyetini ispat etmektedir. Hatta İsrailoğullarının meşhur âlimlerinden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok kimse, o Zât-ı Ekrem’in (SAV) yalnız simasını görünce, “Şu simada yalan yok, şu yüzde hile olamaz.” diyerek imana gelmişlerdir.[6]
Gerçi varlığın hakikatini (ve yaratılış hikmetini), araştırma ve ispat yoluyla bilen âlimler, peygamberlik delilleri ve mucizelerinin bin kadar[7] olduğunu demişlerdir; fakat binlerce, belki yüz binlerce peygamberlik delili vardır. Ve farklı fikirlerden yüz binlerce insan, yüz binlerce yolla o Zâtın Peygamberliğini tasdik etmiştir. Yalnız Kur’an-ı Hakîm, kırk mucizelik yönünden başka, Resul-ü Ekrem’in (SAV) nebi oluşunun bin delilini gösteriyor.
Madem insanlık tarihi boyunca peygamberlik vardır ve peygamber olduğunu dava edip mucize gösteren yüz binlerce zât gelip geçmiştir.[8] Elbette, hepsinden daha kesin bir şekilde, Resul-ü Ekrem’in (SAV) Peygamberliği sabittir. Çünkü İsa (AS) ve Musa (AS) gibi Allah’ın bütün elçilerine “nebi” dedirten ve peygamberliklerine dayanak olan deliller, onların vasıfları, vazifeleri ve ümmetlerine karşı muameleleri, Resul-ü Ekrem’de (SAV) daha mükemmel, daha kuşatıcı bir surette mevcuttur ve zuhur etmiştir.
Madem peygamberlik hükmünün esas gayesi ve sebebi, Resul-ü Ekrem’in (SAV) Zâtında daha mükemmel bir şekilde bulunur. Elbette, bu hüküm, bütün peygamberlerden daha açık bir kesinlikle Onun için de sabittir. Öyle ise, nübüvveti de mucizeleri de kesindir.
Üçüncü Nükteli İşaret
Resul-ü Ekrem’in (SAV) mucizeleri çok çeşitlidir. Peygamberliği bütün kâinatla alâkalı olduğu için, kâinattaki hemen bütün varlık türleriyle münasebetli birer mucizeye mazhardır. Mesela, nasıl ki şanlı bir padişahın yaver-i ekremi, yani en yüksek memuru çeşitli hediyelerle, farklı kavimlerin bulunduğu bir şehre geldiği vakit, her topluluk onu karşılamak için bir temsilci gönderir, kendi diliyle ona hoş geldin der, onu alkışlar.
Aynen öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı’nın en büyük memuru Resul-ü Ekrem (SAV), âlemi şereflendirip yeryüzünün ahalisi ve kıymetlisi olan insanlığa elçi olarak geldiği[9] ve bütün kâinatın Hâlık’ından kâinatın hakikatleriyle alâkalı nur’lar ve manevi hediyeler getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut da Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara kadar her çeşit varlık kendine has diliyle, ellerinde birer mucizesini taşıyarak Onun peygamberliğini alkışlamış ve Ona ‘hoş geldin’ demiştir.
Şimdi, o mucizelerin hepsinden bahsetmek için ciltlerce kitap yazmak gerekir. Hakikatleri, araştırmaya ve ispata dayalı bir şekilde bilen takva sahibi, Peygamber varisi zatlar, peygamberlik delillerini etraflıca izah eden pek çok eser yazmıştır. Biz yalnız kısaca, işaretler türünden, o mucizelerin kesin ve manevi, sayısız yolla, yanlışlığına ihtimal bulunmayacak şekilde nakledilen kuşatıcı misallerini[10] göstereceğiz. İşte Resul-ü Ekrem’in (SAV) Peygamberliğinin delilleri, öncelikle iki kısımdır:
Birinci Kısım: “İrhâsât” denilen, peygamberliğinden önce ve dünyaya gelişi sırasında görülen harikulâde hallerdir.
İkinci Kısım: (Nübüvvetle görevlendirildikten sonraki) Diğer peygamberlik delilleridir. Bunlar da iki kısımdır:
Birincisi: Resul-ü Ekrem’den sonra, peygamberliğini tasdik mahiyetinde meydana gelen harikalardır.
İkincisi: Saadet asrında mazhar olduğu harika hallerdir. Şu ikinci kısım da ikiye ayrılır:
• İlki: Zâtında, karakterinde, suretinde, ahlâkında, kemâlinde görülen peygamberlik delilleridir.
• İkincisi: Dış dünyaya ait şeylerde mazhar olduğu mucizelerdir.
Bunlar da iki kısımdır:
• Biri, manevi ve Kur’ani’dir.
• Diğeri, maddî ve eşyayla ilgilidir.
Bunun da iki kısmı vardır:
• Birinci Kısım: Peygamberlik davasını ilan ettiği vakit, kâfirlerin inadını kırmak veyahut mü’minlerin iman kuvvetini artırmak için meydana gelen harikulâde haller, mucizelerdir. Ay’ın yarılması, parmağından su akması, az bir yiyecekle çoklarını doyurması; hayvan, ağaç ve taşların konuşması gibi yirmi çeşit ve hepsi manevî tevatür derecesinde olan bu mucizelerin her birinin çok tekrarlanan misalleri vardır.
• İkinci Kısım: Gelecekten haber verdiği hadiselerdir ki, Cenab-ı Hakkın öğretmesiyle haber vermiş ve bunlar, söylediği gibi, doğru çıkmıştır.
İşte biz de şu son kısımdan başlayıp o mucizeleri kısaca, bir fihrist şeklinde göstereceğiz.[11]Haşiye
Dördüncü Nükteli İşaret
Resul-ü Ekrem’in (SAV), gaybı ve her şeyi sonsuz ilmiyle bilen Cenab-ı Hakkın öğretmesiyle bildirdiği gayba dair haberler hadde hesaba gelmez. Kur’an’ın mucizeliği hakkındaki Yirmi Beşinci Söz’de çeşitlerine işarette bulunarak o haberleri bir derece izah ve ispat etmiştik. Bu yüzden Resul-ü Ekrem’in geçmiş zamana, önceki peygamberlere, İlahi hakikatlere, yaratılış kanunlarına ve ahirette olacaklara dair gaybî haberlerini Yirminci Söz’e havale edip şimdilik onlardan bahsetmeyeceğiz. Yalnız kendinden sonra sahabenin ve Âl-i Beyt’in başında gelecek, ümmetinin ileride yaşayacağı hadiseler hakkındaki sözlerinin hepsinin doğru çıktığını, gaybî haberinden bir iki örnekle ispatını göstereceğiz. Ve şu hakikatin tamamen anlaşılması için altı “Esas”ı bir giriş mahiyetinde beyan edeceğiz.
Birinci Esas
Resul-ü Ekrem’in (SAV) gerçi her hali, her tavrı doğruluğuna ve peygamberliğine şahit olabilir. Fakat her halinin, her tavrının harikulâde olması şart değildir. Çünkü Cenab-ı Hak, Onu beşer suretinde göndermiştir ki, insanlığa toplum hayatında, dünya ve ahiret saadetini kazandıracak amellerde, hareketlerinde rehber ve imam olsun, her biri Allah’ın birer kudret mucizesi olan, her gün meydana gelişini alışılmış hadiseler içinde harikulâde Rabbanî sanat ve İlahi kudretin tasarruflarını göstersin. Resul-ü Ekrem (SAV) eğer bütün fiillerinde beşerilikten çıkıp harikulâdelik ortaya koysaydı bizzat imam olamaz, davranışlarıyla, hal ve tavırlarıyla ders veremezdi.
O yalnızca, peygamberliğini inatçılara ispat etmek için harikulâde işlere mazhar olur ve ihtiyaç anında, ara sıra mucize gösterirdi. Fakat teklif sırrı olan imtihan ve tecrübenin gereğince, elbette mucizeler apaçık ve muhatabını ister istemez tasdike mecbur bırakacak şekilde gerçekleşmezdi. Çünkü imtihan sırrı ve insana yüklenen sorumluluğun hikmeti, akla kapı açılmasını fakat iradenin elden alınmamasını gerektirir. Eğer mucizeler çok açık bir şekilde gerçekleşse, o vakit aklın seçme hakkı kalmaz; Ebu Cehil de Hazreti Ebu Bekir (RA) gibi tasdik eder, imtihan ve teklifin faydası ortadan kalkar, kömürle elmas aynı seviyede kalırdı.
Hayret vericidir ki, mübalağasız, binlerce meşrepten binlerce çeşit insan, Resul-ü Ekrem’in (SAV) bu tek mucizesiyle, bir peygamberlik deliliyle, bir sözüyle, yüzünü görmekle veya buna benzer birer alâmetiyle iman ettikleri halde… Bu binlerce farklı insan, her şeyi dikkatle inceleyen, ölçüp tartan ve düşünen bu zâtları imana getiren binlerce peygamberlik delili, sahih nakillerle ve kesin neticeleriyle, şimdiki bir kısım bedbaht insanlara kâfi gelmiyor olmalı ki, dalâlete sapıyorlar.
İkinci Esas
Resul-ü Ekrem (SAV), hem beşerdir, davranışlarının önemli kısmı beşeriyeti itibarı (insanlık icabı) iledir; hem de Resuldür, peygamberliği itibarı ile Cenab-ı Hakkın tercümanı ve Elçisidir. Peygamberliği vahye dayanır. Vahiy ise iki kısımdır:
Birincisi açık vahiydir ki, Resul-ü Ekrem (SAV) onda sadece bir tercümandır, tebliğcidir, Ona müdahalesi yoktur. Kur’an ve bazı kutsî hadisler gibi…
İkinci kısım ise gizli ve örtük vahiydir. Bu kısım özü vahye ve ilhama dayanır, fakat etraflı izahı ve tasviri Resul-ü Ekrem’e (SAV) aittir. Vahiyden gelen özet halindeki o hadiseyi etraflıca tasvir ederken Allah Resulü (SAV) bazen yine ilhama ya da vahye dayanır veyahut onu Kendi ferasetiyle açıklar. Kendi içtihadıyla yaptığı etraflı izah ve tasvirleri ise; ya peygamberlik vazifesi noktasında, mukaddes bir manevi kuvvetle ve yetkiyle izah eder ya da örf, âdet ve halkın seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.
İşte bunun için her hadisin bütün kısımlarına mutlak, saf vahiy nazarıyla bakılmaz. Allah Resulü’nün beşeriliğin gereği olan fikir ve davranışlarda, peygamberliğin yüce alâmetleri aranmaz. Madem bazı hakikatler Ona kısaca, özet olacak, mutlak bir surette vahiy şeklinde gelir, O da bunları kendi ferasetiyle herkesin anlayışına göre tasvir eder. Bu tasvirlerdeki müteşabih[12] ve anlaşılması zor noktalara bazen (açıklayıcı ve akla yaklaştırıcı) tefsir, hatta tabir gerekir. Çünkü bazı hakikatler var ki, onları anlamak temsille kolaylaştırılır. Mesela, bir vakit Hz. Peygamber’in bulunduğu mecliste derinden bir gürültü işitildi. Buyurdu ki: “Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.”[13] Bir saat sonra, “Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık öldü.” diye haber ulaştırıldı. Resul-ü Ekrem’in (SAV) belagatlı bir temsille bildirdiği hadisenin tevili (ve yorumu da böylece) anlaşıldı. (Yani Efendimiz gıyaben bir teşbih yapmıştı ve aynen çıkmıştı.)
Üçüncü Esas
Nakledilen haberler, eğer tevatür suretinde ise, yani yalan üzerinde birleşmelerine ihtimal bulunmayan kimseler tarafından farklı yollarla aktarılıyorsa, kesindir. Tevatür iki kısımdır:[14]Haşiye Biri açık, diğeri manevî tevatür.
Manevî tevatür de iki kısımdır. Birincisi sükutidir. Yani, bir şeyin kabul edildiği, susmak suretiyle gösterilmiştir. Mesela, bir adam bir topluluk içinde, o topluluğun gözü önünde bir hadiseyi haber verdiği zaman oradakiler kendisini yalanlamaz, ona susarak karşılık verirse o haberi kabul etmiş gibi olurlar. Bilhassa topluluk bildirilen hadiseye alâkadarsa, tenkide hazır, hata kabul etmez ve yalanı çok çirkin gören bir topluluksa elbette susması o hadisenin gerçekleştiğine kuvvetli bir delildir.
Manevî tevatürün ikinci kısmı şudur: Bir hadisenin gerçekleştiği rivayet ediliyor, mesela “Bir kıyye[15] yiyecek iki yüz insanı doyurmuş.” deniliyor, fakat onu bildirenler ayrı ayrı suretlerde haber veriyor. Biri bir çeşit, biri başka bir tarzda, diğeri başka şekilde anlatıyor. Fakat hepsi, aynı hadisenin gerçekleştiğinde birleşiyorlar. İşte şu halde, hadisenin meydana geldiği, manası yönüyle tevatür bulmuştur, kesindir. Farklı şekillerde rivayet edilmesi buna zarar vermez. Hem tek bir kişi tarafından nakledilen bir haber, bazı şartlarda tevatür gibi kesinlik ifade eder. Yine bazen olur ki, bir kişi tarafından nakledilen o haber, dış emarelerle kesinlik bildirir.
İşte Resul-ü Ekrem’den (SAV) bize aktarılan mucizelerin ve peygamberlik delillerinin büyük kısmı ya açık ya da manevî veya sükuti tevatürdür. Bir kısmı da gerçi tek bir kişi vasıtasıyla nakledilmiş haberlerdir; fakat öyle şartlarda, sahih hadisleri sahih olmayanlardan maharetle ayıran ehli hadis âlimlerinin nazarında kabul gördükten sonra, tevatür gibi kesinlik ifade etmeleri gerekir. Evet, hadis âlimlerinin, hakikati araştırarak delilleriyle bilenlerden “hafız” tabir ettikleri zâtlar, en azından yüz bin hadis hafızasına almış, yine hakikate delilleriyle ulaşmış binlerce hadis âlimi,[16] bazıları sabah namazını elli sene yatsı abdestiyle kıldıkları aktarılan takva sahibi hadis âlimleri[17] ve başta Buharî ile Müslim olmak üzere Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye[18] sahibi olan hadis dâhileri, allâmeleri tarafından tashih ve kabul edilen rivayetler, tek bir kişiden nakledilmiş olsa da tevatür kesinliğinden geri kalmaz.
Evet, hadis ilminin, hakikati araştırıp delilleriyle bilen âlimleri, hadis tenkidinde ehil zâtlar: hadisle o derece yakınlık kurmuşlar ki, Resul-ü Ekrem’in (SAV) ifade tarzına, yüce üslûbuna ve beyan şekline aşina olup meleke kazanmışlar. Yüz hadis içinde bir uydurma hadis görseler, “Mevzudur!”[19] der. “Bu hadis olamaz, Hz. Peygamber’in sözü değildir!” diyerek onu reddederler.[20] Sarraf gibi, hadisin cevherini tanır, başka sözü onunla karıştırmazlar. Yalnız İbnü’l-Cevzi gibi birtakım muhakkik zâtlar, tenkitte aşırıya gidip bazı sahih hadislere de uydurma demişler. Fakat bu, “Her uydurma şeyin manası yanlıştır.” demek değildir. “Bu söz hadis değil.” manasına gelir.
Soru: Hadis rivayetinde, nakledenlerin isimlerinin sıralanıp senet gösterilmesinin faydası nedir ki, lüzumsuz yere, malûm bir hadise hakkında, “Filandan, filandan, filandan nakletti…” derler?
Cevap: Bunun faydası çoktur. Mesela bir faydası şudur: Bu senetle, o listeye dahil olan vesikalı, delilli ve doğru sözlü hadis âlimlerinin bir fikir birliği ve o senede dahil edilen tahkik ehlinin bir çeşit ittifakı gösterilir. Âdeta o senette ismi bulunan her bir imam, her bir büyük âlim, o hadisin hükmünü imzalıyor, sahih olduğuna dair mührünü basıyor.
Soru: Neden mucizeler, diğer zaruri dinî hükümler gibi tevatür suretinde, pek çok farklı rivayetle, çok önem verilerek nakledilmemiş?
Cevap: Çünkü dine ait birçok hükme, insanların büyük kısmı çoğu zaman muhtaçtır. Farz-ı ayn, yani her Müslümanın yerine getirmekle vazifeli olduğu farzlar gibi, o hükümler herkesi ilgilendiriyor. Mucizelere gelince, herkesin her bir mucizeye ihtiyacı yoktur. Eğer ihtiyacı olsa da bir defa işitmesi kâfidir. Âdeta farz-ı kifaye, yani bazı Müslümanların yerine getirmesiyle sorumluluğun herkesten kalktığı farzlar gibi, bir kısım insanlar onları bilse yeter.
İşte bunun içindir ki, bazen bir mucizenin varlığı ve gerçekleştiği, bir hükmün varlığından o derecece daha kesin olduğu halde, onu rivayet eden bir-iki, hükmü rivayet edense on-yirmi kişi olur.
Dördüncü Esas
Resul-ü Ekrem’in (SAV) gelecekten haber verdiği bazı hadiseler küçük, basit birer hadise değildir; O, tekrarlanan, kapsamlı hadiseleri küçük birer misalle (ve benzetme yolu ile) haber verir. Halbuki o hadisenin çeşitli yönleri vardır. Resul-ü Ekrem (SAV) her defasında bir yönünü beyan eder. Sonra hadisi rivayet eden, o yönlerin hepsini birleştirir. (Akla mantığa aykırı bir şekil meydana gelir.) Verilen haber gerçeğe zıt gibi görünür.
Mesela, Hazreti Mehdi’ye dair (Peygamber Efendimizden gelen) çeşitli rivayetler var.[21] Ayrıntıları ve tasvirleri başka başkadır. Halbuki Yirmi Dördüncü Söz’ün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-ü Ekrem (SAV) vahye dayanarak, her bir asırda mü’minlerin manevi kuvvetini ve metanetini korumak, dehşetli hadiselerde ümitsizliğe düşmemelerini sağlamak ve onları manen İslam âleminin nurani bir silsilesi olan Âl-i Beyt’ine (Ehl-i Beyt yoluna ve soyuna) bağlamak için Mehdi’nin geleceğini haber vermişlerdir.[22] Ahir zamanda gelecek Mehdi gibi, her bir asır, Âl-i Beyt’ten bir nevi mehdi, belki mehdiler çıkagelmiştir. Hatta Âl-i Beyt’ten sayılan Abbasi halifelerinden Büyük Mehdi’nin pek çok vasfını kendinde toplayan birer mehdi bile zuhur etmiştir. İşte Büyük Mehdi’den önce gelen, onun benzerleri, numuneleri olan, Mehdi sıfatlarına sahip halifelerin ve kutup şahsiyetlerin vasıfları, asıl Mehdi’nin vasıflarına karışmış, o yüzden rivayetler arasında ihtilaflar meydana gelmiştir.
