ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün532
mod_vvisit_counterDün1835
mod_vvisit_counterBu Hafta2367
mod_vvisit_counterGeçen hafta16507
mod_vvisit_counterBu Ay14274
mod_vvisit_counterGeçen Ay85276
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar18589535

IP'niz: 18.212.120.195
Bugün: 07 Ara 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12866900

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

mesajmetod150x
istsoz 150x
AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X

ADIL DUZEN 150x

erbakan devrimi 15b 160
bizim ataturk 17b 160
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam
Reklam

HÂLÂ ERBAKAN’A SATAŞAN AYARSIZLAR

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 54
ZayıfMükemmel 

 

Ali ÇAĞIL

          

HÂLÂ ERBAKAN’A SATAŞAN AYARSIZLAR

          

Birtakım nursuz ve onursuz insanlar, nasıl bir şeytanlık ve şarlatanlık damarı taşıyorsa ve ne denli mayaları ve kimyaları bozuksa; 11 yıldır Rahmet-i Rahman’a uğurlanmış, sadece ülkemizdeki değil bütün yeryüzündeki, milyonlarca mü’min ve müstakim insanın saygınlığını kazanmış olan Aziz Necmettin Erbakan Hocamız’a, hem de hayâsızca havlanıp durulmaktadır. Bu zavallı zırto’ların zırvaları ve iddiaları şunlardır:

“Derin güçlerin, 1970’lerin başında Ahrar/Demokrat güçleri iktidardan düşürmek için önünü açtıkları Erbakan ve ekibi, MNP ve daha sonra MSP ile din adına siyasî meydana çıkması, Demokratlara destek veren dindar camianın kafasını karıştırdı. MSP, 1973 Genel Seçimleri’nde 48 milletvekili çıkararak Demokrat güçleri zayıflattı ve tek başlarına iktidara gelemeyecek bir duruma düşürdü. O ekip, Demokrat olmayan ve dine muarız olan siyasî güçler (Ecevit) ile koalisyon kurarak onların iktidar yolunu açtı. O koalisyon da 1971 muhtırası akabinde içeri atılan komünist ve anarşistleri affederek dışarı çıkardı. Onlar da o güçlerin kanatları altında Komünizm’i hâkim kılmak için ülke sathında terör estirdiler.

O dönemde bazı ‘Türkçü, milliyetçi’ gençler, durumdan vazife çıkarıp meydanlara inerek, devlet güçlerinin yapması gereken mücadeleyi üstlenerek, komünist gençlerle silahlı çatışmaya giriştiler. O dönemde ülke çapında sıkıyönetim ilân edilmesine rağmen ordu ve askerler, darbe şartları olgunlaşsın diye olaylara müdahale etmiyorlardı. O süreçte kaos, gerilim ve karışıklık içinde toplumun güven ve huzuru yok olmuştu, sağ-sol çatışmalarında her iki taraftan takriben 5000 genç teröre kurban gitmişti.”[1]

Şimdi soralım: “Güya, Sağ’ı parçalamak ve demokrat(!) Süleyman Demirel’in iktidar yolunu tıkamak, anti demokrat ve Komünizm yanlısı Bülent Ecevit’i iktidara taşımak üzere Erbakan’a parti kurdurulmuş ve Ecevit’le hükümet oluşturulmuş ise”; Rahmetli Erbakan Hocamız tarihi ve talihli 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda nasıl başrol oynamış ve oradaki mazlum ve mağdur soydaş ve dindaşlarımızı toplu katliamlardan kurtuluşlarını nasıl sağlamışlardı? Tüm Haçlı ve barbar Batılılar, kahpe Amerikalılar, Ruslar ve Rumlar, hepsi ve sizin gibi yerli işbirlikçileri bu yüzden Erbakan’a neden hücuma başlamışlardı? Peki sizler gâvurlardan daha mı aşağı ve bayağı insanlarsınız ki, Erbakan’ın Ecevit’le koalisyon kurup Kıbrıs’ı kurtarmasını takdirle anmak yerine, daha önceki Kıbrıs katliamlarına karşı Başbakan olarak tırsıp oturan Süleyman Demirel’e övgüler yağdırmaktasınız? Ecevit’le koalisyon sayesinde Erbakan’ın başlatıp başardığı 1974 Kıbrıs Harekâtı yaşanmasaydı, bugün Akdeniz’de hiçbir söz hakkımız olmayacak, Antalya ve İskenderun Limanlarından burnumuzu bile çıkaramayacaktık!..

Bir zamanlar, “Menderesi çok seviyorum. Çünkü 30 İmam-Hatip, 300 Kur’an Kursu ve üç İslam Enstitüsü açtı” diyen aynen sizin ayarınızdaki bir Nursuz’a şunları sorunca apışıp kalmıştı: “Söyle bakalım, 30 mu çok yoksa 300 mü çok?”

“Yahu biz çocuk muyuz, elbette 300 çok” diye yanıtlamıştı. Bunun üzerine kendisine:

“Anlaşıldı, aklınız yerinde, demek ki vicdanınız bozuk!.. Çünkü tek başına iktidar olup 10 yıl başta kalan Menderes’i, 30 İmam-Hatip Okulu yaptığı için sevip sahipleniyorsunuz… Ama Ecevit ve Demirel gibilerle ve sadece 48 ve sonra 24 milletvekiliyle hükümet ortağı olduğu halde, 4 yılda 300 İmam-Hatip, 3000 (üç bin) Kur’an Kursu ve 7 İslam Enstitüsü açtırmayı başaran Erbakan’a saldırıp salyanızı akıtıyorsunuz!” deyince morarmışlardı…

Maalesef dindarlık, hatta takvacılık kılıfı altında, bazı kesimlerde öylesine bir Batı hayranlığı ve Amerikan hizmetkârlığı yerleşmiş ki, Amerikan Conileri işgal için ülkemize girseler ve onları mahremlerinde görseler, neredeyse şükür secdesine kapanacak kadar İslami hassasiyetten ve insani haysiyetten uzaklaşmışlardır. Bu tıynetsiz tipler, bunca yıl sonra bile hâlâ Erbakan’a sataşmakla, “Uyuzluktan huysuzluğa… Nursuzluktan soysuzluğa” düştüklerinin farkına bile varamamışlardır. Bunlar; Erbakan’a havlayarak Siyonist Yahudi Lobilerine ve Masonik mahfillere yaranma ve kemik kapma peşindeki yalaka takımıdır.

Kaldı ki, generaller de bu ülkenin ve bu Milletin evlatlarıydı. Ve onların çoğu sizlerden kat be kat daha duyarlı ve tutarlı insanlardı!

Ciddi, geçerli ve belgeli hiçbir dayanağı olmadığı halde; MNP’nin kapatılması üzerine kalp rahatsızlıklarını tedavi için, Almanya’daki bilimsel çalışmaları sırasında tanıştığı tabib-i hazık olan ve işinin ehli bulunan bir doktora görünmek üzere gittikleri İsviçre’de iken, haydi diyelim ki bazı generaller yeniden parti kurması için Erbakan Hoca’nın yanına gitmiş olsunlar… Bu doğru bile olsa, iyi niyetli ve Milli gayretli bazı paşaların, ülke çıkarları adına böylesine hayırlı bir girişimde bulunmaları oldukça doğal ve normal sayılmaz mıydı? Paşaların karıştığı her olayı kötüye yormak nasıl bir mantık marazıydı? Örneğin; Mustafa Kemal’in Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, o bölgeye ziyaretinde, Bediüzzaman için: “Bu Zata ilişmeyiniz… Hayırlı hizmetlerini engellemeyiniz, hatta hürmet ediniz!”[2] anlamında uyarılarda bulunmuşlardı. Şimdi kalkıp, “Öyle ise Bediüzzaman Kemalistlerin adamıdır, veya-hâşâ onların ajanıdır.” iddiasında bulunmak büyük bir iftira ve küstahlık sayılmaz mıydı? Hatta, çok samimi hürmetimiz, sohbetimiz ve çok özel muhabbetimiz bulunan, Kafkasya, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşımızın kahraman gazilerinden olup Hz. Üstadın itiraf ve iltifatıyla “ihlasta birinciliği koruyan…” Elazığlı Albay Hulusi Yahyagil Ağabeyimize, sırf asker kökenli olduğu için ters bakan beyinsizler vardı. O süreçte Elâzığ’da bazı Demirelci Demokratlar tarafından, “Rahmetullah Hulusi Bey, açıkça ve yalakalıkla partilerine sahip çıkmadığı” bahanesiyle, -hâşâ- “Kemalistlerin Nurcuların içine soktukları elemanları!” ithamında bulunan etkili ve yetkili münafıkların ağızlarının payını vermek şerefi de bize kalmıştı…

Bazı hain ve hasetçi takımı, Erbakan’ın Milli ve manevi hizmetlerini ve faziletlerini kıskandıkları için, O’nun aleyhinde kampanyalar başlatmışlardı!

“1970’lere kadar, ülkemizde ve İslâm dünyasında “Türkiye’de İslâm ve Müslümanlar” dendiği zaman, ağır şartlarda yaptıkları manevî cihad sebebiyle Nur Talebeleri ve Risale-i Nur akla gelirdi. Dindar kimlikli siyaset zuhur edince kafalar karıştı ve nazarlar kısmen ona çevrildi. Din adına ortaya çıkan siyaset, Süleyman Demirel liderliğindeki Demokrat güçlerin tek başlarına iktidara gelme yolunu daralttı ve demokrat olmayan siyasîlerin iktidar yolunu açtı, ülke karıştı ve Kemalist darbecilere inanılmaz fırsatlar ortaya çıktı. Onlar da darbeler yaparak hem ülkeye hem de din hizmetlerine telâfisi çok zararlar verdiler.”[3]

İşte bu ifadeler, “Erbakan bizim Dini istismar ve suistimal saltanatımızı yıktığı için O’na karşıyız…” itirafıydı.

Oysa pek çok ileri gelen Ağabeyler ve Nur Talebeleri de Milli Görüş’e katkı sunmuşlardı.

“Necmettin Erbakan ve bir grup arkadaşı dindar kimlikle, 26 Ocak 1970 yılında Millî Nizam Partisi’ni kurdu. Ne yazık ki bu partinin kurucuları arasında yer alan ve N. Erbakan’ı partiyi kurması için teşvik eden Ahmet Tevfik Paksu ve Hüsamettin Akmumcu gibi Nur Talebeleri de vardı. Merhum Zübeyir Gündüzalp bu işi haber alınca, temayüz etmiş saff-ı evvel ağabeyler ile bu mevzuu istişare etmiş ve yukarıda ismi geçen Nur Talebelerini yanına çağırarak ikaz etmiştir. Ancak bu ikazın gereği yapılmamıştır.”[4]

Hatta; “Bazı Nur Talebeleri güya Üstada ve Risale-i Nur’a sadâkat göstererek bütün darbelere, müstebitlere, özellikle 12 Eylül 1980 darbesine karşı açık ve cesur bir tavır koyarken, bazı ağabeylerin bulunduğu önemli bir Nur Talebesi grubu, darbecilerin korku ve tehdit vb. tuzaklarına düşerek, 12 Eylül 1980 darbesine taraftar olmuşlardır. Onlar bazı Nurcular ve ağabey takımı ‘Bu 12 Eylül harekâtı Malazgirt’ten, Niğbolu’dan, Mohaç’tan, Çanakkale’den daha ileridir’ diyerek onu övmüş ve sahip çıkmışlardır.”[5] diyenler de kendileri olmaktaydı.

Erbakan’ın Siyasi Cihadına, Haklı ve Hayırlı Programlarına Risale-i Nurlarda İşaret Olunmaktadır:

Siyasi, ahlâki, iktisadi ve hukuki bütün kurum ve kuralları bâtıl olan bir ortamda ve çoğunluğu cahil bırakılmış bir toplumda, din istismarı kadar, sahte ilim adamı ve "maneviyat kahramanı" olmak da kolaydır... Çünkü nasıl olsa "Karanlıkta kusurlar belli olmamakta, dadılarla cadılar birbirine karışmaktadır." Ve işte İslam güneşinin doğması ve Adil Düzen’in kurulması, en çok bu istismarcı yarasaların ve sahte din adamlarının huzurunu kaçırmıştır.

Bir uyarıcı ve kurtarıcının geleceğini bildikleri ve bekledikleri ve bunu zaten Allah'tan ısrarla istedikleri halde, özellikle "Kitap ehlinin ve dindar çevrelerin" tavrını şu ayetler ne güzel anlatmaktadır:

“(Kitap ehli olan dini cemaatlerle, biz de Allah’a inanıyoruz diyen putçu müşrikler) En güçlü yeminleriyle Allah’a kasem ettiler, şayet kendilerine bir nezir (uyarıcı ve Hakka çağırıcı) gelirse, herhangi bir ümmetten (ve kesimlerden) daha fazla (ve sadakatle Hakka ve) hidayete tâbi olacaklarına (ve O Elçiye sahip çıkacaklarına dair söz verdiler). Ancak, (o ısrarla istedikleri ve bekledikleri kurtarıcı ve) uyarıcı Zat kendilerine gelince (bu durum) onların nefretlerini artırmaktan (ve Hakk’tan uzaklaşmalarından) başka işe yaramamıştı.

(Üstelik) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp planlayarak (Elçiye ve Hakk davetçiye karşı çıkmışlardı). Oysa kötü niyetli hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmayacaktı. Onlar (kendileri gibi hile ve tuzak kuran) önceki kavimlerin kanunundan (ve onların çarptırıldığı cezadan) başkasını mı bekliyorlardı? (Veya hile ve hıyanetleri yanlarına kâr mı kalacak zannediyorlardı? Oysa) Allah’ın sünnetinde (ezeli adalet prensiplerinde ve hikmet projelerinde) asla bir değişme-başkalaşma bulamazsın ve Allah’ın sünnetinde (tabii ve takdiri yasalar sisteminde) kesinlikle bir sapma ve caymaya rastlayamazsın.”[6]

Evet işte tarih... Hz. Musa'nın şeriatını ihya ve icra etmek için geldiği halde, Hz. İsa'ya (AS) ilk düşmanlığı maalesef Yahudiler yapmışlardır.

Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin geleceğini ve hatta ismini ve işaretlerini bildikleri halde, ehli kitap O’na haset ve hıyanette bulunmuşlardır.

İslam tarihindeki mücedditlerin durumu da aynıdır.

Bir İmam-ı Azam Hazretlerine en büyük sıkıntıyı taklitçi ve taassupçu âlimler açmışlardır. Zalim idareciler tarafından dövülerek şehit edilmesi karşısında bile maalesef suskun kalmışlardır.

Ve asrımızda bir Bediüzzaman Hazretlerine ilk sahip çıkması gereken, medrese ve tekke ehli, maalesef "Nur’lardan" yararlanmaya ilgi ve ihtiyaç duymamışlar ve Hz. Üstadı şanlı mücadelesinde yalnız bırakmışlardır.

Ve yine Risale-i Nur pek çok yerde, Milli Görüş’ü işaret ettiği ve açıkça müjdelediği halde, Nurcu kardeşler bu davaya gerektiği gibi sahip çıkamamışlardır...

İşte “taassup inadı ve haset damarı psikolojisini” izah ve ifade eden ayet-i kerime:

“Kitap ehlinden çoğu, Hak (hakikat) kendilerine apaçık bir şekilde belli olduktan sonra, sırf nefislerini (kuşatan içlerindeki) kıskançlıktan dolayı, sizi imanınızdan (ve inandığınız davadan) döndürmeye çalışırlar.[7]

Evet, şahsen Milli Görüş Hareketi’nin ve Muhterem Liderinin, haklı ve hayırlı bir yolda olduklarına kanaat getirmemiz ve bu sahada çalışmaya karar vermemiz konusunda, Risale-i Nur’un işaret ve müjdeleri en büyük dayanağımız ve fikir kaynağımız olmuştur. Çünkü Üstad Hz.lerinin, "Batı (âlemi) fen ve sanayi silahı ile bizi istibdad-ı manevi (baskı ve esaret) altında eziyor. Onlara karşı maddi terakki ve sanayileşmek şarttır.”[8]

“İla’y-ı Kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakıftır. (Ekonomik yönden kalkınmaya bağlıdır)”[9] diye haber verdiği ağır sanayi ve ekonomik kalkınma hamlesini başlatan Milli Görüş’tür ve Erbakan’dır.

Risale-i Nur’larda “Nevi beşeri (insanlık âlemini) umumi felaketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe (komünistliğe ve anarşistliğe) sevk edip, terakkiyatı ve asayişi (çok yönden gelişmeyi ve genel huzuru) mahveden (her türlü haksızlık ve ahlâksızlığın) kökünü kesecek iki şeydir:

a- Vücub-u zekât,

b- Hurmet-i ribadır”,[10] diye anlatılan gerçeği; yani:

1- Sermaye ve üretimden alınacak tek cins vergi (zekât) uygulaması

2- Ve faizin her türlüsünün kaldırılacağı Adil Ekonomik Düzen Programları ile ortaya çıkan Milli Görüş’tür ve Erbakan’dır!

Bediüzzaman’ın (RA), “İnşaallah ileride Cemahir-i müttefika-i Amerika gibi, Cemahir-i müttefika-i İslamiye de meydana gelecektir.” (Hutbe-i Şamiye) diye işaret ve beşaret ettiği İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı gibi dayanışma unsurlarını savunan, İslam'ın birlik ve beraberlik şartlarını hazırlayan Milli Görüş’tür ve Erbakan'dır!

İşte bunun gibi, kesinlik derecesine ulaşan pek çok işaret gösteriyor ki Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, “ileride geniş dairede ve siyaset âleminde gelecek mesudane vaziyetler...”[11] diye müjdelediği ve o mutlu ve mesut gelişmelere zemin hazırlamakla görevli olduklarını söylediği hareket, Milli Görüş’tür ve Erbakan'dır.

Evet, tarih boyunca ehl-i kitabın ve dindar grupların yakasını bırakmayan "haset, inat ve taassup" damarı terk edilip, iz’an ve insaf ölçüleriyle dikkat edilse, bizim söylediklerimizin ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktır.

Bu konuyu Üstadımızın çok önemli bir tespit ve teşhisiyle kapatalım.

“Hiçbir fasık (günahkâr) yoktur ki, salih olmasını (kötülükten kurtulmasını) temenni etmesin. Ve amirini ve reisini (yöneticilerini ve hükümet yetkililerini) mütedeyyin (dindar ve dürüst) görmek istemesin. (Kalbinde imanı bulundukça, fasık bile olsa, herkes bunları mutlaka arzu eder.) İlla ki, eliyazübillah, irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yani (ancak Allah korusun, gizli bir dinsizlikle vicdanı bozulmuş olup) yılan gibi başkalarını zehirlemekten zevk alan (birileri ancak içkiyi, kumarı, faizi ve fuhşu yaygınlaştıran zalim zihniyetleri ve hain şahsiyetleri idareci seçip, milyonlarca insanımızın ekonomik ve ahlâki yönden sefalete sürüklenmelerine razı olabilir).”[12]

NURCULUK, toplumumuzda imani ve ahlâki disiplini ve sosyal düzeni sağlayan manevi Karakollar hükmündeki gönüllü hizmet kuruluşlarımızdandır!

Yüksek iman ve ahlâk esaslarımızı, ibadet ve istikamet sorumluluklarımızı ders veren Risale-i Nur eserlerini okuyup okutarak çok önemli ve verimli gayretlere vesile olmuşlardır, inşaallah olacaklardır… Ancak; “İstibdada karşıyız” gerekçesiyle, tüm Siyonist ve emperyalist merkezlerin ve işbirlikçi hainlerin yıkmaya çalıştığı Sultan Abdülhamid Han’a yönelik saldırıları… Bugünkü Kemalizm’in temelini oluşturan masonik İttihat ve Terakki Partisi’ne yıllarca destek çıkmaları… “Euzübillahi mineşşeytani ve siyaseti=Şeytandan Allah’a sığındığımız gibi, siyasetten de Allah’a sığınırız!” düsturunu sakız gibi çiğnemelerine rağmen hep Bâtıl ve tahripkâr masonların yan kuruluşları gibi çalışmaları… Ki bu mantık temelde de yanlıştır; çünkü siyaset: Hak ve adaletle toplumu yönetme sahasıdır ve Peygamberlerin ve Efendimizin san’atıdır… “Ehl-i Kitaptırlar, Komünizm’e karşıdırlar” gibi gerekçelerle, Haçlı Batı’ya, haddinden fazla itibar ve bağlılıkları ve hatta onlardan medet ummaları gibi vahim hatalara rağmen Bediüzzaman’ı -hâşâ- günahsız sayma ve her lafını ve tavrını kutsallaştırma ve masumlaştırmaları… Lafzen söylemeseler dahi, fikren ve fiilen böyle davranmaları elbette yanlıştır ve yanılgıdır.

Sürekli İHLAS ve UHUVVET (Kardeşlik) Risalesi Okuyan Nurcuların Enaniyet ve Siyaset Kavgaları!

Hz. Üstadın vefatından sonra Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini isterken, kimileri ise Said Nursi'nin en yakınlarından oluşan bir ‘İstişare Heyeti’nin kurulmasını ve bu “Ağabeyler Konseyi”nin hareketi yönlendirmesini uygun bulmuşlardı. Ama ağabeylerin çoğu dağılmıştı. Cemaatin işleri Zübeyir Gündüzalp’e ve onun yanında bulunan Mustafa Sungur, Mehmet Fırıncı, Bekir Berk gibi genç kuşağa kalmıştı. Bunlar Ağabeylerden sonraki ikinci kuşaktı. Son dönem Said Nursi’nin en yakınında olan ve bu yüzden saygı gören Zübeyir Gündüzalp, Said Nursi'nin yakınlarından oluşan ağabeyleri, cemaatin önde gelenlerini ve iddia sahiplerini bir araya topladı. Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi Nur cemaatinin ağabeyleri, içlerinde “en cevval ve en fedakâr” gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına oturtmuşlardı. Zübeyir Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları sonlandırmamıştı. Devlet tarafından Nurculara yönelik tutuklamalar, soruşturmalar sürerken, o dönemde sayıları 750 bini bulan Nurcular içinde liderlik yarışmaları da hız kazanmıştı.

Hüsrev Altınbaşak’ın, Zübeyir Ekibine Başkaldırısı!

Said Nursi Hz.lerinin sağlığında başlayan “Yazıcılar-Okuyucular” bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıkmıştı. Bu, cemaatte yaşanan ilk bölünme olarak anılacaktı. Bediüzzaman’ın ölümünden ve 27 Mayıs darbesinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da artmıştı.

“Yazıcılar”, Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup halini almıştı. Altınbaşak, “Üstad-ı Sanilik” (Said Nursi'den sonraki Üstad) ünvanını taşımaktaydı. Çünkü Said Nursi'nin ilk talebelerindendi ve Said Nursi'nin eserlerini Osmanlıca el yazısıyla yazarak çoğaltanların başındaydı. Zaten Nurculuk başlangıçta bu yolla yaygınlaşmıştı. Hüsrev, Tahiri, Hulusi Bey, (Süleyman Demirel’in de akrabası olan) İslamköylü Hafız Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında ‘Yazıcılar’ diye anılmaktaydı.

Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi ikinci kuşaktan Nurcular ise cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Said Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basmaktaydı. Bu nedenle onların adı da ‘Okuyucular’dı. Hüsrev Efendi, hem sonradan geldikleri için “onların kendisine tâbi olmasını” istemekte, hem de “yazma” işini bırakıp Latin harfleriyle kitap bastıkları için kızmaktaydı. Çevresindekileri, “Üstad-ı Sani” dedikleri Hüsrev Efendi'ye, zamanla “Ruy-i Zemin’in Halifesi” (Yeryüzünün Halifesi) diyenler bile çıkmıştı.

Bu iki önemli ayrılığın dışında, bulundukları bölgelerde kendi başlarında grup oluşturmak isteyenler de vardı. Asker kökenli Mehmet Kayalar, etrafında kendisi gibi “bu işin silahla-darbeyle yürütülebileceğine inanan” insanları toparlamaya çalışmıştı.

Bir başka aday Ankara'dan Said Özdemir olmaktaydı. Nurcular için önemli bir ağabey olan Said Özdemir, cemaat içinde oldukça etkili bir insandı. Daha sonra Nurculuğun “Tenvir” kolunu oluşturacak olan Said Özdemir'in Ankara'da etkin olduğu konuşulmaktaydı.

O dönemde Erzurumlu bir vaiz olan Fetullah Gülen de adını duyurmaya başlamıştı. Fetullah Gülen, Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı, Osman Demirci (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde cemaatle tanışmıştı. Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmalar yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamıştı. Hep ağlayan, hep Hz. Muhammed'i (SAV) ve O’nun döneminde yaşayan sahabeleri anlatan, bazen kendinden geçerek yaptığı konuşma tarzı ile dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Okuyuculuk, yazıcılık gibi tarzlardan ayrı olarak “hitabet” yoluyla etkili olmaktaydı. Açıkça Nurcu olduğunu söylemiyor, Nurcu ağabeylerin arasına fazla girmiyor, konuşmalarında Said Nursi'nin adını pek kullanmıyordu. Daha Edirne ve Kırklareli'nde iken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olma yolundaydı. Kendisini güya geleceğe yönelik insanlar yetiştirmeye adamıştı.

Daha o yıllarda, Fetullah Gülen’in dış güçlerle ve masonik mahfillerle irtibatını, karanlık ve kiralık kişilik yapısını ve din tahribatını açıkça konuşup yazan ve bu konuda “Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık” kitabını hazırlayan Üstadımız Ahmet Akgül’le birlikte Milli Çözüm Ekibi de nice saldırılara uğramış ve Ergenekonculuk’la suçlanıp tutuklanmıştı.

Bekir Berk’ten Altınbaşak’a Düdüklü Tencere ile Suikast Olayı!

Said Nursi'den sonra Nurcu hareketinin asıl liderliği Zübeyir Gündüzalp'in başında bulunduğu “Ağabeyler Konseyi”ne bırakılmıştı. Ama “Yazıcı Nurcular”ın lideri Hüsrev Altınbaşak onlara karşı çıkmakta, Zübeyir Gündüzalp'i “Nurculuğun rotasını saptırmakla suçlamaktaydı.” Ve onun bu katı tutumu endişe verici boyuttaydı. Cemaatin yara almaması için Hüsrev Altınbaşak ile görüşmek lazımdı, ama o görüşme taleplerine yanaşmayarak, “hainlerle görüşemeyeceğini” açıklamıştı. Zübeyir'e ve kendine ‘suikast düzenlediğini’ düşündüğü Bekir Berk'e kesin karşıydı. Bekir Berk'in Altınbaşak'a gönderdiği “düdüklü tencere evde patlayınca” Hüsrev Efendi, Bekir Berk'in kendisini yok etmek istediğine inanmıştı. Hüsrev Efendi ile yıllarca beraber olan ve ondan yazı dersleri alan Bayram Yüksel görüşmek istedi ama Hüsrev Efendi onunla da görüşmeye asla yanaşmadı. Israrlı görüşme talepleri artınca Hüsrev Efendi sadece Mehmet Kırkıncı Hoca ile görüşebileceğini aktardı ve Mehmet Kırkıncı Erzurum'dan Hüsrev Efendi'nin yanına vardı. Kırk senedir hiç dışarıya çıkmayarak Kur'an’ı yazma işini bitirdiğini, şimdi de Cevşen'i (Dua Kitabı) yazdığını söyleyen Hüsrev Efendi, Kırkıncı Hoca'yı dinledi ve “Ben onların hepsini reddettim” diyerek, Kırkıncı Hoca'yı da yanından kovup uzaklaştırdı.

‘Yazıcılar’ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir şahıstı. Onun etkisiyle ‘Yazıcıların’, Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıkları vardı. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi konumundaydı. Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine ziyarete çıktılar. Çoğu yerde dershanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar.

Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak ayırdı. Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağı’ndaki evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dershanelerin tespitleri hep bu evde yapıldı. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat bu evle anılarak “Kirazlı Mescit Cemaati” denmeye başlanmıştı.

Bu arada Milliyetçi Hareket Partisi de Hüsrev Altınbaşak'la görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcuların bir kısmı MHP'ye tam destek sağlamışlardı. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranmışlardı. Bunun dışında Alparslan Türkeş’in, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdığı konuşulmaktaydı. Türkeş'in Nurcular içindeki adamları Nur derslerinde “Başbuğ’un Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını” yaymaktaydı. Kastamonu’daki Rahmetullah Mehmet Feyzi Efendi’nin talebesi olduğunu söyleyen Müslüm Gündüz şarlatanı da MHP’lilerle sıkı fıkıydı.

Nurcuların İlk Siyasi Kitabı Türkeş’le İlgili Basılmıştı!

Zübeyir Gündüzalp, olanları duyunca, hasta halde olmasına rağmen Ağabeyler Konseyi'ni Kirazlı Mescit karargâhında topladı. Burada MHP'ye haddini bildirmek kararı alındı. Bekir Berk, “Onların gerçek yüzlerini teşhir edelim” diye çıkışmıştı. “Önce Türkeş'in geçmişinden başlarız işe. Demokrat Parti zamanında söylediklerini yazar, Menderes'e yaptıklarını anlatırız. Şamanistlerle, Kemalistlerle, Siyonistlerle olan ilişkilerini belgelerle gözler önüne sereriz.” açıklamasını yapmıştı. Araştırmayı Bekir Berk yapacak, yazıyı Mustafa Polat yazacaktı. Bekir Berk'in ismi milliyetçilerin, Mustafa Polat'ın ismi de Nurcuların üzerinde etkili olacaktı. Çalışmaların sonunda “Tarihi vesikaların ışığı altında İslami Hareket ve Türkeş” adlı bir kitap ortaya çıktı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşünüp davrandığı, Arapça ezana ve çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarılmıştı. Yani, güya “siyaset dışı” olduklarını söyleyen Nurcuların büyük kısmı, hem de basit ve fasit siyasetin birer figüranı olmaktan, maalesef hiçbir zaman kurtulamamışlardı!

Bu arada: İslami kaynaklardan; din istismarıyla ve münafıklık tavrıyla manevi, ahlâki ve ailevi tahribatlar yapacağı belirtilen ve SÜFYAN denen şahsın, hiç alâkası olmadığı halde Atatürk sanılması… Ve Atatürk düşmanlığı üzerinden ve demokratlık gerekçesiyle, güya Komünizm’e karşıymış diye FAİZCİ ve KAN EMİCİ KAPİTALİZMİN ahlâksızlık bataklığına kılıf olarak geçirilen göstermelik demokrasilerin meşrulaştırılmaya çalışılması…

Hatta Bediüzzaman’ın MEHDİ olduğu kanaatini kuvvetlendirmek için Mustafa Kemal’in DECCAL yerine konulması; ama asıl Deccalizm’in kendisi olan Siyonizm’e, ABD derin devleti olan Yahudi lobilerine ve onların içimizdeki işbirlikçisi parti ve hükümetlerine destek çıkılması…

“Her konuda Risale-i Nur bize yeterdüşüncesiyle; manasıyla Kur’an’ı, Hadis kitaplarını ve temel İslami kaynakları okumadıklarından, İslam’ın eksik anlaşılması ve Dinin muamelat=Şeriat kısmına gerek duyulmaması…

Bu gaflet ve cehaletle; “İşte ezan okunuyor, namaz kılınıyor, oruç tutuluyor… Dini kitaplar okunuyor. Daha ne istiyorsunuz?” marazlı mantığıyla, faizin, fuhşun, kumarın yaygınlaştığı, bütün kurum ve kuralların bâtıl esaslara göre ayarlandığı sistem ve hükümetlerden gayet memnun olunması ve hiç rahatsızlık duyulmaması…

Daha da beteri, bütün kurum ve kurallarıyla Kur’an’a, İslam’a, akla, vicdana ve bilimsel doğrulara dayalı, Hakka bağlı ve tüm insan haklarına saygılı ADİL BİR DÜZEN kurma, halkımızı Müslümanları ve tüm mazlumları bu zillet ve sefaletten kurtarma… Böylece İslami izzet, şevket ve hürriyete ulaşma amacı taşıyan en hayırlı girişim ve gayretlere “fesatlık, fırsatçılık, ucuz ve lüzumsuz kahramanlık!” gözüyle bakılması sonucu imanın özünden uzaklaşılması…

Ve bütün bu yanlış bakış açıları ve yararsız yaklaşımları nedeniyle, bilerek veya bilmeyerek Şeytanizm’in, Siyonizm’in ve Deccalizm’in zulüm ve küfür saltanatına katkı sunulması gibi haksızlık ve yanlışlıklardan da mutlaka kurtulmak lazımdır…

 


[1] 22 Ekim 2021 - Yeni Asya - İbrahim Ersoylu

[2] Tarihçe-i Hayat. Barla Kısmı

[3] 15 Ekim 2021 - Yeni Asya - İbrahim Ersoylu

[4] 08 Ekim 2021 - Yeni Asya - İbrahim Ersoylu

[5] 29 Ekim 2021 - Yeni Asya - İbrahim Ersoylu

[6] Fâtır: 42-43

[7] Bakara: 109

[8] Hutbe-i Şamiye

[9] Münazarat: 30

[10] İşaratül’ İcaz, sh. 48

[11] Kastamonu Lahikası, sh. 20

[12] Lemalar: 122

Makale Paylaşım Sayısı: 375

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR