GEVŞEK AKP'NİN SON TAHRİBATI
VE
GERÇEK CUMHURİYETİN İNŞASI!
Ey Sözde Dindar-Kahraman İktidar, Mavi Vatan Böyle mi Korunacaktı?
Rum Kesimi Güney Kıbrıs’ta, adeta bayram havası yaşanıyordu. Çünkü, 18 yıldır Lübnan Bakanlar Kurulu’nda bekletilen “Lübnan-Rum yönetimi deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması” aniden onaylanarak nihai karar için Lübnan Parlamentosuna gönderiliyordu. Bu gündemle Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn Başkanlığında toplanan ve Başbakan Nevaf Selam’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında anlaşma kabul ediliyordu. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Lübnan Parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyordu.
Bu arada aynı toplantıda Lübnan Hükümeti ikinci bir karar daha alarak; “Lübnan Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin 8. Bloğunda, İtalyan ENI şirketi ile QatarEnergy’nin oluşturduğu TotalEnergies konsorsiyumuna da doğalgaz arama ve üretim lisansı” veriliyordu. Bu 8. Bloğun hem İsrail, hem de Rum yönetiminin sözde ekonomik sularına sınırı bulunuyordu. Rum yönetimi ve İsrail’in de bu bölgelerde dev ABD, İngiliz, İtalyan, Fransız, İsrail şirketlerine değişik parselleri peşkeş çektiği biliniyordu.
Lübnan Parlamentosunun anlaşmayı onaylamasıyla birlikte, Rum yönetimi; Mısır, İsrail ve Lübnan ile orta hat yöntemini kullanarak yaptığı üç deniz sınırlandırma anlaşmasına sahip oluyordu. Bu durum ise, Rum yönetiminin Türkiye-KKTC’ye karşı ileri sürdüğü gaspçı taleplerini ve fiili işgal girişimlerini güçlendiriyordu. Rum yönetimi, anlaşmanın onaylanması için 18 yıldır Lübnan nezdinde girişimde bulunuyordu. Ne var ki Türkiye’nin yaptığı etkili müdahaleler bunu geciktiriyordu. Bu açıdan bakılınca Türkiye’nin engellemesinin, 18 yıl sonra nasıl ve niye etkisiz hale geldiği merak konusuydu.
Lübnan eski Başbakanı Najip Mikati, en son 28 Aralık 2024’te Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapmış ve CB Erdoğan ile görüşmüştü. Şubat 2025’te Lübnan Cumhurbaşkanı seçilen Joseph AVN Temmuz 2025’te Güney Kıbrıs’ı ziyaret ediyordu. Lübnan hükümetinin, Rum yönetimi ile 2007’de imzalanan ön anlaşmayı şimdi onaylamasının o ziyarette kararlaştırıldığı sanılıyordu. Lübnan ve Rum yönetimi, şimdi de Suriye ile benzer bir anlaşma üzerinde çalışıyordu.
Bu gelişme, Türkiye ile KKTC’nin aleyhine bir durum oluşturuyordu. Çünkü, Lübnan-Rum yönetimi anlaşması ile belirlenen deniz sınırı, KKTC’nin deniz yetki alanı sınırını, yani KKTC’yi yok sayıyordu. Bilindiği gibi KKTC, 21 Eylül 2011 tarihinde Türkiye ile yaptığı “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” ile kendi deniz yetki alanlarını fiilen belirliyordu. Bu anlaşma, dönemin KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün ile Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından New York’ta imzalanıyordu. Bu anlaşmayla birlikte KKTC, kendi adına petrol ve doğalgaz arama ruhsatları verebilme hakkını da Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) devrediyordu. Türkiye, 2011 anlaşmasını ve buna ilişkin koordinatları BM’ye 2012 yılında bir nota ile bildiriyordu. Türkiye’nin BM’ye gönderdiği bu bildirimde, KKTC ile imzalanan 2011 tarihli kıta sahanlığı anlaşması da referans olarak sunuluyordu.
Ne yazık ki Lübnan hükümetinin, Rum yönetimi ile yaptığı anlaşmayı 18 yıl sonra aniden kabul etmesinin ve nihai onay için Lübnan Parlamentosuna göndermesinin üzerinden günler-haftalar geçmesine karşın Türkiye ve KKTC’den herhangi bir tepki gelmiyordu!
“2012 yılında bir nota ile BM’ye bildirilen Türkiye-KKTC kıta sahanlığı anlaşmasının pervasızca çiğnenmesine ve TPAO’ya devrettiğimiz deniz yetki alanlarımızın gasp edilmesine, niye sessiz ve tepkisiz kalınıyordu?
Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu konuyu neden ihmal ediyordu?
KKTC ve Türkiye’nin meşru hak ve çıkarları böyle mi korunuyordu?
Yarın Rum yönetimi ve Lübnan, KKTC kıta sahanlığı içinde sondajlara başlarsa ne yapılması planlanıyordu?
Mavi Vatan böyle sessiz ve seyirci kalınarak mı korunuyordu?”[1] soruları neden hâlâ yanıtlanmıyordu?
SDG, Suriye Ordusunun Belkemiğini Oluşturacaktı!
Suriye’de Amerikalıların gündeminde üç dosya bulunuyordu. Birincisi; SDG’nin Suriye Ordusuna entegrasyonuydu. İkinci dosya ise; İsrail’in fiilen tampon bölgeye dönüştürdüğü Güney Suriye’nin durumunun açıklığa kavuşturulması ve bunun üzerinden Tel Aviv ile Şam arasında bir güvenlik anlaşmasının imzalanması oluyordu. 3’üncü dosyada ise; Süveyde’de Dürzilerin sisteme entegre edilmesi yer alıyordu. Bu konuda da Amman’da ABD, Suriye ve Ürdün’ün imza attığı bir yol haritası söz konusuydu. İşte bunu hayata geçirmeleri gerekiyordu. Şimdiye kadar El-Arabiye televizyonuna göre bir İsrailli yetkili, İsrail ile Suriye arasındaki müzakerelerin sürdüğünü ve anlaşmaya yakın olduklarını söylüyordu. Ardından taraflar Bakü, Paris ve Londra’da bir araya geliyordu. Eylül’de (2025) Londra’daki son toplantıdan sonra, daha doğrusu görüşmelerin tıkandığı yönünde bilgiler geliyordu. Aslında Muhammed El Colani’nin New York ziyareti öncesinde gerçekleşmesi dikkat çekiyordu. İsrail’in Süveyde ile ilgili koşulları anlaşmazlık konularının başında geliyordu. İsrail, Golan’dan Süveyde’ye kadar engelsiz bir koridor istiyordu. Şam buna sözde itiraz ediyordu. Bunu, işte Davut Koridoru planının giriş faslı olarak okuyanlar da vardı. İsrailli yetkilinin iddiasına göre İsrail ve Suriye karşılıklı güvenceler veriyordu. Tabi bu güvenceler aynı zamanda Amerikalılara verilmiş oluyordu. İsrail’in durduk yere Süveyde’ye bir insani koridor açılması konusundaki ısrarından vazgeçmesi kafaları karıştırıyordu.
Washington ise İsrail’den Güney Suriye dosyasını ve Şam ile ilişkilerini 2025 bitmeden sonuçlandırmasını istiyordu. Yani güvenlik anlaşmasına göre taraflar sınırdaki gelişmeleri izlemek üzere Suriye, ABD ve İsrail arasında üçlü bir güvenlik komitesi kurulması konusunda mutabakata varıyordu. Kısaca İsrail Şam’a ölümü gösterip sıtmaya razı ediyordu. 67’de işgal ettiği Golan Tepelerini artık pazarlık dışı tutmayı başarmış gözüküyordu. Halbuki önceki dönemlerde Amerikalıların arabuluculuğunda yapılan görüşmelerde İsrail’in Golan’dan çekilmesi olası bir anlaşmanın temel koşulu olarak masada duruyordu.
İsrail, Golan işgalini Aralık 2024’ten sonra Şehdağı’nın tamamına taşıyordu. Bir kısmı zaten işgal altındaydı ve Suriye’nin kontrolünde kalmış olan bölgeleri de tamamen ele geçiriyordu. Şimdi oradan da çekilmiyordu. Sadece verdiği taviz şuydu: Suriye askerleri de İsrail askerleriyle birlikte isterlerse dağın zirvesinde nöbet tutabiliyordu. Dürzilerle ilgili yeni tutum doğruysa bu da bağımsızlık isteyen Hicri ve ekibi ortada kalmış görünüyordu.
2 Bin PKK’lının, Resmen ve Alenen YPG’ye Katılması ve Suriye Ordusunda SDG’ye Aslan Payı!
Bu arada SDG’nin (Suriye Demokratik Güçlerinin) orduya entegrasyonu ile ilgili yeni gelişmeler mide bulandırıyordu. SDG’nin Yeni Suriye Ordusuna entegrasyonu ile ilgili süreçte bir adım daha atılmış gözüküyordu. Son görüşmelerde SDG’nin Suriye Ordusu içinde 3 tümen şeklinde yer alması yönünde bir mutabakatın sağlandığı konuşuluyordu. Bu bilgiyi Suriye TV paylaşıyordu. Yeni gelen bilgilere göre SDG, birleşik ordunun komuta kademesinde yer alacak isimleri uluslararası koalisyona sunmuş bulunuyordu. Liste, Suriye Ordusuna katılacak askeri birliklerin komutanları ile Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde görev alacak temsilcilerin isimlerini içeriyordu. North Press’e konuşan kaynaklara göre listede IŞİD’e karşı savaşa katılmış yaklaşık 70 komutanın ismi sıralanıyordu. Bunların Suriye Ordusunun yeni komuta kademelerinde yer alacağı söyleniyordu. Yeni askeri yapılanmada üç tümenin dağılımı da şöyle gösteriliyordu; Cezire Bölgesi, Fırat Bölgesi ve Deyrizor Bölgesi bu şekilde formüle ediliyordu. Cezire Bölgesi’nden Haseke vilayeti, Fırat Bölgesinden de Rakka vilayeti kastediliyordu. Deyrizor olduğu gibi zikrediliyordu. Bu üç tümenin komutanı da listede belirtiliyordu. Liste ayrıca Genelkurmaya bağlanacak üç özel tugayın komutanlarını da içeriyordu. Yani üç tümen ve üç tugaydan söz ediyoruz. Suriye Genelkurmay personelinin yaklaşık %30’unun SDG komutanlarından oluşacağı planlanıyordu. Bu Tugaylardan biri terörle mücadele operasyonlarına odaklanacak ve Suriye genelinde uluslararası koalisyonla yakın koordinasyon sağlayacağı söyleniyordu. Koalisyondan kasıt Amerikalıların öncülüğündeki IŞİD ile mücadele koalisyonu oluyordu. Ama burada elbette işin başında Amerikalılar bulunuyordu.
Özetle; PKK, SDG kılıfıyla Suriye Ordusunda resmiyet kazanıyordu! Ve bazı zavallılar, Türkiye’de PKK ile barış çığlıkları atıp halkı avutuyordu!.. Oysa 2 bin PKK’lı resmen ve alenen Suriye’deki YPG’ye katılıyordu. Yani PKK fikren ve fiilen devam ediyordu, ama Erdoğan iktidarı ve Cumhur İttifakı, Barış Süreci palavralarıyla toplumu aldatıp oyalıyordu!..
Azerbaycan’da Hahamlar Buluşması!..
Ankara Filistin Dayanışma Platformu (ANFİDAP), Azerbaycan’da yapılması planlanan organizasyon için bir açıklama yayımlıyordu.
Doğru Haber’de yer alan habere göre, Ankara Filistin Dayanışma Platformu (ANFİDAP), 3-6 Kasım tarihlerinde Azerbaycan’ın Bakü kentinde düzenlenmesi planlanan “Avrupa Hahamlar Konferansı”na tepki gösteriyordu. Platform, “Bu organizasyonun kabul edilemez” olduğunu belirterek Azerbaycan Hükümetini konferansa ev sahipliği yapmaktan vazgeçmeye çağırıyordu. Açıklamada, işgalci Siyonistlerin Gazze’deki eylemlerini meşrulaştırmaya yönelik dinsel referanslar kullandığı ve “Ortodoks Yahudi hahamların bu soykırımın kışkırtıcıları olarak yargılanacağı” ifadeleri yer alıyordu. ANFİDAP, böyle hassas bir dönemde hükümet himayesiyle yapılacak bir haham buluşmasının Azerbaycan’ı “insanlık, vicdan, ahlâk ve tarihsel, dinsel referanslar” açısından telafisi imkânsız bir noktaya sürükleyeceğini hatırlatıyordu. Platform, organizasyonun Karabağ Savaşı şehitlerinin kemiklerini sızlatacağını ve Azerbaycan halkı için utanç kaynağı olacağını belirterek hükümete “acilen imtina etme” çağrısı yapıyordu. Açıklamada “Bu durum tarihe ihanet olarak geçecektir” deniliyor ve “Siyonizm’e destek anlamına gelecek her adım yargılanmayı hak eder” uyarısı yapılıyordu.
ANFİDAP tarafından yapılan basın açıklamasında şunlar hatırlatılıyordu; “Basına düşen haberlere göre Azerbaycan, 3-6 Kasım tarihlerinde ‘Avrupa Hahamlar Konferansı’na ev sahipliği yapacaktır. İsrail’in baş hahamları yüzlerce hahamla Bakü’de bir araya toplanacaktır. İsrail, Gazze’deki soykırımda ezoterik dinsel referanslar kullanmaktan kaçınmamıştır, Ortodoks Yahudi hahamlar bu soykırımın kışkırtıcıları olarak mutlaka yargılanacaklardır.
Böyle hassas bir dönemde Bakü’de Azerbaycan Hükümetinin himayesi altında bir haham buluşması; Azerbaycan’ı insanlık, vicdan, ahlâk ve tarihsel, dinsel referanslar anlamında telafisi imkânsız bir noktaya taşıyacaktır. Karabağ Savaşı şehitlerinin kemiklerini sızlatacak ve Azerbaycan halkı için utanç sebebi olacak bu büyük hatadan Azerbaycan Hükümetinin acilen imtina etmesi milletimiz adına mutlak bir mecburiyettir. Bu durum tarihe ihanet olarak geçecektir. Dünya halklarının soykırımcılarla her zeminde hesaplaştıkları bir dönemde Azerbaycan Hükümetinin bu tavrı asla kabul edilemez ve Siyonizm’e destek anlamına gelecek her adım yargılanmayı hak eder.
‘Gazze’de katledilen çocuklar, Hocalı’da katledilen çocukların kardeşidir.’ Soykırım mağduru Azerbaycan kendine sormalıdır: ‘Soykırımcılara dua eden, on binlerce çocuk katledilirken merhamet emaresi göstermeyen sözde din adamı kılıklı kişilerle saf tutarak temiz sicilimize leke bulaştırmaya değer mi?’ Bakü’ye, Hahamlar Konferansı’na değil, Gazze için Dayanışma Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak yakışır! Azerbaycan-Bakü, Gazze’de soykırım yaşandığı bir dönemde böylesi bir organizasyona ev sahipliği, hamilik yaparak, tarihe kara bir leke olarak geçmemelidir. Bu kara leke Azerbaycan halkının alnından silinmez.”
Bu arkadaşlara bir konuyu vurgulamak gerekiyordu:
Sn. Erdoğan’ın gardaşı ve Kuduz İsrail’in soysuz katliam ve tahribatlarında yandaşı olan İlham Aliyev yönetimine yalvaracağınıza, onun bedava petrolünü Siyonist İsrail’e taşıyan Erdoğan’a “Artık şu vanaları kapat!” çağrısı yapsanız, daha duyarlı ve tutarlı bir iş yapmış olacaksınız!.. Haydi samimiyet ve cesaretinizi ispatlayınız!
Gazze İçin Garantörlerin Ayarı ve Saygınlığı İşte Bu Kadardı!
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu güya Trump ve dostları(!) tarafından imzalanan ateşkese rağmen Gazze’ye yönelik saldırı düzenlenmesi için orduya emir vermesinin ardından Gazze’de şiddetli patlamalar başlamıştı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, hiç utanmadan ateşkesin sürdüğünü açıklamıştı. Kuduz İsrail savaş uçakları Gazze kentinin batısındaki Şati Mülteci Kampı’na hava saldırısında bulunmuşlardı. İsrail ordusu topçu atışlarıyla Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinin doğu kesimlerini bombalamıştı. Kanal 12’ye göre, Binyamin Netanyahu, Gazze’ye yönelik saldırıları öncesinde ABD tarafına bilgi aktarmıştı.
Ateşkesten sonra bile yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş durumdaydı!
İsrail’in ateşkesi ihlal ederek Gazze’ye başlattığı saldırılarda hayatını kaybeden Filistinlilerin toplam sayısı bine yaklaşmıştı. Sağlık yetkilileri ve görgü tanıkları, AA muhabirine yaptıkları açıklamada, İsrail’in, hava saldırılarında, “sarı hat” olarak adlandırılan bölgede bulunan evleri, sivil araçları, barınak ve hastaneleri hedef aldığını vurgulamıştı. Evet, Gazze’de ateşkes için Trump gâvuruna figüranlık yapan sözde garantörlerin ayarı ve saygınlığı işte bu kadardı!
İsrail Saldırıları Sonrası HAMAS, Gevşek Garantörlere Çağrı Yapmıştı!
HAMAS, İsrail’in Gazze’ye saldırı düzenlemek için bahane ettiği Refah kentinde İsrail askerlerine ateş açılması olayıyla bağlantılarının olmadığını açıklamıştı. HAMAS’ın Telegram hesabından yapılan açıklamada, hareketin Gazze’de ateşkes ve esir takası anlaşmasına bağlı olduğu vurgulanmıştı.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerine düzenlediği cani saldırıların ABD Başkanı Donald Trump’ın gözetiminde Mısır’da imzalanan ateşkes anlaşmasının açık bir ihlali olduğu aktarılmıştı. HAMAS; ateşkes anlaşmasına arabulucu ve garantör ülkelere seslenilen açıklamada, İsrail’e baskı yapma çağrısında bulunmuşlardı. İsrail’in Gazze’de sivilleri hedef alan vahşi saldırıları ile ateşkes anlaşmasını ciddi bir şekilde ihlal etmeyi durdurması ve anlaşmanın tüm şartlarına uyması için harekete geçilmesi çağrısı yapılmıştı.
“Cumhuriyet” Kavramından Gıcık Alan Beyinsiz Takımı!
Osmanlı, “Cumhuriyet” kelimesini, 18. yüzyılın sonlarında kullanmaya başlamış, 1923’te Atatürk resmiyet kazandırmıştı. Mustafa Kemal, Cumhuriyet’i ilanından dört yıl önce Milli Mücadele’nin ilk günlerinde 1919 Temmuz’unda Cumhuriyet’i ilan edeceğini yakın çevresine aktarmıştı. Maalesef Cumhuriyet’in 93. yıldönümü kutlanırken hâlâ bu kavramı sindirememiş kafalar vardı. Fransız İhtilali’nden sonra Türkçeye giren Cumhuriyet kelimesi “halk hâkimiyetini” anlatmaktaydı. “Cumhuriyetin meşruiyet senedi halktır. Devlet halkın emrine girmedikçe hakiki manada Cumhuriyet olmaz” tespitleri haklıydı. Bu nedenle; “Cumhuriyet” teriminden önce “demokrasi” terimi Türkçeye girmiş bulunmaktaydı. Kâtip Çelebi, 17. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı “İrşâdü’l-Hayârâ” isimli eserinde Avrupalıların inanışları, hükümdarları, idare tarzları, seçim kuralları, âdet ve kanunları çerçevesinde bilgiler aktarmıştı. Demokrasi kelimesi de ilk kez bu eserle Türkçe literatüre girmiş olmaktaydı. Daha sonra ilk Türk matbaasının kurucusu İbrahim Müteferrika 1731’de Birinci Mahmud’a takdim ettiği ve 1732’de bastığı “Usûlü’l-hikem” isimli eserinde “demokrasi” kavramını kullanmıştı. Cumhuriyet kelimesinin kökü “Cumhur”, yani halk kelimesi Arapçadır. Ancak klasik Arapçada Cumhuriyet kavramına rastlanmamıştır. Bu kavram Türkler tarafından türetilip yaygınlaştırılmıştır. Bu konuda bir araştırma yapan Bernard Lewis kelimenin 18. yüzyılın sonlarında “Cumhuriyya”, yani Cumhuriyetçilik şeklinde ortaya çıktığını vurgulamıştır. Bu dönemde Fransız İhtilali’nden dolayı Cumhuriyet’le ilgili terimler Türkçede sıkça kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet’in Altyapısı
İkinci Mahmud döneminde, 1830’lardan itibaren muhtar seçimleriyle halkın yönetim mekanizmalarında yer almaya başlamasının ardından, vilayet meclisi seçimleriyle yaygınlaşmıştır. Kısa süreli de olsa 1876’da ilk meclisin açılması demokrasi kültürü alanında bir dönüm noktasıdır. 1908’de meclisin ikinci defa açılması meclis ve halkın yönetim mekanizmalarına katılması fikrini geliştirmeye başlamıştır. Son iki Osmanlı Padişahı Mehmed Reşad ve Sultan Vahdettin görünürde iktidardaydılar. Ama Devlet yönetiminde asıl karar organı artık meclis ve İttihat ve Terakki Cemiyeti olmaktaydı. Milli Mücadele’yi dünyada çok nadir görülecek bir şekilde Ankara’da kurulan meclisle yürütmemiz tarihi bir olaydır. Bütün bu gelişmeler Cumhuriyet’in altyapısını hazırlamıştır.
Atatürk’ün Fikri Hazırlığı!
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından çok önce “Cumhuriyet” fikri Onun kafasındaydı. Nitekim Erzurum Kongresi’nden üç gün önce 20 Temmuz 1919’da yanında bulunan Mazhar Müfit’in (Kansu) “Milli mücadelenin muvaffakiyete ulaştığı takdirde hükümet şekli olarak ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusunu: “Şekl-i hükümet (ülkeyi yönetecek iktidarın biçimi) zamanı geldiğinde Cumhuriyet olacaktır!” şeklinde yanıtlamıştı. Ancak Milli Mücadele’nin yeni başladığı bir dönemde bu fikrini açıkça ifade etmesinin sıkıntılara yol açacağını bildiğinden dolayı Mazhar Müfit’e konuştuklarından kimseye bahsetmemesini hatırlatmıştı. Mazhar Müfit, Atatürk’le aralarındaki bu konuşmayı “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” isimli eserinde anlatmıştı. Milli Mücadele’nin kazanılmasının ardından zaten hükmünü ve meşruiyetini yitiren saltanat 1 Kasım 1922’de kaldırılmıştı. Yaklaşık bir yıl sonra hükümet bunalımı çıkmıştı. Atatürk’ün bu durumu görüşmek üzere 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da yaptığı toplantıya; İsmet Paşa, Ali Fethi (Okyar), Milli Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami, Halit Paşa, Rize Milletvekili Fuat ve Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyler katılmışlardı. Mustafa Kemal bu toplantıda arkadaşlarına: “Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz, beni parti grubuna davet edin, bir konuşma yapacağım” uyarısında bulunmuşlardı. Toplantıya katılanların Çankaya’dan ayrılmasının ardından Atatürk, o gece Başbakanla 1921 Anayasasının devlet şeklini tespit eden maddelerini değiştirmek için çalışmışlardı. Ertesi gün Meclise çağrılan Atatürk, anayasanın birinci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekli hükümeti (yönetim biçimi) Cumhuriyettir” ifadesinin konulması teklifini yapmıştı. Atatürk’ün bu teklifinin lehinde ve aleyhinde birçok konuşmacı söz almıştı. Cumhuriyet’in ilanı için erken olduğu görüşünü ileri sürenler de vardı. Ancak İsmet Bey’in ve Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmaları muhalefeti yatıştırdı. Abdurrahman Şeref Bey, muhalefet eden Milletvekillerine hitaben “Biz burada, doğan çocuğun adını koymaktan başka ne yapıyoruz?!” diye çıkışmıştı.
Ardından anayasanın birinci maddesi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli halkın kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayalıdır. Türkiye Devleti’nin yönetim şekli Cumhuriyet’tir” şeklinde değiştirilmiş olmaktaydı. Bu yeni maddeyle yeni bir yönetim şekline ve dönemine geçilmiş durumdaydı. Şair Mehmet Emin Yurdakul’un teklifi üzerine Milletvekilleri ayağa kalkıp, hep bir ağızdan “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırmışlardı. 29 Ekim 1923 akşamında TBMM’de yapılan oylamalar sonucunda da Mustafa Kemal Paşa, Meclis’teki mevcut üyelerin oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı yapılmıştı.[2]
Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, 1905 yılında Şam’da arkadaşlarına şunları aktarmıştı:
“Dava (asıl amaç), yıkılmak üzere bulunan bir İmparatorluk’tan, önce (tam bağımsız) bir Türk devleti çıkarmaktır. Bu gayeye yalnız anayasanın yürürlüğe konulması, yani meşrutiyetin ilanı ile varılamayacaktır!”
Görüldüğü gibi, M. Kemal’in kafasında “meşrutiyetin” ötesinde bir sistem vardır. Bunun karşılığı da Cumhuriyet olmaktaydı.
İlker Başbuğ’a göre: Atatürk Müthiş Bir Strateji Ustasıydı!
“Evet; Atatürk, müthiş bir strateji ustasıydı. Zaten, tarihe damga vuran büyük liderlerin çoğunluğu, kafalarındaki nihai yani son hedefi en yakınlarındakilere bile başlangıçta pek açıklamamışlardır!”
Bu yüksek stratejiyi en mükemmel uygulayan, çok özel kadrolarını ve Siyonizm’i – işbirlikçi hain yönetimleri etkisiz kılıp, İsrail’i ortadan kaldıracak ve Adil Düzen’i uygulayacak kurgularını, şeytani odaklardan da, en yakınındaki Pakradun ajanlardan da gizlemeyi başarmış olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızdır. Ve zaten bu stratejinin asıl mimarı ise Hz. Peygamber Aleyhisselam’dır.
Bir dönem Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi olan ve “Afrika ve Asya’daki papazlara, Müslüman bölge halkları nasıl aldatılır ve kullanılır?” dersleri okutan Prof. Mehmet Paçacı, SP eski Genel Başkanı, şimdi hepsinin akıl babası Temel Karamollaoğlu’nun damadıydı!?. (Bak; 15 Haziran 2016 Milli Gazete Gündem “Haçlı Sofrasında Kur’an” yazısı ve Milli Çözüm’ün yorumları)
Lütfen ve dikkatle; Oğuzhan Asiltürk’ün babası Mehmet Besim Bey’in kızlarına, yani Oğuzhan Bey’in bacılarına koydukları isimleri tek tek hatırlayalım: 1- SEVİnçhan, 2- GülSEVİ, 3- SEVİmyazı. Bu özel gayretin, idamdan kurtulmak üzere Aziz Mehmet Efendi ismini alıp sözde Müslüman olan meşhur ve mel’un Yahudi Hahamı SABATAY SEVİ’yi anlatmak, onun hatırasını canlı yaşatmak ve onun izinde ve çizgisinde olduklarını ispatlamak için yapıldığını anlamaya yanaşmayan ahmakların da gözlerinin açılacağı kutlu ve onurlu günler yaklaşmaktadır!..
Sonuç:
Hakk ölçülerine ve halkın hür tercihlerine dayalı… Temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına saygılı… Akıl, vicdan, inanç ve ahlâk prensiplerine bağlı, milli ve manevi değerlerden kaynaklı gerçek bir Cumhuriyetin ve örnek bir Laikliğin uygulanacağı yeni bir dönem kaçınılmazdır. Ne Din istismarcılarının ne de Masonluğa ve İsrail uşaklığına “Kemalizm” kılıfı saranların bu kutlu değişimi engelleme şansları kalmamıştır!..
“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir
Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!..”

MİLLİ ÇÖZÜM HEPİNİZE YETER!
Kıbrıs; Erbakan Aldı, Cumhur İttifakı veriyor!
Suriye; TSK Suriye’de zafer kazandı. Kanımız aktı. Cumhur İttifakı kaybediyor!
Filistin; Erbakan ve Atatürk sahip çıktı, Cumhur ittifakı seyrediyor!
Cumhuriyet; Atatürk kurdu, Erbakan 4 kez uçurumdan aldı.Cumhur ittifakı yıkıyor!
Anadolu; Ecdadımızdan miras kaldı, Cumhur ittifakı sahip çıkamıyor!
Muhalefetten tıs çıkmıyor!
Din istismarcıları, katı İslamcı din yobazları, Atatürk İstismarcısı din düşmanları, milliyetçilik istismarcısı ırkçı kafa tascılar, Erbakan’ın partisinde Erbakan’ı unutturmaya çalışanlar;
Milli Çözüm, Milli Çözüm hepinize yeter!
“Adil Bir Düzen kuracağız ve hiçbir güç buna engel olamayacaktır!”
Milli Çözüm ler ilelebet var olacak…
Tarih boyunca tüm Hak Hareketlerin ve tüm Milli oluşumların içine sızan veya bi şekilde yerleştirilen kirli bir ekip veya diğer bir deyişle münafık kesim mutlaka olmuştur. Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa’nın etrafındaki mason İttihatçılar , jön Türkler vb gibiler neyse; Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Tam Bağımsız ve yaygın kalkınmış Türkiye hedefli siyasi mücadelesinde Oğuzhan Asiltürk ve Şevket Kazan’lar veya Demirel’ler ve Özal’lar aynı kirli ellerin farklı tezahürleri olmuşlardır. Bu siyonizm menşeli kirli oluşumun son çeyrek yüzyılımızdaki jokeri ise Akp ve bileşenleri olmuştur. Elbette ki bu kirli şebekeleri ve planlarını önceden sezip gerekli ve duyarlı kesimleri uyaran ve çözüm yollarını ortaya koyan Milli Çözüm ler ilelebet var olacaktır…
Makalemizin başlığından da anlaşıldığı gibi içeriğinde ise detaylıca verilen bilgilerden anladığımız, mevcut işbirlikçi iktidar ve diğer yandaşlarının artık ellerindeki bütün kozları oynadıkları ve artık yolun sonunun geldiğini anlıyoruz. Bir ülkeye ve millete anca bu kadar kötülük yapılabilir ve bunu da ellerinden gelenin en iyisi ile becerebildikleri kadar becermişler, cennet vatan bu ülkemizi her anlamda yaşanamayacak hale getirmişler. Bunu da dindar! AKP ve milliyetçi! MHP eliyle zirveye taşımışlardı. Ama artık “The End”di, bu işbirlikçilere kalsan daha da kötüsünü yapmaya çalışırlardı, yalnız bu milletin dayanacak takati kalmamıştı. Artık devir dönüşüm zamanı idi ve her yer Milli Çözüm iktidarını beklemekteydi, Allah’ın vaadi vardı ve buna da tüm kalbiyle ve tüm hücrelerine kadar inan ve iman eden ise sadece Milli Çözüm vardı. O zamanda bu değişimi Allah, kutlu dönüşüme inan ve onun için hazırlık yapan kişiye verecekti. Bunun içinde bu zamana kadar yüzbeş’in üzerinde ilmi eser ile hazırlık yapan, yetmez şuanda senelerdir iktidarda olan işbirlikçi iktidarında dahi yapmadığı yapamadığı ilk, orta, lise ve üniversite okutulacak temel bilgiler kitabını hazırlayan kişiye verecekti Allah. Nasıl ki Hz. Yusuf’u tek başına olmasına rağmen, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını gösterip, her türlü şart ve imkanları hazırlayıp Mısır’ın başına sultan yaptı ise şüphesiz Allah Milli Çözüm’e de (Üstat Ahmet Akgül liderliğinde) aynı şart ve imkanları sunacaktır.
EY BATIL’IN TEMSİLCİLERİ VE İŞBİRLİKÇİLERİ:
TÜM BATIL PROJE VE PLANLARINIZ, FİKRİ MÜCADELE İLE İFLAS ETTİ – İFLAS ETTİRİLDİ!?TOPLUM NAZARINDA DEŞİFRE OLDUNUZ AYARINIZ VE TIYNETİNİZ NETLEŞTİ VE ARTIK DÖNEM KİRLİLERDEN RAHMANİLERE KUVAYİ MİLLİYE RUHUNA SAHİP OLANLARDA İNŞAALLAH!..
Yaşadığımız coğrafya başta olmak üzere tüm coğrafyalarda , gerçekten düşmanlarımızın hileleri ve savaş taktikleri çok girift ve kurnazca planlanmakta. Kimlerin kimin yanında ya da kimin karşısında yer aldığını kestirmek neredeyse imkansız iken artık her şey öylesine aşikar bir şekilde gözümüzün içine baka baka yapılmakta ki özellikle tahribat ve tahrifatlar… Makaledeki konulardan yola çıkacak olursak; Mavi Vatan dediğimiz bölgede olsun, PKK’nın hem komşumuz hem İslam ülkesi olan yerde resmi asker statüsüne sokulması konusundaki gayretler, yine hakeza Türk ve İslam ülkesi olan Azerbaycan da Hahamlar buluşması , İsrail Filistin Ateşkesi’nin sadece sözde kalması uygulamada anlaşmaya uyulmaması israil tarafından ve imza sahibi adı Garantörlerin sessizliği ve çaresizlik havası verip kıvranmaları gibi dünya hadiseleri artık dayanılmaz hal almıştır.
Kirli güçlerin ipliğini pazara çıkaran-deşifre eden, tüm plan ve projelerini ve ihanetlerini açık eden, Milli Çözümlü Milli Mutabakat İktidarı diyebileceğimiz demokratik yöntemle; akıl, vicdan, inanç ve ahlâk prensiplerine bağlı, milli ve manevi değerlerden kaynaklı gerçek bir Cumhuriyet’in ve örnek bir Laikliğin uygulanacağı yeni bir dönem kaçınılmazdır. Ne Din istismarcılarının ne de Masonluğa ve İsrail uşaklığına “Kemalizm” kılıfı saranların bu kutlu değişimi engelleme şansları kalmamıştır!..
“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir
Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!..”
Müjdeler Olsun: ” Düşmanın stratejisini , şeytanın hilesini ve hedefini savaştan önce öğrenen bilge ve cesur bir LİDER için zafer, bulutlarla kararan gökyüzünden beklenen yağmur kadar yakındır ” gerçeğinden hareketle rabbim bu mutlu huzurlu onurlu günlere erişme konusunda tuzu biberi olanlardan olma yolunda gayret ve çaba sarfedenlerden kılsın rabbim cümlemizi.
GARANTÖR(!) TÜRKİYE… Yersen?!…
Haaretz (İsrail):
Türkiye, ABD’nin Doha’daki Gazze sonrası askeri zirvesine davet edilmedi
– ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı tarafından Doha’da düzenlenecek Gazze sonrası istikrar gücü toplantısına Türkiye’nin davet edilmediği bildirildi.
– Diplomatik bir kaynağa dayandırılan bilgiye göre toplantıya 45’ten fazla ülkenin temsilcisi çağrıldı.
– Batılı bir diplomat ve Ankara’ya yakın Arap bir kaynak, Türkiye’nin toplantı listesinde yer almadığını doğruladı.
İsrail vetosu iddiası
– Kaynaklar, Türkiye’nin dışlanmasının İsrail’in açık vetosuyla bağlantılı olduğunu belirtti.
– Arap kaynak, Türkiye’nin ABD ve Katar ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu vurguladı.
– Aynı kaynak, Türkiye’nin ekim ayında Şarm eş Şeyh’teki zirveye davet edildiğini hatırlattı.
Diplomatik temaslar
– Katar ve Türkiye’nin Washington’a baskı yaparak davet için girişimde bulunduğu aktarıldı.
– Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Katar Başbakanı Mohammed al-Thani’nin Gazze planını görüştüğü bildirildi.
– Görüşmede ABD Başkanı Trump’ın Gazze’ye ilişkin planının ele alındığı ifade edildi.
Toplantının içeriği
– Doha toplantısının nihai kararların alınmayacağı geçici bir toplantı olduğu belirtildi.
– Toplantının generaller düzeyinde yapılmasının planlandığı kaydedildi.
– ABD’nin, olası katkı sağlayacak ülkelerin istekliliğini yoklamayı amaçladığı bildirildi.
Davet edilen ülkeler
– Listeye göre Mısır, Ürdün, Azerbaycan, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İtalya davet edildi. (Azerbaycan hem istikrar gücüne hem de toplantıya katılmayacağını bildirdi.)
– Ayrıca Japonya, Güney Kore, Avustralya, Polonya, Yunanistan ve Kıbrıs’ın da listede yer aldığı aktarıldı.
– İtalya’nın şu ana kadar istikrar gücüne katılım taahhüdü veren tek ülke olduğu belirtildi.
https://x.com/yabancibasin/status/2000809702628728969?s=20
ŞUARA SURESİ 38 AYETİ KERİMESİ İLE CUMHURİYETE VE DEMOKRATİK YÖNETİME İŞARET EDİLMİŞTİR. CUMHURİYETTEN GICIK KAPAN DİN İSTİSMARCISI KAFALARIN VE KEMALİZM ADI ALTINDA MASONLUĞA VE İSRAİL UŞAKLIĞI YAPANLAR AYNI MERKEZE HİZMET ETMEKTEYDİ.
37-(Gerçek mü’minler;) Büyük günahlardan ve çirkin utanmazlıklardan (fuhşiyattan) kaçınıp çekinenlerdir ve kızdıkları-gazaplandıkları zaman da affedip bağışlayabilen (kimse)lerdir.
38-Onlar Rablerinin (her emrine) icabet ederler, namazı dosdoğru yerine getirirler, (devlet, millet ve hükümet) işlerinde meşveret ederler (ülkeyi danışma ve dayanışma sonucu alınan ortak kararla yönetirler.) Kendilerine verdiğimiz rızıktan da (Allah yolunda) harcayıp infak ederler. [Not: Bu ayet, cumhuriyete ve demokratik yönetime işarettir.]
39-(Olgun ve onurlu mü’minler;) Bir haksızlığa uğradıkları (milli çıkarlarına ve temel insan haklarına tecavüze kalkışıldığı) zaman; yardımlaşarak (tüm haklarını koruyacak kurum ve kuralları oluşturarak) birlikte (ortak savunma paktı geliştirip) harekete geçenlerdir.
https://www.mealikerim.com/42/sura/39
GAZZE KONUSUNDA GEREĞİNİ YAPMAYANLAR ELBETTE İKİ DÜNYADA DA REZİL VE ZELİL OLACAKLARDIR. HEM GAZZE HEM SUDAN HEM DOĞU TÜRKİSTAN HEM DİĞER ZULÜM ALTINDAKİ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİZİN KURTULUŞU İNŞALLAH AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN 1980 YILINDA TRT DE SÖYLEDİKLERİ ŞU SÖZÜN GERÇEKLEŞMESİ İLE OLACAKTIR.
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
İşbirlikçi yönetimlerde ne samimiyet ne de cesaret bulunmuyordu.
İşbirlikçilerin deniz yetki alanlarımızın gasp edilmesine, böyle sessiz ve tepkisiz kalmalarıyla Mavi Vatanımız korunamazdı.
PKK, SDG kılıfıyla Suriye Ordusunda resmiyet kazanıyordu! Ve bazı zavallılar, Türkiye’de PKK ile barış çığlıkları atıp halkı avutuyordu!.. Oysa 2 bin PKK’lı resmen ve alenen Suriye’deki YPG’ye katılıyordu. Yani PKK fikren ve fiilen devam ediyordu, ama Erdoğan iktidarı ve Cumhur İttifakı, Barış Süreci palavralarıyla toplumu aldatıp oyalıyordu!..
Mustafa Kemal Atatürk:
“… Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.” diyerek işbirlikçilerin durumunu haber veriyordu.
“Evet; Atatürk, müthiş bir strateji ustasıydı. Zaten, tarihe damga vuran büyük liderlerin çoğunluğu, kafalarındaki nihai yani son hedefi en yakınlarındakilere bile başlangıçta pek açıklamamışlardır!”
Bu yüksek stratejiyi en mükemmel uygulayan, çok özel kadrolarını ve Siyonizm’i – işbirlikçi hain yönetimleri etkisiz kılıp, İsrail’i ortadan kaldıracak ve Adil Düzen’i uygulayacak kurgularını, şeytani odaklardan da, en yakınındaki Pakradun ajanlardan da gizlemeyi başarmış olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızdır. Ve zaten bu stratejinin asıl mimarı ise Hz. Peygamber Aleyhisselam’dır.
Erbakan Hocamız:
“Ey yürekleri dağlar kadar büyük ve azimleri kayalar kadar sağlam milli görüşçüler, Saadet Partililer ne olursa olsun gelecekten asla ümit kesilmeyecektir. Tarihe bakın, inancınıza sarılın, milli görüşe sarılın. Zulüm ebedi olamaz, kötülük mutlaka hüsrana uğrayacaktır. Olanları ve olacakları bilmek sadece entrikaların nasıl döndüğünü daha iyi anlamaya yarar, bu da önümüzde aydınlatıcı ışık olur. Bildiğiniz arttıkça daha iyi nasıl mücadele edeceğimizide daha iyi biliriz. İnsan bastığı zemini tanırsa kaymadan nasıl duracağını da bilir.” buyuruyordu
Ahmet Akgül Hocamız ise:
“Sonuç: Hakk ölçülerine ve halkın hür tercihlerine dayalı… Temel insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına saygılı… Akıl, vicdan, inanç ve ahlâk prensiplerine bağlı, milli ve manevi değerlerden kaynaklı gerçek bir Cumhuriyetin ve örnek bir Laikliğin uygulanacağı yeni bir dönem kaçınılmazdır. Ne Din istismarcılarının ne de Masonluğa ve İsrail uşaklığına “Kemalizm” kılıfı saranların bu kutlu değişimi engelleme şansları kalmamıştır!..” tespitlerini yapıyordu.
İmam Gazali, yöneticilere öğüt verirken şöyle söyler:
” İlimle aklı bir arada tutabilen kimsede, on iki meziyet toplanır.
İffet, terbiye, takva, eminlik, sıhhat, hayâ, merhamet, güzel ahlak, vefa, sabır, hilim, hoşgörü. Bunlar melike, yönetici de bulunması gereken sıfatlardır. Akıl ile birlikte ilmin bulunması önemli olduğu gibi, nimetle beraber şükrün, güzellikle beraber tatlılığın, gayretle beraber devletin bulunması kaçınılmazdır. Devlet olunca da maksatlara erişilmiş demektir.”
Nijeryadan, uzak Asyaya kadar uzanan D8lerin kıta sahanlığına dikkat edilirse, Amerikan kıtası hariç, Avrasya bölgesi, Afrika, Ortadoğu ve Asyayı kapsayan bir güvenlik ve refah koridorununu önceleyip çevrelemektedir..
Güney Kıbrıs Rum hattından Avrupa koridorunu…. Lübnan Suriye üzerinden Kafkasya koridorunu, “komşu yardımcılar” eliyle tahakkuk ettirerek , asırlardır dillerine, söylence ettikleri “Arz’ı Mev’ud hayalini” gerçekleştirme gayesine karşı, oluşturulmu stratejik, ekonomik, askeri, kültürel, coğrafi bir güvenlik huzur hamlesidir D8ler.
Bu yapı, aynı zamanda potansiyeli itibariyle genişlemeye, insanlığın tamamına yakınına hitap ederek, kabulü mümkün olan bir oluşumdur..!
Hüsnü Mübarek, Süleyman Demirel, Hasina, Suharto gibi seküler dünya görüşüne sahip isimleri, ikna ederek Siyonist çemberi daraltma ve mazlum milletler kuşağına alan açarak, yeni bir Dünyanın temel esaslarını, insanlığa deklara etme iradesi de ancak Prof Erbakan Hocamıza yakışırdı! Bu hedefin ise kemale ulaşarak Yeni Dünyanın kurulması ise şüphesiz Milli Bir Çözüm bilince sahip irade ile gerçekleşecektir
Aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün, İslam Birliğini oluşturma çabalarını sürdürürken bunu, bazı noktalarda Rusya’ya yaptırma girişimleri,! Rusya eliyle (!) İslam Birliğini gerçekleştirme hamleleri ne kadar manidar, ne kadar akli ve deha düzeyinde girişimlerdir..
Karşı cepheyi, yapılması gerekene mecbur bırakma sanatı, Allahın kendilerine hidayet ve İlim verdiği öncü ve rehber Şahsiyetlere has bir özelliktir.
İnşallah 🤲🏻
“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir
Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir!..”
18 yıldır Türkiye tarafından bir şekilde engellenen “Lübnan-Rum yönetimi deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması” ne yazık ki ülkemiz yönetiminin ya gevşekliği ya kasti olarak bürokrasi çevresini uyutması vasıtasıyla imzalanıyordu. İlgili anlaşma mavi vatan unsurlarımızı ihlal ediyor, alanımızı daraltıyor ve haklarımızı elimizden alıyordu. (Bir nevi toprağımız işgal ediliyordu) Yetmez ilgili bölge doğalgaz ve maden aramaları için yabancı şirketlere peşkeş çekiliyordu.
Daha şaşırtıcı olan Sn. Cihat YAYCI’nın tespitlerinde de yer alan, tüm bu gelişmeler papa’nın İznik’e geldiği tarihlerde oluyordu. Zaten papa Türkiye’den sonra Lübnan’a gidiyordu. Papa’nın Türkiye’ye gelmesi ile belki de 18 yıldır bu anlaşmanın imzalanmasına bir şekilde engel olan bürokrası çevreleri ya uyutuluyor ya susturuluyordu.
İlgili tarihlerde Barzani Türkiye’de toplantılara katılıyor, vekiller bu haine methiyeler düzüyordu.
Ek olarak İsrail Golan’dan Süveyde’ye adeta davut koridorunun başlangıcını kurguluyor, Suriye ordusunu da PKK milisleri ile tamamen kontrolü altına alıyordu. Bununla birlikte Filistin’i bombalamaya devam ediyor, Garantör devletler ise uyuyordu…
Bizim iktidarımız gevşekliklerine devam ederken Siyonist haçlı cephesi her organı ile sıkılaşıyor ve tarihi hesaplaşmaya hazırlanıyordu. Şükür yine bu gerçekleri tüm kapsamı ile Milli Çözüm yazıyor ve milletimize anlatıyordu.
PKK’nın isim ve zemin değiştirerek Suriye’de meşrulaştırılırken, Türkiye’de “barış süreci” söylemiyle bu hakikatin bilinçli biçimde perdelenmesi,
Azerbaycan’da hahamlar buluşmasını engellemek için Aliyev’e yalvaranlara, Siyonist İsrail’e enerji akışını sürdüren Erdoğan’a karşı “Artık şu vanaları kapat!” çağrısının yapılmasının hatırlatılması;
Ateşkese rağmen bine yakın Filistinli hayatını kaybederken; Trump gevuruna figüranlık yapan sözde garantörlerin itibar ve ciddiyetini hatırlatan bir yazı.
İtiraz edilemez nitelikte, cesurca ve bilgelikle kamuoyunu aydınlatan bu gerçekleri başka bir yerde bulmamız imkansız. Teşekkür ederiz minnettarız.
Hiç şüphesiz, yüksek bir stratejiyle, çok özel kadrolarını ve Siyonizm’i – işbirlikçi hain yönetimleri etkisiz kılınıp, İsrail ortadan kaldırılacak ve Adil Düzen kurulacak!..
“Lütfen ve dikkatle; Oğuzhan Asiltürk’ün babası Mehmet Besim Bey’in kızlarına, yani Oğuzhan Bey’in bacılarına koydukları isimleri tek tek hatırlayalım: 1- SEVİnçhan, 2- GülSEVİ, 3- SEVİmyazı. Bu özel gayretin, idamdan kurtulmak üzere Aziz Mehmet Efendi ismini alıp sözde Müslüman olan meşhur ve mel’un Yahudi Hahamı SABATAY SEVİ’yi anlatmak, onun hatırasını canlı yaşatmak ve onun izinde ve çizgisinde olduklarını ispatlamak için yapıldığını anlamaya yanaşmayan ahmakların da gözlerinin açılacağı kutlu ve onurlu günler yaklaşmaktadır!..”
Ayrıca Oğuzhan Asiltürk ün eşinin adı da SEVİnç Asiltürk.
Böyle bir adamı milli görüş lideri olarak görüp göstermeye çalışan saf akıllıları uyandırmaya çalışan Milli Çözüm iyi ki var.