Beşinci Esas
Resul-ü Ekrem (SAV), [23] لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünün sırrınca, gaybı kendi kendine bilemezdi, Cenab-ı Hak Ona bildirir, O da haber verirdi. Cenab-ı Hak hem Hakîm hem Rahim’dir. Hikmeti ve rahmeti, gayba ait şeylerden çoğunun gizlenmesini gerektirmiştir; kapalı kalmasını takdir etmiştir. Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur; onları meydana gelmeden önce bilmek insana ıstırap verir. Bu sırdandır ki, ölüm ve ecel gizli tutulmuş, insanın başına gelecek musibetler de gayb perdesi ardında kalmıştır.[24]
İşte Resul-ü Ekrem’in (SAV) ümmetine karşı çok hassas merhametini fazla rencide etmemek, âl ve ashabına karşı şiddetli şefkatini fazla incitmemek için, ahirete yolculuğundan sonra âlinin (Ehl-i Beyti’nin), ashabının ve ümmetinin başına gelecek müthiş hadiseleri Ona tamamen ve etraflıca göstermemek,[25]Haşiye Cenab-ı Hakkın hikmetinin ve rahmetinin gereğidir. Yine de bazı hikmetler için, mühim hadiseler -dehşetli bir surette olmamak kaydıyla- Ona öğretilmiş, O da haber vermiştir. Hem Cenab-ı Hak güzel hadiseleri kısmen özet halinde, kısmen etraflı bir şekilde bildirmiş, O da nakletmiştir. Onun verdiği haberleri de, en yüksek derecede bir takva, adalet ve doğrulukla çalışan ve [26] وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّار hadisindeki tehditten şiddetle korkan ve [27]فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللهِ ayetindeki sert tehditten şiddetle kaçınan kâmil hadis âlimleri bize eksiksiz, sağlam bir şekilde aktarıp bildirmişlerdir.
Altıncı Esas
Resul-ü Ekrem’in (SAV) halleri ve vasıfları siyer[28] ve tarih kitaplarında anlatılmıştır. Fakat o vasıfların ve hallerin büyük kısmı Hazreti Peygamber’in beşeriliğine bakan özelliklerdir. Halbuki o mübarek Zâtın manevi şahsiyeti ve kutsî mahiyeti o derece yüksek ve nuranidir ki, siyer ve tarih kitaplarında anlatılan vasıflar, O yüce ve şerefli şahsiyete, o yüksek kıymete uygun düşmemektedir. Çünkü [29] اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, her gün, hatta şimdi dahi bütün ümmetinin ibadetleri kadar muazzam bir ibadet sevabı amel defterine ilave edilen ahir zaman Nebisidir. Cenab-ı Hakkın sonsuz rahmetine nihayetsiz bir şekilde, sınırsız bir kabiliyetle mazhar olduğu, her gün ümmetinin sayısız fertlerinin hadsiz duasını alan son ve en büyük Peygamberdir.
Hem şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi, âlemin Yaratıcısının tercümanı ve sevgilisi olan O mübarek Zâtın mahiyetinin bütünü ve kusursuz vasıflarının hakikati, siyer ve tarih kitaplarına geçen beşerî hal ve tavırlara sığmaz. Mesela, Hazreti Cebrail ve Hazreti Mikail’in iki yardımcı muhafız gibi, Bedir Savaşı’nda yanında bulunduğu[30] mübarek bir zâtın, çarşıda bedevi bir Arap’la at pazarlığı için çekişmesi, bir tek Huzeyme’yi şahit göstermekle,[31] görünen tavırlarıyla uyuşmaz.
İşte yanlış yolda gitmemek için her vakit, Resul-ü Ekrem’in (SAV) beşeriliği itibarı ile işitilen sıradan ve insani vasıflarından başımızı kaldırıp gerçek mahiyetine ve peygamberlik mertebesindeki nurani manevi şahsiyetine bakmak gerekir. Yoksa insan ya hürmetsizlik etmiş olur ya da şüpheye düşer. Bu sırrın izahı olarak şu temsili dinleyin:
Mesela bir hurma çekirdeği var. O çekirdek toprak altına gömülüp büyüyerek koca, meyveli bir ağaç olur. Hem gittikçe dal budak salar, boy atar. Veya tavus kuşunun bir yumurtası var. O yumurtaya sıcaklık verilir, bir tavus civcivi çıkar. Sonra mükemmel, her tarafı kudret kalemiyle yazılı ve yaldızlı bir tavus kuşu olur. Gittikçe daha da büyür ve güzelleşir. Evet, o çekirdeğe ve yumurtaya ait sıfatlar, haller var. İçlerinde incecik maddeler bulunur. Hem onlardan meydana gelen ağaç ve kuşun da, o çekirdek ve yumurtanın basit, küçük mahiyetlerine, vaziyetlerine nispeten büyük ve yüce sıfatları, mahiyetleri vardır.
Şimdi, o çekirdeğin ve yumurtanın vasıflarının ağacın ve kuşun vasıflarına bağlayıp onlardan da bahsetmek gerekir ki, insan her vakit başını çekirdekten kaldırıp ağaca baksın, gözünü yumurtadan kuşa çevirip dikkatli davransın. Ve böylece aklı, işittiği vasıfları kabule yanaşsın. Yoksa “Bir dirhem[32] çekirdekten bin batman[33] hurma elde ettim.” ve “Şu yumurta, gökyüzünde kuşların sultanıdır.” denilse, çoğu insan bunları yalanlayacak ve inkâra sapacaktır.
İşte Resul-ü Ekrem’in (SAV) beşeriliği o çekirdeğe ve yumurtaya benzer. Peygamberlik vazifesiyle parlayan mahiyeti ise Tûba Ağacı ve cennetteki Hüma Kuşu gibidir. Hem Efendimiz (SAV) daima mükemmelleşme halindedir. Mi’racı süreklidir. Bu yüzden O Zâtın çarşı içinde bir bedevi ile çekiştiği düşünüldüğünde, hayal gözünü kaldırıp, Refref’e[34] binen, Cebrail’i arkada bırakarak Kâb-ı Kavseyn’e koşup giden[35] nuranî şahsına bakmak gerekir. Yoksa insan ya hürmetsizlik etmiş olacak ya da nefs-i emmaresi[36] o harika tavırlara inanmayacaktır.
Beşinci Nükteli İşaret
(Hz. Peygamberimizin) Gayba dair buyurdukları hadislerin birkaç örneğini söyleyeceğiz.
Birincisi: Resul-ü Ekrem’in (SAV) bir gün minberde iken, sahabe cemaati içinde şöyle ferman ettiği, sahih nakille ve tevatür derecesinde bir kesinlikle bize ulaşıp gelmiştir:
“Şüphesiz Benim bu torunum seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını bulacaktır.”[37]
İşte kırk sene sonra İslam’ın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hz. Hasan (RA) Hz. Muaviye (RA) ile barışıp[38] en şerefli, en büyük ceddinin (Hz. Peygamberin) gayba dair mucizesini tasdik etmiştir.
İkincisi: Sahih rivayetle, Resul-ü Ekrem, Hz. Ali’ye demiş ki:
“Biatını bozanlarla, Hak ve adaletten sapanlarla ve dinden çıkanlarla savaşacaksın.”[39]
Böylece hem Cemel Vakası’nı hem Sıffin Savaşı’nı hem de Hariciler Hadisesi’ni haber vermiştir.
Yine Hz. Ali’ye (RA) Hz. Zübeyr ile birbirlerine muhabbet besledikleri bir zaman şöyle buyuruvermiştir: “Bu sana karşı savaşacak, fakat haksız olarak sana karşı çıkacaktır!”[40]
Hem pak zevcelerine demiş ki: “İçinizden biri mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çokları katledilecektir.”[41] “Ona Hav’eb’in köpekleri havlayacaktır.”[42]
İşte otuz sene sonra Hazreti Ali’nin Hazreti Aişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha’ya karşı Cemel Vakası’nda, Muaviye’ye karşı Sıffin’de ve Haricilere karşı Harura ile Nehravan’da savaşması, şu sahih ve kesin hadislerin ve gayba dair haberlerin fiilen bir tasdikidir.
Yine Hz. Ali’ye bir kişiyi gösterip: “Senin sakalını, senin başının kanıyla ıslatacak bir adam”[43] buyurarak birini haber vermiştir. Hz. Ali o adamı tanırmış;[44] o, Abdurrahman İbni Mülcemü’l-Haricî’dir.[45]
Hem Haricilerin içinde “Zü’s-süddeyne” denilen bir adamı, alâmeti olan garip bir nişanla haber vermiştir. Haricîlerden öldürülenler içinde o adam bulunmuş, Hz. Ali onu haklı olduğuna delil göstermiş ve peygamber mucizesini ilan etmiştir.[46]
Resul-ü Ekrem (SAV), Ümmü Seleme’nin[47] ve daha başkalarının[48] sahih rivayetleriyle, şöyle haber vermiştir: “Hüseyin, Taff’da (Kerbelâ’da) katledilecektir.” Elli sene sonra o ciğer dağlayan hadise aynen meydana gelmiş, gayba ait bu haberi aynen zuhur etmiştir.[49]
Hem Resul-ü Ekrem, tekrar tekrar bildirmiş ki: “Âl-i Beyt’im, Benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلاً وَتَشْرِيدًا -yani- katle, belaya ve sürgüne maruz kalacak, hakaret ve eziyet çekecektir.” ve bunu bir derece izah etmiştir.[50] Aynen dediği gibi çıkmış ve gaybi haberleri meydana gelmiştir.
Bu makamda mühim bir soru yöneltilmektedir:
Deniliyor ki: “Hz. Ali, halifeliğe o derece lâyık olduğu halde; Resul-ü Ekrem’e (SAV) yakınlık derecesine, harikulâde cesaretine ve ilmine rağmen neden Hilafet makamına önce o geçirilmedi? Ve neden onun halifeliği zamanında İslam âlemi pek çok karışıklığa maruz kaldı?”
