Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4464
mod_vvisit_counterDün5925
mod_vvisit_counterBu Hafta27178
mod_vvisit_counterGeçen hafta47930
mod_vvisit_counterBu Ay89949
mod_vvisit_counterGeçen Ay133233
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14193909

IP'niz: 35.175.180.108
Bugün: 15 Kas 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11129433

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

AMERİKAN BOP’UNA FİGÜRANLIKTAN RUS BOP'UNA TAŞERONLUĞA MI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 29
ZayıfMükemmel 

 

AMERİKAN BOP’UNA FİGÜRANLIKTAN

RUS BOP'UNA TAŞERONLUĞA MI?

        

Öncelikle Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan'a bir hatırlatmamız olacaktı. BM Genel Kurulu'ndaki hitabınızda, İsrail'in Filistin zorbalığına ve Keşmir sorununa ait çıkışlarınız haklıydı. 1947'den başlayarak günümüze kadar İsrail'in bölgede genişlemeci bir politika izlediğini hatırlatarak, aşama aşama harita ile bunu Genel Kurul’a aktarmanız önemli ve anlamlıydı. “Merak ediyorum! İsrail'in sınırları neresi, 1947'de neresiydi ve şu anda neresi?” diye sormanız, “İsrail doyuyor mu? Hayır. Kalanını almanın gayreti içinde” diyerek uyarmanız, ABD'nin Golan Tepeleri’nde İsrail'in egemenliğini tanıma kararına ve Batı Şeria'daki yerleşim barbarlığına parmak basmanız alkışlanacak bir tavırdı. Terörist İsrail-Filistin sorunu konusunda; BM'nin bugüne kadar aldığı kararların uygulanmadığını vurgulamanız, Trump yönetiminin İsrail'deki seçimler sonrasına bıraktığı sözde Ortadoğu Barış Planı’yla ilgili “Yüzyılın Anlaşması olarak takdim edilen planın amacı, Filistin halkının mevcudiyetini ortadan kaldırmak mıdır? Bunlar dünyayı kana bulamaya mı çalışmaktadır?” saptamalarınız olumlu ve onurlu karşılanmıştı.

Şimdi Sn. Erdoğan'a sormak lazımdı: Zatıâlinizin doğru tespitleriyle;

• Filistin topraklarını zorla işgal edip, sınırlarını sürekli genişletmeye çalışan…

• BM kararlarını ve dünyanın uyarılarını hiç dikkate almayan…

• Kısaca; Filistin halkını ortadan kaldırmayı amaçlayan…

• Elindeki meyve çakısı dışında hiçbir silah taşımayan, masum Filistinli Müslüman kadınları ve çocukları makinalı silahlarla katletmekten sakınmayan…

• Filistin halkının evini barkını, buldozerlerle başlarına yıkan, yani böylesine anormal ve saldırgan tavırlarıyla dünyayı hiçe sayan bu Terörist Çete İsrail’le, imzaladığınız “normalleşme = yani ilişkileri düzeltme ve iyileştirme” anlaşmasını hâlâ askıya almamanız arasındaki çelişkiyi nasıl açıklayacaksınız? Bu kurusıkı söylemlerle, fiili eylemleriniz arasındaki; samimiyete, ciddiyete ve cesarete aykırı tarzınızı ve tezatlarınızı hangi mazeret ve hikmetlerle(!) izaha çalışacaksınız?

Katil Netanyahu'nun, Erdoğan'a yanıtları da kendi halkını yatıştırma amaçlıydı.

İsrail'deki seçimlerin ardından koalisyon çalışmalarını yürütmek üzere, BM Genel Kurulu kapsamındaki New York ziyaretini iptal eden İsrail Başbakanı Netanyahu; Erdoğan'ın sözlerini, Twitter üzerinden ve küstah ifadelerle görüntülü yanıtlamıştı. Terörist İsrail Başbakanlığı’nın resmi Twitter hesabından paylaşılan mesajda Netanyahu; “İsrail konusunda yalan söylemekten vazgeçmeyen, kendi ülkesinde Kürtleri öldüren, Ermeni halkına yönelik korkunç katliamı inkâr eden birisi, İsrail'e nutuk çekemez... Ey Erdoğan, artık yalan söylemeye son ver!” diyerek asılsız iddia ve isnatlarla kendi halkını rahatlatmaya çalışmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York'taki temaslarının son saatlerinde, Türk Amerikan İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 10. Türkiye Yatırım Konferansı'nın gala yemeğinde bir konuşma yapmıştı. ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross da TAİK’in gala gecesine katılmıştı. Sn. Erdoğan; Amerika ile Türkiye arasındaki zorlukları, dostu ABD Başkanı Donald Trump ile aralarındaki samimi irtibatla aştıklarını açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Değerli dostum Sayın Trump ile aramızda tesis ettiğimiz iletişim sayesinde bu sıkıntılı süreci aşıyoruz. Bu birilerini rahatsız ediyor veya kıskandırıyor. İki lider olarak ülkelerimiz arasında pozitif gündeme odaklanmak istiyoruz.” buyurmuşlardı. Şimdi tekrar soralım: “BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, Yahudi damadı Kushner’le yürüttükleri ve Filistin'i bitirmeyi hedefledikleri “Yüzyılın Projesi” kılıflı girişimleri yüksek perdeden kınayan ve karşı çıkan Sn. Erdoğan'ın; ABD'den ayrılırken bu Siyonist tetikçisi Trump için; “Birilerini kıskandıracak kadar samimi dost olduklarını ve sorunları aşmak için ortak çaba harcadıklarını” açıklaması kafaları karıştırmıştı. Yahu, Sn. Erdoğan'ın bu çıkışları; masum ve mazlum Filistin halkına mı yaramaktaydı, yoksa Trump ve Siyonist odaklar mı bundan yararlanmaktaydı?

Gelelim asıl konumuza…

Doğu Perinçek, Suriye'de kurulması planlanan Güvenli Bölge ve Suriye'deki gelişmelerle ilgili bazı açıklamalar yapmıştı. Perinçek, “Ankara'nın Suriye konusunda Moskova ile iş birliği yapması gerektiğini ve bunun ABD’nin Suriye’ye müdahalesini önleyeceğini” vurgulamıştı.

Sputnik'e konuşan Perinçek, Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda kurulacak olan Güvenli Bölge konusunda; “neden Suriye hükümeti ile değil de ABD ile çalışmak istediği” sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

"Öncelikle stratejik olarak bakarsak, Türkiye’nin Batı Asya’daki fiili müttefikleri, Rusya, İran, Irak'tır. Bu ittifak, Türkiye ile Suriye'yi aynı cephede buluşturmaktadır. ABD ise; şu anda Akdeniz, Karadeniz ve Suriye-Irak sınırında Türkiye’ye karşıt konumdadır. Stratejik süreç budur… Taktik planda bakarsak: Birincisi, Tayyip Erdoğan yönetiminin sorunu, Mart 2011 sonrasında Suriye’de Beşar Esad yönetimine karşı savaşa girişen kimi örgütlerle iş birliği yapmasıdır. O örgütlere bazı sözler verildi ve şimdi geçmişten kalan o yükten kurtulmaları için çözüm ve zaman gerekiyor. Bu yüzden Suriye yönetimiyle açık iş birliğine girmekte zorlanıyor ama gidişat bu yöndedir. Rusya ve İran, bu konuda Recep T. Erdoğan yönetimini rahatlatacak çözümler üretmeli veya bu çözümlere destek olmalıdır! İkincisi; Türkiye, ABD ile PKK/YPG/PYD’nin arasını açmaya yönelik bir taktik geliştirdi. ABD yenildi ve PKK’yı koruması zorlaştı. Bu ortamda Güvenli Bölge oluşturulması, ABD’nin PKK’yı ortada bırakmasına yönelik bir taktik sayılmalıdır. Eğer ABD verdiği sözü tutmazsa, Türkiye askerî harekâta geçeceğini ilan etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla ABD, PKK’yı sınır boylarından geri çekilmeye zorlayacaktır."

Türkiye, Suriye, Irak, Rusya ve İran; terör örgütlerin kökünü kazıyacak(mış!..)

Perinçek; Batı Asya ülkelerinin birliğinden yana olan tarafların, bu süreçte neler yapabileceği yönündeki soruya karşılık da, Türkiye-Suriye iş birliği için çözüm önerilerini şöyle sıralamıştı:

• Tayyip Erdoğan yönetiminin koruması altındaki örgütler, silahlarını bırakacak.

• Suriye, silahlarını yere atan örgütlerin mensuplarını affedip bağışlayacak.

• Türkiye, Suriye, Irak, Rusya ve İran devletleri ve orduları, PKK/PYD/YPG ve İslamcı kisveye bürünmüş terör örgütlerinin bütünüyle temizlenmesi için iş birliği yaparak terörün kökünü kazıyacak.

• Türkiye’de ve başka ülkelerde bulunan Suriyeli göçmenlerin, evlerine dönebilecekleri ortam hazırlanacak.

• Fırat’ın batısında yaratılan ittifak sayesinde, Fırat’ın doğusundaki ABD üsleri kaldırılacak ve müdahaleye imkânları kalmayacak.

Doğu Perinçek'in ağzında gevelediği ama bir türlü dile getiremediği “bakla” şuydu: Türkiye Amerika BOP’undan çıkmalı, bu sefer Rusya'nın BOP’una katılmalıydı!.. Bunların Avrasya Birliği dedikleri, aslında Rusya, Çin ve Hindistan'ın himayesine sığınmaktı!? “Milli ve yerli kalkınma, tam bağımsız programlar ortaya koyma... Örneğin, Erbakan'ın İslam Birliği ve D-8 gibi projelerini canlandırma, hatta Rusya, Çin ve Hindistan’ı da bu oluşuma katma…” planları bunların aklına bir türlü sığmazdı... Zaten kafa yapıları da buna aykırıydı!

“Ankara’da, üçlü Suriye Zirvesi’nin basın toplantısında Suudilere ayetlerle seslenen Putin; ‘Allah saldırganlığı sevmiyor, ancak nefsi müdafaa için savunma yapmayı onaylıyor, siz din kardeşisiniz, savaşmayın’ uyarısı yapmıştı. Ve petrol tesislerini vuran Husilere, misilleme saldırısıyla değil de İran ve Türkiye gibi S-400 koruması alarak karşılık vermeye çağırmıştı. Meğer Putin, bu Din ticaretiyle füzesavar sistemi pazarlamaktan daha kapsamlı bir hazırlık ve doktrin peşinde koşmaktaymış. Bu hazırlığı Moskova Devlet Üniversitesi’nden Dr. Mehmet Perinçek, Aydınlık gazetesinde iki günlük bir diziyle anlatmıştı. Ruslar, BOP'un bir Rus sürümünü geliştirmek için epeydir kafa yoruyorlarmış... Sn. Perinçek, Moskova’nın bu Ortadoğu ve Afrika projesine “Mevlâna açılımı” adını yakıştırmıştı. Bir ‘Rus versiyonu BOP’ üretme fikrinin hangi ihtiyaçtan doğduğunu ise şöyle açıklamıştı: “Amerikan BOP’u çöktü, o proje başarısızlığa uğrayıp iflas etti ama yerine bir alternatif de konmadı. Oysa boşluğunu doldurmadan ABD’den tamamen kurtulmak mümkün olmayacaktı!”

Amaç; Atlantikçi plana karşı, bölge ülkelerine bir Avrasyacı seçenek sunmakmış. Bu seçenek de; “ABD destekli Vahhabi, Selefi İslam yorumunu, Yunus Emre, Mevlana ve Bektaşi geleneğini canlandırarak bölgeden tasfiye etmek” olacakmış. Yani bir BOP’tan kalkıp, öbür BOP’un kucağına oturulacaktı…

İyi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Eşbaşkanlık üstlendiği versiyonu kötüleyen anti-emperyalistler, Rus BOP’unu hoş mu karşılayacaktı? Hem tutmayan Atlantik BOP’u da, demokratik hak ve özgürlükleri yaymayı vaat ediyordu. Avrasya BOP’unun tek vaadi; bölgeye ılımlı bir Ortodoks, Sünni ve Şii din kardeşliği mi taşımaktı? Batı ve Vahhabi düşmanlığına karşı, S-400 kardeşliğinde mi buluşulacaktı?

Yoksa Putin, bu yeni BOP modeliyle Suriye zaferini taçlandırmaya mı çalışmaktaydı? İyi de S-400 almaya yatkınlık ve ABD’den koparılmaya hazırlık, ön şartsa... Mesela, Prens Selman’la radikal İslam’dan Ilımlı İslam’a geçmeyi vaat eden Suudiler, S-400 kalkanı altına girmeden de bu kulübe kabul olunacak mıydı? Yahut Türkiye, NATO’dan kopmazsa din konseptli bu Avrasya ittifakına sokulmayacak mıydı?

Plan, Putin’le birlikte Erdoğan ve Ruhani’yi de projenin ortak rol modelliğine oturtacakmış... Zaten Ruhani; Suudi liderliğindeki Körfez hanedanlarını Şii kuşatmasına alma ortaklığına, dünden niye can atmasındı… Suriye ve Yemen provaları ortadaydı... Ve acaba Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu projeden ve Eşbaşkanlık teklifiyle ilgisi ve bilgisi var mıydı? Ankara zirvesinde konuşulduğundan, takdim düzeyinde bile konunun açıldığından, lafının dolaştığından, hiç değilse ön tanıtımının yapıldığından haberi olmamış mıydı? Sovyet yayılmacılığını durdurmaya dönük eski Yeşil Kuşak teorisinden kinayeyle, buna da Kızıl Kuşak projesi demek mi lazımdı?”[1] diyen yazar haksız mıydı?

Hatta hızını alamayan Doğu Perinçek, Ankara'daki ve AKP iktidarındaki bazı olumlu gelişmeleri de, bu Rus BOP’unun bir kerameti saymıştı:

“Dün gece bir dostumdan telefon geldi. Bir kısım Milliyetçi aydınımız meşveret halindeydi. ‘BOP Eşbaşkanlığı devam ediyor’ dediler. Bu ezberi tekrarlayan bir hayli aydınımız vardı… Gecenin geç saatlerinde telefonda ne kadar anlatabildim bilemiyorum. Ama ilk akla gelen soruları sıraladım:

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Silivri Duvarı yıkılır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, PKK hendeklere gömülür müydü? (Oysa PKK’yı bitirmek, yerine PYD’yi diriltmek de BOP’un bir planıydı!)

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, 15-16 Temmuz darbesine gerek kalır mıydı ve o darbe bastırılır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Fetullahçı Gladyo hapislere tıkılır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Türk Ordusu Fırat Kalkanıyla ABD-İsrail Koridorunu yarar mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Afrin’e girilir miydi?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Astana Süreci yaşanır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Rusya’dan S-400 alınır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Çin dostluğu yükselişe başlar mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Atatürk yeniden Samsun’a çıkar mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Doğu Akdeniz’de donanmamız Türk bayrağını dalgalandırır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, ABD bölgeden gitmeye hazırlanır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Merkez Bankası denetim altına alınır mıydı?

- BOP Eşbaşkanlığı sürse, Diyarbakır analarının eylemini destekleyen bir hükümet olur muydu?

Bu sorular daha çok uzatılabilir. 2014 yılı baharından bu yana yaşananlar, (ABD’nin) BOP Eşbaşkanlığının tarihte kaldığını kanıtlıyor. Her yeni dönemin içinde eski dönemin kalıntıları bir süre devam eder, o başka.”

Atlantik teslimiyetçiliği

“BOP Eşbaşkanlığı devam ediyor” diyenler, çoğunlukla Atlantik muhipleridir ya da Atlantik teslimiyetçileridir. Bunlar, Türkiye’nin Atlantik’ten koptuğunu ve Avrasya’ya yerleştiğini görmüyorlar, göremiyorlar. Çünkü ABD’nin yenilmezliğine inanmışlardır. Bunların kafasındaki dünya ve Türkiye öküzün boynuzları üzerindedir ve hiç değişmez. Türkiye’nin dinamiklerini ve birikimini anlamaktan yoksundurlar. Bunlar, zamanımızın mandacılarıdır. Erdoğan Eşbaşkanlığı devam ettirdiği için değil, Avrasya sürecini tam, tutarlı ve kararlı yürütemediği için eleştirilmelidir.” diyen Doğu Perinçek, Türkiye'nin Atlantik Batı’dan (Avrupa ve Amerika’dan) koptuğunu ve Rusya güdümlü Avrasya Birliği'ne fiilen katıldığını açıklamıştı. Erdoğan iktidarı ise, ya bu iddiaları ciddiye almamış veya “tarihi stratejik atılımları” zarar görmesin diye susmuşlardı.

Türkiye elbette ve herhalde kendi çıkarları ve milli politikaları icabı, Avrupa ve Amerika’yla olduğu gibi, Rusya ve Çin'le de çok yönlü irtibatlar ve ortaklıklar kurardı, kurmalıydı. Ama bunları, Batı’nın veya Rusya'nın bir piyonu olarak değil, kendi milli ve gerçekçi tercihlerinin bir patronu olarak yapmalı, aynen Atatürk ve Erbakan gibi İslam Birliği projelerini esas almalıydı. Çünkü:

Kapitalizmin ve Komünizmin (Amerika'nın ve Rusya'nın), bir timsahın alt ve üst çenesi olduklarını, düşmanlıklarından değil, avlarını parçalamak için çarpıştıklarını (açılıp kapandıklarını) ve asıl gövdeyi (Siyonizm’i) beslemek için çırpındıklarını unutmamak lazımdı.

Oysa Soçi Mutabakatı’nın bir yıllık uygulaması değerlendirildiğinde şunlar ortaya çıkmaktaydı:

Öncelikle mutabakatın bazı kilit maddeleri uygulamaya hiç konamamıştı. Örneğin, belgenin İdlib ‘gerilimi azaltma bölgesi’nin iç çeperinde 15-20 kilometrelik bir ‘silahsızlanma bölgesi’nin kurulmasının ardından, radikal terörist grupların ve ağır silahların bu bölgeden çıkartılmasını öngören maddeleri (5. ve 6. maddeler) kâğıt üstünde kalmıştı. Geride bıraktığımız aylarda, İdlib’in güneyinde yaşanan çatışmalarda silahlı muhalif grupların -Han Şeyhun’u kaybetseler de- silahsızlanma bölgesinin içinden, Suriye ordusuna kafa tutabilecek bir askeri yeteneğe sahip oldukları ortaya çıkmıştı. Bunun gibi; hedeflenen çatışmasızlığın sağlanmasıyla birlikte, Halep’i Şam’a bağlayacak M5 ve Halep’i Akdeniz kıyısındaki Lazkiye’ye bağlayacak M4 otoyollarının trafiğe açılması (8. madde) hâlâ mümkün olmamıştı. Üstelik bu maddelerin hayata geçirilmesi, önemli ölçüde Türkiye’nin üzerine düşen bir sorumluluk sayılmaktaydı.

Buna karşılık, mutabakatın Moskova’nın sorumluluğuna giren; “Rusya’nın, İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alacağı ve mevcut statükonun korunacağı” yolundaki maddesi de hâlâ sahaya yansımamıştı. Bu madde, başlangıç döneminde kısmen uygulanmış, ancak sonradan gevşemiş, bazı dönemlerde -örneğin 2019 Mayıs ayından sonraki hadiselerde görüldüğü gibi- hiç uygulanmamıştı. Hatta Rusya, Esad ordusunun İdlib’in güneyinde gerçekleştirdiği harekâta, savaş uçaklarıyla kuvvetli bir destek çıkmıştı. Bu arada daha vahim olan, Rus ve Suriye hava kuvvetlerinin İdlib’de hastane ve okul gibi çatışma dışı bırakılması gereken pek çok yeri de bombalamış olmalarıydı. Elbette bu mutabakatı değerlendirirken; “İmzalanmasaydı İdlib’de ne olurdu?” diye sormak da gerekir. Kabul edelim ki, bu belge 2018’de Erdoğan ve Putin tarafından imzalandığında, bir insani felaketin yaşanması ihtimalini bertaraf ettiği düşüncesiyle uluslararası alanda büyük bir rahatlama getirmiş, herkes derin bir nefes almıştı. Bugün de uygulamadaki ciddi sorunlara rağmen, uluslararası camianın geniş bir kesimi bu anlaşmanın masadan kaldırılmasını göze alamazdı.”[2] saptamaları haklıydı.

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek hızını alamayıp: “Tarikatlar temizlenecek dedik, temizleniyor” buyurmuşlardı. “Kısmen iktidarın yönlendiricisiyiz, ortağıyız” buyurmuşlardı. Dahası 2014 sonrası ile ilgili çok ciddi iddialarda bulunmuşlardı: “2014'ten bu yana Recep T. Erdoğan Türkiye’yi yönetmiyor, Türkiye Recep T. Erdoğan'ı yönetiyor” iddiasını ortaya atmışlardı. Türkiye'den kastının ne olduğunu şöyle açıklamıştı: “Ordu, polis, sanayici, işçi, çiftçi, Vatan Partisi!” Özetle Perinçek; “Erdoğan'ı biz yönlendiriyoruz!” buyurmuşlardı. Henüz Erdoğan'dan ve iktidar kanadından da bir yanıt alınmamıştı!

Amerika'nın da Rusya'nın da yuları, Siyonist odakların elinde tutulmaktaydı!

Rus ve Amerikan Dışişleri yüksek bürokratlarının defalarca İsrail'de ve özellikle Türkiye aleyhinde çeşitli projeleri görüşmek üzere bir araya geldikleri yabancı basında yer almış, yerli basında ise birkaç kere yazılmıştı. Yani Amerikan emperyalizminden kaçıp Rusya emperyalizmine sığınmak, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktı. Doğu Perinçek'in ve ulusalcı çevrelerin etkisinde kalarak, Rusya'yı kurtuluş limanı sanmaya başlayan E. Tümamiral Soner Polat bile, bu kuru hevesle; “Kıbrıs'taki (ve Doğu Akdeniz'deki olumsuz) gelişmeler, Rusya tarafından da tepkiyle karşılandı. Rusya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) sert bir dille uyardı. (Rus) Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova’nın demeci ilginç ve dikkat çekiciydi. ‘ABD ile GKRY’nin Rus karşıtı planlarından haberdarız. Amerikan askerlerini adaya sokmak istiyorlar. Suriye'deki askeri başarılarımıza bu şekilde karşılık veriyorlar.’ Aslında bu demeç, doğrudan veya dolaylı olarak, Türkiye'nin, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ta Batı’ya karşı denge sağlamak için (yeni bir) uluslararası ittifak kurma potansiyeli olduğunu gösteriyor...”[3] sözleriyle Rusya'nın himayesine sığınmamız gerektiğini vurgulamaya çalışırken, aynı kitabın 52. sayfasında ve “Rusya Doğu Akdeniz'de Ne Kovalıyor?” başlığı altında:

“Dünya doğalgaz rezervlerinin dörtte birine sahip olan Rusya da Doğu Akdeniz yataklarına ilgi gösteriyor… Bilindiği üzere, bu konuda Rusya Türkiye'nin hilafına GKRY’ye destek veriyor… Her alanda rekabet ve çekişme içinde olan ABD ve Rusya, GKRY’nin enerji çabalarında aynı noktada buluşuyor…”[4] diyerek, önceki iddialarının tersini ve tabi gerçeği yazmaktaydı.

Sn. Yazarın dikkat çektiği bu “aynı nokta” ise, İsrail'in çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını önceleyen bir yaklaşımdı.

Şimdi, 180 sayfalık kitabında bile böylesine sırıtan çelişkilere rastlanan tutarsız tavırlarla ve işte böyle bir Rusya'nın himayesinde kurtuluş arayan yaklaşımlarla nereye varılacaktı?

Oysa bu Siyonist işgalci ve terörist tetikçi İsrail, 2014 Ekim’inde ve ABD gözetiminde Ürdün’le 15 yıllık ve 15 milyar dolarlık, Akdeniz'de doğalgaz arama anlaşması yapmıştı. Akış 2017 yılında başlayacak ve 1.6 trilyon fit küplük bir miktar, yıllar boyunca pompalanacaktı. “Lifelinerfor peace” yani “Barış İçin Hayat Hattı” adı verilen bu şeytani projeye; Rusya tepkisiz kalarak dolaylı onaylamış, Erdoğan iktidarı ise ağzına bile alamamıştı. Aynı katil İsrail, ABD'nin ve küresel Siyonist şirketlerin desteği ile (Noble Energy gibi) Akdeniz'deki Tamar ve Leviathan sahalarında 26 trilyon fit küplük dev doğalgaz yataklarını işletmeye başlatmış; Yunanistan, GKRY, ABD ve Mısır’la birlikte Akdeniz’i paylaşan ve Türkiye'yi dışlayan resmi anlaşmalar yapmış (2018), Sn. Erdoğan bu talihsiz gelişmelerle ilgili Yunanistan ve GKRY’yi eleştiren çıkışlar yaptığı halde; hayret, İsrail'i bir sefer olsun ağzına bile almamıştı!

Mustafa Kemal'in Filistin duyarlılığı ve İsrail karşıtlığı!

27 Temmuz 1937 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde Atatürk'ün, İsrail'in kuruluşunu 11 yıl erteleten bir demeci yayınlanmıştı. Bu nüsha, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan evraka göre, Dâhiliye Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü’nce saklanmıştı. Özetle ve sadeleştirilmiş haliyle, Atatürk, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulma hazırlıklarını sezince, şu tarihi mesajlarını yayınlamıştı:

“Filistin topraklarının yağmalanmasına ve üzerinde yabancı bir devlet kurulmasına Türkler asla rıza göstermeyeceklerdir. Bu mukaddes toprakların İslam'ın hâkimiyetinde ve asıl sahiplerinin elinde kalması için, Türkler gerekirse kanlarını bile dökmekten çekinmeyecektir. Filistin'in; Musevi ve Hristiyan nüfuzu altına sokulma gayretlerine asla müsaade edilmeyecektir!”

Atatürk'ün, tüm İslam ülkeleriyle istişare sonucu bu tepkileri verdiğini düşünen Batılı güçler ve Siyonist merkezler, 1937 yılında kurmayı planladıkları İsrail'i, mecburen geciktirip 1948’e ertelemişlerdir. Mustafa Kemal'in özellikle kurtuluş ve kuruluş sürecinde İslam Birliği gayesi güttükleri ve fiili girişimleri zaten bilinmektedir. Bütün bu gerekli ve tarihi hedefleri, Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız ciddi ve gerçekçi projelere dönüştürmüşlerdir.

1- İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı.

2- İslam Ortak Pazarı.

3- İslam Ortak Dinarı.

4- İslam Savunma Paktı.

5- İslam Ortak, Bilim ve Teknoloji Okulları ve Yatırımları…

Gibi programları en küçük ayrıntılarına kadar hazırlayan ve bunun ilk somut adımı olarak D-8’leri resmen kuran… D-8’leri D-60'a çıkarmayı; Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Venezuela gibi ülkelerin de katılımıyla yeni bir Dünya’yı amaçlayan bu girişimlere, hâlâ ilgisiz ve isteksiz kalan… Hatta derin bir kinle karşı çıkan kimseler ve kesimler, bilerek veya bilmeyerek Siyonist ve emperyalist sistemin piyonları konumundan kurtulamayacaklardır.

Öyle ise; asker-sivil, sağcı-solcu, dindar-kalender, akıl ve vicdan sahibi herkesin, “Amerikan BOP’undan kaçıp, Rusya'nın BOP’una sığınmak!” gibi kof heves ve hesapları bırakıp; bu milli, yerli, haysiyetli, ilmi, insani ve de İslami projelere sahip çıkması lazımdır. Ve zaten hiçbir güç bu kutlu amaçlara hem de pek yakında ulaşılmasına engel olamayacaktır.

Siyonist ve terörist Yahudilerin, Mescid-i Aksa baskını

İsrail polisi korumasındaki 67 fanatik ve Siyonist Yahudi, işgal altındaki Doğu Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa'yı basmışlardı. Bu terörist Yahudilerin 25'inin din adamı, 35'inin polis memuru, 7'sinin istihbarat elemanı olduğu anlaşılmıştı. Kudüs İslami Vakıflar İdaresi'nden adının verilmesini istemeyen bir yetkili, yaptığı açıklamada; İsrail polisi korumasındaki 67 fanatik Yahudi’nin Mescid-i Aksa'nın güneybatısında bulunan El-Meğaribe (Fas) Kapısı’ndan, Harem-i Şerif'e baskın düzenlediğini duyurmuşlardı. Yetkili; fanatik Yahudilerin 25'inin din adamı, 35'inin polis memuru, 7'sinin istihbarat elemanı olduğunu belirterek, polis memurlarının Mescid-i Aksa’daki Kubbet’üs Sahra’ya girdiklerini ve çevrede gerilimin tırmandığını vurgulamıştı. Fanatik Yahudiler, İsrail polisi eşliğinde zaman zaman Mescid-i Aksa'nın avlusuna dalmakta, bu durum bölgede gerginliğin tırmanmasına ve Filistinliler ile İsrail polisi arasında arbede yaşanmasına neden olmaktaydı. Hâlâ bu Siyonist ve terörist İsrail'le “Normalleşme Anlaşması”nı iptal etmeyen Erdoğan iktidarı gibi işbirlikçi yönetimler, Siyonist saldırganların cesaret kaynağıydı.

ABD'den ve işbirlikçi yönetimlerden cesaret alan Siyonist İsrail uçakları; Şam yakınındaki İran güdümlü Şii Haşdi Şabi kampını bombalamış, en az beş kişi ölmüş, onlarca kişi yaralanmış ve mühimmat depoları patlatılmıştı. Bu saldırıda, Suudi Arabistan uçakları da İsrail'e katkı sağlamıştı. Ve sözde Suriye'nin hamisi geçinen Rusya'dan, İsrail'e yönelik tıs çıkmamıştı!

Tam bu sırada; Suudi Arabistan'ın petrol endüstrisini vuran drone'lara yüklenmiş seyir füzelerinin, İran'dan ateşlendiği ortaya atılmıştı. Saldırıyı Husiler sahiplense de malum odaklar Tahran'ı suçlamaktaydı. Bu yüzden zihinlerde şu sorular dolaşmaktaydı: Körfez'de; Mayıs 2018'den itibaren yükselen gerginlik, artık kontrol dışına mı çıkmıştı? İran'a karşı yürütülen maksimum baskı politikası, sıcak savaş dönemine mi yaklaşmıştı? Bolton görevden alınmışken, Tahran neden gerginliği tırmandırmıştı? Trump yönetimi; "savaş nedeni" saydığı saldırıya, nasıl bir askeri operasyonla karşılığa hazırlanmaktaydı? Trump yönetiminin nükleer anlaşmadan çekilmesi ve İran karşıtı bir blok politikasına ağırlık vermesiyle Körfez'in suları geçen yıl (2018’de) ısınmaya başlamıştı. Obama dönemindekinden daha etkili şekilde uygulanan ekonomik yaptırımlar, İran'ı haftada bir milyar dolarlık zarara uğratmaktaydı. Tahran, ABD'nin Körfez'deki müttefiklerini zaten sıkıştırıp durmaktaydı. Yemen savaşı bile dört yıldır Riyad'ın baş ağrısı durumundaydı. Husiler ile yürütülen savaşta, BAE geri adım atmıştı. Herhalde Suud'u sürüklediği macerada yalnız bırakma amacındaydı. Yine Tahran, Hürmüz Boğazı'ndaki tankerlere el koyarak kararlılığını ispatlamıştı. O halde neden Körfez'in abisi Suudi Arabistan’a bu denli ağır bir saldırı yapılmıştı? Mesele sadece petrol üretiminin yüzde 40 düşmesi sanılmasındı. Aslında Tahran, tüm Körfez'i Suud üzerinden tehdit etmeye başlamıştı. Milyarlarca dolarlık ABD silahlarının, etkili hibrid saldırıları bile engelleyemeyeceği ortaya çıkmıştı. Benzer bir saldırının BAE gibi Körfez ülkeleri için ne kadar yıkıcı olacağı açıktı.

Diğer bir soru; neden bu saldırı tam da Trump'ın yaptırımları yumuşatarak, İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile görüşmeye hazırlandığı bir dönemde yapılmıştı?

Malum Trump; İran karşıtı ve şahin ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton'u, bu arzusuna itirazı yüzünden görevden almıştı. Tahran, ağır ekonomik yaptırımlardan zaten çok bunalmış durumdaydı. Sıcak gerginlik ile hem iç kamuoyunu yatıştırmakta, hem de sert gücünü göstererek caydırıcılığını hatırlatmaktaydı. Trump'ın yaptırımları kaldırmadığı müddetçe, uzatacağı sonuçsuz müzakere masasına oturmayacağını vurgulamaktaydı. Zira Obama'nın kabul ettiği nükleer anlaşmadan çekilen Trump'ın elinde alternatif bir öneri bile bulunmamaktaydı… Anlaşılan Tahran; seçimlere giden Trump'ın da ABD kamuoyunun da, Ortadoğu'da yeni bir büyük savaşa hazır olmadığını hesaplayarak bu riskleri almıştı. İran Dışişleri Bakanı Zarif'in ABD'li muhatabı Pompeo'ya laf atarak "topyekûn savaş" tehdidinde bulunması, Körfez'deki güç oyununun bir parçasıydı. Washington ise Aramco saldırısına nasıl karşılık vereceğini bilmez durumdaydı. Füze depoları mı, yoksa satılamayan petrolün tesisleri mi vurulmalıydı? Göstermelik bir karşı saldırı kontrollü gerilimi bitirmez, Tahran'ın işini kolaylaştırırdı. Kaldı ki, etkili bir cevap verilmezse, Körfez ülkeleri ABD'den silah almaya devam etse bile, İran ile uzlaşmanın çarelerini aramaya başlayacaklardı. Cevat Zarif, daha şimdiden Suud ve BAE'yi masaya çağırmıştı. Bu da İran'ın bölgesel hegemonya hırsını artıracaktı.”[5] diyen yazarlar, anlaşılan kurgulanan Siyonist senaryoların, hâlâ farkına bile varamamışlardı.

Aramco, kâğıt üzerinde Suudi Arabistan petrol şirketi sanılmasına rağmen, aslında Siyonist sermayenin ve derin ABD'nin güdümünde bulunmaktaydı. Muhammed bin Selman, ABD'den tam yüz bulamayınca; Çin ve Hindistan'a özel bir ziyaret yapıp, Aramco’nun yüzde yirmi hissesini buralara satabileceği gündeme taşınmıştı. Çin ile çok ciddi bir ekonomik, hatta askeri bir rekabet içinde bulunan ABD, acaba Arabistan'daki Aramco petrol kuyularına yönelik saldırıyı; İran, Çin ve Hindistan aleyhine kullanabilmek için mi bu saldırıya, haberi olduğu halde engel olmamıştı? Oysa İran ve İsrail; birbirlerini tehdit olmakla suçlayan, göstermelik beka sorunları ve denge unsurlarıydı.

Kısaca; ABD'nin İran'a yönelik herhangi bir saldırma veya yıldırma kararının; aslında Çin’i hedef alacağı açıktı. Zaten uygulanan ambargolar yüzünden İran’ın, günlük 2,5 milyon varil olan petrol ihracatı onda bir oranına, yani 250 bin varil civarına düşmüş bulunmaktadır ve bunun da çok önemli kısmı Çin’e yapılmaktaydı.

Suudi Arabistan’ın kurucuları, Osmanlı kökenli Yahudi asıllılardı!

ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Suudi Arabistan ile ilgili tarihi kayıtlar ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. Bu kayıtlar; Suudi Arabistan’ın resmi mezhebinin kurucusu Muhammed bin Abdulvehab’ın bir Sabetaycı (Yahudi asıllı) olduğunun kanıtıydı. İşin ilginci, bu resmi kayıtların dışındaki birçok kaynak da benzer sonuca ulaşmıştı. Saddam Hüseyin döneminde Irak istihbaratının hazırladığı ve savaştan sonra ABD’nin açıkladığı “Vahhabilik Tehlikesi ve Kökeni” adlı raporda; Suudi Arabistan’ın Sabetaycı (Yahudi asıllı dönme) bir lider tarafından kurulduğu vurgulanmıştı. Bu tutanaklardan başka, Vahhabilik mezhebini ve Suudi Arabistan’ın kökenini araştıran pek çok kişi de benzer sonuçlara ulaşmıştı. Irak İstihbarat Servisi raporlarında Vahhabilik mezhebinin; Batı’nın çıkarları hesabına çalışmak ve İslam’ı zayıflatmak için desteklendiği yazılıydı.

Rapora göre; 18. yüzyılda Ortadoğu’ya gönderilen bir İngiliz ajan olan Hamprey, Suudi Arabistan devleti ve Vahhabilik mezhebinin kurucusu olan Muhammed bin Abdulvehab ile temas kurmuşlardı. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan bölgedeki Araplar, İngiltere’nin desteğini alan Abdülvehab ve onun etkilediği Suud ailesinin lideri önderliğinde ayaklanmışlardı. Bu ayaklanma bastırılsa da, Vahhabiliği benimseyen Suud ailesi; daha sonra birkaç kez daha Osmanlı’ya karşı ayaklanma başlatmış ve yine İngiltere’nin desteğiyle, 1926 yılında Suud ailesinden Abdülaziz bin Suud Hicaz Kralı olarak tanınmış, ülke 1932 yılında da Suudi Arabistan olup çıkmıştı. Abdülvehab’ın kurduğu Vahhabizm, böylece Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi halini almıştı. Suudi Arabistan’ın o dönemdeki Kralı Abdullah bin Abdulaziz, Suud sülalesinden olmaktaydı. Söz konusu istihbarat raporunda; Suud ailesinin köklerinin ve Abdulvehab’ın kendisinin, Türkiye’den göç etmiş kripto Yahudiler oldukları defalarca tekrarlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Amiral Eyüp Sabri Paşa’nın yazdığı bir rapor da; Irak İstihbarat Servisi’nin iddialarının esin kaynağıydı. Eyüp Sabri Paşa, Vahhabizm’in kurucusu Abdulvehab ve Suud ailesinin Yahudi olduklarını bu raporu aracılığıyla Padişah’a aktarmıştı.

Uzman tarihçi Prof. Dr. Mustafa Turan da Sabetaycılar ile ilgili yaptığı araştırmada, Muhammed bin Abdülvehab’ın Yahudi kökenli olduğunu yazmaktaydı. Turan’a göre, Abdulvehab’ın dedesi Süleyman, Bursa’daki Sabetaycı Yahudi cemiyetine bağlıydı ve asıl adı da Shulman’dı. Daha sonra Şam’a yerleşen Süleyman, Müslümanlığı din olarak kabul etmiş, ancak büyücü olduğu gerekçesiyle Şam’dan sürülüp çıkarılmıştı. Mısır’a kaçan Süleyman, burada da dışlanmış ve Hicaz’a taşınmıştı. Abdülvehab, işte bu (Süleyman’ın Hicaz’daki) evliliğinden doğacaktı. Arap yazar Nasır El-Said de bu iddialara ek olarak; Suud ailesinin Abdülvehab’ın ve kendilerinin soy ağaçlarının saklanması için Kahire’ye 1943 yılında yüklü bir para ödediklerini açıklamıştı. Yazara göre Suudlar’ın Hz. Muhammed’in soyundan geldiklerine ilişkin iddialar da bu süreçte kurgulanmıştı. Birçok farklı kaynak ve kişilerin kaleme aldığı yazılarda tek bir ortak nokta vardı; o da Suudi Arabistan’ın kurucularının Yahudi kökenli olduklarıydı. Acaba Suudi Arabistan’ın, ABD ve İsrail’e bağımlı bir şekilde hareket etmesinin altında bu gerçekler mi yatmaktaydı?[6]

Zaten “İslami Finans” diye yutturulan küresel pazarda “en büyük pay Müslüman olmayanlarındı!”

Fitch Ratings İslami Finans Küresel Müdürü Bashar Al-Natoor, İslami Finans sektörünün büyüklüğünün yaklaşık 2,5 trilyon dolar seviyesinde olduğunu söyleyerek, “İslami finans müşterilerinde en büyük pay, Müslüman olmayanlara ait” itirafında bulunmuşlardı. Fitch Ratings İslami Finans Küresel Müdürü Bashar Al-Natoor, İslami finans endüstrisinin Türkiye ve Dünya genelindeki durumlarına ilişkin açıklamalar yapmıştı. İslami Finans sektörünün büyüklüğünün yaklaşık 2,5 trilyon dolar seviyesinde olduğunu anlatan Al-Natoor, sektörün de beş ana direkten oluştuğunu anlatmıştı.

İslami Finans endüstrisinde başı çeken 10 büyük ülke bulunduğunu belirten Al-Natoor: "Bunlar Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Umman ve Bahreyn'in yanı sıra Türkiye, Malezya, Endonezya ve Pakistan'dır. Bunlar en iyi 10 İslami Finans ülkesi sayılmaktadır. Türkiye'ye bakarsanız İslami Finans, Türkiye'deki finansman sektörünün yüzde 5 ila 6'sı düzeyinde bulunmaktadır. Bununla birlikte, Suudi Arabistan'da bu oran yüzde 78 düzeyinde olmaktadır.” bilgilerini aktarmıştı.

“İslami finans müşterileri 3 grup” itirafı

Al-Natoor, İslami Finans müşterilerini üç gruba ayırdığını belirterek şu gerçekleri vurgulamıştır: "İlk grup, İslami kurallara duyarlı ve hassas olan ve parasını her şartta İslami bankalara yatıran grup. İkinci grup, Müslüman olan ve İslami hassasiyeti olmakla birlikte, geleneksel olana benzer bir şey teklif edilirse, paralarını bu İslami bankaya yatırmaya isteklidirler. En büyük olan üçüncü kategoriyi de Müslüman olmayanlar oluşturuyor. Yani İslami Finans müşterilerinde en büyük pay, Müslüman olmayanlara ait bulunuyor. Bu grupta bulunanlar sadece kendilerine bir yararı varsa ya da etik veya hizmet kalitesi açısından inanıyorlarsa bu bankalarla ilgileniyor…

Türkiye, dış politikada hepsi de birbiriyle yakından ilişkili bir dizi sorunu çözmeye uğraşıyor. Fakat hem dikkat dağınıklığı hem devlet kapasitesinin sınırı nedeniyle, bu sorunlardan sadece birine odaklanabiliyor, onu öne çıkarıyor. Aynı anda birden fazla soruna gereken hassasiyeti gösteremiyor. Örneğin, Suriye sorunu öne çıkınca Doğu Akdeniz, Ege Denizi, Kıbrıs, Irak’ın kuzeyi, Karadeniz, Kafkaslar geri plana düşüyor. Oysa tüm bunların, bir bütünün parçaları olduğu unutuluyor. Hepsi emperyalizmin Türkiye’ye dayattığı yıkım programının içindeki konu başlıkları oluyor. Emperyalizmin PKK terör örgütüne ve FETÖ’ye verdiği destek de, sözde soykırım iddiaları ve patrikhanenin statüsüne ilişkin baskıları da, bu küresel kuşatmanın gereği olarak yapılıyor.

Sicilinde; KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, büyük devlet adamı Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakmak, ona karşı Mehmet Ali Talat’la iş birliği yapmak, Annan Planı’na destek çıkmak, asla gerçekleşmeyecek Avrupa Birliği (AB) üyeliği uğruna Kıbrıs’ta kurumsal dış politikadan ödün vermeye yanaşmak gibi yanlışlar bulunan Erdoğan iktidarı, Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları öne çıkınca bazı adımlar atmaya başladı. Fakat Türkiye halen, Akdeniz’in doğusunda Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanına yanaşmadığı, Suriye’yle temas kurmadığı, KKTC’nin başka devletlerce tanınmasına çalışmadığı için, istediği sonuçları alamıyor. Ve tabi bölgenin enerji kaynaklarına ilişkin verilen mücadelede yalnız kalıyor. İktidarın toz kondurmadığı, topraklarında üs kurduğu, yakın ilişkide olduğu ve Tank Palet Fabrikası’nı sattığı Katar bile, Türkiye karşıtı cephede yer alıyor. Hem de, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail ve Mısır’la birlikte davranıyor. ABD ve AB de onları destekliyor.” diyen yazar bile, her nedense Rusya’nın da bu Türkiye karşıtı cepheye, doğrudan ve dolaylı destek verdiğini yazmıyordu!?

Oysa girmek için can attıkları bu AB müktesebatına, AB tarafından yapılan açıklamaların da sokulduğunu, bunların hukuki bağlayıcılığı olduğunu söylemedi mi? Türkiye’nin deniz ve hava limanlarını Güney Kıbrıs’a açmasını, onu Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla, tüm adanın temsilcisi olarak tanımasını istemedi mi? Yani, özetle; Türkiye’den KKTC’yi tasfiye etmesini talep etmedi mi? Kıbrıs sorunu çözülmeden Güney Kıbrıs’ı üye yapan AB, hem uluslararası antlaşmaları hem kendi kanunlarını hem de KKTC’nin egemenlik haklarını çiğnemedi mi? KKTC’nin hukuki varlığının dayanağı olan antlaşmaların (garanti antlaşmaları dahil) ortadan kalkmasını istemedi mi? “Türk askerinin adada işgalci olduğunu” dillendirmedi mi? Kıbrıs Türklerini, tüm adayı temsilen ve Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla üye yaptığı GKRY içinde, adeta “korumaya alınmış azınlık” statüsü içinde görmek istediğini belirtmedi mi?

Bir kez daha anımsatmakta yarar var: Kıbrıs’ta iki eşit halk, iki ayrı, bağımsız ve egemen devlet olduğu gerçeğini kabule yanaşmadan, adada Türk-Yunan dengesi dikkate alınmadan, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü tanınmadan, hiçbir çözüm gerçekçi, kalıcı ve adil olmazdı. Bu, Türkiye’nin yıllar önce benimsediği kurumsal dış politikadır. İktidarın bu konularda verdiği ödünler, daha büyük sorunlara yol açmıştır. Yugoslavya’yı bölen, Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı, Türkiye’yi, Libya’yı etnik ve mezhepsel aidiyetlere, kabilelere, aşiretlere, bölgelere göre bölmek isteyen emperyalizmin, iki ayrı halkın yaşadığı Kıbrıs’ı birleştirmek istemesine karşı elbette uyanık olmak gerekirdi. Bu gerçek saptanmadan, hiçbir mücadele başarıya ulaşamazdı. Emperyalizme karşı tavır almadan barış, demokrasi, insan hakları, özgürlük, kardeşlik mücadelesi verilemezdi.”[7] tespitleri ise doğruydu ve değerliydi.


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 

 


[1] https://www.karar.com/yazarlar/akif-beki/ayet-acilimindan-rus-bopu-cikar-mi-

[2] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/soci-mutabakatinin-bir-yili-uygulamasi-sorunlu-

[3] Bak. Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota, sh: 24

[4] Age, sh: 52 ve 53

[5] https://www.sabah.com.tr/yazarlar/duran/2019/09/20/iran-savasi-basladi-mi

[6] https://jöntürk.net / 03.10.2011

[7] http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1590708/Dogu_Akdeniz_ve_Kibris_ta_hangi_tuzaklar_kuruluyor_.html

Ahmet AKGÜL -

 

AHMET AKGÜL KİMDİR?

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagalogu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 70 (yetmiş) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolca’ya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyor

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyor(du…) (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Kavramları ve Çelişkili Kurguları

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir-Yeni Hazırlanıyor)

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 193

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR