YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
697faf9dc6977
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 0
Bugün : 53550
Dün : 56785
Bu ay : 53550
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48756863
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

“Andolsun ki, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulacaksın…” (Maide:82) ayeti kerimesi, iman edenlere en tehlikeli düşman olarak Ben-i İsrail’in hepsini değil, “Siyonist Yahudi” kesimini göstermektedir. “En şiddetli eşedd” kelimesi: En tehlikeli, en dehşetli, en sinsi, en tedbirli ve en etkili anlamlarını içerir. Bugün Gizli Dünya hâkimiyetini kuran ve ABD’nin “derin devletini” oluşturan bu Siyonist Yahudi şebekesini ve onun dünyayı ağ gibi saran korkunç sömürü sermayesini bilmeden ülkemizdeki, bölgemizdeki ve bütün yeryüzündeki şeytani gelişmeleri çözmemiz mümkün değildir. İşte bu yazıda aktarılanlar, bir nevi yukarıdaki ayetin tefsiri ve tafsili (ayrıntılarıyla izah edilmesi) mahiyetindedir. Siyonist Yahudiler farklı din ve mezheplerden devşirdikleri işbirlikçileri eliyle bu zulüm düzenlerini yürütmektedir.

Bağımsız Kürdistan’a Akdeniz Yolu açılıyordu!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini (KKTC) tanımış sayılmamak ve meşruiyet kazandırmamak için, bu ülkeyle siyasi, ticari, askeri ve kültürel bütün ilişkilerden özellikle uzak duran ABD’nin ve AB ülkelerinin, Kuzey Irak’taki Barzani Kürdistan’ına bağımsız devlet statüsüyle yaklaşmaları dikkatlerden kaçmıyordu. Ve bu konuda, Barzani’ye resmi devlet başkanı gibi davranan AKP iktidarının duyarsız ve tutarsız tavrı gerçekten kafa karıştırıyordu. Üstelik, Irak’ın kuzeyindeki Barzani devletine bağımsızlığın yolunu açacak adımın, Erdoğan-Çalık ortaklığında kotarıldığı ortaya çıkıyordu. Kukla devletin Petrol Bakanı Hawrami, Irak’ın kuzeyindeki petrolleri pazarlamak için Ceyhan’da bir rafineriyle bağlantı sağlayacaklarını belirtiyordu. Ceyhan’daki rafineriyi ise, Çalık Grubu’nun 15 milyarlık devlet teşvikiyle kurduğu anlaşılıyordu. AKP Hükümetiyle Mesud Barzani ve yeğeni Neçirvan Barzani arasındaki yoğun diplomasi trafiği ile kukla devlete bağımsızlık yolu açılıyordu. Kukla devlet yöneticileri, bu çerçevede Irak’ın kuzeyindeki petrolleri Bağdat Yönetiminden bağımsız olarak satmayı planlıyordu. Kukla Devletin lideri Barzani, mevcut Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının Irak merkezi yönetiminin kontrolünde olmasından dolayı alternatif boru hatlarına yöneliyordu. Ancak tek başına boru hattı yetmiyor, bir de ham petrolün işlenmesini sağlayacak rafineriye ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu rafinerinin yerini kukla devletin Petrol Bakanı Hawrami açıklıyordu. Hawrami, Irak’ın kuzeyindeki petrolleri pazarlamak için Ceyhan’da bir rafineriyle bağlantı sağlayacaklarını belirtiyordu. Hawrami’nin sözünü ettiği rafinerinin, Erdoğan-Çalık girişimiyle Ceyhan’da kurulması düşünülüyor ve Çalık bu rafineri için yaklaşık 15 Milyarlık devlet teşviki alıyordu. Çalık’ın kurduğu rafineri daha önce Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan atışmasında gündeme geliyor; Aydın Doğan, Erdoğan’a Ceyhan’da rafineri kurmak istediğini söylediğinde Erdoğan’dan, “bizim Çalık’a söz verdim” yanıtını aldığını belirtiyordu. Çalık Holding’in Silopi-Yumurtalık arasında mevcut hatta paralel 640 km’lik boru hattı inşası için başvurduğu resmi gazetede yer alıyordu. Irak’ın kuzeyinde de Türkiye sınırına uzanan bir boru hattının yapımı sürüyordu. Gözlemciler, böylece bu yeni boru hattı aracılığıyla Irak’ın kuzeyindeki petrolün Türkiye üzerinden uluslararası piyasaya pazarlanmak istendiğini vurguluyordu.

Barzani Petrolü İçin Yeni Boru Hattı Kuruluyordu!

Çalık Holding, Silopi-Yumurtalık arasında, mevcut hatta paralel 640 km’lik boru hattı inşası için başvuruyor ve talep Resmi Gazete’de yayımlanıyordu. Bölge ve enerji uzmanları, Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyan iki hat bulunmasına rağmen Çalık Holding’in girişimini “Irak Merkezi Hükümeti’ni devre dışı bırakarak Barzani adına Türkiye üzerinden dünyaya petrol satma projesi” olarak değerlendiriyordu. Çalık grubu yetkilileri, 640 km’lik petrol boru hattına izin verilmesi halinde günlük 1 milyon varil petrol taşıyabileceklerini bildirdi. Başbakan Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen işadamlarının uzun zamandır bu işin peşinde olduğu biliniyordu. Yetkililer, talep ettikleri boru hattının Silopi-Şırnak’tan başlayıp Mardin, Şanlıurfa, Adıyaman, Gaziantep, Kahramanmaraş, Osmaniye ve Hatay’dan geçerek Adana Yumurtalık’ta son bulacağını ifade ediyordu. Ancak Irak petrolünü Akdeniz’e taşıyan iki hat bulunuyor, üstelik Kerkük-Yumurtalık boru hattı, tam kapasite ile çalışmıyordu.

Barzani’nin hesabı!

Barzani yönetimi, uzun bir süreden beri Kerkük havzasından çıkarılan petrolü kendi adına dünya pazarlarına satmak istiyordu. Bu amaçla Türkiye’nin önüne sürekli proje getiriyordu. Konu Cumhurbaşkanı Gül’ün 23 Mart 2009’daki Bağdat ziyareti sırasında Neçirvan Barzani-Gül görüşmesinde de gündeme geliyor ve Barzani gazetecilere, “Sayın Gül’e Kürt petrollerinin Türkiye üzerinden satışı ile ilgili bir proje sundum” diyordu. Erdoğan’ın, 29 Mart 2011’de Erbil ziyaretinde de konunun gündeme geldiği biliniyordu. Barzani ise Başbakan’a yakın bir işadamı ile ortaklık yaparak Bağdat’ı baypas ediyor ve bölgede çıkan petrolü, Türkiye üzerinden kendi hesabına dünyaya pazarlamanın hesabını yapıyordu. Ali Babacan’ın Dışişleri Bakanı, Murat Özçelik’in Irak Özel Temsilcisi olduğu dönemde Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM)’nın bağlı olduğu Devlet Bakanlığı’na, Babacan imzalı bir yazı gönderiliyor ve “Kuzey Irak yönetimi ile (petrol dâhil) ticaretin normalleştirilmesi” isteniyordu. Dönemin DTM bürokratları buradaki amacın bölgede çıkan petrolün Barzani hesabına dünyaya pazarlanması olduğunu görüp karşı çıkıyordu. Dönemin Bakanı Kürşad Tüzmen de aynı doğrultuda tavır alıyor, MİT ve Genelkurmay da aynı görüşü benimseyince Babacan’ın talebi askıda kalıyordu. Ancak, Amerikan petrol devi Exxon, Irak Merkezi Hükümeti’nin tepkisine rağmen Barzani yönetimi ile petrol çıkarma anlaşması imzalıyordu. Bu olay üzerine Irak Merkezi Hükümeti Exxon’u kendi yaptığı ihalelerden men ediyordu. Irak merkezi Hükümetinin tutumu bilindiği halde Exxon’un bu riski alması, “Acaba Exxon bölge petrollerinin Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması konusunda bir bildiği mi var? Çalık Holding şirketlerinin boru hattı yapmaya girişmesi yeni gelişmelerin habercisi mi?” sorularına yol açıyordu.

“Girişimin arka planı!”

Enerji uzmanı Necdet Pamir, Çalık Grubu’nun petrol boru hattı için başvuru yapmasının anlaşılamadığına vurgu yaparak, şöyle konuşuyordu: “Irak petrollerinin taşınması için şu anda bir sıkıntı yok. Mevcut hatlar bile tam kapasite ile çalışmıyor. Ancak Kuzey Irak’ta bazı gariplikler var. Fiili bir durum yaşanıyor. Irak anayasasına aykırı anlaşmalar yapılıyor. 30-40 firmanın petrol anlaşması yaptığı bilgisi var. Bu girişimin Irak Merkezi Hükümeti’ni devre dışı bırakacak bir girişim olabileceği fikri ağırlık kazanıyor. Henüz izin talebi var, gelişmeleri izlemek lazım.”

Eski BOTAŞ Genel Müdürü Mete Göknel de, “Kerkük-Yumurtalık arasında iki hat var. Bunların toplam kapasitesi yıllık 80 milyon tona kadar çıkabiliyor. Bu da ihtiyacı karşılar. Yeni bir hatta ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum” ifadesini kullanıyordu.

Barzani’ye yılda 50 milyar dolar sağlanacaktı!

Barzani’nin kendi yönetimi kapsamına almak için çalıştığı Kerkük havzasından çıkan petrol dünyanın en kaliteli ve maliyeti en ucuz petrolü olarak biliniyordu. Irak petrollerinin yüzde 25’i Kerkük havzasından çıkarılıyordu. Saddam döneminde bölgeden çıkarılan petrolün bugünkü fiyatlarla değeri yaklaşık 50 milyar doları buluyordu. Diğer bir deyişle Barzani yönetimi Kerkük havzasının petrolünü kendi hesabına satarsa orta vadede yılda 50 milyar dolar civarında petrol gelirine kavuşacaktı. Bu da sadece petrolden kişi başına 10 bin dolar gelir anlamını taşıyordu. Geçtiğimiz aylarda Leyla Zana’nın Barzani’yle yaptığı görüşme ve ardından söylediği “Erdoğan bu işi çözer” sözleriyle derinleşen yeni süreç, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve Beşir Atalay’ın Erbil’e yaptığı ziyaretlerle sürüyordu. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da, Beyaz Saray’ın güvenlik danışmanlarıyla Washington’da yaptığı toplantıdan bir hafta sonra Erbil’e gidiyordu.

Cemaatin Erbil planlarını ABD’de mi hazırlıyordu?

Ortadoğu’nun bu en önemli bölgesinde Fethullah Gülen cemaatinin hemen devreye girmesi dikkatlerden kaçmıyordu. Önce cemaatin Bölge’deki okulları hizmete sokuluyordu. Cemaat bölgedeki ilkokulunu 1994 yılında açıyordu. Okulların sayısı bugün 17’ye ulaşıyordu. Erbil, Süleymaniye, Kerkük ve Duhok’da bulunan okullardan binlerce öğrenci mezun oldu. Okulların eğitim faaliyetleri arasında, her kurban bayramında Bölge’deki 10 bin aileye kurban eti dağıtmak ta bulunuyordu. Cemaatin Bölge’de bir de üniversitesi vardı; Erbil Işık Üniversitesi. Üniversitede Kürtçe, Türkçe ve İngilizce olmak üzere üç dilde eğitim veriliyordu. Yakında Sabataist-Mason Doğramacılar’ın Bilkent’inin de bölgede eğitime başlayacağı söyleniyordu.

Cemaatin Abant Platformu niçin Erbil’de toplanıyordu?

ABD’nin hedeflerini takip ve tespit etmek isteyenlerin, Cemaatin Abant Platformu toplantılarının izlerini sürmesi gerekiyordu. Şubat 2009’da Erbil’de toplanan Platform, bu toplantı öncesinde dört başkentte bir araya gelmişti; Washington, Brüksel, Paris ve Kahire… Erbil’deki toplantının katılımcıları arasında Başbakan Erdoğan’ın danışmanı İbrahim Kalın, Ali Bulaç, Bejan Matur, Erbil Işık Üniversitesi eski rektörü Prof. Salih Hoşoğlu, Mehmet Altan, Galip Ensarioğlu, Nasuhi Güngör, Eser Karakaş, Altan Tan, Cengiz Çandar ve Mümtazer Türköne gibi isimler yer alıyordu. Selahaddin Üniversitesi ve Mukriyani Enstitüsü’yle ortak düzenlenen toplantının başlıkları “Türkiye’nin Ortadoğu ve Irak ile ilişkileri” ve “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” olarak duyuruluyordu. Bölgesel Yönetim Başbakanı Neçirvan Barzani’nin katılımıyla başlayan toplantılar, Fethullah Gülen’in mesajıyla açılıyor ve Gülen ilk kez bir Abant toplantısına mesaj gönderiyordu.

Gülen mesajında, “son asırda bölge uluslararası yoğun bir siyasi ilgiye mazhar olmuştur. Şüphesiz savaş da barış da farklı insani ve uluslararası ilişkiler öğretmekte ve ciddi kazanımlar sağlamaktadır. Türkiye’de binler hatta milyonlar bu coğrafyaya zihnen, fikren ve manen alaka duymaktadırlar” diyordu. Neçirvan Barzani ve Gülen’in mesajıyla açılan toplantılar, Cengiz Çandar’ın halayıyla sona eriyordu. Yazılanlara göre, kapanış yemeği sırasında çalınan Kürtçe “cane cane” türküsünü duyan Çandar, kendini daha fazla tutamayıp, piste fırlıyordu. Çandar’ın halay başı olduğu fotoğraflar ertesi gün Türkiye ve Bölge’deki tüm gazetelerin ilk sayfalarında yer alıyordu. Toplantılar, KDP’nin resmi yayın organı olan Kürdistan televizyonunda iki gün boyunca canlı olarak yayınlanıyordu.

Barzani ihale dağıtıyordu!

Kürdistan Özerk Bölgesi’nde faaliyet gösteren Türkiye uyruklu şirket sayısı 1200 civarındaydı. Bunların 900 kadarını inşaat sektöründeki şirketler oluşturuyordu. Bu şirketlerin çalışanlarının Bölge’de oluşturduğu nüfus 15 bini buluyordu. Türkiye ile bölge arasındaki yıllık ihracat hacmi beş milyar doları aşıyordu. Yabancı şirketler için Bölge, bir vergi cennetini andırıyordu. Şirketler birçok faaliyetleri için vergi ödemiyor, çeşitli başlıklar altında alınan harç ve vergilerin oranı ise yüzde 3’ü geçmiyordu. Bölge’deki en büyük Türk yatırımcısı, Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu Genel Enerji oluyordu. Günde 125 bin varil petrol üreten firmanın bu bölgeye yaptığı yatırım 1,2 milyar dolar civarında. Petrol üretimi yapan diğer Türk şirketi ise Pet Oil. Türk Hava Yolları, Atlasjet ve Pegasus Havayolları Erbil’e haftada 24 uçuş yapıyordu. Ülker, Vestel, Arçelik, Beko, İstikbal, Vakko, Divan, Alfemo, Merinos ve Aksa gibi birçok markanın Bölge’nin her yerinde çok sayıda şubeleri bulunuyordu. Aynı şekilde Ziraat Bankası, İş Bankası, Vakıfbank, Albaraka Türk ve Bank Asya da Bölge’de çok sayıda şube açıyordu. Türk şirketlerinin aldığı inşaat taahhütlerinin tutarının toplamda 2 milyar dolara ulaştığı söyleniyordu. Bölgede Tepe, Elegan, Yüksel, Taşyapı, Cengiz, Makyol, Nursoy, Günay, Renas Company gibi İnşaat devi sayılan Türk firmaları faaliyet gösteriyordu. Bu firmalar, Erbil ve Süleymaniye uluslararası havaalanları, yeni üniversite binaları, bölgesel yönetimin bakanlıkları, Mesut Barzani’nin başkanlık sarayı, cezaevleri, kültür ve alışveriş merkezleri, karayolları, kanalizasyon ve su şebekeleri ve toplu konutların inşaatlarını yapıyordu. Bölgedeki ilginç yatırımcılardan biri Renas Company’nin sahibi işadamı Renas Elçi’ydi. Renas Elçi, Türkiye KDP’sinin en önemli isimlerinden biri olan Şerafettin Elçi’nin oğluydu.[1]

Barzani’nin Washington ve Ankara Ziyaretleri meyvesini veriyordu!

Irak Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani’nin “işler yolunda gitmezse, bağımsızlık için referanduma gideceğini” duyurması üzerine gözler Irak’taki siyasi krize çevriliyordu. Türkiye’nin sürece dâhil olması ise CIA Başkanı David Patraeus’un Mart ayındaki Türkiye ziyaretiyle hızlanıyordu. KYB’ye bağlı  bir internet sitesinde Türk istihbarat kaynaklarına dayanılarak David Patraeus’un Mart ayındaki Türkiye ziyaretinde Erdoğan’a “Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasına  onayını açıklamasını” tavsiye ettiği yer alıyordu.

Mesud Barzani Washington’da kurgulanıyordu!

Batılı ülkelerin özellikle ticari ekonomik ilişkilerde Kürt Bölgesel Yönetimini Bağdat’taki merkezi hükümete tercih ettiği gözleniyordu. Bu durum  Barzani’nin Washington ziyaretinde de öne çıkıyordu. Örneğin Foreign Policy dergisinde yer alan bir yazıda ABD’nin Kürt Bölgesel Yönetimi ile ilişkilerini geliştirmesi gerektiğine, özellikle bölgedeki ticari-ekonomik fırsatlara dikkat çekiliyor, hatta Kürt bölgesindeki ABD konsolosluğunun vize vermeye başlaması ve ABD uçaklarının Erbil’e direk uçuş kararı alması öneriliyordu. Bu adımlar Kürt yönetiminin Bağdat yönetimine olan bağlılığını azaltmada önemli rol oynuyordu. Nisan 2012 başında gerçekleşen Barzani ziyaretinde görüşmenin ABD Başkan yardımcısı Joe Biden ile Mesud Barzani arasında yapılması planlanıyor, ancak ABD Başkanı Barack Obama da bu görüşmeye katılıyordu.  Bu sürpriz gelişme ABD’nin Kürdistan’ı tanımaya hazırlandığı anlamını taşıyordu. Obama’nın, ”Siz ve Sayın Talabani, taraflar arasındaki önemli rolünüzü yerine getirmeye gayret edin. Irak’ta iç savaş kimsenin arzu edeceği bir durum olmayacak”  şeklindeki önerisi dikkat çekiyordu. Obama’nın görüşme sırasında Türkiye konusunda Barzani’ye, “PKK’nın ilişkilerinizi zedelemesine izin vermeyin. Kürtler için önemli bir siyasi lidersiniz. Kürtler silahtan vazgeçmeli, siyasetin ve demokrasinin ne kadar önemli bir role sahip olduğunu artık görmeliler.” ifadesini kullanması da PKK’nın siyasallaşmasına ve Güneydoğu özerk Kürdistan’ın hazırlanmasına yoruluyordu. Barzani’nin Amerika gezisi sırasında Amerikan-Kürdistan İş Konseyi kuruluyor ve bu Türkiye’de bazı yazarlar tarafından Kürt bölgesel yönetimin bağımsızlık belgesi olarak nitelendiriliyordu. Barzani Washington’da Yahudi petrol şirketi Exxon-Mobil CEO’su Rex Tillerson ile de bir araya geliyordu.  Barzani ayrıca ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns -bu görüşme sırasında Hillary Clinton da Barzani’ye hoş geldin demek için çırpınıyor- ve bazı Siyonist düşünce kuruluşları ile görüşülüyordu. Başkan Yardımcısı Joe Biden Barzani için bir öğle yemeği veriyordu. Washington’dan dönmesinin ardından Barzani’nin Maliki’ye karşı olan söylemi fark edilir ölçüde sertleştiriyordu. Barzani’nin ABD teması sırasında, Kürt yönetiminin 7. hükümet kabinesinin Neçirvan Barzani tarafından kurulduğu açıklanıyordu. Barzani’nin ABD temasları süresince her fırsatta Bağdat ve Maliki ile yolların ayrılabileceği yönündeki sinyallerin hemen sonrasında, Neçirvan Barzani, kabinesinin güvenoyu almasından dolayı Kürt Parlamentosunda yaptığı teşekkür konuşmasında, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan, demokratik, insan haklarını ön planda tutan bir Kürt Anayasası hazırlayacaklarını belirtiyordu.

Erdoğan-Barzani neyi görüşüyordu?

Barzani’nin Washington ziyaretinin arkasından gerçekleşen Barzani ile Erdoğan görüşmesinde bir dizi konuda karşılıklı mutabakat zemini oluşturuluyordu. Görüşmeler sonrasında Haziran ayında Erbil’de düzenlenmesi planlanan Kürt Konferansı’nda Barzani’nin Kürt temsilciler önünde PKK’ya silah bırakma çağrısı yapacağı ve siyaset yolunu tercih etmelerini önereceği konuşuluyordu. Başbakan Erdoğan ise hem Suriye konusunda hem de PKK’nın etkisizleştirilmesi konusunda Barzani ile aynı çizgide olduğunu açıklıyordu. Aksiyon dergisinden Haşim Söylemez’in yaptığı değerlendirmeye göre, Irak Başbakanı Maliki’den memnun olmayan Mesud Barzani “Irak’ta denge sağlanmazsa bağımsız Kürdistan’ı ilan edeceklerini” Başbakan Erdoğan’a bildiriyordu. Bunun yanında PKK’nın bitirilmesi için Türkiye’ye her şartta destek vereceğini ve Türkiye ile ortak hareket edeceğini söyleyip, Erdoğan’ı avutuyordu. Söylemez’e göre Barzani, “Kürdistan’ın ilan edilmesi durumunda Kerkük’ün de Kürdistan sınırları içine alınacağını da” Başbakan Erdoğan’a iletiyordu. Ayrıca Barzani, Kerkük’ün Kürdistan sınırlarına katıldığı zaman Türkiye ile Kerkük’ü ortak yönetebileceklerini ve Kerkük’te Türkiye’nin menfaatine olacak bütün şartların kabul edileceğini Başbakan Erdoğan’a söylüyordu.[2]

Rothschild Ailesi – Rio Tinto – Çalık Holding Ortaklığı

Erzincan altın, gümüş ve diğer değerli metal varlıkları açısından çok zengin bir bölge olarak biliniyordu. Sadece altın rezervinin ilk yapılan çalışmalarda bugünkü değerle 3 milyar dolar (yaklaşık 80 ton) olduğu söyleniyordu. Bu rakam uzmanlara göre ancak devede kulak kalıyordu. Erzincan’ın İliç ilçesinde altın madeni ruhsatı alan şirket ise, Çalık Maden oluyordu. Hani Holding’inin genel müdürü var ya, Başbakan’ın damadı, İşte o şirkete ruhsat veriliyordu. Peki ortağı kim oluyordu? Anatolia Minerals. İsmi Anatolia Minerals ama bir Kanada şirketi. İlginç değil mi? Kanada şirketinin adı Anadolu Madencilik. AMDL’nin açılımı Anatolian Minerals Development Limited. Kim bu AMDL diye sorarsak karşımıza yine sürpriz olmayan bir global şirket çıkıyordu: Rio Tinto. Rio Tinto ismi yabancı değil, dünyada daha çok çevre katili olarak anılıyordu. Kısaca Rio Tinto, 200 milyar dolarlık bir şirketti ve geçtiğimiz yıl Çin’de bu şirketin 5 yetkilisi fesat ve casusluk suçlamasıyla (corruption and espionage) tutuklanıyordu.

Rio Tinto’nun büyük hissedarı ise Yahudi Rothschild ailesi oluyordu.

Rothschild ailesi 16. yüzyıldan beri Avrupa’nın en köklü ailelerinden biri konumundaydı. Bankacılık ve finans piyasasında neredeyse her büyük şirketin ardında bu aileden biri vardı. Pek tabii ki Rothschild ailesinin Musevi kökenli olduğu unutulmamalıydı. İki büyük dünya savaşını da bu ailenin çıkardığı söyleniyordu. Kimileri komplo teorisi dese de gerçek buydu. Bu aile son 250 yıldır dünyanın en güçlü odağı, şu anki servetleri 10 triyon dolar civarında, yön verdikleri para büyüklüğü ise bunun en az iki katı. HSBC Bank, J.P.Morgan-Chase, De Beers, Rio Tinto, Aviva, Citigroup, Exxon-Mobil, Chevron… hepsi Rothschild’lerin kontrolünde bulunuyordu.[3] Yani Çalık Holding’in asıl patronu da, Barzani’nin Exxon-Mobil ortağı da aynı Siyonist Yahudi çıkıyordu!?

Exxon-Mobil 50 Yıl Önce Kapattığı Petrol Kuyularını Güneydoğu’da Yeniden Açıyordu.

Halk arasındaki “Güneydoğu’da petrol bulundu, ama gavurlar bu kuyuları betonla doldurdular” söylentisi bir gerçeği yansıtıyordu. 1960’larda bölgede arama yapıp ‘petrol yok’ diye giden Exxon-Mobil şimdi petrol çıkarmak için TPAO’yla yeni bir gizlilik sözleşmesi imzaladığı ortaya çıkıyordu. Enerji Bakanı Hilmi Güler’le birlikte gazetecilerin karşısına çıkan TPAO Genel Müdürü Mehmet Uysal, ‘Güneydoğu’da Exxon-Mobil’le imzaladığımız anlaşma dışında, bir başka ABD’li şirket EOG ile iki ayrı bölgede arama için anlaşma yaptık’ diyordu. TPAO, Diyarbakır’ın Taşdan köyü Güzel mezrasında uzun zamandır sürdürdüğü petrol arama çalışmaları sonunda 16 milyon varille Türkiye’nin en büyük rezerv sahasına ulaşıyordu. Uysal, dünkü toplantıda bir soru üzerine bulunan rezervin Türkiye’nin yıllık üretiminin onda birine tekabül edeceğini söylüyordu. Uysal yaptığı sunumda Türkiye’nin 2023 yılına kadar petrol ve doğalgaz ithalat faturasının 600 milyar dolar olmasının öngörüldüğünü ifade ederek, hem faturayı azaltmak için petrol ve doğalgaz çalışmalarına ağırlık verdiklerini belirtti. Bakan Güler de yaptığı konuşmada bu noktada 2009 yılının ‘dönüm noktası’ olduğunu vurguluyordu. Oysa asıl neden, Diyarbakır merkezli yeni federatif Kürdistan’ın kurulma aşamasında, Yahudi Exxon-Mobil, 50 yıl önce petrol bulup kapattığı kuyuları yeniden açıyordu.[4]

News Times’in (Aralık 2010) Sayısındaki: “Paranın Efendileri: Rothschild ve Rockefeller aileleri” başlıklı yazı çok önemli bilgiler içeriyordu.

Ünlü Forbes dergisi her yıl Dünya’nın en zengin 100 kişisini açıkladığı bir liste yayınlıyordu. Son olarak 2010 yılında yayınlanan listeye göre Dünya’nın en zengin kişisi olarak. 53,5 milyar dolarlık serveti ile Meksikalı iş adamı Carlos Slim lis­tenin başında yer alıyordu. Ancak bu listenin garip olan bir yanı vardı. Bu liste son derece detaylı ve ciddi araştırmalardan sonra yayınlanmasına rağmen Dünyadaki pek çok dev banka, petrol şirketi, endüstri şirketlerine sahip olan Rotchilds ve Rockefeller Ailesine mensup kimseler nedense alınmıyordu.

Modern Bankacılığın ve Küresel Ekonominin Kurucuları: Rothschild Ailesi

Rothschild Hanedanı’nın temelini daha sonra adeta bir finans imparatoruna dönüşecek olan Mayer Amschel Rothschild atıyordu. Çalışmaya Almanya’da ufak tefek bankerlik işleri ile başlayan Mayer Amschel Rothschild daha sonraları işleri büyümeye başlayınca Londra’ya göç etmiş ve burada çok stratejik bir karar alarak 5 oğlunu Avrupa’nın o dönemki en önemli 5 merkezi olan Londra, Paris, Frankfurt, Napoli ve Viyana’ya gönderiyordu. Mayer Amschel’in üçüncü oğlu Nathan Mayer (1777-1836), 1800 civarlarında İngiltere’ye gidiyor ve Napolyon’un kuşatması sırasında İngiltere için eşyalar kaçırıyordu. Kardeşlerinin yardımı ile Nathan Mayer ayrıca İspanya’daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa’dan altın da taşıyor, bu çabaları, Nathan’a İngiliz hazinesinin temsilcisi unvanını kazandırıyordu. Savaşın so­nunda. Rothschild Ailesi Fransa ve Avusturya’ya borç vermeye başlıyordu. Nathan’ın erkek kardeşi Jacob ya da (1792-1868). Fransa’nın başkenti Paris’te bir banka kuruyordu. Onun kardeşi Salamon Mayer ise (1774-1855) Avusturya’nın başkenti Viyana’da bir banka kuruyordu. Bir diğer erkek kardeş Kari Mayer (1788-1855) İtalya’nın Napoli şehrinde bir başka banka kuruyordu. En yaşlı kardeş Amschel Mayer (1773-1855), Frankfurt’taki ekonomik işlerden sorumlu olarak kalıyordu. Oğullarının bu 5 stratejik noktaya dağılması ile bir­likte Rothschild Ailesinin bilgi ve istihbarat ağının oluşmasını hedefleyen Mayer Amschel Rothschild bu öngörüsünde haklı çıkıyor. Rothschild’ler kısa süre içerisinde Avrupa’da muhteşem bir bilgi ağı oluşturuyordu. Rothschild Ailesi’nin asıl zenginleşme süreci ise savaş ticareti ile başlıyordu. Napolyon’un İngiltere ile yaptığı Waterloo Savaşı’nda İngiltere’ye mal kaçıran ve birlikleri finanse eden Mayer Rothschild bir yandan da her iki ülkenin hükümetine yüksek faizle borç veriyordu. Bu arada İngiltere’nin İspanya ile olan savaşında İn­giliz ordularını finanse eden aileden, Nathan Mayer Rothschils “İngiliz Hazinesinin Temsilcisi” unvanını da kazandı, aile savaş sonrasında İngiliz hükümetine borç vermeye devam ediyordu. Derken Çin İmparatorluğu ile İngiltere arasında “Afyon Krizi” patlak veriyor ve İngiliz tüccarlar, Kraliyet ailesinin desteğini sağlaması için Rothschild’lere başvuruyordu. İngiliz hükümetini savaşa ikna eden aile Çin ile İngiltere arasındaki savaşta da İngiltere’ye borç vererek servetini katlıyordu. Savaşı Çin’in kaybetmesi üz­erine İngilizlerin kontrolüne geçen Hong Kong’un kon­trolü aileye veriliyordu. Aile burada Hong Kong Shangai Bank of Corporation (HSBC) adı ile ilk bankasını kuruyor, bu banka aracılığı ile aynı zamanda dünya afyon ticaretinin tekelini de Rothschild’ler ellerine alıyordu.

Rothschild Ailesi, Avrupa ve Amerika’da tren yollarını finanse edip, ABD’de isteyenlere borç alma imkânı sağlıyordu. Nathan Mayer’in oğlu Lionel Nathan (1808-79) 1875’te Süveyş Kanalı’nın kontrolünü satın alması için Başbakan Benjamin Disraeli tarafından kullanılmak üzere İngiltere’ye borç veriyordu. Lionel Nathan İngiliz Meclisi’ne seçilen ilk Yahudiydi ve onun oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oluyordu. Günümüzün ünlü Firmaları Siemens, AEG ve Bosch’un kuruluşunu da aile finanse ediyordu. Aile 20. yüzyıl ile birlikte ilgisini madenlere doğru çevirmeye başlıyordu. Aile Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile birlikle Ortadoğu’da BP ve Royal Duteh Shell ile birlikte petrol pazarına giriyordu. Güney Afrika’da ise elmas savaşlarını finanse ediyordu. Nitekim Güney Afrika’da elmas tüccarlığından büyük paralar elde eden ünlü De Beers firmasını kuran. Zimbabve’yi İngiltere adına fetheden ve buradaki değerli madenleri sömüren, sonrasında bu ülkeye “Rodezya” olarak kendi ismini veren Cecil Rodes ölümünün ardından tüm mirasını çocukları yer­ine Rothschild’lere bırakıyordu. Ailenin en son temsilcilerinden Sir Evelyn de Rothschild, Forbes’in milyarderler sıralamasında yer alıyordu. 72 yaşındaki Rothschild, 20 yıldır, İngiliz Bankası NM Rothschild ve Fransa’nın dışındaki diğer yatırımları yönetiyordu. Fransa’daki yatırımların başında ise kuzeni Baron David de Rothschild bulunuyordu. Bu arada baba Rothschild’in ailesine bıraktığı vasiyete sıkı sıkıya uyuluyordu. İş yerinde kilit işlevindeki önemli pozisyonlar sadece aileden kişilere emanet ediliyordu. Ailenin çoğunluğu karşı bir karar almadığı sürece, her zaman en büyük oğlun en büyük oğlu, ailenin başkanı oluyordu. Ailede evlilikler, birinci veya ikinci dereceden kuzenler arasında gerçekleştiriliyordu. Hukuki bir envanter tanzimi ve servet neşri asla yapılmıyor, dikkatlerden gizleniyordu

Rothschild’lerin Ünlü Şirketleri ve Kontrol Ettikleri Para

Rothschild Ailesi bugün Dünya genelinde yapılan elmas ticaretinin %90’ını, kömür-bakır-uranyum-alüminyum ticaretinin de %15’ini gerçekleştiriyordu. Ailenin günümüzde en ünlü şirketleri HSBC Bank, Royal Bank of Scotland, Banco Santander, De Beers, Rio Tinto, ING Grup ve Aviva’dır. Aile ayrıca 2000 yılında Fransız devletine sattıkları BNP Baripas şirketi ile Osmanlı Bankası’nın da (kapanana kadar) kurucusu ve sahibi oluyordu. Son yıllarda şarap pazarına da giren aile Fransa, Şili, Amerika ve Güney Afrika’da üretim yapmakta, Fransız şarap piyasasının % 50’sini elinde bulunduruyordu. Ailenin bugün kontrol ettiği para yaklaşık 2009 veri­lerine göre 4-5 trilyon doları, servetleri ise 15 trilyon doları geçiyordu.

Dikkat! Sadece yeryüzündeki vahşi faizci kapitalizmin değil, Rusya ve Çin’deki kominist ihtilallerin bile finansmanını ve destek bağlantılarını bu Yahudi Rothschild ailesi sağlıyordu!? Ve tabii 2. Dünya savaşı sonrası dünyayı kapitalist ve kominist blok olarak iki kutba ayıran ve ikisinin de yularını elinde tutan meşhur YALTA anlaşmasını da yine Rotschild Yahudileri ayarlıyordu. Ve hatırlayacaksınız 14 Eylül 2012’de YALTA’daki “Avrupa Stratejik Yıllık Toplantısı”na Başbakan Recep T. Erdoğan’da katılıyor ve nelerin konuşulup hangi kararların alındığı sır gibi saklanıyordu. Yani katı ulusalcılarla ılımlı İslamcılara aynı odaklarca, horoz dövüşü yaptırılıyordu.

Amerika’da Doğan İmparatorluk: Rockefeller Hanedanı

Rockefeller Hanedanı 1800’lü yılların sonlarında John Davison Rockefeller tarafından kuruluyordu. John Davison Rockefeller bir köy kilisesinde ayin eşyası muhafızı iken ticari bir şirkete muhasebeci olarak giriyor, kısa süre içerisinde sivrilerek muhasebeci olarak girdiği şirketin ortağı oluyordu. Aslında Rotschild’lerin Amerikan temsilcisi olarak hazırlanıyordu. Sonrasında bir arkadaşı ile birlikte Clark and Rocke­feller Co. ismindeki ilk şirketini kuruyor. Şirket Amerikan iç savaşı esnasında büyüyor ve gelişiyordu. Savaş esnasında petrolün önemini ve ileride çok değerli bir maden olacağını sezinleyen John Devison Rockefeller, 1863 yılında efsanevi petrol şirketi Standart Oil’i kuruyordu. 1910-1937 yılları arasında Dünyanın En Zengin İnsanı oluyordu. 1882 içinde “Standart Oil Trust” kuruluyordu. Petrol alanında ABD’nin en büyük şirketler topluluğuydu. Petrol çıkarılmasında yeni teknikler geliştirilmesini başlatıyor, gazyağı hatlarının %-80 aşağı çekerek aynı işi yapan rakiplerinin iflas etmesini sağlıyordu. Aynı yıl 1911’de ABD’de üretilen petrolün %- 64’ünü tek başına kontrol ediyordu. John Davison Rockefeller ölünce 912 milyon dolar servet bırakıyordu. (Bu servet günümüzün enflasyon şartlarına dönüştürülünce 189 milyar dolar ediyordu. Böylece insanlık tarihin en zenginleri listesinde birinci oluyordu) Rockefeller Hanedanı O’nun ölümünden sonra da gelişmeye devam ediyordu. Aile bankacılığa el atıyor ve Chase Manhattan Bank ile bankacılık sektöründe ABD’de bir dev haline geliyordu. Banka birkaç yıl önce ünlü yatırım devi J,P Morgan ile birleşerek J.P Morgan and Chase adını alsa da kontrolü Rockefeller Ailesi’nde kalıyordu. Rockefeller’ler 2. Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası kurumlarda da kontrol noktasında aktif olarak etk­ili olmaya başlıyordu. Dünya Bankası’nın kuruluşundan itibaren görev alan 3 Başkan. Mc CLOY. Eugene Black. George- Woods ve son zamanlarda görev alan Wolfenson. Rockefeller ailesinin elindeki Chase Manhattan Bankasında yetişiyordu. Dünya Bankası’nın, ihtiyaç duyduğu para ve kredinin en önemli kaynağı olarak Rockefeller ailesine bağlı şirketler ve bankalar oluyordu. Böyle bakılacak olursa aslında Dünya Bankası’ndan kredi alan ülkeler Rockefeller’lere borçlanıyordu. IMF’te de benzer bir durum söz konusuydu. IMF’i 1944’te kuruluşu aşamasında ABD’nin destekçi şirketlerinden en büyüğü Rockefeller Ailesi olmuştu. Hali ile kontrol mekanizmasında da etkin biçimde rol oynuyordu.

Aile siyasete de el atıyor, Nelson Rockefeller, ilk olarak 1940’ta Dışişleri Bakanlığı’nın Amerika ülkeleri arasındaki ilişkiler koordinatörü oluyordu. Cumhuriyetçi olmasına karşın, 1944’te Franklin D. Rosevelt’in başkanlığındaki Demokrat Parti hükümetinde Amerika ülkeleri arasındaki ilişkilerden sorumlu dışişleri bakan yardımcılığına getiriliyordu. 1959-1973 yılları arasında aralıksız 14 sene New York Valiliği görevini ve 1974-1977 yılları arasında AB­D’nin 41. Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyordu. Aile şu an Dünyanın en zengin ve en nüfuzlu ailesi olarak gösteriliyor, ailenin bugünkü başkanı ise David Rockefeller oluyordu. Rahmetli Erbakan Hoca gerçekleri bildiği ve insanlığı bu sömürü sermayesinden kurtaracak projeler geliştirdiği için siyonizmin hedefi haline getiriliyordu.

Şirketleri ve Kontrol Ettiği Para

Amerika’da sermaye alanında 150 yılı aşan bir Rock­efeller hanedanlığından söz ediliyordu. Fakat sadece finans ve para piyasasında kalınmıyor, petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayılıyor ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olunuyordu. Ailenin Beyaz Saray için stratejiler hazırlayan ve ABD’nin en önemli thik-tank kuruluşlarından birisi olan Rockefeller Vakfı adıyla bir vakıfları da bulunuyordu. Ailenin kontrol ettiği para konusunda kesin bir tah­min yapılamamakla birlikte 5-6 trilyon dolar civarında bir rakamdan söz ediliyordu.

Hangisi Daha Güçlü?

Bu iki aileden hangisinin daha güçlü olduğu sorusu sorulduğu zaman ise kimileri Rothschild Hanedanı, kimileri ise Rockefeller’leri işaret ediyordu. Ama aslında Dünyanın global ekonomik sisteminin bu 2 aile tarafından paylaşıldığını ve Rockefeller’lerin Amerika, Rothschild’lerin ise Avrupa kıtasına hükmed­erek koordineli olarak çalıştıklarını bilmemiz gerekiyordu.

Fetullah Gülen’in Rumi Forum’unun Barış ve Diyalog Ödülleri Yahudi’lere veriliyordu!?

ABD’de kültürlerarası diyaloga katkı sağlamaya dönük faaliyetler yürüten düşünce kuruluşu Rumi Forum’un geleneksel ”Barış ve Diyalog Ödülleri”, başkent Washington’daki Ulusal Basın Kulübü’nde düzenlenen törenle sahiplerine veriliyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Müslüman Toplumlar Özel Temsilcisi Farah Pandith ile “Yahudi Karşıtlığıyla Mücadele Özel Temsilcisi” Hannah Rosenthal ve Maryland Eyaleti Valisi Martin O’Malley, ”Kamu Hizmetine Olağanüstü Bağlılık” ödülüne layık görülüyordu.

Rumi Forum’a, bu kötü eğilimlerin ve Yahudi karşıtı faaliyetlerin önlenmesi amacıyla yürüttüğü faaliyetlerden dolayı içten teşekkürlerini sunan Rosenthal, ”Birlikte, nefret suçlarına, bağnazlığa son vermek, karşılıklı saygıyı, hoşgörüyü, çoğulculuğu ve barışı ilerletmek için büyük gayretle çalışıyoruz” diyordu. Maryland Valisi O’Malley de video mesajında, bu ödüle layık görülmekten duyduğu onuru dile getirerek, ”Maryland eyaleti olarak, eğitimin geliştirilmesi, halkımızın ihtiyaçlarının desteklenmesi ve çeşitliliğin kutlanması yolunda Rumi Forum’un gösterdiği çabalara katılıyoruz” diye konuşuyordu.

Washington Başpiskoposu Kardinal Theodore Mc Carrick de törende, ”Barışa Olağanüstü Bağlılık” ödülüne değer bulunuyordu.  Törenin açılış konuşmasını yapan Rumi Forum Danışma Kurulu üyesi, emekli ABD Dışişleri Bakanlığı mensubu Peter Kovach da Türkiye’nin, uyumlu ve modern İslam vizyonu ve derin tarihiyle büyüleyici bir ülke olduğunu belirtiyordu. Kurulun bir diğer üyesi, yine ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan emekli David Newton da Müslümanların hoşgörülü olmasına vurgu yapıyordu. Törenin ardından Rumi Forum Başkanı Emre Çelik ve ödül sahipleri, birlikte toplu fotoğraf çektiriyor, ödül törenine Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan da katılıyordu.[5]

Bunları okuyunca, aklımıza şu sorular takılıyordu:

1-Bu toplantıda, ne Fetullahcı Rumi Forumcuların ne de diğer katılımcıların hiç birisi, neden “Müslümanların masumiyeti” filmini çeken pornocu Yahudi’yi kınayan tek bir kelime etmiyordu?

2-Ödüle layık görülen “Yahudi karşıtlığıyla mücadele” temsilcisinin ve ABD Dışişleri Bakanlık emeklilerin ve Maryland Valisinin, hepsinin Yahudi kökenli olması ne anlama geliyordu?

3-Hem Rumi Forum’un çalışmasında, hem cemaate ait sanılan ama CIA ile irtibatları Rusya gibi bazı ülkelerce resmen saptanan ve soruşturma başlatılan okulların açılmasında; finansman ve program konusunda Siyonist sermaye baronu Rockefeller’in katkısı ve parmağı olduğu yolundaki iddialara, Fetullahcılar hala neden bir yanıt vermiyordu? Dinleri, dilleri, ideolojileri ve yönetim biçimleri çok farklı ülkelerde kurulan, tamamen İngilizce eğitim yapılan, Kur’an ve İslam dersleri yasak olan bu okulların parasal kaynağı ve özellikle bürokratik ve diplomatik sorunları nasıl aşılıyordu? Bu soruların doğru ve doyurucu yanıtlarını vermek, cemaatin de, konuyu merak edenlerin de hayrına olacağı halde, bazıları bundan niçin rahatsızlık duyuyordu?

4-Rumi Forum, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın (ki Yahudi lobilerinin karargâhıydı) yarı resmi-sivil bir kurumu mu oluyordu?



[1] 9 Ağustos 2012 / http://haber.sol.org.tr / Hatice İkinci (sol)

[2] 30.04.2012 – Sibel Kalemdaroğlu / www.21yyte.org/tr

[4] www.yucelgumruk.com.tr

[5] Zaman / 11 Ekim 2012

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Ufuk EFE

Ufuk EFE

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...