Cevap: Âl-i Beyt’ten bir Kutb-u Âzam şöyle demiştir: “Resul-ü Ekrem (SAV), Hz. Ali’nin (RA) Halife olmasını arzu etmiştir. Fakat gaybdan Ona, Cenab-ı Hakkın muradının başka olduğu bildirilmiştir. O da arzusunu bırakıp Allah’ın dileğine boyun eğmiştir.”[51]
Cenab-ı Hakkın muradının hikmetlerinden biri şu olmalı: Resul-ü Ekrem’in (SAV) ahirete göç etmesinden sonra eğer Hz. Ali başa geçseydi, onun halifeliği zamanında meydana gelen hadiselerin şehadetiyle ve tavizsiz, korkusuz, tam bir zühdle, kahramanca, kimseye muhtaç olmayan tavrı ve âleme şöhret salmış yiğitliği itibarı ile, sahabenin ittifak ve birliğe en çok ihtiyaç duyduğu zamanda, pek çok insanda ve kabilede rekabet damarını harekete geçirip ayrılığa sebep olması kuvvetle muhtemeldi.
Hz. Ali’nin halifeliğe daha sonra geçmesinin bir sırrı da şudur: Çok farklı kavimlerin birbirine karışmasıyla, Hz. Peygamber’in (SAV) haber verdiği gibi, sonradan ortaya çıkan yetmiş üç fırkanın[52] fikirlerinin esaslarını taşıyan o kavimler içinde fitneye yol açan hadiselerin meydana geldiği zamanda, Hz. Ali gibi harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt’ten, kuvvetli, hürmet gören bir zât lazımdı ki (bu çalkantılara ve kışkırtmalara) dayanabilsin. Evet, dayandı… Resul-ü Ekrem’in (SAV), “Ben Kur’an’ın ayet ayet indirilip tebliğ edilmesi uğrunda savaştım. Sen de manasının doğru yorumlanması (yanlış te’vil ve tatbikine engel olunması) için savaşacaksın.”[53] buyurarak haber verdiği gibi…
Hem Hazreti Ali olmasaydı, dünya saltanatının Emevî hükümdarlarını tamamen yoldan çıkarması muhtemeldi. Halbuki karşılarında Hz. Ali’yi ve Âl-i Beyt’i gördüklerinden, onlara karşı dengeli, ölçülü olmak ve Müslümanların gözünde mevkilerini muhafaza etmek için Emevî devlet reislerinin hepsi, ister istemez, kendileri olmasa da herhalde dışarıdan teşviklerle ve uygun görmeleriyle onlara tâbi olanlar ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle İslam ve iman hakikatlerini, Kur’an’ın hükümlerini korumaya ve yaymaya çalıştılar. Hakikati araştırıp delilleriyle bilen yüz binlerce müçtehit, kâmil hadis âlimi, evliya ve asfiya yetiştirdiler. Eğer karşılarında Âl-i Beyt’in çok kuvvetli velâyeti, dinî hayata tatbiki ve fazileti olmasaydı, Abbasîlerin ve kendi devletlerinin son devirlerindeki gibi, tamamen çığırlarından çıkmaları muhtemeldi.
İmam-ı Şafii’nin buyurdukları gibi: “Hz. Resulüllah’ın (SAV) peygamberlerin sonuncusu olması, hâşâ Onun için bir noksanlık mıdır ki, Hz. Ali (RA) Efendimizin de Hulefa-i Raşidin hazeratının sonuncusu olması kendisi için bir eksiklik sayılsın!” (A.A.)
Eğer denilse ki: Neden halifelik, Resul-ü Ekrem’in Âl-i Beyt’inde devamlı kalmadı? Halbuki buna en layık olan, halifeliği en çok hak eden onlardı.
Cevap: Dünya saltanatı aldatıcıdır ve geçicidir. Âl-i Beyt ise İslam hakikatlerini ve Kur’an’ın hükümlerini muhafaza etmekle vazifeliydi. Halifelik ve saltanat makamına geçen, ya peygamber gibi masum olmalı ya da Raşit Halifeler, Ömer İbni Abdulaziz-i Emevî ve Mehdi-yi Abbasî gibi kalben dünyaya alâkasını kesmeli, harikulâde bir zühde sahip bulunmalı ki, aldanmasın. Halbuki Mısır’da Âl-i Beyt namına kurulan Fatımî Devleti’nin hilafeti, Afrika’da Muvahhidîn hükümeti ve İran’da Safevîler göstermiştir ki, dünya saltanatı Âl-i Beyt’e yaramaz bir durumdur. Asıl vazifeleri olan dini korumayı ve İslamiyet’e hizmeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, İslamiyet’e ve Kur’an’a parlak ve yüksek bir surette hizmet yolu tutulmuştur.
İşte bak! Hazreti Hasan’ın neslinden gelen kutup zâtlar, bilhassa dört büyük kutub[54] ve bilhassa Gavs-ı Âzam Şeyh Abdülkadir Geylani, hem Hz. Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, bilhassa Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sâdık; her biri manevî birer mehdi hükmüne geçmiş, zahiri zulmü ve zulmeti dağıtıp Kur’an nurlarını ve iman hakikatlerini yaymış, en şerefli cedlerinin birer varisi olduklarını göstermişlerdir.
Eğer denilse: “Nuranî Saadet Asrı’nda mübarek Müslümanların başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve rahmet yönü nedir? Çünkü onlar bu denli kahrı hak etmemişlerdi!”
Cevap: Nasıl ki baharda uğurlu ve yağmurlu bir esinti, bütün bitki türlerinin, tohumların, ağaçların kabiliyetlerini harekete geçirir, geliştirir; onların her biri kendine has çiçekler açar, yaratılışının gereği olan birer vazifeyi yerine getirir. Aynı şekilde, sahabe ve tâbiîn başına gelen fitneler de çekirdekler hükmündeki ayrı ayrı, çeşitli kabiliyetleri harekete geçirip kamçıladı. “İslamiyet tehlikede, yetişin yangın var!” diye (şuurlu ve sorumlu) her cemaati korkuttu. İslamiyet’i muhafaza etmeye koşturdu. Her biri, kendi kabiliyetine göre, İslam camiasının çok sayıdaki ve çeşitli vazifelerinden birini omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadis-i şeriflerin korunmasına, bir kısmı dinin hükümlerinin uygulanmasına, bir kısmı iman hakikatlerinin anlaşılıp yaşanmasına, bir kısmı da Kur’an’ın ahkâmının ve ahlâkının muhafazasına çalıştı ve bunun gibi, her bir topluluk farklı bir hizmeti üstlendi ve çalıştı. İslamiyet vazifesinde hummalı bir şekilde gayret gösterip hayırlı faaliyetler yaptı. Türlü renklerde çok çiçek açtı. O fırtına ile pek geniş olan İslam âleminin her tarafına tohumlar atıldı, dünyanın yarısının İslamiyet’le gül bahçesine çevrilmesine yaradı. Fakat maalesef o güllerin ve gül bahçesinin içinde bid’atçı zümrelerin dikenleri de çıktı.
Âdeta; Cenab-ı Hakkın kudret eli, o özel asrı celâlle çalkalayıp eledi; şiddetle hareket ettirip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten kaynaklanan bir merkezkaç kuvvetiyle pek çok münevver müçtehidi, nuranî hadis âlimini, kutsî hafızları, asfiyayı, kutup zâtları İslam âleminin her tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan batıya kadar, Müslümanları heyecana getirip Kur’an’ın hazinelerinden istifade etmeleri için gözlerini açtırdı ve gönüllerini harekete geçirdi… Şimdi sadede geliyoruz.
Resul-ü Ekrem’in (SAV) gayba dair haber verdiği gibi gerçekleşen hadiseler binlercedir, pek çoktur. Biz yalnız birkaç küçük misaline işaret edeceğiz:
İşte, başta Buhârî ve Müslim, sahihliği ile meşhur Kütüb-ü Sitte-i Hadisiye[55] sahipleri, aktaracağımız haberlerin çoğunda ittifak etmişlerdir. O haberlerin büyük kısmı manen tevatür derecesindedir.[56] Bir kısmı da hakikati araştırıp delilleriyle bilen âlimlerin sahihliklerinde birleşmesiyle, tevatür derecesine ulaşmış gibi kesindir denebilir.
Resul-ü Ekrem (SAV), kesin ve sahih rivayetle, ashabına şöyle haber vermiş: “Siz bütün düşmanlarınızla üstün geleceksiniz. Hem Mekke’yi,[57] hem Hayber’i,[58] hem Şam’ı,[59] hem Irak’ı,[60] hem İran’ı,[61] hem de Mescid-i Aksa’yı[62] fethetmeye muvaffak olacaksınız.” O zamanın en büyük devletleri hakkında, “İran ve Rum padişahlarının hazinelerini aranızda bölüştüreceksiniz…” buyurmuş. “Tahminim böyle” veya “zannederim” dememiş, görür gibi kesin bir dille haber vermiş ve haber verdiği gibi çıkmıştır. Halbuki bunları söylediği sırada, hicrete mecbur kalmıştı, sahabeleri azdı, Medine’nin etrafı ve bütün dünya Ona düşmandı.
Yine kesin ve sahih nakille, çok defa “Benden sonra Ebûbekir ve Ömer’e uyunuz.”[63] diyerek Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in kendisinden sonra kalacaklarını, halife olacaklarını ve mükemmel bir surette Allah’ın rızası ve Peygamber’in arzusu dairesinde hareket edeceklerini, hayırlı hizmetler yapacaklarını bildirmiştir.[64] Hz. Ebu Bekir’in az, Hz. Ömer’in ise çok yaşayıp pek çok fetih yapacağını haber vermiştir.
Hem buyurmuş ki:
زُوِيَتْ لِى َ اْلاَرْضُ فَاُرِيتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّتِى مَا زُوِىَ لِى مِنْهَا
Yani “(Bir dönem gelecek) Yeryüzü doğudan batıya kadar (tamamen) ümmetimin eline geçecek (yani hükmüne girecek)tir. Hiçbir ümmet o kadar mülk ve hâkimiyet elde etmemiştir.”[65] Haber verdiği gibi çıkmış ve aynen yaşanmıştır.
Hem kesin ve sahih nakille, Bedir Savaşı’ndan önce,
“Burası Ebu Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, burası da filan ve falanın yıkılıp devrileceği yer.”[66] deyip Kureyşli müşriklerin reislerinin her birinin nerede katledileceğini göstermiş ve buyurmuş ki: “Übey İbni Halef’i Ben kendi elimle öldüreceğim.” Bu da haber verdiği gibi çıkmış ve aynen yaşanmıştır.[67]
Yine kesin ve sahih rivayetle, bir aylık mesafede, Şam civarında, Mûte adlı mevkideki meşhur savaşta çarpışan sahabîlerini görür gibi ferman etmiş:
“Sancağı Zeyd aldı, az sonra şehit edildi. Ardından Câfer İbni Ebî Tâlib aldı, o da şehit edildi. Peşinden İbni Revâha aldı, o da şehit edilince sancağı Allah kılıçlarından bir kılıç aldı.”[68]
(Savaş alanındaki) Hadiseleri birer birer ashabına haber vermiş. İki-üç hafta sonra Ya’lâ İbni Münye savaş meydanından gelmiş, o daha söylemeden, dosdoğru sözlü Resul-ü Ekrem (SAV) savaşı teferruatıyla anlatmış. Ya’lâ, “(Ya Resulüllah,) Dediğin gibi, aynen öyle oldu.”[69] diye yemin etmiştir. Hem kesin ve sahih nakille, Resul-ü Ekrem (SAV) buyurmuş ki:
“Hilafet Benden sonra otuz sene devam edecektir.” [70]
“(Hilafet Benden sonra otuz sene devam eder); sonra hükümdarlığa döner.”[71]
“Bu iş, nübüvvet ve rahmet olarak başladı, rahmet ve hilafet olarak da devam eder. Sonra da zalim hükümdarlık… Ve nihayet zorbalık ve ceberutluğa gelir dayanır.” [72]
Hz. Hasan’ın altı ay hilafetiyle, Çihâr Yâr-ı Güzin’in (dört seçkin dost olan Raşit Halifelerin) hilafet zamanlarını ve onlardan sonra idarenin saltanat şekline dönüşmüş olacağını, ardından o saltanatın zorbalığa gelip dayanacağını ve ümmetin içinde bozgunculuğun başlayacağını haber vermiştir, söylediği gibi çıkmıştır.
Hem kesin ve sahih nakille, şöyle ferman etmiş:
“Osman, Kur’an okurken öldürülecek. Allah Osman’a (hilafet) gömleği giydirecek. Halbuki fitne gürûhu o hilafet gömleğini çıkarmaya (onu hilafetten indirmeye) çalışacak.”[73]
Bu sözlerle Hz. Osman’ın halifeliğe getirileceğini, azlinin isteneceğini ve mazlum bir şekilde, Kur’an okurken katledileceğini haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmıştır.
Yine kesin ve sahih rivayetle, hacamatla[74] mübarek kanını aldırıp, Abdullah İbni Zübeyr bereket vesilesi olarak o kanı (Efendimize danışmadan) şerbet gibi içtiği zaman,وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ الن[75] yani; “Birçok insanın senden, senin de bazı insanlardan çekeceğiniz var!” buyurmuşlardır. Bu hadisiyle Abdullah İbni Zübeyr’in harika cesaretiyle ve kışkırtılmak suretiyle ümmetin başına geçmeye çalışacağını, müthiş hücumlara maruz kalacağını ve insanların onun yüzünden dehşetli hadiseler yaşayacağını haber vermiş, söylediği gibi olmuştur. Abdullah İbni Zübeyr, Emeviler zamanında Mekke’de halifelik ilan ederek kahramanca çok çarpıştı. Nihayet o şanlı kahraman, Haccac-ı Zâlim büyük bir orduyla üzerine saldırınca şiddetli çarpışmalardan sonra şehit edildi.[76]
Hem kesin ve sahih nakille, Emevî devletinin ortaya çıkışını,[77] padişahlarının çoğunun zalim olacağını,[78] içlerinde Yezid[79] ve Velid[80] bulunacağını ve Hz. Muaviye’nin ümmetin başına oturacağını haber vermiştir. [81] وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ Fermanıyla ona yumuşaklığı, hoşgörüyü ve adaleti tavsiye etmiştir. Ve [82] يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا deyip Emevilerden sonra Abbasi devletinin kurulacağını ve varlığını uzun müddet devam ettireceğini bildirmiş, söylediği gibi çıkmıştır.
Yine kesin ve sahih rivayetle, buyurmuş ki: [83] وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِنْ شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ Cengiz ve Hülâgu’nun dehşetli fitnelerini ve Arap Abbasi Devleti’ni mahvedeceklerini haber vermiş, haber verdiği gibi gerçekleşmiştir.
Hem kesin ve sahih nakille, Sa’d İbni Ebî Vakkas gayet ağır hastayken ona şöyle demiş:
لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّٰى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ اٰخَرُونَ[84]
Yani ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fetih yapacağını, zafer kazanacağını; pek çok millet ve kavmin ondan fayda göreceğini, yani onun sayesinde İslam’a gireceğini; kâfir ve zalimlerin çoklarının ondan zarar göreceğini, devletlerinin onun eliyle yıkılacağını haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmıştır. Hz. Sa’d, İslam Ordusu’nun başına geçmiş, İran Devleti’ni yerle bir etmiş ve birçok kavmin İslam dairesine girmesine, hidayete ermesine vesile olmuşlardı.
Hem kesin ve sahih rivayetle, Resul-ü Ekrem, imana giren Habeş Meliki Necaşi hicretin yedinci senesinde vefat ettiği gün bunu ashabına hatırlatmış, hatta cenaze namazını kılmıştır.[85] Bir hafta sonra, Necaşi’nin aynı gün vefat ettiğine dair haber Medine’ye ulaşmıştır.
Yine kesin ve sahih nakille, dört seçkin dostu olan Raşit Halifelerle beraber Uhud veya Hira Dağı’ndayken dağ titremiş, sarsılmış. Resul-ü Ekrem dağa buyurmuş ki:اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِىٌّ وَصِدِّيقٌ وَشَهِيدٌ[86] Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehit olacaklarını haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmıştır.
Şimdi, ey bahtsız, kalpsiz ve akılsız adam! “Muhammed-i Arabi akıllı bir adamdı.” deyip O hakikat güneşine karşı gözünü yuman ve Peygamberimizin vahiyle değil, zekâvetiyle bunları bilip aktardığını savunan zavallı insan! On beş çeşit küllî mucizesinden sadece bir bölümü olan gayba dair haberlerin, belki yüz kısmından birini işittin. Manevî tevatür derecesinde kesin olan bir kısmını duydun. Gayba dair şu haberlerin yüzde birini akıl gözüyle gören bir zâta bile, ferasetiyle geleceği keşfettiği için “büyük dâhi” denir. Bundan dolayı -haydi senin gibi dâhi desek- en büyük yüz dâhinin derecesinde kutsî bir dehâya sahip bir seçkin ve yetkin insan, hiç yanlış görür ve yanıltıcı haber verir mi? Yanlış ve uydurma haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece büyük bir dehâya sahip bir Zâtın iki cihan saadetine dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece divaneliğin ve nasipsizliğin alâmeti değil midir? Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!
Bu Parça Altın ve Elmasla Yazılsa Lâyıktır
Hz. Peygamber Efendimizin sadece bir elinin mucizelerine bakın:
Efendimizin avucunda küçük taşların zikir ve tesbih edip duyulması…[87]
[88] وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ “(Ey Resulüm) Attığın vakit Sen atmadın, lâkin Allah attı.” (Enfâl Suresi: 17. ayet) Sırrıyla, aynı avucunda küçücük taşların ve toprağın, top ve gülle gibi düşmanı hezimete uğratması…
[89]وَانْشَقَّ الْقَمَرُ “…Ay parçalandı.” (Kamer Suresi: 1. ayet) Açık ve kesin hükmüyle, aynı elinin parmağıyla gökyüzünde AY’ı iki parçaya ayırması…
Hem aynı elin on parmağından çeşme gibi sular akması ve bir ordunun içip doyması…
Yine aynı elin, hastalara ve yaralılara şifa olması, bir sıvazlamasıyla yaralarından ve sakatlığından kurtulması…
Elbette o mübarek elin, Cenab-ı Hakkın ne kadar harika bir kudret mucizesi olduğunu gösteren kanıtıdır.
Adeta;
O mübarek elin avucu dostlar içinde Allah’ın tesbih edildiği küçük bir zikirhanedir ki, küçücük taşlar dahi içine girse Cenab-ı Hakkı zikir ve tesbih etmeye başlamaktadır![90]
O el düşmanlara karşı küçücük bir Rabbanî cephanedir ki, içine taş ve toprak girse, gülle ve bomba olup zalimlerin başında patlamaktadır!
O el, yaralılar ve hastalar için küçücük, Rahmanî bir eczanedir ki, hangi derde temas etse derman olmaktadır!
O el, Celâl ile (hiddet ve şiddetle) kalktığı vakit, Ay’ı parçalayıp iki yay şekline sokmaktadır!
Ve Cemâl ile (şefkat ve merhametle) döndüğü vakit, o el kevser akıtan on musluklu bir rahmet çeşmesi olup susuzları doyurmaktadır!
Acaba böyle bir Zâtın bir eli bu hayret verici mucizelere mazhar ve vesile oluyorsa, o Zâtın, kâinatın Yaratıcısı katında ne kadar makbul ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenlerin ne kadar bahtiyar olacakları, açıkça anlaşılmaz mı?[91]
Ya Rabbi, bizleri bu Zât’a; biat, itaat ve sadakatten ayırma! (Âmin!)
- Aynı kelimelerle değil, manası ile aktarılan hadis.
- Peygamber Efendimizin (SAV) Mucizeleri.
- Bkz. el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 1/10; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf 1/382; en-Nevevî, Şerhu Sahihî Müslim 1/2.
- Bkz. Kasas Suresi 48; Sebe’ Suresi: 43; Sâffât Suresi: 15; Kamer Suresi: 2
- Doğru söyledin.
- Abdullah İbnî Selâm’ın “Anladım ki Onun simasında yalan olamaz.” diyerek imana gelmesine dair bkz. Tirmizî, kıyamet 42; İbnî Mâce, ikâme 174; Dârimî, salât 136.
- Bkz. el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 1/10; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf 1/382; en-Nevevî, Şerhu Sahihî Müslim 1/2.
- Bkz. Ahmed İbnî Hanbel, el-Müsned 5/265; İbnî Hibbân, es-Sahih 2/77; el-Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebir 8/217.
- Peygamber Efendimizin (SAV) bütün insanlığa gönderildiğine dair bkz. Sebe’ Suresi: 28.
- Bkz. el-Gazâlî, Fedâilu’l-Bâtıniyye 1/139-141; el-Âmidî, Gâyetü’l-merâm 1/356-357; el-Îcî, Kitâbü’l-Mevakıf 3/ 405; et-Teftazânî, Şerhu’l-Makâsıd 5/7.
- HAŞİYE: Maalesef niyet ettiğim gibi yazamadım. İradem dışında, kalbe nasıl geldiyse öyle yazıldı. Şu kısımlardaki sıralamaya tam uyamadım.
- Müteşabih: Manası açık olmayan ayet ve hadisler.
- Bkz. Müslim, cennet 31, münafıkin 15; Ahmed İbnî Hanbel, el-Müsned 2/371, 3/341, 346; İbnî Hibbân, es-Sahih 16/510
- HAŞİYE: Bu risaledeki “tevatür” kelimesi, Türkçe “şâyia” manasındaki tevatür değil, şüphesiz bir kesinliği ifade eden, yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber manasındadır.
- Kıyye (okka): 1282 gramlık ağırlık ölçüsü.
- Mesela İmam Ahmed İbnî Hanbel bir milyon hadisi. (Bkz. ez-Zehebî, Tezkiratü’l-Huffâz 2/431; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve 2/337; İbni Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb 1/64.) İmam Buharî beş yüz bin hadisi (Bkz. en-Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ 1/86; ez-Zehebî, Tezki-ratü’l-Huffâz 2/556; es-Suyûtî, et-Tedrîbü’r-Râvî 1/99.) ezberleyen hadis âlimlerindendir.
- Yatsı abdestiyle sabah namazını kılan pek çok insan olduğunu belirten İmam Gazâlî, tâbiînden kırk sene boyunca böyle yapan kırk kişinin isimlerini vermektedir: el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 1/359.
- Altı büyük hadis kitabı (Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, İbni Mâce, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî).
- Doğru olmayan, uydurma.
- Bkz. İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ 6/186; Hennâd, ez-Zühd 1/293; Hâkim, Ma’rifetü Ulûmi’l-Hadîs s. 62.
- Müslim, îmân 247; Tirmizî, fiten 53; Ebû Dâvûd, mehdî 4, 6, 7; İbni Mâce, fiten 24, 34; Ahmed İbni Hanbel, el- Müsned 1/99.
- Bkz. Ebû Dâvûd, mehdî 6; İbni Mâce, fiten 34.
- Hiç kimse gaybı bilemez, gaybı yalnız Allah bilir.
- Ecelin gizli bırakıldığına dair ayet ve hadisler için bkz. Lokman Suresi, 34; Buhârî, istiskâ 29, tefsîru sûre (6) 1, (13) 1, (31) 2, tevhîd 4; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/24, 52, 58, 122.
- HAŞİYE: Resûl-u Ekrem’e (SAV), Âişe-i Sıddîka’ya karşı fazla sevgisini ve şefkatini rencide etmemek için, Cemel Hadisesi’nde onun bulunacağının kesin bir şekilde gösterilmediğine delil şudur: Hazreti Peygamber pak hanımlarına buyurmuş ki: “Keşke hanginizin o vakada bulunacağını bilseydim.” (Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/52, 97; Ma’mer İbni Râşid, el-Câmi’ 11/365; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/536.) Fakat sonra, hafif bir surette bildirilmiş ki, Hazreti Ali’ye (RA) ferman etmiş: Seninle Âişe arasında bir hadise olsa… فَارْفَقْ وَبَلِّغْهَا مَاْمَنَهَا “Ona şefkatle muamele et ve onu selametle evine gönder.” (Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/393; et-Ta-berânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 1/332; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 6/411.)
- “Kim Benim üzerime kasten yalan uydurursa, cehennemdeki yerini hazırlasın.” (Bkz. Buhârî, ilim 38; Müslim, mukaddime 2-4).
- “Uydurduğu yalanı Allah’a mâl eden kimseden daha zalim biri olabilir mi?” (Zümer: 32)
- Konusu Peygamber Efendimizin hayatı olan kitaplar.
- (Bir işe) Sebep olan (onu bizzat) yapan gibidir.
- Bkz. el-Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî 1/78; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 20/321; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an 4/194-195.
- Bu sahabi Huzeyme bin Sabit’tir. Bkz. Ebû Dâvûd, akdiye 20; Nesâî, büyû’ 81; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 5/215-216.
- Dirhem: Yaklaşık üç gramlık ağırlık ölçüsü.
- Batman: Sekiz kilograma eşit olan ağırlık ölçüsü.
- Manevi bir binek. Peygamber Efendimizin Mirac’da bindiği son binek. Bkz. en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6/470- 473; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl 1/162.
- Bkz. Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/204; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an 17/98; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 13/484.
- Nefs-i emmare: Daima kötülüğü arzulayan nefis.
- Bkz. Buhârî, sulh 9; Tirmizî, menâkıb 30; Ebû Dâvûd, sünnet 12, 13.
- Bkz. et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk 3/167; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 3/291.
- Bkz. el-Hâkim, el-Müstedrek 3/150. Ayrıca bkz. el-Bezzâr, el-Müsned 2/215, 3/27; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 1/397, 3/194.
- Bkz. İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/545; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/29; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/413.
- Bkz. İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/538; İbni Abdilberr, el-İstîâb 4/1885.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/52, 97.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/91, 102; et-Tayâlisî, el-Müsned s. 23; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/485.
- Bkz. Abdurrezzak, el-Musannef 10/125, 154; İbni Abdilberr, el-İstîâb 3/1126, 1127.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/92; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 5/437.
- Bkz. Buhârî, menâkıb 25; Müslim, zekât 148; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/33.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/294.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/242, 256; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 3/107.
- Bkz. İbni Abdilberr, el-İstîâb 1/393; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 14/213; İbni Kesîr, el-Bidâye 6/229-232.
- el-Hâkim, el-Müstedrek 4/534; İbni Hacer el-Heytemî, es-Savâiku’l-Muhrika 2/527, 658. Ayrıca bkz. İbni Mâce, fiten 34; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/527.
- Bkz. Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 11/213; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 45/322.
- Fırka: Grup, zümre. Bkz. Tirmizî, îmân 18; Ebû Dâvûd, sünnet 1; İbni Mâce, fiten 17; Dârimî, siyer 75.
- ed-Deylemî, el-Müsned 1/46. Ayrıca bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/31, 82; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 5/154
- Seyyid Abdülkadir Geylanî, Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Rufaî, Seyyid İbrahim Desukî (kaddesallahu esrarahum) genellikle tasavvuf kitaplarında geçen dört kutup zât olarak anılır. Bazen Ebu’l-Hasan eş-Şazelî dördüncü kutup olarak zikredilir.
- Altı büyük hadis kitabı: Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, İbni Mâce, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî.
- Bkz. el-Gazâlî, Fedâihu’l-Bâtıniyye 1/139-141; el-Âmidî, Ğâyetü’l-merâm 1/356-357; el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf 3/405; et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd 5/17.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/484, 4/67; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/361.
- Bkz. Buhârî, cihâd 102; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 34.
- Bkz. Buhârî, fezâilü’l-Medîne 5; Müslim, hac 496, 497.
- Bkz. Buhârî, fezâilü’l-Medîne 5; Müslim, hac 496, 497.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 5/86, 87, 89; İbni Hibbân, es-Sahîh 15/81.
- Bkz. Buhârî, cizye 15; İbni Mâce, fiten 25; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 6/22, 25, 27.
- Bkz. Tirmizî, menâkıb 16, 34; İbni Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 5/382.
- Bkz. el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2/56; İbni Abdilberr, et-Temhîd 22/126.
- Bkz. Kâsım İbni Sellâm, Garîbü’l-Hadîs 1/3; ez-Zemahşerî, el-Fâik 2/128. Yakın ifadeler için bkz. Müslim, fiten 19; Tirmizî, fiten 14; Ebû Dâvûd, fiten 1.
- Bkz. Müslim, cennet 76, cihâd 83; Ebû Dâvûd, cihâd 115; Nesâî, cenâiz 117.
- Bkz. İbni İshak, es-Sîre 3/310; İbni Hişâm, es-Sîratü’n-Nebeviyye 4/33; İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ 2/46.
- Bkz. Buhârî, cenâiz 4, cihâd 7, 77; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/113.
- Bkz. el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 4/365; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 2/12; İbni Kesîr, el-Bidâye 4/247.
- Bkz. Tirmizî, fiten 48; Ebû Dâvûd, sünnet 9; Ahmed İbni Hanbel, el- Müsned 5/220, 221.
- Bkz. İbni Kesîr, Tefsîru’l-Kur’an 3/302; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 8/77.
- Bkz. et-Tayâlisî, el-Müsned s. 31; el-Bezzâr, el-Müsned 4/108; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/177
- Bkz. Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/339). Ayrıca bkz. Tirmizî, menâkıb 18; İbni Mâce, mukaddime 11.
- Hacamat: Vücudun belli bir yerinden kan aldırma.
- “Birçok insanın senden, senin de bazı insanlardan çekeceğiniz var!” (Bkz. Dârakutnî, Sünen 1/228; el-Hâkim, el- Müstedrek 3/638; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1/330).
- Bkz. el-Fâkihî, Ahbâru Mekke 2/357; et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk 3/538; İbni Hibbân, es-Sikât 2/316.
- Bkz. Tirmizî, tefsîru sûre (97) 1; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 3/80; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/383, 11/402; et- Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 12/236, 19/38.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/385, 522; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 46/36.
- Bkz. Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/176; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 63/336, 65/250, 68/41.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/18; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/539; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 6/505.
- “Ey Muâviye! Melik olursan yumuşak davran.” (Bkz. İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk 59/61). Yakın ifadeler için bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 4/101; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 6/207; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 19/361.
- “Abbasoğulları siyah bayraklarla çıkar ve öncekilerin sahip olduklarının kat kat fazlasını elde ederler.” (Bkz. Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/338).
- “Vakti yaklaşan bir şerden ötürü vay Arap’ın haline!” (Bkz. Buhârî, fiten 4; Müslim, fiten 1-2).
- Bkz. Buhârî, ferâiz 6; Müslim, vasiyyet 5.
- Bkz. Buhârî, cenâiz 61; Müslim, cenâiz 62-64.
- “Sakin ol! Zira senin üzerinde bir nebi, bir sıddık ve iki tane de şehit bulunuyor.” (Uhud: Buhârî, fezâilü ashâb 5, 7; Tirmizî, menâkıb 18. Hira: Müslim, fezâilü’s-sahâbe 50; Tirmizî, menâkıb 18.)
- el-Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr 8/442; el-Bezzâr, el-Müsned 9/431, 434; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 4/245.
- “(Ey Resûlüm) Attığın vakit Sen atmadın, lâkin Allah attı.” (Enfâl: 17. ayet).
- “…Ay parçalandı.” (Kamer: 1. ayet).
- el-Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr 8/442; el-Bezzâr, el-Müsned 9/431, 434; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 4/245.
- Mektubat – Bediüzzaman Said Nursi – Sadeleştirip Hazırlayanlar: Adnan Kayıhan – İlhan Atılgan – Ufuk Yayınları – Ocak 2014 – 19. Mektup

“Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!”
Peygamber Efendimize bakış açımızın nasıl olması gerektiğini ve kaderin hikmetini anlamamızı sağlayan müthiş bir makale..
Rabbimiz murad etmiştir..
Va’ad ettiğine şükredenlerden ve sadakat üzere onurlu şekilde ölenlerden eylesin…
Elhamdülillah….. Alemlerin Rabbi olan Allahımıza sonsuz şükürler olsun.
Eczanei Rabbaninin şifa dağıtan El’ine,
Cephanei Rabbaninin, zalimlere karşı bir avuç toprakla bile Güç ve Kudret olan El’ine, bizleri bağlı kıl Yarabbi.
Bizleri bu EL’den nasipsiz kılma Yarabbi
Makalede “Olağanüstü olayların” Cenab-ı Hakk’ın hak davasını tasdik eden ilahi bir “evet” hükmünde olduğu; ancak imtihan sırrı gereği aklın kapısını açık bırakıp iradeyi elden almayacak bir dengede gerçekleştiği vurgulanmaktadır.
Makalenin en dikkat çekici yönü, Ehl-i Beyt’in her asırdaki temsilcisinin, manevi varisinin olduğudur. Bu kutlu şahsiyetlerin asli görevi; geçici dünyevi saltanatların ötesinde, Kur’an’ın tercümanı olmak, içtihatla çağın sorunlarına adil düzen projeleriyle çözümler üretmek ve münafıkları fikren çaresiz hale getirmektir.
Her asırda böylesine önemli vazifeyi yerine getiren önder şahsiyetleri değerlendirirken, onların insani ve sıradan hallerine takılıp kalmak büyük bir yanılgıdır. Asıl bakılması gereken nokta; Onların hakka tercümanlığı, umutsuzluğu dağıtması, istikameti, şaşmaz feraseti, en şerli düşmana karşı cesareti, tüm münafıkların Ona karşı yaptıkları ittifaklarıdır.
Sonuç olarak “Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!” Hakikati anlatılmaktır. Hakka taraf olmak isteyen her kula düşen ise “Ya Rabbi, bizleri bu Zât’a; biat, itaat ve sadakatten ayırma!” duasına canı gönülde “Âmin!” demektir.
Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!
Milli Çözüm; Milletimizin ittifak ve birliğe en çok ihtiyaç duyduğu zamanımızda, her şeye rağmen, samimiyet ve muhabbetle ordumuza sahip çıkmakta, Dini değerlerimizle Laiklik prensiplerini uzlaştırıcı yorumlar yapmakta, Milli Görüşçü, Atatürkçü ve Ülkücü kesimlerden tutarlı ve duyarlı kimseleri ortak paydalar etrafında buluşturmakta ve bir Milli Mutabakat oluşturmak için çalışmalarını sürdürmektedir.
Çok farklı görüşlerin birbirine karışmasıyla, Hz. Peygamber’in (SAV) haber verdiği gibi, sonradan ortaya çıkan yetmiş üç fırkanın fikirlerinin esaslarını taşıyan görüşler içinde fitneye yol açan hadiselerin meydana geldiği günümüzde, Milli Çözüm gibi harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, kuvvetli, hürmet gören bir Zât lazımdı ki, bu çalkantılara ve kışkırtmalara dayanabilsin.
Evet, Milli Çözüm dayandı…
Erbakan Hocamız, Milli Görüş ve Adil düzen’in tebliğ edilmesi uğrunda mücadele etti.
Milli Çözüm ise, Milli Görüş ve Adil Düzen’in manasının doğru yorumlanması, yanlış te’vil ve tatbikine engel olunması için mücadele etmektedir.
Milli Çözüm olmasaydı, Milli Görüş’ü temsil ettiğini iddia eden siyasetin tamamen yoldan çıkarılması muhtemeldi.
Milli Çözüm sayesinde, Milli Görüş yöneticilerinin hepsi dengeli, ölçülü olmak ve Milli Görüşçülerin gözünde mevkilerini muhafaza etmek için, ister istemez, kendileri olmasa da herhalde dışarıdan teşviklerle ve uygun görmeleriyle onlara tâbi olanlar ve taraftarları, bütün kuvvetleriyle Milli Görüş hakikatlerini, Adil Düzen hükümlerini korumaya ve yaymaya çalışmak zorunda kalacaklardır. Erbakan Hocamızın Milli Görüş ve Adil düzen projelerini araştırıp delilleriyle bilenler yetiştirilecektir.
Eğer karşılarında Milli Çözüm ’ün çok kuvvetli velâyeti, dinî hayata tatbiki ve fazileti olmasaydı, Milli Görüş düşüncesinin tamamen çığırından çıkarılması muhtemeldi.
Milli Çözüm, zahiri zulmü ve zulmeti dağıtıp Kur’an nurlarını ve iman hakikatlerini yaymakta, en şerefli cedlerinin birer varisi olduğunu göstermektedir.
Ya Rabbi, bizleri Milli Çözüm’e; biat, itaat ve sadakatten ayırma!
Ya Rabbi, bizleri bu Zât’a; biat, itaat ve sadakatten ayırma! (Âmin!)
ALLAH’IN İZNİ VE İNAYETİYLE HZ PEYGAMBER EFENDİMİZ TÜM PEYGAMBERLERDE VE ELÇİLERİNDE ZUHUR ETMİŞTİR.
“(Ey Resûlüm) Attığın vakit Sen atmadın, lâkin Allah attı.”
AYETİ KERİMESİ MUCİBİNCE, ALLAHIN EN BÜYÜK NİMETİ OLAN TEKNOLOJİ NİMETİ İLE AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN HAZIRLADIĞI TEKNOLOJİ HARİKASI SİLAHLARLA SİYONİZMİN TÜM SİSTEMLERİ ETKİSİZ HALE GETİRİLECEK, SAHİP OLDUKLARI TÜM SİSTEMLER BİZİM KONTROLÜMÜZE GEÇECEK SÜPER GÜÇ ZANNEDİLEN DEVLETLER DİZ ÇÖKTÜRÜLECEK VE ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYAYI YERYÜZÜNE HAKİM KILINACAK İNŞALLAH. PEYGAMBER EFENDİMİZİN SÖZLERİ NASIL BİR BİR GERÇEKLEŞTİ İSE, AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN 1980 YILINDA TRT EKRANLARINDA SÖYLEDİĞİ ŞU SÖZÜN GERÇEKLEŞMESİ İLE ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA KURULACAKTIR İNŞALLAH;
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve Yeni Bir Devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980
Sâffât 171
Andolsun, (peygamber ve Hakka rehber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir (ve tarafımızdan şu garantiyi vermişizdir):
https://www.mealikerim.com/37/saffat/171
Sâffât 172
Elbette onlar; mutlaka kendilerine yardım edilecek (nusret verilecek ve zafere eriştirilecekler)dir.
https://www.mealikerim.com/37/saffat/172
Sâffât 173
Ve hiç şüphesiz; Bizim askerlerimiz (ve desteklediklerimiz) elbette galip gelecek (zalimlerin ve kâfirlerin düzenlerini devirecek)lerdir.
https://www.mealikerim.com/37/saffat/173
“Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!”
Necm Suresi
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla
• 53:1
Çıkıp zuhur ettiği zaman (inmekte olan) Necm’e (kutlu Yıldız şahsiyete) yemin olsun ki; [Not: Necm: Bir konuyla ilgili inen toplu Kur’an ayetleri faslına; veya, yaratılış ve imtihan gayelerini açıklamak üzere çıkıp zuhur eden “Din Yıldızına” denir. “İza hevâ” kelimelerine “Battığı zaman” yerine; “Doğup aydınlattığı zaman” manası daha uygun düşmektedir. Burada zikredilen Necm; Hz. Peygamber Efendimizin zuhuruna ve tarihi medeniyet-Mehdiyet inkılâbına da işaret olabilir.]
• 53:2
Sahibiniz (olan Hz. Resul (AS) asla Hakk’tan) sapmamış, şaşırmamış ve (şeytani dürtülerle aldanıp) azıtmamıştır.
• 53:3
O, (kesinlikle kendi) hevâsından (kafasından ve nefsi kuruntularından) konuşmaz-konuşmamıştır.
• 53:4
O (Kur’an ve konuştukları) ancak (kendisine) vahy (ve telkin) olunan vahiydir. (İlahi hakikatler ve öğretilerdir ki, tebliğ edip size ulaştırmıştır).
https://www.mealikerim.com/53/necm/1,2,3,4
“Ya Rabbi, bizleri bu Zât’a; biat, itaat ve sadakatten ayırma! (Âmin!)”
Peygamber efendimizin (s.a.v) hem mucizelerini hem beşeriyetini kavramaya başlamamız için hazırlanan ve böylesine sade bir dille istifademize sunulan bu müthiş makale için allah üstadımızından ve Milli Çözüm ekibinden razı olsun..
Yücelerin yücesi Peygamberimizin (s.a.v) mucizelerini bizlere sunan mübarek Bediuzzaman Said-i Nursi hazretlerinin bu müthiş eserini, sadeleştirerek ve kaynaklarını belirterek hazırlanmış bu makalenin imanımızın artmasına vesile olmasını Yüce Allah’tan diliyorum.
Allah peygamberimizin (s.a.v) yolundan bizleri ayırmasın. Yüce Allah’ın vaadine, Adil Düzen’e olan inancımıza sadık kalmayı bizlere nasip etsin..
NE MUTLU MİLLİ ÇÖZÜM DUYARLILIĞI TAŞIYABİLENLERE!.. ÇÜNKÜ MİLLİ ÇÖZÜM GÜNÜMÜZDE ŞERRE FREN, HAYRA TEK MOTOR OLAN HAREKETTİR!..
Makalenin en başında hatırlatılan; makalenin içeriğinde sıkça Hadisi Şeriflerle örneklerde bulunulmuş. Günümüzde bulunduğumuz ortamlarda bir şey anlatırken ayet meali olsun , hadisi şerifler olsun, Erbakan Hocamızın sözleri olsun, hikmet ehli arif zaatların sözlerinden olsun, rehber – Üstad – Müçtehit Şahsiyetlerin sözlerinden örnekler vererek sohbet ettiğimiz muhabbet ettiğimiz ortamlarda bazan tam kelimesi kelimesine hatırlayamıyoruz sözleri ayetleri hadisleri ama burda makaleden anlıyoruz ki böylesi durumlarda mana itibarıyla asıl muhtevaya sadık kalma şartıyla benzer veya eş anlamlı kelimelerle anlatmanın caiz olduğunu öğreniyoruz.
En inatçı kafirlerin Resul-ü Ekrem’e (SAV) sihir isnadında bulunanların o inatçı kafirler dahi mucizelerin varlığını ve gerçekliğini inkar edemiyorlar ancak kendilerini aldatmak veya kendilerine uyanları kandırabilmek için sihir diyerek hakikatı örtme gayreti güttükleri konuyu güncelleyecek olursak günümüzde de buna benzer yöntemlerle Kur’an’a Tercüman Olan Milli Çözüm’ün yayınlarını örneğin alay ederek – yok sayarak görmezden gelerek – saldırarak – iftiralar atarak – hakikatlerin önünden arkasından ortasından kırparak yanlış anlaşılmaları sağlanarak ..vb. yollarla insanlığın Batıla kaymaları sağlanmaya çalışılmaktadır. Çünkü Milli Çözüm’ün tüm söylem ve yazıları makaleleri şiirleri videoları günümüz Siyonistlerinin hesaplarını hedeflerini planlarını amaçlarını etkisiz kılmakta ve Hakkı haykırmakta olduğu için yani Milli Çözüm’ün her söyledikleri yazdıkları doğru olduğuna inanıyorlar bu Siyonistler.
Yine Hadisi Kutside belirtilen peygamberlik dönemi Hz. Muhammed SAV. ile kapanmıştır ondan sonra her yüzyılda bir bu dini ikame edecek rehber şahsiyetler bahşeder gerçeğinden hareketle, insanlığın kurtuluş öncüleri olan o şahsiyetlerin beşeriliği itibariyle işitilen sıradan ve insani tavırlarına bakıp şeytanın vesveselerine kanan yanılır hürmetsizlik etmiş olur ve o halleri esas alanların nefsi emmaresi o şahsiyetlerin harika tavırlarına anlatılarına inanmayacak ve şüpheye düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Önemli olan gerçek, mahiyetine nurani manevi şahsiyetine – vazifesine yani Kur’an’a Tercüman olmasına – her daim iyi doğru güzel faydalı adil olanın hakimiyeti için gayret etmesi ve kötü yanlış çirkin zararlı ve zulüm olanı deşifre edip ona karşı durması hazırlık yapması ve ilmi ciddi Kur’ani plan program ve projelere sahip bulunması ve Hz Mevlana’nın ifadesiyle hiçbir zaman bir araya gelemeyecek toplulukların (ateistinden put perestine – Musevisinden Hritiyanına nurcusundan süleymancısına tarikatlısından tarikatsızına ) Allah’ın gönderdiği peygamber – elçi – Rehber Şahsiyete karşı bir olup hareket edenlerin olmasıdır.
Makaledeki şu konuya da değinmek istiyorum: ” Hz Ali halifeliğe o derece layık olduğu halde Resul-ü Ekrem’e (SAV) yakınlık derecesine, harikulâde cesaretine ve ilmine rağmen neden Hilafet makamına önce o geçirilmedi?” Cevaplardan biri olan, Hz. Ali’nin halifeliğe daha sonra geçmesinin bir sırrı da şudur:Çok farklı kavimlerin birbirine karışmasıyla, Hz. Peygamber’in (SAV) haber verdiği gibi, sonradan ortaya çıkan yetmiş üç fırkanın fikirlerinin esaslarını taşıyan o kavimler içinde fitneye yol açan hadiselerin meydana geldiği zamanda, Hz. Ali gibi harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt’ten, kuvvetli, hürmet gören bir zât lazımdı ki (bu çalkantılara ve kışkırtmalara) dayanabilsin.
Evet günümüzde harikulade bir cesaret ve feraset sahibi, kuvvetli, hürmet gören bir zât lazımdı ki (bu çalkantılara ve kışkırtmalara) dayanabilsindi işte günümüzde buna karşılık gelen MİLLİ ÇÖZÜM’DÜ VE DAYANDI DAYANMAYA DA DEVAM EDİYOR. ELHAMDÜLİLLAH.
Şununla bağlayayım : Makaledeki şu ifade İmam-ı Şafii’nin buyurdukları gibi: “Hz. Resulüllah’ın (SAV) peygamberlerin sonuncusu olması, hâşâ Onun için bir noksanlık mıdır ki, Hz. Ali (RA) Efendimizin de Hulefa-i Raşidin hazeratının sonuncusu olması kendisi için bir eksiklik sayılsın!”
EVET GÜNÜMÜZDE – AHİRZAMANDA, 5785 YILDIR VE SON 200 YILDIR HER TÜRLÜ GÜCE KUVVETE İDAREYE SAHİP OLAN SİYONİZM VE KUDUZ İSRAİL VE İŞBİRLİKÇİLERİNE KARŞI EN GÜR SADAYLA FİKRİ MÜCADELE EDEN,KUR’AN’IN VE ADİL DÜZEN’İN MANASININ DOĞRU YORUMLANMASINI YANLIŞ TE’VİL VE TATBİKİNE ENGEL OLMASIYLA MÜCADELE ETMEKTE OLAN MİLLİ ÇÖZÜM’DÜR; Resul-ü Ekrem’in (SAV), kendisinden sonraki olaylarla ilgili bütün haberleri aynen çıktığı gibi, Ahir Zaman’la ilgili, Mehdiyet Devrimi ve Hz. İsa’nın Deccal’i devireceği ve İsrail’in-Siyonizm’in hizaya getirileceği dönemlerle ilgili bütün haber ve müjdeleri de gerçekleşecektir!
Ya Rabbi, bizleri günümüzün Kur’an’a ve Adil Düzen Projelerine Tercüman Olan
MİLLİ ÇÖZÜM’E ; biat, itaat ve sadakatten ayırma!
Peygamberimiz’in (sav) hadisi şerifleri gerçekleştikten sonra herkes hayretler içinde şehadet ediyor ama önemli olan olaylar gerçekleşmeden inanmak. İnanıyoruz ki mehdiyet devrim ve medeniyeti de gerçekleşecek. Bu inanç gereği bu mehdiyet ve medeniyet devrimi için gayret etmek ne çetin mücadeleler gerektiriyor. İşte bu dönemde Milli Çözüm olmadık tepkilere maruz kalıyor. Neden?? Hakkı savunup haykırdığı için. Aynı Hz. Ali (ra) efendimiz gibi. Milli Çözüm bu dönemde milletin ve ümmetin birliğini sağlamak için yazdığı şiir ve yazılarıyla, Kur’an ı Kerim meali-fihristi-kavramlar sözlüğü-asrı saadet kitaplarıyla Kur’an’ın en doğru şekilde anlaşılması ve uygulanmasına yönelik çalışmalarıyla Hakkı savunmak için çetin bir gayret içerisinde. Ayrıca çağımızın tek bilimsel projesi olan Erbakan Hocamızın hazırlattığı ve büyük mehdiyet devriminin zemini olan Adil Düzen projesinin tüm insanlık tarafından tanınması ve uygulanması için yılmaz bir mücadelenin içerisinde. E tabii bu kadar çalışmanın karşısında büyük tepkilere maruz kalmakta. Hz. Ali (ra) efendimiz gibi güçlü bir karaktere sahip olmasaydı bu kadar tepkiye dayanması mümkün değildi.