ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün5554
mod_vvisit_counterDün3688
mod_vvisit_counterBu Hafta30437
mod_vvisit_counterGeçen hafta54342
mod_vvisit_counterBu Ay171195
mod_vvisit_counterGeçen Ay208459
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar17303794

IP'niz: 3.238.7.202
Bugün: 24 Şub 2021

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12384347

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

AA 150X
KT 150X
IY 150X
EIA 150X
 ADIL DUZEN 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

 

Reklam
Reklam

BİRLİKTE YAŞAMA SANATI VE Barış ve Bereket Nizamı

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

Sosyoloji ve Siyaset biliminin üstatlarından sayılan ve kitapları Batı Üniversitelerinde asırlar boyu ders kitabı olarak okutulan Müslüman Bilgin İbni Haldun meşhur Mukaddime’sinde: “İçtimai (sosyal) hayat, insanlar için zaruri bir ihtiyaçtır. Batılı filozoflar bu gerçeği “insan tab’an (fıtrat olarak) medenidir (yani toplum düzeni içinde ve birlikte yaşamaya müsait yaratılmıştır)” ibaresiyle anlatmaktadır. Her işi ve takdiri mükemmel olan, noksanlık ve yanlışlıktan uzak bulunan Allah’u Teala Hz.leri, insanı ancak (yiyecek ve içecek) gıdalarla hayatını sürdürecek, varlığını ve bekasını temin edecek, barınma ve korunma ihtiyaçlarını giderecek fıtrat ve fırsatlarla yaratmıştır. Bu “sevki tabii (doğal yönlendirme) ile insan yiyecek, içecek ve giyeceklerini elde etmek; kendisini ve ailesini diğer ihtiyaçlarını gidermek üzere toplu halde yaşamak ve başka insanlarla yardımlaşmak zorundadır”[1] tespitinde bulunmaktadır.

“Ey insanlar, gerçek şu ki, Biz sizi bir tek erkek ve dişiden (Hz. Adem ile Havva’nın neslinden) yarattık ve biri birlerinizi (daha kolay) tanıyıp tanışmanız (farklı yetenek ve marifetlerinizden yararlanıp yardımlaşmanız) için sizi (ayrı) kavim ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en ekrem (değerli ve derecesi yüksek) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvada (kötülükten sakınma ve iyilikleri arttırma konusunda) en ileride olanınızdır” (Kur’an, Hücurat: 13) ayetleri de bu gerçeğe işaret buyurmaktadır.

“Göklerin ve yerin yaratılması ile, (İnsan olarak) dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması (yani insanların farlı renk ve tiplerde olmaları, ayrı dilleri konuşmaları, değişik kabiliyet ve karakterlere sahip bulunmaları) Allah’ın ayetlerinden (kudret ve hikmet alametlerinden) sayılmıştır”. (Kur’an: Rum Suresi 22. Ayet)

İslam’da soy-sop ayrıcalığı bulunmadığı; herkesin inancı, insanlığı aklı ve ahlakı ölçüsünde kıymet kazandığı Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır:

“Allah buyurdu ki: Ey Nuh, (boğulmaktan kurtarılmasını istediğin oğlun) kesinlikle Senin ehlinden (aile üyelerinden) değildir; çünkü o salih olmayan bir iş (üzerindedir, inkârcı ve isyancı birisidir)”. (Hud Suresi 46. Ayet)

İslam Dini, temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını tanıyıp kollama noktasında, insanları dinlerine, düşüncelerine ve kökenlerine göre ayırmamıştır.

“İşlediği bir cinayete veya yeryüzünde (ülke düzeninde) fesatçılık etmeye (anarşi ve bozgunculuk yürütmeye) karşılık olarak (mahkeme kararıyla idam edilmesi dışında) kim ki herhangi bir nefsi (insanı haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları katletmiş gibidir. Kim de bir insanı (böyle bir zulümden ve ölümden) kurtarıp (hayata döndürürse) sanki bütün insanları diriltmiş gibidir” (Kur’an-Maide Suresi Ayet: 32) ayetinde, mazlumen (haksız yere ve nefsi-şeytani dürtülerle) öldürülenin; dinine, mezhebine, kavmine, rengine, etiketine bakılmayıp sadece “İNSAN” olması yeterli sayılmış ve hayatına-huzuruna kastedilmesi haram kılınmıştır.

“Kur’ana göre, zalim’ler dışında hiç kimseye peşin yargılarla düşmanlık yapılmayacak” (Bakara: 193. ayet) başkalarına zulmeden kişilerin de Müslüman, Hıristiyan, Yahudi veya Putperest olduğuna bakılmaksızın cezalandırılacak ve kötülüklerine engel olunacaktır. Böylece “yeryüzünde fitne-fesat (anarşi, haksızlık ve ahlaksızlık) kalmayıncaya kadar, zalim ve hain kâfirlerle çarpışılacaktır”. (Bakara:193 ayet başı)

İslam Peygamberi ve İnsanlığın Son Kurtuluş Rehberi Hz. Muhammed (SAV) şöyle buyurmaktadır.

“Ey insanlar, dikkat edin; Rabbiniz aynıdır, (ortak) atamız (Hz. Âdem) aynıdır. Takva (kötülükten sakınma ve hayırda yarışma) dışında Arap’ın Arap olmayana, başkalarının Araplara ve beyazların siyahlara herhangi bir üstünlüğü bulunmamaktadır” (İbni Hambel V.411) Çünkü bütün insanlar ya dinde kardeşimiz, ya da yaratılış itibariyle eşitimiz sayılmıştır.

İslam’da zorunlu durumlarda, ülke ve bölge barışını koruma amacıyla savaş (cihat) ve Milli Savunma elbette meşru ve makbul sayılmasına rağmen, temel insan haklarına saygı çerçevesinde ve çok yüksek ve örnek bir şefkat ve merhamet ölçüsünde; savaş konumunda bile “çatışmaya katılmayan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, sivil ve savunmasız halklara, hayvanlara, ağaçlara, ekin tarlalarına, binalara ve özellikle ibadethane olan kilise ve havralara asla dokunulmayacağı… Ve esir alınan ve yaralanan düşman askerlerine, kesinlikle işkence ve hakarete maruz bırakılmayacağı, tam aksine her türlü ihtiyaçlarının karşılanıp tedavilerinin yapılacağı” konuları tarihte ilk defa hukuki ve insani kurallara bağlanmış ve Müslüman bilginler bugün bile herkesi hayran bırakan çok kapsamlı ve detaylı Savaş hukuku kitapları hazırlamıştır.

Sosyal Toplulukların Oluşması:

Ortak amaçlar ve ihtiyaçlar çerçevesinde, anlaşmış kurumlaşmış ve kalıplaşmış davranış şekilleri toplum adı verilen varlığı bir bütün haline sokmaktadır. Demek ki, toplumun oluşabilmesi için üyeleri arasında belli bir ilişki, işbirliği ve iletişim sisteminin bulunması şarttır. Huzurlu bir toplumda bütün üyeler (bireyler-aileler, kesimler) belirli, geçerli, gerekli ve gerçekçi (rasyonel ve ortak) amaçlara ve birlikte barış içinde yaşama arzusuna sahip olmalıdır. Genel düzene ve çevreye uyum sağlanması ve mevcut toplumsal yapının sağlamlaştırılması için, farklı ve aykırı kesimlerin karşılıklı insan haklarına saygılı olma olumlu yaklaşma ve uyum içinde yaşama duyarlılığı şarttır. Bir toplumda ortak davranış ve dayanışma esaslarının, anlaşılır ve uygulanır olması için bütün üyeler (en azından büyük çoğunluk) tarafından amaç birliğine varılması ve konsensüs sağlanması kaçınılmazdır. Hedef ve amacı belli olan “sosyal davranış” başkaları ile birlikte gerçekleştirilmiş davranış olduğundan başka şahıs ve grupların nasıl bir tavır ve yaklaşımdan memnun kalacağının hesaba katılması toplumun görevleri arasındadır.

Çünkü bir toplumda hem sosyal pozisyonların kıtlığı, hem de şahısların karakter ve yeteneklerinin farklılığı bir “ortak amaçlar doğrultusundaki” genel kuralları (kanun ve yasaları) ve müşterek sorumluluk bilinciyle gereken “rol ahlakı”nı zorunlu kılmaktadır. Bunları şu şekilde özetlemek mümkündür:

a) Fertlerin ortak amaçlar arasından herhangi birini, kendi özel durumuna göre ve belli ölçüde seçme şansı vardır. Burada olgusal olarak “sosyal hürriyeti” öğrenme imkânı doğmaktadır. Bu durum bir yandan sosyal ihtilaf ve çatışmaları ve ağır sosyal baskıları hafifletirken, diğer yandan herkes tarafından toplumda tanınması ve bilinmesi gerekli belli genel hedeflerin de korunmasını sağlamaktadır.

b) Bir toplumda insani ihtiyaçlar doğrultusunda, olumlu ve ortak amaçların çoğaltılması, bunlara saygı duyulup sahip çıkılması ve iletişim sistemi vasıtasıyla yeterli ölçüde genelleştirilmiş ve yaygınlaştırılmış olması zorunluluğu vardır. Diğer bir ifade ile sosyal aktivitelerin insani ve ahlaki olması için açık ve tanınmış olması lazımdır.

c) Diğer yandan bir toplumun üyelerinden bir kısmının amaç ve arzularının ve rol ahlaklarının olağan dışı bir takım saplantılara kayma ihtimaline karşı da yeterli ve gerekli tedbirler alınmalı, toplumun yozlaşmasına ve yobazlaşmasına fırsat tanımamalıdır.

d) Toplum; kendine özgü (milli) sistem ve yöntemlerle doğal ve sosyal hayatı tıkayan ve ortak sorumluluklardan kaçan kimseleri ve kesimleri ortaya çıkarmak ve kangrenleşmeyi ortadan kaldırmak zorundadır.

e) Artık fertlerin sosyal rolleri ortak görev ve hedefleri genel bir davranış yapısına kavuşturulmalı böylece farklı din ve düşünceden, ayrı kültür ve kökenden insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşama şartları oluşturulmalı ve bu Adil bir Düzen-devlet eliyle olgunlaştırılıp uygulanmalıdır.

f) Çünkü bir toplumda amaç farklılıkları, çıkar çatışmaları ve rol anlaşmazlıkları ortaya çıkarsa, adalet ve meşruiyet çerçevesinde ve konsensüs kurallarına göre, bu tür anlaşmazlıkları çözecek bir takım mekanizmalara sahip olma zorunluluğu vardır, devlet ve düzen bu nedenle şarttır.

Bir toplumun kendisine yön belirleme ve ortak hedeflere erişme çerçevesinde, rasyonel (kanuni) kurallar yanında manevi ve metafizik hedeflerin (değerlerin) de burada vurgulanması ve herhalde hesaba katılması şarttır. Din, mezhep, meşrep, ideoloji gibi değer ve dinamikler, çok önemli denge unsurlarıdır.

Aynı ülkede, aynı bölgede ve bütün yeryüzünde, birlikte ve barış içerisinde yaşamayı öğrenmek bir sanattır ve bu sosyolojik-psikolojik bir ihtiyaçtır.

Her insan; toplum içinde birlikte yaşama zorunluluğu nedeniyle ekonomik, sosyolojik, politik ve psikolojik ilişkilerin giderek artması ve rayına oturması yönünde sorumluluk altındadır. İnsan (birey) ekonomik, sosyal politik ve kültürel ilişkilerin oluşturduğu yapının zorunlu bir öğesi olduğundan uzun süre bu yapının dışında kalamayacaktır. Aksi halde tıpkı balarısının uzun süre kovanın dışında kalması halinde giderek çelimsizleşmesi ve sonunda ölmesi gibi bir durumla karşılaşacaktır.

İşte bireyler, toplum yaşamında oluşan bu ilişkiler ağı içinde özellikle ve kaçınılmaz bir biçimde siyaset ile çevrelenmiş durumdadır. Bu çevrelenme; toplum yaşamının devamlı ve düzenli yürümesi, sosyal etkinlik ve beraberliğin kesiksiz sürdürülebilmesi, toplumdaki ilişkileri düzenleyen ortak davranış kalıplarının belirlenmesi ve bireylerin bu ortak kalıplara uyum göstermeleriyle olanaklıdır. Kuşkusuz, bu uyum toplumda bir yapılaşmaya ve kurumsallaşmaya yol açmaktadır. İnsanın, sosyal ve siyasal bir yaratık olarak toplum içinde oluşturduğu ilişkiler ağı, yaşadığı ortamın bir işlevi olduğundan ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel çevre büyüyüp genişledikçe, toplumsal yapılaşma da bu oranda güçlenip yaygınlaşır.

İnsan, varlığını ve dinamizmini toplum içinde devam ettirirken; toplumdaki hakların, özgürlük alanlarının ve ortak yaşamın temel koşulu olan iktidara zorunlu olarak bağlıdır. Her toplumda geçmişte olduğu gibi günümüzde de, gerektiğinde fiziki ve zorlayıcı gücü kullanabilecek iktidarın, diğer bir deyişle yöneten-yönetilen ilişkisinin varlığı kaçınılmazdır. Toplumda iktidar (Devlet ve hükümet imkânı ve kurumları); şahısların, grupların ve oluşumların yaşamasını sağlayan sosyal hayatın sigortası sayıldığından, devlet ve hükümet imkânından, yani iktidardan yoksun bir toplumun varlığı ve ayakta kalması olanaksızdır.

Bu nedenle “iktidar bilimi” şeklinde de tanımlanan “siyaset stratejisi” günümüzde daha bir önem kazanmıştır. Batılılara göre iktisat biliminin dayandığı temel nokta; toplum yaşamında insanın ihtiyaç ve ihtiraslarının sayısız ve aşırı olmasına karşılık bunları karşılayacak kaynakların sınırlı olmasıdır. Sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçlara dağılımı yapılırken Marksist yaklaşıma göre sınıflar arasındaki sürtüşme, çekişme ve mücadeleler siyasal sorunların oluşmasına neden olmaktadır ki bu yaklaşım sakattır ve yanlıştır. Bu bozuk felsefe, insanı maddi ihtiyaç ve amaçlardan ibaret bir MAKİNA saymakla yanılmaktadır. Evet, siyasal sorunlar herkesin sorunu olduğu gibi herkesin sorunu da siyasal sorun niteliğini taşımaktadır. Sokaktaki fertlerden en üst düzey yöneticiye kadar herkesin siyasal sorunlarla ilgilendiği ve bu sorunlar üzerinde görüşlerini dile getirdiği bilinen ve gözlenebilen gerçekler arasındadır. Ancak insanın maddi yapısı ve ihtiyaçları yanında, manevi dünyası ve ulvi amaçları da mutlaka hesaba katılmalıdır. Bu nedenle toplum içinde herkesi ilgilendiren sorunlar, doğrudan veya dolaylı olarak siyasal iktidarla bağlantılı şahısların ve grupların etkileşmeleriyle sosyal ve siyasal sistemi oluşturan eylemlere neden olmaktadır ve bu eylemler siyaset biliminin inceleme alanını oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi toplum içinde iktidarın siyasallaşması ve belirli bir ölçüde kurumsallaşması sonucu devlet oluşmaktadır. Toplumda hiyerarşi piramidinin tepesine oturmuş en etkili ve en yetkili kurum olan devlet, tüzel kişi niteliği taşımaktadır. “Devlet iktidarı” siyasal bir yapıdır. Bu iktidarın kimlere ait olacağı, kimler tarafından ve nasıl kullanılacağı; bu iktidarı sınırlayan yani vatandaşların hak ve hürriyetlerini koruyan başlıca kurumlar ve kurallar iktidar organlarının birbirleriyle ve yönetilenlerle ilişkilerindeki esaslar ve kurallar ülkenin siyasal yapısını ve standardını şekillendirmiş olmaktadır. Bu yapının hukuksal çerçevesini anayasalar belirlemiş olmaktadır. Ve anayasalar halkla iktidar (Devlet ve kurumları) arasındaki ortak konsensüs metinler konumunu taşımaktadır. Çünkü siyasal olgu, tanımı gereği, dinamik bir olgu olduğundan sosyolojik ve normatif hukuk yanıyla bir bütün oluşturmaktadır.

Bütün toplumlarda devlet kavramının ve kurumlarının giderek çeşitlenip arttığı; devletlerin zaman süreci içinde pasif rolden aktif role taşındığı somut bir gerçeklik sayılmaktadır. Ancak günümüzde Gizli Dünya Devleti olan Siyonizm'in sömürü ve hâkimiyet aracı olan faizci kapitalizmin “özelleştirme” kılıfı altında devletin ekonomik rolünü dolayısıyla siyasi güç ve kontrolünü azaltmak eğilimi giderek artmakta ve bütün insanlık ırkçı emperyalizmin demokrat köleleri konumuna taşınmaktadır. Bunun yanında yeni siyasal olgularla toplumsal kurum, kavram ve kurallarda büyük bir değişmenin olduğu da açıktır. XlX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan modern partiler, günümüzde, her siyasal sistemin doğal ve zorunlu bir unsuru durumundadır. Nitekim otoriter rejimlerden liberal rejimlere kadar hepsinde, sayı ve içerik farklılığı olsa da, siyasal partiler bulunmaktadır. Siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedef alan siyasal partiler yanında asıl siyasal iktidarı etkileme amacını güden sinsi baskı grupları ise demokrasiyi, seçim ve siyaseti yozlaştırıp, partileri ve hükümetleri kendi gizli ve kirli amaçlarının birer aracı konumuna taşımaktadır.

Siyasal sistemler ve ideolojiler yanında, siyasal rejimlere göre hükümetlerin uygulama biçimlerini belirlemek de siyaset biliminin ve toplumsal bilinçlenmenin kapsamı alanındadır. Böylece bir siyasal rejim hukuki metinler kadar toplumun inanç ve ahlak değerlerinin gelenek ve göreneklerin de etkisi altındadır.”[2] İşte bu noktada İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in: “Siz nasılsanız (yani toplum olarak neye ve kimlere layıksanız) öyle idare olunacaksınız!” hadisinin hikmeti ve hedefi daha iyi anlaşılmaktadır.

Birlikte Yaşama Ahlakı ve Sosyal Sorumluluk Anlayışı:

Birlikte ve barış içinde yaşama ahlakı; aynı ülkeyi, aynı bölgeyi, aynı ili, ilçeyi ve mahalleyi, inançları ve hayat tarzları bize uymayan insanlarla paylaşmaya ve ortak paydalar etrafında buluşmaya razı ve hazır olmaktır. Birlikte yaşama anlayışı; farklı ve aykırı yaklaşımları anlamaya çalışmak, ortak yanlarımızı ve yönlerimizi öne çıkarıp kucaklaşmak, her halini ve hayat felsefesini benimseyip beğenmesek de, bizi ve genel düzenimizi bozmaya kalkışmadıkça onları saygı ve toleransla karşılamaktır.

Bunun için de toplumu doğru ve olumlu şekilde organize ve koordine edecek SİYASET’e ve halkı hayra yönlendirecek STRATEJİ’ye ihtiyaç vardır. Mutlulukları ve umutları arttıracak, insanlara itibar ve itminan (doyum-huzur) kazandıracak dirayet ve fazilete sahip stratejik beyinler ve siyasi yöneticiler önderliğinde toplum “insanlık onurunun” tadına varacaktır. Ve tabi doğru çizgi çizebilmek için, hem cetvelin hem de çizen elin düzgün ve sağlıklı olması lazımdır. Bu nedenle hem düzenin adil olması hem de yöneticilerin siyasi ve stratejik olgunluğa ulaşması şarttır. Özetle;

Sistem adil, siyasetçi asil, toplumun fertleri ise akil (anlayışlı ve ahlaklı) olmadıkça huzuru yakalamak imkânsızdır. Bencil, beleşçi ve bilinçsiz kişiler birlikte ve barış içinde yaşamayı ve bereketli üreticiler olmayı başaramayacaktır.

Birlikte yaşamanın bir kuralı da Empati kurmaktır!

“Onun davranışını ben ona yapsaydım, nasıl karşılamasını umar ve bana nasıl tepki koymasından hoşlanırdım?” sorusunun yanıtı: İletişimde empatik yaklaşım’dır. Empati: Kişinin kendini karşısındaki kimsenin yerine koyup kısa süreliğine o kişinin rolünde kalarak onun tavrını ve tarzını anlamaya çalışmaktır. Aksi takdirde empati ve sempati kalmayacaktır. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak veya ona benzemeye çalışmak empati sayılmamaktadır. Çünkü Empati kişinin kendini karşısındaki kimsenin yerine koyup onu anlama çabasıdır. Son yıllarda sık sık dillendirilen empati kavramı İslam toplumlarında öteden beri var olan ve Kur’an’dan–Resulülah’tan kaynaklanan bir yaklaşımdır.

Psikolojiye göre her insanın bir fenomonolojik (olay kaynağı ve sosyal ahlakı) alanı vardır ve empati bu alana girerek kişinin halini anlamakla alakalıdır. Her insanın çevresini ve kendisini algılayış biçimi farklıdır, bu kişiye özgü bir psikolojiyi yansıtır. Bir insanı anlayabilmek için de onun dünyaya ve hayata nasıl baktığını anlamak, olayları onun bakış açısıyla yorumlamaya çalışmak lazımdır. Bunun için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolünü takınmalı ve onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinden bakmalıdır.

Empati kurmak için, kısa süreliğine kendi dünyamızdan çıkıp karşı tarafın ruh coğrafyasına ulaşmalıdır; çünkü o insanı başka türlü anlamak imkânsızdır. Karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmeden onu anlamak ve doğru tavır almak mümkün olmayacaktır. Aslında Empati kurmada, karşımızdaki kişiye yardım etme amacı ve davranışı vardır. Bu, insanların birbirleriyle dayanışmaları için Allah’ın bahşettiği içgüdüsel bir yetenek olarak da algılanmalıdır. Öyle ki, hiçbir canlı türünde böyle bir özellik bulunmazken, insan karşısındaki kişiyi anlamaya ve ihtiyacı olduğunda ona el uzatmaya müsait yaratılmıştır. Çünkü günlük hayatta anlama ve anlaşılma ihtiyacı sürekli karşımıza çıkmaktadır. Bu vesile ile sosyal hayata katılır ve yardımlaşırız. Empati bizim kültürümüzde sadece karşı tarafın halini anlamak değil daha ötesi ona yardımcı olmaktır. Derdi olanın derdini paylaşmak, aç olanı doyurmak, şaşırmışın elinden tutmaktır. “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” algısıyla donanmaktır.

Zaten İSLAM; Yüce Yaratıcıya tazim ve hürmet, bütün mahlûkata karşı da şefkat ve merhamet esasına dayanır. Ancak bütün bunlar zulüm ve zorbalıklara duyarsız kalmak, haksızlık ve ahlaksızlık karşısında “neme lazım” deyip susmak anlamını taşımamalıdır. Çünkü müsamaha ve hoşgörü başkadır, vurdumduymazlık ve “boş ver” mantığı başkadır. İslam Dininde, kimler tarafından ve hangi kesimlere karşı yapılırsa yapılsın; her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa engel olmaya ve bu maksatla adalet ve hürriyeti sağlayacak Adil bir Düzen kurmaya yönelik çabalar CİHAT sayılmıştır. Ancak bunun öyle kendi başına buyruk fert’ler veya ekiplerce değil; devlet eliyle ve evrensel hukuk çerçevesinde yapılmasını da şarta bağlamıştır. İslam’ın, insanlığa huzur ve onur sağlayacak bu CİHAT şuuru ve sorumluğu ayakta kaldıkça, kendi zulüm ve tahakküm girişimlerinin başarılı olamayacağını anlayan dış güçler ve şeytani çevreler, Hak dini bozup yozlaştırmaya çalışmış ve Şiiliğin sapkın kolları olan Babilik ve Bahailik mezheplerinde cihadı yasaklatıp en büyük günahlardan saymışlardı.

Anarşi En Büyük Fesatlıktır

Pakistan’da suçsuz ve savunmasız yüzlerce askeri lise öğrencisini katleden, Afganistan’da 10-13 yaşlarındaki ortaokul talebelerini topluca zehirleyen, Afrika’daki acımasız saldırılarıyla üniversiteye giden yüzlerce masum ve mazlum genci öldüren El-Kaide ve IŞİD türevi örgütler, değil Müslümanlığa ve insanlığa, hatta hayvanlığa bile sığmamakta, hiçbir canavar böylesi toplu katliamlar yapmamaktadır. Ancak asla unutulmasın ki, bu tür dehşet hareketlerinin arkasından sürekli emperyalist Amerika, Avrupa ve Batılı sinsi odaklar çıkmaktadır.

Yani bu teröristler; İslam coğrafyasını karıştırmak, bölgenin petrol ve diğer zenginlik kaynaklarını kontrollerinde tutmak isteyen karanlık mihrakların sadece kiralık figüranları konumundadır. Bunların söylemleri, eylemleri ve hayali hedefleri, evet hepsi şeytani senaryoların birer parçası ve gerçekleri saklama ve saptırma kılıfıdır. Bir yandan medeni geçinip öte taraftan sadece zenci oldukları için kendi vatandaşlarını basit bahanelerle silahla vuran, yere yatırıp elleriyle boğan ve köpeklerini saldırtıp parçalatan Amerikan polisleri bu barbar Batılı zihniyetin gerçek yüzünü yansıtmaktadır. Bunların Japonya Hiroşima’da, Vietnam’da, Irakta ve Guantanamo’da yaptıkları asla unutulmamalıdır. Ve tabi özellikle vurgulayalım ki asıl suçlu ve sorumlu olan Amerika ve Avrupa halkları değil, bu ülkelere hâkim olan hastalıklı ve insanlık dışı iktidar ve güç odaklarıdır.

İşte bu her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı ve tüm temel hak ve hürriyetlerin sağlanıp korunacağı, İslami, ilmi ve insani yepyeni ve orijinal bir düzene ihtiyaç vardır, Adil bir Düzen kaçınılmazdır.

1- Bu düzen insani olmalıdır: Çünkü, yalnız Müslümanları değil bütün insanları kapsamalı ve kucaklamalıdır.

2- İlmi olmalıdır; Çünkü, akli delillere ve Müspet ilmin verilerine uygun hazırlanmalıdır.

3- Vicdani olmalıdır; Çünkü, İslam barış ve bereketi esas almaktadır.

Adil Düzen; “Elmüslimune kerrecülil vahid” "müslüman (insanların topluluğu) bir kişi (tek vücut) gibidir" hadisinin hikmet ve gerçeğine uygun olarak, toplum yapısı bir insan vücuduna benzetilerek hazırlanmalıdır.

A- İnsanda İyiyi-kötüden ayırmaya yarayan (His (kalbi duygu) ve vicdana) karşılık cemiyet planında dini-ahlaki Adil Düzen.

B- İnsanda faydalıyı-zararlıdan ayırmaya yarayan (irade-menfaat düşüncesi ve sindirim sistemine) karşı toplum planında iktisadi (Adil Ekonomik) düzen.

C- İnsanda adaleti zulümden ayırmaya yarayan (ünsiyet ve sinir sistemine) karşılık cemiyet ve devlet planında idari (Adil Siyasi) düzen.

D- Ve yine insandaki doğruyu-yanlıştan ayırmaya yarayan Akıl ve düşünce sistemine karşılık toplum planında Adil ilmi düzen bulunmalıdır.

Bir insan vücudundaki ruhi ve vicdani değerlerle akli düşünceler nasıl uyum içinde bulunuyor, sinir sistemi ile sindirim sistemi, boşaltım sistemi ile dolaşım sistemi nasıl ki birbirine karışmıyor ve müdahale etmiyor (Aksi halde kangren ve kanserleşme olur). Bilakis her birisi ayrı bir sistem olarak kendi görevini yapıyor. Ama bütün bu sistem ve organlar bir beynin güdümünde aynı vücudun sağlık ve selametine hizmet ediyorsa, Adil bir Düzen içinde de devletin genel bünyesinde, biri biriyle uyumlu ve irtibatlı ama bağımsız 4 ayrı düzen kurulmalıdır: 1- Adil Ekonomik Düzen. 2- Adil Siyasi Düzen. 3- Adil İlmi Düzen. 4- Adil Ahlaki Düzen.

Bunlardan hiçbirisi diğerine hâkim veya mahkûm olmamalıdır, baskı ve müdahalede bulunmayacaktır. Adil Düzen’in genel amaçları ve temel esasları çerçevesinde irtibat, intizam ve istişare halinde çalışmalıdır. Böylesine Adil bir Düzen, "Mutlak doğrulara" dayanılarak ve "Kesin yanlışlardan" sakınılarak yapılanmalıdır.

Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır.

A- Aklıselimin gerekleri,

B- Müspet ilimin verileri,

C- Vicdanı kanaat neticeleri,

D- Tarihi tecrübe ve birikimleri,

E- Evrensel Hukuk kaideleri,

F- İlahi dinlerin öğretileri.

Bu altı değer ölçüsünün, ittifakla "Hayırlı ve Yararlı" gördüğü şeyler "Doğru", yine bunların ittifakla "Kötü ve Zararlı" gördüğü şeyler de "Yanlış" sayılmalıdır. "Değişmeyen doğru"ları ve adaleti esas alan düşünce ve düzenler HAK’lı, "Devamlı yanlışlar" üzerine kurulan, haksızlık ve ahlaksızlığa yol açan düşünce ve düzenler ise BATIL yollardır.

Bunun içindir ki Adil Düzen;

1- Hakkı üstün tutan bir düzen olmalıdır.

2- Hürriyeti esas alan bir düzen olmalıdır.

3- Huzuru ve güveni sağlayan bir düzen olmalıdır.

Çünkü;

a) Hem kafayı,

b) Hem kalbi,

c) Hem de karnı doyuran böyle bir sisteme ihtiyaç vardır.

Bu arada, farklı köken ve kültürden, ama herkesin hayrına ve huzuruna yarayan, çağdaş bilimin verileriyle ve evrensel hukuk prensipleriyle de uyuşan “gerçeklere ve güzelliklere”, sadece, bunlar “din”den kaynaklanıyor diye karşı çıkanların; asla olumlu ve onurlu bir tavır sergilemedikleri, demokrasi ve laikliği özümsemedikleri ve içlerine sindiremedikleri de açıktır.

Bize göre şu 4 şey Hak sebebi sayılmalıdır:

1- Doğuştan bütün insanlara Eşit olarak verilen haklar vardır.

a) Yaşama hakkı (can emniyeti),

b) Nesil garantisi (namus emniyeti),

c) Akıl emniyeti (düşünce serbestisi),

d) İnanç ve vicdan hürriyeti,

e) MüIkiyet hakkı ve meşru yollarla çalışıp kazanma fırsatı.

2- Emek ve hizmet karşılığı elde edilen haklar vardır.

3- Karşılıklı ticari, siyasi veya sosyal anlaşmalar sonucu doğan haklar vardır.

4- Eşit işe eşit ücret, aynı şartlarda işlenen suçlara aynı ceza gibi ADALET gereği doğan haklar vardır; ve bunlar her gruba ve kamil manada sağlanmalıdır.

 


[1] Mukaddime 1.cilt Birinci Kitap Birinci Bölüm

[2] Bak: Siyaset Bilimine Giriş Prof. Esat Çam – giriş bölümü.

Makale Paylaşım Sayısı: 727

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR