Reklam
Reklam

TÜM OSMANLI PADİŞAHLARI VE FARKLI VASIFLARI (1)

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 37
ZayıfMükemmel 

 

TÜM OSMANLI PADİŞAHLARI VE FARKLI VASIFLARI (1)

      

İnsanlık tarihinde eşine az rastlanır bir cihan devletini ve İslam Medeniyetini kurmayı ve altı asırdan fazla üç kıtada adaletle hükümran olmayı başarmış Şanlı Osmanlı Padişahlarını kısaca anlatmakta fayda vardır. Müslüman Türk tarihinin yanı sıra dünya tarihinde de büyük yer kaplayan Osmanlı İmparatorluğu'nun öyküsü 1200’lü yıllara dayanır. Doğu’dan Batı’ya Kuzey’den Güney’e doğru Asya, Avrupa ve Afrika’ya ulaşan Osmanlı Devleti’nin padişah listesi de oldukça kabarıktır. Osmanlı padişahları sıralaması Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi ile başlayıp, padişah VI. Mehmed veya diğer adıyla Sultan Vahdettin ile son bulmaktadır. Yükselmeden sonraki dağılma dönemine kadar sürekli genişleyen Osmanlı’nın soy ağacı oldukça uzun sayılır. Uzun geçmişe sahip olması nedeniyle sırasıyla kuruluş, yükselme, gerileme ve dağılma dönemi olarak tarihe yansımıştır. Türk ve dünya tarihinde önemli imparatorluklar arasında yer alan Osmanlı Devleti 624 yıl hüküm sürmüştür. 1299 yılında Oğuz Türklerinden Osman Gazi tarafından Söğüt’te kurulmuştur. Kurucusu ve ilk padişah Osman Gazi iken son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin olmuştur. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Bizans İmparatorluğu'na son vermesiyle imparatorluk haline gelmiştir. Toplamda 36 padişah Osmanlı Devleti’ni yönetmiştir.

Sırasıyla Osmanlı Padişahları Şunlardır:

1- Osman Gazi (1299-1326), 2- Orhan Gazi (1326-1359), 3- I. Murad (1359-1389), 4- I. Bayezid (Yıldırım Bayezid) (1389-1402), 5- I. Mehmed (1413-1421), 6- II. Murad (1421-1451), 7- Fatih Sultan Mehmed (1451-1481), 8- II. Bayezid (1481-1512), 9- Yavuz Sultan Selim (1512-1520), 10- Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566), 11- II. Selim (1566-1574), 12- III. Murad (1574-1595), 13- III. Mehmed (1595-1603), 14- I. Ahmed (1603-1617), 15- I. Mustafa (1617-1618 / 1622-1623), 16- Genç Osman (1618-1622), 17- IV. Murad (1623-1640), 18- İbrahim (1640-1648), 19- IV. Mehmed (1648-1687), 20- II. Süleyman (1687-1691), 21- II. Ahmed (1691-1695), 22- II. Mustafa (1695-1703), 23- III. Ahmed (1703-1730), 24- I. Mahmud (1730-1754), 25- III. Osman (1754-1757), 26- III. Mustafa (1757-1774), 27- I. Abdülhamid (1774-1789), 28- III. Selim (1789-1807), 29- IV. Mustafa (1807-1808), 30- II. Mahmud (1808-1839), 31- Abdülmecid (1839-1861), 32- Abdülaziz (1861-1876), 33- V. Murad (30 Mayıs 1876-31 Ağustos 1876), 34- II. Abdülhamid (1876-1909), 35- Mehmed Reşad (1909-1918), 36- Mehmed Vahdeddin (1918-1922)

Osman Gazi (1299-1326)

Hem iyice zayıflayan ve laçkalaşan Selçuklu Devleti’nin işbirlikçi komutanlarıyla… Hem kendi ailesi ve yakın Türk beyleri içerisindeki fırsatçı fesatçılarla… Hem Haçlı tekfurlarla, hem vahşi ve zalim Moğollarla ayrı ayrı ve yıllarca akılcı ve kararlı bir mücadeleden sonra Osmanlı Devleti’ni kuran ve asırlardır hayırla ve hayranlıkla anılmayı hak kazanan kutlu bir kahramandır.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258’de, Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, Annesi Halime Hatun’dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaşlıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi. Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Gazi, 1281 yılında Söğüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Osmanlı’nın manevi mimarlarından Gönül Sultanı Şeyh Edebalı’nın damadıydı. Ardından aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Gazi doğdu. Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu büyük mücahit Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından ölüp bu dünyadan ayrıldı.

Orhan Gazi (1326-1359)

Orhan Gazi, 1281 yılında doğdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aşiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatun’du. Orhan Gazi, sarı sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. Yumuşak huylu, merhametli, fakir halkı seven, ulemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaşa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiş bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoşlanırdı. Orhan Gazi, Babası Osman Gazi’nin 1326’da vefatı üzerine beyliğin başına geçti. Orhan Gazi, 1346’da Bizans İmparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur’unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra bu hanımın adı Nilüfer Hatun olarak değiştirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti’nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doğmuşlardı. Yüz kadar kaleye hâkim olan Orhan Gazi, zamanın çoğunu bu kaleleri dolaşarak geçirirdi. Bir seyyahın dediğine göre hiçbir şehirde bir aydan fazla durmazdı.

I. Murad (1359-1389)

Sultan Birinci Murad, 1326’da, Bursa’da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans’a bağlı Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, değirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti. Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. İlk eğitimini, annesi Nilüfer Hatun’dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa’ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.

Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandı. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dâhi bir asker ve devlet adamıydı. “Derviş Gazilerinin, Ermiş Şeyhlerinin Sultanı Murad Gazi” diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca planlı ve programlı hareket etti. Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi’ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiği yerlerde yaşayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren “Murad Hüdavendigâr” diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek şehit olmuşlardı (1389).

I. Bayezid - Yıldırım Bayezid (1389-1402)

Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatun’dur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu. Girdiği savaşlarda gösterdiği cesaretten ve çok hızlı hareket etmesinden dolayı ona ‘Yıldırım’ lakabı takılmıştı. Çocukluğunu Bursa Sarayı’nda kardeşleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eğitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. Gençliğinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr’ın vasiyeti gereği 1389 yılında padişahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.

O sırada, Sırbistan’ın başında, Kosova Savaşında ölen Kral Lazar’ın oğlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaşması için geldiği Edirne’de kız kardeşi Maria’yı Bayezid’e nikâhladı. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluğu kuruldu. Yıldırım Bayezid, Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’nda aşırı özgüven ve tedbirsizliğinin neticesi ve bazı beylerin ve destek birliklerinin hıyaneti sebebiyle yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti. Yıldırım Bayezid şiirlerinde “Yıldırım” mahlasını kullanırdı. “Ehl-i hicrana fitne-i ağyar / Ortada bir bahanedir sandım.” Yani; “Vatanından ve yuvasından ayrılıp esir tutulanlara, başkalarının fitnesi ve hakareti çok ağırmış; Ama başıma gelmeden önce bu tür sızlanmaları bir bahane sanırdım” dizeleri ona aittir.

I. Mehmed (1413-1421)

Sultan Çelebi Mehmed, 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanoğulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanaklı ve geniş göğüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. Güreş yapar ve çok kuvvetli yay kirişlerini bile çekebilirdi. Padişahlığı süresince bizzat yirmi dört savaşa katılan Çelebi Mehmed, bu savaşlarda kırka yakın yara aldı. Başında kullanmış olduğu sarık, altın işlemeli kavuğu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi. Sultan Çelebi Mehmed Müslümanlara karşı göstermiş olduğu adaleti, aynı zamanda Hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve stratejistti. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra babası tarafından Amasya sancak beyliğine tayin edildi ve bu sırada devlet işlerini öğrendi.

Babası Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle başlayan Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir. Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421’de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı padişahları arasında ölümü gizlenen ilk padişah o idi. Cenazesi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi. Çelebi Mehmed de avcılığa meraklı birisiydi. Nitekim Edirne’de bir av partisi sırasında yaban domuzu kovalarken attan düşüp vefat ettiği bilinmektedir.

II. Murad (1421-1451)

Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadiroğulları’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doğan burunlu ve güzel yüzlü bir Padişahtı. Çok güzel konuşurdu. Kendisinin en büyük mutluluğu, Fatih Sultan Mehmed gibi eşine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı. Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayı arzu eden, fakat gerektiği takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir şeyden yılmayan bir kişiliğe sahipti. Avrupalılar, onun, istediği takdirde bütün Avrupa’yı fethedebilecek bir kimse olduğunu kabul etmişlerdi. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir şan ve şerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazanabildi. Dindar, âdil ve lütufkâr bir padişah idi. Çocukluğu Amasya’da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşına yeni girmişti.

Fatih Sultan Mehmed (1451-1481)

Hz. Peygamberimizin (SAV): “Konstantin (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır. Onu alacak emir (sultan) ne güzel bir komutandır ve onun askeri ne güzel asker konumundadır” müjdesine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdiği âlimlerden biriydi. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapçaya çevrilmiş olan felsefî eserleri okuyup incelerdi. 1466 yılında Batlamyos Haritası’nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırıverdi. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onların eser vermesini teşvik ederdi. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a davet etti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini çizdirdi.

Fatih Sultan Mehmed: “Ey Konstantiniyye; ya sen beni alırsın, ya ben seni alırım.” diyerek kararlılığını göstermişti.

Fatih, Bizans elçisine: “İmparatorunuza söyleyin, şimdiki Osmanlı padişahı öncekilere benzemez. Bizim gücümüzün ulaştığı yerlere sizin imparatorluğunuzun hayalleri bile ulaşamaz.” diyecek bilge bir yiğitti.

Fatih: “Yapmak istediğimi sakalımın bir teli bilseydi sakalımın o telini hemen koparır yakardım” diyecek kadar tedbirliydi.

Fatih Sultan Mehmed, ilk padişahlığı sırasında, Haçlılar onun tecrübesizliğinden yararlanmak isteyince, babası II. Murad’a şöyle demişti: “Baba eğer padişah sizseniz, geliniz ve ordunun başına geçiniz, yok eğer padişah ben isem, size emrediyorum geliniz ve ordunun başına geçiniz!”

Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça titiz ve dikkatli davranırdı. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerlerine cesaret ve metanet kazandırırdı. 20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını hak etmişti. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan” olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Osmanlı hükümdarı idi. Orta Çağ’ı kapatıp, Yeni Çağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı tedavi görürken, Yahudi asıllı doktoru Yakub’un özel bir karışımla zehirlemesi sonucu 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. Onun Roma’yı da fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği çeşitli kaynaklarda geçmektedir.

II. Bayezid (Sofu) (1481-1512)

Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralık 1448’de, Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı. Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hoşgörülü bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid’e iyi bir eğitim verdi. Ona devrin en meşhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.

Sultan İkinci Bayezid, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı. Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî (Veli-Sofu Bayazid) denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.

Arapça ve Farsça’yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512’de yönetimde zafiyet gösterdiği ve fesat şebekelerinin cesaretlendiği gerekçesiyle oğlu Yavuz Selim’in ve askerlerin baskısı üzerine padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512’de vefat etti.

Yavuz Sultan Selim (1512-1520)

Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğulları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu ama adaletli bir padişahtı. İyi bir eğitim gördü. Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.

Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazı bir kişiliği olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti: “Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin” Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.

Yavuz Sultan Selim; “Devletleri yıkan tüm hataların altında, nice gururun gafleti yatar”,Bu dünya 1 padişah için büyük, 2 padişah için küçüktür.” diyebilen bir büyük şahsiyetti. Geceleri yalnızca 3-4 saat uyuyan Yavuz Sultan Selim, diğer zamanında ise bol bol okuyup yazdığı bilinirdi.

Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara: “Sakalımı ele vermemek için kesiyorum” dediği rivayet edilir. 22 Eylül 1520’de, “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif tilavet etmekteydi. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirmişlerdi. Yavuz Selim’in 8 yıllık padişahlığının yarısı; sarayından, saltanatından ve istirahatinden uzak at sırtında ve cihat meydanlarında geçmişti. Aziz Milletimizin ve İslam Ümmetinin doğru itikat ve istikamet üzerinde, birlik ve dirlik içerisinde huzurlu bir hayat sürmeleri için var gücüyle mücadele etmiş, Şiilik inancını siyasi işgallerine alet eden İranlı Safevi Şah İsmail’in planlarını bozuvermişti.

Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566)

Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı. Kanûnî Sultan Süleyman dönemi, Türk hâkimiyetinin doruk noktasına ulaştığı muhteşem bir devir olmaktadır. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil aldı. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına yollandı; Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da eğitim aldı. On beş yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarkî Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancak beyliğine görevli kılındı (1509). Yavuz Sultan Selim’in, 1512’de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekâlet etti ve arka çıktı. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520’de, yirmi beş yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine ve liyakatlerine göre görev verirdi. Sigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmiş bir yaşında vefat etti. Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icat etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir padişahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır. Kanuni, kararlarının ve icraatlarının İslam’ın adalet esaslarına uygun olup olmadığını, devrin şeyhülislamları olan Zenbilli Ali Efendi ve Ebussuud Efendi gibi ulemaya ve Yahya Efendi gibi Allah dostlarına sorar, onların tenkit ve tekliflerini hesaba katarak davranırdı.

Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, “Arslan öldü, yerine kuzu geçti” diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar. Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,

Olmaya baht ü saadet, dünyada vahdet gibi”

Yani: “İnsanlar nazarında, Padişahlık, Sultanlık, Başkanlık, Komutanlık ve yüksek bürokratlık oldukça itibar olunan ve arzulanan şeylerdir. Oysa bütün bunların hiçbiri, insanın sağlık ve afiyet içinde olması kadar önemli ve değerli değildir.”

Çağının en şık giyinenlerinden olan Kanûnî Sultan Süleyman, görünümüne önem verirdi. Mücevherlere olan ilgisi söylenirdi. Babası gibi o da kuyumculuğa meraklı birisiydi. Kanûnî Sultan Süleyman; “Bugün yabancılardan para alan, yarın emir alır.” demiştir.

II. Selim (1566-1574)

Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524’te, İstanbul’da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır. Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaşlı ve sarışındı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı. “Sarı Selim” olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken babası Cihan Padişahı Kanûnî Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak bilinirdi. Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî’ye göre oldukça zayıf bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. Sekiz yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat edip ahirete uğurlanmıştır. Ayasofya’ya defnedilen Sultan İkinci Selim, İstanbul’da ölen ilk Osmanlı padişahıdır.

Sultan İkinci Selim’in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasî çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmed Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve on beş yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu. Sultan İkinci Selim, babası Kanûnî Sultan Süleyman’dan 14.892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.151 km2 olarak bırakmıştır. Yani her şeye rağmen onun döneminde Osmanlı sınırlarında artış yaşanmıştır. Edirne’deki Selimiye Camii şaheserini, 1569-1575 arası Mimar Sinan’a yaptırmıştır.

İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Şaheser beyitlerinden biri şudur:

“Biz bülbül-i muhrik-i dem-i şekvayi firakız

Ateş kesilir geçse, saba gülşenimizden”

Yani; “Biz, ayrılık ve hasret şikâyetinden dolayı, nefesi ve inlemesi, çevresini yakıp kavuran bülbül gibiyiz. Öyle ki, gül bahçemizden, serin ve tatlı saba meltemi bile geçse, ısınıp ateş kesilir…”

III. Murad (1574-1595)

Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın Bozdağ Yaylası’nda dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi aslen Venedikli’dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi. Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi derecede öğrenmişti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancak beyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancak beyliğine getirildi.

Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa’da devrin en değerli âlimlerinin derslerine devam etti. Osmanlı Padişahları içinde en âlim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işleriyle fazla ilgilenmedi. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu’nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Üçüncü Murad’ı dışarıdan idare tarzı ve dolaylı yönetme anlayışı büyük rol oynamıştır. Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul’dan hiç çıkmadı ve maalesef bazen saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii’nin avlusuna defnedildi. III. Murad’ın ağzından neredeyse hiç “Hayır” sözü çıkmazdı ve her şeye “Evet” derdi.

Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına gelmişti. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15.162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2’ye çıkarıverdi. İngilizlerle de dostâne ilişkiler geliştirildi. İlk İngiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceği haçlı ittifakına karşı Protestan İngiltere ile ilişkilere önem verdi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet işlerini genellikle Sokullu’ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet işlerine çokça karışmaya yöneldi ve bu durum, Sokullu’nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.

III. Mehmed (1595-1603)

Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566’da, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed’e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü’t-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi’den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583’te Manisa sancak beyliğine atandı. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa’dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da, Osmanlı tahtına geçip yönetimi devraldı. Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve emrinden çıkmazdı. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurmaya başladı. Bazı konularda Padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Sultan Üçüncü Mehmed dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlamaktadır. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilip kalırdı. Anadolu’da çıkan Şii-Alevi, Celâlî isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bırakırdı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırmıştı.

I. Ahmed (1603-1617)

Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. İyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsçayı mükemmel derecede öğrenmişti. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed’in vefatı üzerine 21 Aralık 1603’te, Eyüb Sultan’da kılıç kuşanarak tahta geçti. Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı. Sultan Birinci Ahmed’in hayatında on dört sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında Padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncü sırasındadır. İstanbul’daki meşhur ve muhteşem Sultanahmet Camii’ni, 1. Ahmed, Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırmıştır. (1609-1616)

Dindar bir padişah olan Sultan Birinci Ahmed’in Hz. Muhammed’e olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, O’nun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:

“N’ola tâcım gibi başımda taşısam dâim,

Kadem-i resmini ol Hazreti Şâh-ı Resûlün…

Gül-i gülzârı nübüvvet, o kadem sahibidir kim,

Ahmed durma yüzün sür, kademine ol gülün”

Yani; “Keşke taç gibi, sürekli başımda taşısam, Hz. Peygamberin ayak izinin resmini, ki o kutlu ayağın sahibi peygamberler bahçesinin seçkin gülüdür!”

Sultan Birinci Ahmed, yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım’ı 22 Kasım’a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti.

I. Mustafa (1617-1618 / 1622-1623)

Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli ve şüpheci bir yapıya kapılmıştı. Çünkü Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed’in padişahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşamış ve bunalmıştı. O devirde bu tür tedbirler gerekli sayılmıştı. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler “izale” olunuyor veya bir odaya kapatılıyordu. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede bazı dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal edilmiş yani tahttan indirilmesi kararlaştırılmıştır. Sultan Genç Osman’ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmişse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliği nedeniyle tekrar tahttan indirilmek zorunda kalınmıştır. Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır. Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermekten çok hoşlanırdı. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için gizlice para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kur’an-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini açıklamıştı.

Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan alındı. Fetvanın gerekçesi olarak da “Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı” vurgulanmıştı. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayı’nda vefat etti.

Osmanlı’da çok ciddi, disiplinli ve düzenli bir bürokrasi ve yönetim teşkilatı kurulduğundan ve ilim adamları hukuka aykırı uygulamaları hemen uyardığından dolayı padişahların bazı zaafları ve yetersiz vasıfları ülkede önemli bir sıkıntıya yol açmazdı.

Genç Osman (1618-1622)

Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum’dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar iyi öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı. Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar padişahların yaptığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin ve Pertev Paşa’nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu. Kendisine planlarını uygulayacak liyakatli ve birikimli bir sadrazam bulamamıştı. İyice kontrolden çıkan ve sık sık isyana kalkışan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırma ve yerine düzenli disiplinli bir ordu kurma kararı almıştı. Bunu anlayan Yeniçeri ağaları tarafından tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahttan indirilip, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.

Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki başarısız ve başıboş üst düzey yetkilileri değiştirip önemli ıslahatlar yapan, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.

Makale Paylaşım Sayısı: 282

SON YORUMLAR