Bu Ülkenin Sorunu; Ne Kürtlerdir, Ne Türklerdir…
ASIL SUÇLU VE SORUMLU OLAN;
KÜRTLERİN VE TÜRKLERİN HAİN TAKIMIDIR!
Peşinen vurgulayalım ki, bizler Müspet Milliyetçiyiz… Aziz Milletimizin arasına ırkçılık amaçlı Kürtçülük ve Türkçülük tohumlarını ekenler, aynı Siyonist Yahudiler ve aynı Haçlı emperyalistlerdir. Yani milli birlik ve dirliğimizi bozmak ve bizi parçalamak için zehirli nifak ve şikak fikirlerini yayan hainler, hep aynı şeytani merkezlerdir. Ve tabii onların kiralık elemanları işbirlikçi hain yöneticiler ve fikri yönlendiricilerdir! Oysa; önce Kafkaslarda Oğuz Türk boylarının, ardından Doğu Anadolu’da Selçukluların ve sonra Osmanlıların siyasi himayesinde, şimdi de Türkiye Cumhuriyeti şemsiyesinde “Tek Ülke – Tek Devlet – Tek Millet” parolası ile yaşamış ve kaynaşmış kimseleriz… Ve hepsinden öte, bizlerin beynini, bedenini ve kalbini asıl birleştiren İslam mayasıyla ayrı gövdelere aşılanmış aynı meyveleriz… Türkler, Kürtler ve diğer kökenler, Anadolu coğrafyasında aynı tarihin, aynı talihin ve aynı kaderin çocukları, kuzenleri ve yeğenleriyiz!.. Bütün Kürtlerin itibar ve itimat ettikleri Bediüzzaman Said Nursi’nin: “Kürtlerin siyasi huzur ve emniyeti, Türklerin hürriyet ve himayesindedir!” anlamındaki tespitleri oldukça yerindedir ve hayati önemdedir. Evet; Üstad, Münâzarat adlı eserinde “Kürtlerin sosyal ve siyasal hayat ve huzurlarının, Türklerin toplumsal hayatlarıyla ve siyasal saadet nizamıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu” beyan etmişlerdir. “Emin olunuz, biz Kürtler başkalarına (Türklerden kopan diğer ırklara) benzemiyoruz. Yakinen (ve kesinlikle) biliyoruz ki, içtimai (sosyal ve siyasal) hayatımız, Türklerin (bağımsız ve kalkınmış) hayat ve saadetinden neş’et eder. (Bizim huzur ve refahımız Türklerle birlikte olmaktan geçer.)”[1]
“Daha önce: ‘Muttaki ve Müslüman bir Türk’ü, Fasık ve Sapkın bir Kürt’e tercih ederim’ diyen bir talebem, sonra İstanbul’a gidip Kürt ırkçılığından etkilenerek: ‘Şimdi ben Fasık ve Dinsiz bir Kürdü, Salih ve Halis bir Türk’ten üstün görmekteyim’ demeye başlamıştı.” (Emirdağ Lahikası – 27. Mektup – Bediüzzaman)
“Mustafa Kemal başta olmak üzere, Ankara’da 165 Mebus; Van’da Medresetü’z-Zehra (Üniversitesi) için 150.000 altın lira tahsisat ayırmışlardı. Burada Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caiz olacaktı.” (Emirdağ Lahikası- 27. Mektup – Bediüzzaman)
17 Mart 1920 tarihli Sebilürreşad dergisinde (Sayı: 461) yayımlanan bir makalesinde Bediüzzaman şu gerçeği dile getirmiştir: “(Yabancılar tarafından) Kürdistan bölgesine verilecek bir muhtariyetten (özerklikten) bahsediliyor. Oysa Kürtler, ecnebi himayesinde bir özerkliği kabul etmektense ölümü tercih ederler. (Çünkü, Türkiye’den kopuşa gidecek bir özerklik, Kürtlerin tarihten silinmesi ve gâvurlara esir edilmesi demektir.) Eğer Kürtlerin serbestiyet-i inkişafını (özgür gelişmesini ve huzura erişmesini) düşünmek (ve gerçekleştirmek) gerekirse bunu (Ermeni hain) Bogos Nubar’la (1857 İst. – 1930 Paris), (Kürt Gafil) Şerif Paşa (1865 İst. – 1951 İtalya) değil; Devlet-i Âliye (Osmanlı Devleti) düşünüp (gerekli adımları atar.)”
Türklerin ve Kürtlerin Kopmaz Dini ve Tarihi Ortaklığı!..
Kafkasya ile Anadolu arasında uzanan “Ani”, Şeddadiler ve Selçukluların aynı siyasi coğrafyada buluştuğu ortak tarihin önemli merkezlerinden birisidir. Türkler ile Kürtlerin ilişkisini yalnızca son yüzyılın siyasi tartışmaları üzerinden okumak, aslında çok daha eski ve çok daha derin bir ortak tarihi görmezden gelmek demektir. Bu ortak tarihin izlerini sürmek için Anadolu’dan önce Kafkasya’ya bakmak gerekir.
Bugünkü Ermenistan sınırları içinde bulunan “Dvin”de 10’uncu yüzyılın ortalarında ortaya çıkan Şeddadi Hanedanı, daha sonra Gence’yi merkez edinerek Arran ve çevresinde önemli bir siyasi güç haline gelmiştir. Tarih kaynaklarında Kürt kökenli bir hanedan olarak değerlendirilen Şeddadiler, Gence’nin siyasi ve ticari önemini artıran bir yönetim teşkil etmişlerdir.
Tam da bu dönemde Kafkasya’ya Oğuz Türk topluluklarının gelişi hızlanmıştır!
Burada asıl dikkat çekici olan, bölgeye gelen Oğuzlarla Şeddadi yönetimi arasında bir hâkimiyet mücadelesinin yaşanmamış olmasıdır. Tam tersine, aynı coğrafyada yaşayan farklı topluluklar arasında siyasi iş birliği, karşılıklı destek ve birlikte yaşama tecrübesi ortaya çıkmıştır. Şeddadilerin Gence’yi merkez edinmesinden sonra bölgeye gelen Oğuz topluluklarına yakınlık gösterilmiş ve destek sağlanmıştır. Şeddadiler ile Oğuzlar arasındaki bu yakınlığı anlatan “amcaoğulları” tabiri de, dönemin toplumsal hafızasında bu iki topluluğun birbirini kabullendiğini ve yabancı görmediğini gösteren dikkat çekici bir örnek sayılır. Bu nedenle Gence ve çevresindeki Şeddadi-Oğuz ilişkileri, Türkler ile Kürtlerin tarihini anlamak bakımından önemli bir başlangıç noktasıdır.
Sonraki yüzyıllarda bu ortak tarih daha da yaygınlaşmıştır!
Selçukluların bölgeye hâkim olmasıyla birlikte Şeddadiler de Anadolu’nun doğusundaki yeni siyasi düzenin önemli aktörlerinden biri halini almıştır. Sultan Alparslan’ın 1064’te Ani’yi fethetmesinin ardından şehrin Şeddadilere bırakılması, Selçuklular ile Şeddadiler arasındaki siyasi ilişkinin somut bir yansımasıdır. Şeddadi Bey’i Menûçihr tarafından 1072-1086 yılları arasında Ani’de inşa edilen Menûçihr Camii de bu dönemin önemli mirasları arasındadır ve Anadolu’daki ilk camilerden biri konumundadır.
Alparslan’ın Anadolu’ya yönelik fetihleriyle birlikte Şeddadilerin de Anadolu’daki siyasi ve kültürel varlığı güç kazanmıştır. Kafkasya’dan Anadolu’nun doğusuna uzanan bu tarihî süreçte Şeddadiler, Türklerin bölgeye yerleşmesiyle aynı siyasi coğrafyanın önemli aktörlerinden biri olmuşlardır. Bugün Şeddadi kökenli toplulukların önemli bir bölümü başta Şanlıurfa olmak üzere Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde yaşamaktadır. Böylece Kafkasya’da başlayan Şeddadi-Türk ilişkilerinin izlerinin, yüzyıllar sonra Anadolu’da da toplumsal hafızada yaşamaya devam ettiği anlaşılmaktadır.
Bu süreç, Selçuklular ile Kürt beylikleri arasındaki ilişkilerin Malazgirt sonrasında daha geniş bir siyasi zemine taşındığını ortaya koymaktadır. Osmanlı döneminde ise Türkler ve Kürtler, farklı yerel yönetim ve beylik yapıları içinde, büyük ölçüde aynı siyasi ve dinî çerçeve içerisinde birlikte yaşamışlardır. Dolayısıyla Türkler ile Kürtlerin tarihini sadece bu dönemde ortaya çıkan çatışmalar üzerinden okumak, tarihin önemli bir bölümünü eksik bırakır. Çünkü geçmişte bizi bir arada tutan tarihi ve bu tarihin Dini ve kültürel sebeplerini doğru anlayabilirsek, gelecekte bizi yeniden bir arada tutacak zemini de daha kolay bulacağız.[2]
Kürtçülüğün Kışkırtılması, Siyonizm’e ve Emperyalizme Uşaklıktır!
Bu vesileyle ve içtenlikle belirtelim ki: Kürt kardeşlerimiz; ortak tarihimizin, Devletimizin ve medeniyetimizin temel ve tabii bir gerçeğidir… Milletimizin asli ve asaletli bir üyesidir.
Kürtlerin; kökenine, kültürüne ve kimliğine yönelik:
1- İnkârcı gafillere, ve
2- İstismarcı hainlere karşı ciddi, cesaretli ama haysiyetli bir çözüm üretici adımların atılması zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir.
Aslında yeni, hayali ve hamasi öneri ve özentiler de gereksizdir. Çünkü zaten bizi ortak Millet, devlet ve medeniyet yapan: Büyük Selçuklu Anadolu Selçukluları ve Osmanlı örneği halen önümüzdedir.
Üstad Bediüzzaman’ın kendi yorumuyla; “İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet’in en hayırlı ve yararlı girişimlerinden birisi” de: “Kürtler ve Türkleri, bir üst kimlikle tek ve ortak millet saymalarını göstermesidir.” (Münâzarat)
Ve yine “Kürtlerin huzur, hürriyet ve saadetinin, ayrı ayrı devlet kurmakta değil, Türk kardeşleriyle birlikte ve Türk devletinin adil ve asil himayesinde ortak imkânlara ve sorumluluklara kavuşturulmasında olduğuna” işaret etmesi… oldukça önemlidir. “Emin olunuz (ve bu gerçeğe uyunuz ki) biz Kürtler başka (topluluk)lara benzemiyoruz. Yakinen biliyoruz ki, (bizim) içtimai hayatımız (sosyal ve siyasal huzur ve rahatımız ancak) Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.”[3]
İnsanlık tarihinde, belki başka hiçbir halklarda görülmeyecek şekilde, et-kemik misali kaynaşmış, yaygın ve gönüllü evliliklerle akrabalaşmış, Anadolu coğrafyasının her karışını ve bütün imkânlarını paylaşmış Türklerin ve Kürtlerin:
• Hem inkârcı, ulusalcı ve dayatmacı gafillerin,
• Hem de isyancı, istismarcı ve ayrımcı hainlerin sinsi ve Siyonist oyunlarına; artık piyon olmamaları ve ortak sorunlarını onurlu ve önü nurlu bir yaklaşımla çözmeye çalışmaları, hem hepimizin hem geleceğimizin ve hem de ahiretimizin saadet ve selameti için, vicdani ve vatani bir mesele ve mesuliyettir.
Terörle Mücadelede İnancımızın İcabı!
• Anarşinin kökünü kurutmak, • Toplumda genel huzur ve güvenlik ortamını oluşturmak, • Dış güçlerin maşası olan ve sürekli kışkırtılan terör yapılarını dağıtmak, • Sivil ve asker kaybını sonlandırmak, terörle mücadeleye harcanan milyonlarca liralık kaynağı kurtarmak ve böylece can, mal ve namus emniyetini sağlamak üzere;
Devlet; çeşitli vesilelerle ve aracılar eliyle, ama asla acziyet ve zafiyet göstermemek üzere, anarşi şebekesinin reisleri ve temsilcileriyle: Teslim daveti, tevbe süreci görüşmeleri yapabilir. Islah olmalarına ve tekrar topluma kazandırılmalarına fırsat tanıyabilir… Hatta; aldatılmış, mecbur bırakılmış ve suça karışmamış kimselere çeşitli aflar çıkarabilir.
Ancaak!.. Teröristlerin ve arkalarındaki merkezlerin sinsi hesapları ve dayatmaları istikametinde:
Geleceğimizi ve güvenliğimizi tehlikeye sokacak; özel hukuki yasalar, siyasi fırsatlar ve ayrışmaya yol açacak imkânlar veremez, çünkü bu açıkça bir HIYANET’tir!.. İşte şimdi Meclis’ten geçirilen Çerçeve Terör Yasası tam da bu riskleri içermektedir. Çünkü, PKK’ya ve sivil ayaklarına; silahla ve terörle başaramadıklarına şimdi siyasetle ulaşma fırsatı verilmektedir…
DEM Partili Pervin Buldan: “Sn. Öcalan’ın statüsü belirlendi” açıklamasını yapmıştı.
“Öcalan; ‘silahsızlanma ve siyasallaşma sürecinde ve kimlerin geliş gidişinde koordinatör’ rolü oynayacaktı. Böylece Öcalan resmen ve ismen olmasa da fiilen ve fikren bir Siyasi Parti Başkanı gibi davranacaktı.” (20 Ağustos 2026) Üstelik P. Buldan: “Öcalan’ın yeni bir partiden söz ettiğini” aktarmıştı.
Kur’an-ı Kerim’de, Maide Suresi 33 ve 34. ayetlerine Üstad Ahmet AKGÜL’ün verdiği Meal, konuyu yeterince izah edicidir:
“Allah’a ve Resulüne (bunlara bağlı adil bir devlete ve hükümete karşı) savaş açanların ve yeryüzünde (ülkesinde ve bölgesinde) bozgunculuk çıkaranların (anarşiye ve isyana kalkışanların) cezası; (vuruşma anında) öldürülmeleri, (çarpışma sonucu yakalananlardan tedhişçi ve tehlikeli olanların) asılarak idam edilmeleri (ve ibreti âlem olsun ve caydırıcılığı bulunsun diye herkese gösterilmeleri), veya (terörde çok ileri gitmiş, nice asker ve sivil masum insanı katletmiş, isyan ve bölücülüğe önderlik etmiş ise sağ) elleriyle (sol) ayaklarının çaprazlama kesilmesidir. Yok eğer (istemeden ve bazı mazeret ve mecburiyetlerle anarşiye katılmış, sonra pişmanlık duymuşsa ve kendi bölgesinde kalması fitne ve fesada yol açacaksa, bunların ve yakınlarının da bulundukları) yerden (başka yörelere) sürgün edilmeleri (veya hapsedilerek böylece uyumlu ve yararlı vatandaş haline gelmelerine fırsat verilmesidir). Bunlar (onların) dünyadaki eziyetleri ve rezillikleridir, ahirette ise onlar için daha büyük bir azap (var edilmiştir).
Ancak, siz onlara güç yetirmenizden (terör şebekesini tepelemenizden) önce tevbe edip (anarşiden vazgeçen ve pişmanlıkla devlete teslimiyeti seçenler) hariçtir; (onlar için genel af çıkarmak suretiyle bu kandırılmış ve mecbur bırakılmış kimseleri yeniden topluma kazandırmak gerekir. Çünkü) Biliniz ki Allah da Bağışlayıcı ve Esirgeyicidir.” (Maide: 33-34)[4]
1 Mart Tezkeresi ve Abdullah Gül’ün İtirafları!
Abdullah Gül, BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlarken şunları aktarmıştı (Ağustos 2026): “AKP, henüz iktidarının ilk döneminde Irak Savaşı gündemiyle karşı karşıya kalmıştı. Abdullah Gül, devir teslim sürecinde Bülent Ecevit’in de bu konuda uyarılarda bulunduğunu hatırlatmıştı.
“Irak Savaşı ile ilgili bana dikkatli olmam gerektiğini söyledi. O zaman kendilerinin bazı emrivakilerle hep karşı karşıya olduklarını (belirtti). Amerikalılar Irak’a bizim üzerimizden bazı şeyler göndermeye daha o zamandan başlamışlar.”
ABD’nin Irak Savaşı’nda “Türkiye topraklarını kullanmayı talep ettiği” dönemde, ülke kamuoyunda önemli bir savaş karşıtı rüzgâr vardı. Oysa partinin lideri Erdoğan, “ABD ordusuna bu izni verecek tezkerenin geçmesini” savunmaktaydı. Ancak AKP’li Milletvekilleri içinde tezkereye karşı olanlar da vardı.
Abdullah Gül, o günleri şöyle hatırlatmıştı:
“Hiç unutmuyorum, BBC, CNN International geldiğinde, ‘Halkınızı savaşa karşı, nasıl halledeceksin?’ diyorlardı. Yani “‘Meclis’ten bu izni nasıl çıkartacaksın?’ (diye soruyorlardı.) Bunu sorduklarında, ben ne mirim, ne sultanım, ne kralım. Ben seçilmiş bir Başbakanım. Dolayısıyla bunu Meclis’e getireceğim’ diyordum.”
Sn. Gül, oylama günü Milletvekillerini serbest bırakarak, şu uyarıları yapmıştı:
“Meclis’e getirdiğimizde, son yaptığımız toplantıda, açıkçası Milletvekillerine ‘Amerikan Kongresi neyse burası da odur’ diye hatırlattım. Söylediğim şey şuydu: ‘Ben mecburum, (teklifin) altında benim imzam var; ama siz mecbur değilsiniz. Siz nasıl düşünüyorsanız, neye inanıyorsanız öyle oy kullanın.”
Oylamada 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oy çıkmıştı. Gerekli 267 salt çoğunluğa ulaşılamadığından tezkere reddedilmiş olmaktaydı.
Sn. Abdullah Gül’ün:
“Amerikan Kongresi ne ise burası da odur… Ben mecburum, (teklifin) altında benim imzam var!..” itirafları, AKP’nin hem gizli ve gerçek mahiyetini, hem de milli çıkarlarımız açısından hassasiyet ve haysiyetini açığa vuran aktarımlardır.
Sen, güya, “Seçilmiş Başbakan olarak” ABD, AB ve İsrail’e mi MAHKÛM konumdasın? Sen Türkiye aleyhindeki bir Amerikan dayatmasını Meclis’e taşıyıp oylamaya sunmaya “MECBUR”san, Milli irade sadece Siyonizm’e uşaklığa bir kılıf mıydı?
Adama sormazlar mı!?
• Yahu sen Başbakan mısın, “Boşbakan” (Bön bön bakıp duran) mısın?
• Sen Başbakan mısın, baş ajan mısın?
• Sen T.C. Başbakanı mısın, yoksa ABD’nin Siyonist Kongre elemanı mısın?
Şimdi bizim SP’nin bazı gafil ve cahil takımı da, bu Abdullah Gül’ü R. T. Erdoğan yerine tekrar Cumhurbaşkanı yapmaya çabalıyorlar… Hiç mi akıl, vicdan ve onur kalmadı? Bunların kutlu davamıza ve Erbakan Hocamıza yaptıkları hıyanet ve hakaretleri unutmuş olamayacağınıza göre, demek ki ödüllendirip madalya takmaya ve Erbakan’dan intikam almaya hazırlanmaktasınız!?
Abdullah Gül’ün, Halide Edip Adıvar Tavrı!
Kurtuluş Savaşı öncesinde bir kısım mandacılar ABD Devlet Başkanı Wilson’un ismine izafeten “Wilson Prensipleri Cemiyetini” kurmuşlardı. Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi, Ali Kemal ve Ahmet Emin Yalman’ın da bulunduğu bu (Siyonist Sığınmacısı) ekip, Anadolu’yu himayesine alması karşılığında ABD’ye ağır ve aşağılık teklif ve taahhütler sunmuşlardı. Bu durum Atatürk’e aktarılınca: “Ahmaklar, Amerikan himayesine girmekle vatanın kurtulacağını zannediyorlar. Kendi rahatlarını ve çıkarlarını sağlamak için bir nevi ülkemizi ve geleceğimizi tehlikeye atıyorlar… Tarih boyunca sürüp gelen Türk bağımsızlığını, kendi şahsi çıkarları ve hesapları için feda ediyorlar. Oysa biz İstiklal Savaşımızdan ve bağımsızlık sevdamızdan asla vazgeçmeye yanaşmayacağız ve bu mandacı kafaları utandıracağız!” diye çıkışmışlardı. Şimdi Abdullah Gül gibileri o mandacıların devamı mı oluyorlardı? Bu Halide Edip Adıvar gibileri, Mustafa Kemal’in kararlılığını ve milletimizin kahramanlığını görünce, mecburen Milli Mücadele’ye destek çıkmışlardı. Ancak büyük zaferden sonra ilk fırsatta, Atatürk’e yönelik İzmir Suikastı’na karıştıkları için korkularından İngiltere’ye kaçmışlardı. Ama İsmet İnönü; onun gibi dönme ve masonları, Atatürk’ten intikam alırcasına, tekrar Türkiye’ye getirip ülkenin başına bela sarmışlardı.
Cumhur İttifakı’nın Ahlâki ve Ailevi Tahribat Duyarsızlığı
Çoğu ABD ve İsrail merkezli yabancı dijital platformlar, ülkemizden iki yüz milyar dolar reklâm geliri sağlıyorlardı. Dine, aileye, ahlâki değerlere hakaret içeren, cinsi sapıklıklar ve ahlâksızlıkları reklâm eden, şiddete ve uyuşturucuya özendiren programlar ve kontrolsüz yayınlar yapıyorlardı. Şu dindar ve kahraman iktidar ve Cumhur İttifakı ise hiçbir önlem almıyorlardı.
- Bak: Münâzarat Eski Said’in Aşaire (Kürt aşiret büyüklerinin) Suallerine Cevapları
- Independent Türkçe – N. Kırmızı – 14.05.2026
- (Münâzarat, s.62; “Sual: Maksadını müphem bırakma, ne istersin?” ile başlayan ve Medresetü’z-Zehra’nın lüzumunu anlatan bölümünün hemen girişinde yer alan kısımdadır.)
- Ahmet-Abdullah Akgül / Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı – Türkçe Kur’an-ı Kerim Meali



Bizde bu Siyonist + Haçlı emperyalist merkezler + onların yerli maşaları varken;
Dışarıda Siyonist ve Haçlı emperyalist merkezler plan kurar, içeride de onların maşası olanlar o planı halkın içine eker. Bir tarafı “Kürtler ayaklanıyor” diye kışkırtır, diğer tarafı “Türkler baskı yapıyor” diye galeyana getirir. Sonra ortaya çıkan yangından nemalanırlar.
Oysa biz aynı topraklarda, aynı tarihin, aynı kaderin çocuklarıyız. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e kadar omuz omuza yürümüşüz. Bizi asıl birleştiren şey ırk değil, inanç ve ortak hayattır. Bunu bilerek bozmaya çalışanlar, ister Kürt ister Türk görünsün, bu milletin hainidir.
Ah şu efendilerine yaranmaya çalışanlar yazılsa da satır satır yazılar anlatılsa da en kıymetli yorumlar yok yine aynı düzen aynı çarkıfelek bilmem derdimize ne derman ola …
Selametle