Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün9164
mod_vvisit_counterDün8370
mod_vvisit_counterBu Hafta36610
mod_vvisit_counterGeçen hafta42824
mod_vvisit_counterBu Ay142205
mod_vvisit_counterGeçen Ay133233
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar14246165

IP'niz: 3.93.74.227
Bugün: 22 Kas 2019

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11159733

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
feto2
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 

BUĞRA YAYINCILIK

Tel-Faks:

0212 516 52 62

 

Reklam

HAYALLERİMİZ; İNANCIMIZ VE AMAÇLARIMIZ NİSPETİNDEDİR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 36
ZayıfMükemmel 

 

HAYALLERİMİZ;

İNANCIMIZ VE AMAÇLARIMIZ NİSPETİNDEDİR![1]

        

Evet, her insanın hayalleri, onun hedefleri ve idealleri oranındadır. İdealleri ise, kişinin imanı ve ümitleri kadar olacaktır. Çünkü olumlu ve onurlu hayaller kurmak; inancımızı hayatımıza hâkim kılmak ve kutlu amaçlarımıza ulaşmak için, zihnimizde ve kalbimizde kurguladığımız tasarımlardır. Mutlu ve umutlu hedefleri olmayanların, haliyle hayalleri de kuruyacaktır. Hayalleri ve hedefleri olmayanların projeleri, projeleri olmayanların da ciddi, sistemli ve sürekli girişim ve gayretleri olmayacaktır.

İnancın temeli, yaratılış amaçlarımızın ve sorumluluklarımızın farkında ve şuurunda olmaktır

Cenab-ı Hakka sonsuz hamdü senalar olsun... Bugün “Yaratılış Gayemiz ve Mesuliyetlerimiz” konulu bir sohbet için Konyalı kardeşlerimle bizi tekrar buluşturan Cenab-ı Hakka sonsuz şükürler ederek başlıyorum. Bu hayırlı hizmetlerin yapılmasında çok önemli katkıları ve gayretleri olan Konya Milli Çözüm Ekibi’ni de huzurlarınızda kutluyorum ve Allah razı olsun diyorum. Ve siz çok değerli dostlar; lütfettiniz, zahmet ettiniz, teşrif ettiniz, bizleri sevindirdiniz. Sizlere de saygılarımı sunuyorum.

Niçin bu toplantıları yapıyoruz? Niçin bir kısım gayretlere, hizmetlere katılıyoruz ve sorumluluk alıyoruz? El cevap: Niçin yaratıldığımızın farkında olduğumuz için bunları yapıyoruz. Peki, niye yaratıldık? Akıl ve ilim, iman etmeyi gerektirir. Akıllı ve vicdanlı bir insan; basit bir kalemin, basit bir elektronik aletin bile kendiliğinden, tesadüfen ve rastgele olamayacağını bilir. Peki, atom zerrelerinden galaksilere kadar şu muhteşem kâinattaki, insan aklını hayran bırakan bu harika yaratılışların bir sahibi olması gerekmez mi? Elbette ve mutlaka vardır, O da Allah’tır.

İyi de Allah bu âlemi niye yarattı? Bir Hadis-i Kutsi’de bunun cevabı veriliyor ve Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazine idim, mahlûkatı yarattım ki bilineyim!” Aziz Erbakan Hocamız bu konuyu açıklarken verdikleri bir örnek vardı. Konya’nın 30-40 km dışında, ıssız, ot bitmez, çorak bir bölgesinde yüzlerce dönüm, dededen babadan kalan bir arazin olsa. Yol geçmiyor, şu anda imara açılmamış, açılması da çok uzak bir ihtimal görülüyor... Burayı bedava versen belki kimse almaz, gidip oturmaz. Ama bilinse ki oranın altında, Türkiye’ye değil, bütün bölgemize yıllarca yetecek bir petrol yatağı var; veya çok büyük miktarda bir altın rezervi bulunuyor. Artık orayı ucuza satar mısın? O kadar kıymet kazanır. Evet, bilinmemek, gizli kalmak bir noksanlıktır; Cenab-ı Hak ise bütün noksan sıfatlardan münezzeh olandır. Öyleyse Mevcudiyetini, Kudretini, Rahmetini, sanat eserlerini ve hikmetini gösterip, tanıtmak için âlemleri yarattı. Bu O’nun Kemâl sıfatının gereğidir.

Ancak, bu yaratılanlara bakıp da Yaratanı tanıyacak akıl ve şuur sahibi biri lazımdı. Keçiler, çiçekler, böcekler… Her şey bir hikmete hizmet ediyor. “Hiçbir şey yoktur ki canlı cansız, Allah’ı tesbih etmesin, tahmid etmesin, yaratılış gayesini, görevini yerine getirmesin” ayetinde vurgulandığı gibi herkes görevini de, gayesini de biliyor, hikmetini de biliyor; ona göre davranıyor. Ama ne keçilerin, ne çiçeklerin, ne de böceklerin bu yaratılanlara bakıp Yaratanı tanıyacak bir kabiliyetleri bulunuyor. Böyle bir yetenekleri yok. Çünkü akıl yok, şuur yok. Bu yaratılanlara bakıp Yaratanını tanıyacak, O’nu arayacak, O’nu arama ve O’na ulaşma arzusu taşıyacak birine ihtiyaç vardı. İşte Cenab-ı Hak, bu maksatla insanı yarattı. İnsanı yeryüzünde Kendine halife olabilecek imkânlarla, fırsatlarla donattı.

Peki insan niye yaratıldı?

Şeytanın Hz. Âdem’e kıskançlığı, düşmanlığı; kininden, gururundan, kibrinden ziyade halife olmak arzusundan ve o makama kendini layık bulmasından kaynaklıydı. Yeryüzünde Allah’ın kullarına Allah’ı tanıtacak, O’nun emirlerini ulaştıracak, O’nun hükümlerini uygulayacak Hz. Âdem olarak yaratılan insanın görevini şeytan biliyordu, onu kıskandı. “Ben o göreve daha layığım. Ben O’ndan önce yaratıldım. Yüz binlerce sene meleklere hocalık yapacak seviyeye gayretimle ulaştım. Ben nice işler başardım, bu makama ben atanmalıydım. Bu görev benim olmalıydı…” Bu düşünce onu şeytanlaştırdı. E, tabi bu düşünceyi besleyen ise gurur, kibir, haset, enaniyet damarlarıydı. Allah, meleklere bile vermediği halifelik yeteneğini ve mesuliyetini insana yüklemişti. Yine Aziz Erbakan Hocamızın bir tespiti olarak söylüyorum; hayvanlarda sadece nefis var, akıl yok, onun için sorumlu da değiller. Meleklerde ise sadece akıl var, nefis yok; zaten isteseler de günah ve kötülük yapamazlar. Bir nevi robot gibi yaratılış gayesine hizmet ederler. Ama insanlarda öyle bir yetenek var ki; eğer kıymetini bilir, yaratılış gayesine göre hareket ederse, melekleri bile çok geçecek bir seviye kazanabilir. Tabi, bu şuurdan uzak yaşarsa, nefsine uyarsa Allah korusun, hayvanlardan da aşağı dereceye düşebilir. Mademki meleklere bile verilmeyen bu halifelik; yani Allah’ın Kudretini, Azametini yeryüzünde temsil edecek, O’nun hükümlerini yürütecek şeref ve görev insana verildi, öyleyse adaletinin gereği kim bu nimete layık, kim layık değil? Rabbimiz, bunun tespiti için insanları imtihan etmeye karar verdi.

Bu imtihanın temeli de şuna dayanıyor; Hak var, Bâtıl var; sen hangi saftasın? Hak Rahmanidir, batıl Şeytanidir. Sen önce bu imtihanı kazanmanın ilk şartı ve ilk adımı olarak; Hak’tan taraf mısın, bâtıldan taraf mısın, tavrını ortaya koymalısın! Eğer bâtıldan tarafsan, senin ibadet diye, hizmet diye yaptığın hiçbir şey senin işine yaramayacak, Allah muhafaza buyursun. Hak nedir? Her zaman, her yerde doğru olan, değişmeyen, Allah’ın Hz. Peygamberimiz eliyle bize öğrettiği, gönderdiği Kur’an-ı Kerim’deki hüküm ve hakikatler Hak’tır. Ona aykırı olan; nefsi, dünyevi, hayırsız, haksız olan… Bozuk ve yanlış olan her şey de bâtıldır.

İmtihanın adil olması için önce öğretilmesi, sonra imtihan edilmesi icap ederdi. Cenab-ı Hak da haksızlıktan münezzehtir. Onun için önce, bu imtihanda nelerden sorulacağımızı öğretmek üzere Kur’an gönderdi. İmtihan programımız Kur’an-ı Azimüşşan’dır. Âlemlerin Hocası, kâinatın Hocası, Mürşid-i Azam olarak da bu Kitab-ı Kerim’i yaparak, yaşayarak bize öğretmek üzere Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ı görevlendirdi. Bütün sadık Sahabe-i Kiram ve özellikle Ehl-i Beyti Nebi (S.A.V) de kıyamete kadar bu nurlu yolun aydınlatıcı yıldızları, imamları gibidirler. İşte bu Kur’an ve Resulüllah, bize önce Allah’ı doğru tanıyıp doğru inanmamızı öğrettiler. Allah’a inanacağız da nasıl bir Allah’a inanacağız? Yine, bir ilmi kimden almışsan onu söylemek bir vefa borcudur. Yoksa kendine mâl edersen, ilim hırsızı olursun. Yine Erbakan Hocamdan öğrendiğim, sizin de defalarca dinlediğinizi bildiğim bir gerçekle devam edelim. “La ilahe İllallah, Muhammedür Resulüllah” imanımızın temelidir. Biz Allah’a iman ediyoruz. İyi de nasıl bir Allah’a iman ediyoruz? Arapça İlah kelimesinin 4 manası var:

1- İlah demek; Kendisine ibadet olunan, O’ndan başka Zat bulunmayan demektir. İbadete lâyık ve müstahak olan Zat, yalnız ve ancak Allah’tır. Bu Fatiha’daki “İyya kena’büdü”nün karşılığıdır. “Biz ancak Sana ibadet ederiz.” Kendilerine asla ibadet edilmeyeceği hususunda, bir karıncayla bir peygamberin farkı yoktur. Ne o ibadete lâyıktır, ne o. Kulluk noktasında da bir peygamberle bir karıncanın farkı yoktur. O da kuldur, o da kuldur. İbadet yalnız ve ancak Allah’a yapılır. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’a gelince; Cenab-ı Hakkın emirlerini bize getirip gerçeği duyurduğu, Habibullah olması, şefaatçimiz olması, hakikat yolunun ebedi rehberi olması bakımından elbette en büyük sevgiye, saygıya lâyıktır; biz de öyle iman edip seviyoruz, saygı duyuyoruz zaten.

2- İlah kelimesinin ikinci anlamı; Kendisinden yardım dilenilen tek makam… O’nun güç, kuvvet ve yardımına sığınılan yegâne Zat demektir. Bu mana Fatiha’daki “İyya kenestain”in karşılığıdır. “Her türlü yardımı, desteği, muaveneti, ancak ve yalnız Allah’tan dileriz, O’ndan bekleriz” gerçeğinin ifadesidir.

3- İlah’ın üçüncü manası; Rızası aranan, yaptığımız her işte, ibadette, hizmette O’nun hoşnutluğunu kazanmak için çırpınılmaya lâyık olan tek Zat yine Allah’tır. Her türlü riyakârlıktan, insanlara gösteriş yapmaktan, çıkar avcılığından ve “desinler” merakından uzaktır mü’min. Çünkü riyakârlık gizli şirk sayılmıştır.

4- İlah’ın dördüncü manası; kullarının hayatlarını tanzim eden, onları tedricen terbiye eden, imtihan için onlara gerekli temel kanunları ve doğal kuralları göndermeye layık ve müstahak bilinen tek Zat yine Allah’tır demektir.

Elbette, biz öncelikle Hak’tan tarafız. Bâtılın her türlüsünden uzağız; Allah bizi hep uzak etsin. Geçenlerde birileri: “Hocam, merak ediyorum. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın şefaatleri bizi de kuşatır mı? Ruhaniyetleri bizden razı mıdır?” diye sordu. Ona dedim ki: “Vallahi onu ben bilemem, Allah bilir. Ancak, sen seni bilirsin. Allah’tan sonra seni senden daha iyi kimse bilemez. Şimdi soruyorum; Efendimiz, bu şehrimizi, ülkemizi ziyaret için teşrif buyursalar, önce Büyük Millet Meclisine uğrasalar. “Benim ümmetimin temsilcileri mecliste ne yapıyorlar?” diye merakla sorsalar… Bir de bakacak ki, Haçlı Avrupa’nın haksız, ahlâksız, milli birlik ve dirliğimizi, düzenimizi bozacak, aile yapımızın, ahlâkımızın temeline dinamit koyacak İstanbul Sözleşmesi gibi bütün yasaları, bir bir meclisten geçiriyorlar. Üstelik dışarıda lüzumsuz konularla ilgili birbirleriyle kapışan CHP’si ve AKP’si, bu konuda hiç kavga bile etmiyorlar. Oradan dışarıya çıkınca önünde bir faizci bankaya rastlayacak. “Yahu, Ben bunun zerresini günah saymıştım. Cenab-ı Allah’ın yukarıdan aşağıya kaç ayette bunun haram olduğunu, yasak olduğunu anlattığı halde, “Hâlâ eğer bundan vazgeçmez, devlet olarak, hükümet olarak, millet olarak bu faizli zulüm ve sömürü çarkını devam ettirirseniz, Allah ve Peygamberiyle harp ettiğinizi bilin” hükmünü hatırlatmıştım. Hiçbir günahla ilgili Allah’ın böyle bir tehdidi yoktur. “Yahu Ben bunun zerresini haram etmiştim. Bunlar, her tarafa bankalar açmışlar, her işe faizi bulaştırmışlar, Ben hangi ülkeye geldim? Bu ümmetim ne hale gelmiş?” buyurup üzüntüye boğulacak… Sonra TV’lerimizi izleyecek, yüzü kızaracak... İnternet sayfalarını, sosyal medyayı görecek, nefret duyacak... Eğitim sistemimizden, ailevi münasebetlerimizden, sokaklarımızdan, caddelerimizden geçtiğine geldiğine bin pişman olacak… Şimdi söyleyin; Efendimiz teşrif ettiklerinde “Oh be, çok şükür, ümmetimi çok iyi halde buldum. Ufak tefek yanlışları var ama, inşaallah dua edelim Rabbime de yalvaralım, bunları da düzeltsinler” mi diyecek, yoksa beddua mı edecek? Allah’a sığınıyoruz... O adam anladı ne dediğimi ve şunları söyledi: “Yahu sen de her şeyi siyasete bağdaştırıyorsun!” Yani, aslında suçlarının ve günahlarının farkındalar, ayıbını ve ayarını biliyorlar... Ama bile bile dindarlık numarasıyla bana gelmiş: “Efendimiz gelse ben şefaatine nail olur muyum, olamaz mıyım?” diye soruyor ve sahtekârlık yapıyorlar.

Biz, Kur’an’ın tamamına iman etmişiz, sadece bir kısmına değil... Evet insanız, beşeriz; İslam’ın her hükmünü yerine getiremeyebiliriz. Dine, İslam’a aykırı birçok yanlışlara, günahlara düşebiliriz; yanılabiliriz. Hatta mevcut bâtıl sistemin bir kısım kasıtlı yamultmaları sonucu bazı günahlara alışkanlık peyda etmiş bile olabiliriz; sigara gibi… Bir çocuğa sigarayı verin bakalım, midesi bulanır, kafası dolanır çünkü zehirdir, duman yutulur mu hiç? Ama öyle insanlar var ki, bakınız alışmış bırakamıyor. Niye? Bir nevi bağımlılık kazanmış, vücudu o zehre alıştırmış. Hatta kendine göre zevk alıyor. Bütün günahlar böyledir; yalan böyledir, haram böyledir, faizcilik böyledir; “Uydum kalabalığa, tâbi oluyorum üste çıkana!” düşüncesi böyledir; yani alışkanlık ve bağımlılık halidir. Olabilir ama en azından bir mü’min şunu demesi lazım: “Ya Rab, şartlar, ortam, çevre baskısı beni bu yanlışa alıştırdı. Ne olursun, beni hem bunlardan kurtar, hem de bu yanlışın bulunmadığı, benim de insanca, İslam’ca, onurlu yaşayacağım şartları da bize göster Allah’ım!” diye dua etmesi lazım. Yok eğer: “Canım bu zamanda da faizsiz düzen mi olur?” diye haramı savunuyorsa, bu sapkınlıktır. Yani, hâşâ Allah 20. asırda neler olacağını bilmiyor muydu da faizi yasaklamıştı? Sadece bundan önceki asırlar için mi bu hüküm geçerli sayılacaktı? Senin sıkıntın ne? Hani sen mü’mindin, müttakiydin, ne oldu sana? “Faizsiz düzen olur muymuş?” diye nasıl da marazlı mantığını kusmaktasın!..

Kardeşlerim, bu konuyu toparlarsak: Hakkın temsilcisi İslam’dır. O, Rahman’ın düzenidir, dinidir. Bâtılın temsilcisi şeytandır, o ise çağımızda Deccalizm, Siyonizm olarak sistemleşmiştir. Erbakan Hocamızın üç kitap kadar etkili, öğretici bir benzetmesi vardı. Diyordu ki: “Siyonizm’i bir timsaha benzetirsek, üst çenesi kapitalizm, alt çenesi komünizmdir. Bu iki çenenin karşılıklı çarpışmaları düşmanlıklarından falan değil ha. Araya giren avlarını parçalamak, gövdeyi; Siyonizm’i, beslemek içindir.” Evet, ciltlerce kitap yazılsa bu kadar açıklayıcı olamaz değil mi?

Bu Siyonistler dünyayı ele geçirmek ve daha rahat yönetmek için her türlü ahlâksızlığı yaygınlaştırmayı kendilerine birinci ilke edinmişlerdir. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Putperest, Hindu ayırmadan her ülkenin başına da o ülke halkı tarafından sevilecek, onların dinine, kültürüne uygun tipleri özel yetiştirip başlarına getirmişlerdir. Bir ara ülkeleri ordularıyla işgal ediyorlardı, kendi komutanlarından birini orada bırakıyorlardı. Bu tepki çekiyordu. Oranın halkı ayaklanıyordu, eninde sonunda bu zulme işgale karşı direniyordu. Bu sefer işgal ettikleri yerlere bir Genel Vali atamaya başladılar… Kendi adamlarından!.. Ama, o da tutmuyordu, insanların onuruna dokunuyordu. Sonra daha etkili bir yol buldular. Bu sefer kendi özel yetiştirdikleri ama görevlendirecekleri ülkelere göre şekillendirdikleri iş birlikçi kimseleri iktidara getirdiler. Bu tipler eğer Müslümansa o ülkede dindar rolünü çok güzel oynayacak, din istismarını güzel yapacak; Hristiyansa, işte Katolik midir, Protestan mıdır neyse, o ülkede onların dilinden konuşacak, onları memnun bırakacak… Hinduysa Hindu rolüyle ortaya çıkacak, ama asıl Siyonizm’e hizmet edecek tipleri özel yetiştirdiler. Hatta onlara, bir maddelerinde diyorlar ki; “Gerektiği zaman halkın rağbetini toplamak için İsrail’in aleyhinde de konuşabilirsiniz, Siyonizm’in aleyhinde de atıp tutabilirsiniz!” Şimdi Genel Vali makamında oturan nice yöneticileri biz demokratik seçimlerle işbaşına getirdik sanıp seviniyoruz… Oysa Siyonist odakların bir şekilde tayin ettikleri ve gündemimize getirdiklerini seçip başımıza bela ettiğimizi bile fark etmiyoruz. “Oh be, şükürler olsun Ya Rabbi. Bizim de dindar, kahraman yönetimimiz var” diye de sevinip duruyoruz. “Ne yani CHP mi gelsin?” diyenler, zaten AKP iktidarda kalsın diye CHP’nin kurgulandığını bilmiyorlar. Aynı odaklar Komünizmi de çıkardılar ki, Kapitalizme dünyanın çoğunu razı etsinler. “Ya Kapitalizme razı ol, yoksa Komünizm geliyor ha!” diye korkuttular. Sağcılığı solculuğu da böyle ortaya çıkardılar. CHP de lazım ha, o da orada kalsın ki; AKP rahat kazansın! Geçen bir yerde misafir olduk. Namazdan sonra emekli bir imam bizi bir yerden tanımış. Dedi ki; “Hocam, hamdolsun, bak, şu karşıda CHP’nin altı oku var, önünden bile geçmiyorum.” Etrafına da bana da böyle yüksek sesle dindarlığını anlatmaya çalışıyor. Ona dedim: “Yahu, yumuşak konuşurdum biraz ama vaktim dar. Ben biraz net ve sert konuşacağım. Sen aldığını al, gerisini bana bırak!” “Bak, sen hocasın, sana soruyorum, bunun cevabını benden sonra bu cemaatin hepsine vereceksin. Soru 1: Faizi CHP işlerse günah, AKP işlerse mubah mı oluyor?” Ses yok! Soru 2- Kumarın her çeşidini ki Allah Kur’an’ında: “Şans oyunları, fal okları, içki, bunlar şeytanın oyunlarından, şeytan ameli pisliklerdir” buyuruyor. Bu kadar ağır ifadeler kullanıyor. “Bunlardan, bu pislikleri yayanlardan, uygulayanlardan uzak durun ki felah bulasınız. Yoksa belanızı bulursunuz” diyor Allah. “Söyle bakalım; kumarın her çeşidini, loto, toto, piyango, kazı kazan, at yarıştır, it yarıştır, bedavadan kazan, bütün devlet imkânlarından kazan, vurgun yap, soygun yap kazan… Bunları CHP yaparsa ayıp da AKP yaparsa sevap mı sayılıyor? Bu arada Avrupa’yla her türlü ekonomik, sosyal, kültürel ilişkileri elbette daha çok geliştirelim. Niye? E, bu dünyanın bir üyesiyiz tabi ki münasebetlerimizi güçlendireceğiz. Ama onların ahlâksızlığına, dayatmalarına, ülkemizi, milli birlik ve dirliğimizi parçalamalarına yarayacak kurumların, kanunların çıkarılmasına da rıza göstermeyeceğiz. Biz AB’ye mahkûm ve mecbur değiliz. 60 senedir ha girdik, ha gireceğiz diye bekletiyorlar. Almıyorlar adamlar ve bunu açıkça söylüyorlar: “Almayacağız, oyalıyoruz” diyorlar değil mi? Buna rağmen hâlâ Haçlı Avrupa’nın küstahlıklarına CHP katlansa yanlış, AKP AB için can atsa doğru mu oluyor? diye sorunca sıkışan adam: “Hocam, hakikaten senin işin acele, buyur, uğurlayalım” dedi. Yoksa bu iktidarın mesela S400’leri almasına seviniyoruz. Alsınlar tabi. Biz ABD’ye mecbur muyuz, mahkûm muyuz? S400’ler ABD’nin vereceği Patriotlardan hem ucuz yarı yarıya, hem de etkinlik sahaları onun üç misli. Niye almayalım? İyi de, peki bir soru var. Hep konuşuyorduk herkes de biliyordu. Patriotları aldığımız zaman bunu İsrail’e karşı kullanmak istesek de kullanamayız. ABD’ye karşı kullanmak istesek de kullanamayız. Onun beynine o düzeneği yerleştirmişler. Peki, şimdi soruyoruz; Rusya kendi aleyhinde bu silahları, olur ki yarın ABD’yle birleştiler, işte Suriye’de birleşiyorlar, pek çok yerde birlikte hareket ediyorlar. Bu silahları Rusya’dan aldık, bunu, Rusya’nın ülkemize yönelik bir tehdidi olduğu yerde ona karşı kullanabilecek miyiz? Yok. Peki biz Rusya’nın silahına mahkûm olacağımıza, ABD’nin silahına mahkûm olacağımıza; 17 senedir niye Erbakan Hocanın temelini attığı, projelerini hazırladığı ağır sanayi sistemlerine, projelerine sahip çıkmadınız yahu? Hiç mi vicdanınız ve aklınız yok? Bu böyle nereye kadar? ABD’den kurtulduk Rusya’nın mahkûmu olduk! Ne anladım ben bu işten?

Sn. R. T. Erdoğan’ın Siyonist Abraham Foxman ile Gizli Buluşmaları

Kardeşlerim, peki bu yanlışlıklar niye yapılıyor? El cevap: Erbakan’dan koparılıp iktidara taşınmak için hangi odaklara hangi sözleri verdilerse, şimdi o makamda oturmak için bu sözlerin arkasında durmaya mecburlardır onun için, anladınız mı? Sene 2001, henüz Milli Görüş’ten ayrılmamışlardı, ama tabi hazırlıklar başlamıştı. Sabahattin Önkibar o zaman Star Gazetesi’nde yazmaktaydı. Star Gazetesi de Cem Uzan’ındı. ANA-SOL-D iktidarıydı, hükümet içinde istihbaratta bu Önkibar’ın adamları vardı. Buna bilgi sızdırıyorlardı. Diyorlar ki: “Bize koruma için özel görev verildi. Araştırdık, merak ettik. Bazı abilerimiz gizli tutmak kaydıyla bize ADL Başkanıyla R. T. Erdoğan’ın buluşacaklarını söylediler.” Siyonizm’in dünyadaki en etkin yönetim kurumlarından olan ADL, sözde Yahudi Aleyhtarlığına Karşı Koyma Derneği diye tanınmaktaydı. Aslında, Siyonizm’i deşifre edenleri ortadan kaldırma, etkisiz kılma yapılanmasıydı... O derneğin başında o dönem, aslen Rus Yahudi’si olan Abraham Henry Foxman vardı. Bu adam İstanbul’a uğramıştı. İstanbul’da Abdullah Gül ve Sn. Tayyip Erdoğan’la özel buluşmuşlardı. Bir saatten fazla gizli görüşmüş, anlaşmışlardı. Bunu da gazetecilik damarıyla Sabahattin Önkibar o gün gazetesinde manşetten yazmıştı. Kendisi anlatıyor; şu anda sitelerde bile bulunuyor. Diyor ki: “Bunu duyunca Tayyip Bey beni aradı. Samimi olduğumuzdan bana: “Sabo, beni mahvettin!” diye çıkıştı. “Başkan, yanlış mı yaptık, iftira mı attık?” diye sorunca: “Yok. Ama bizim siyasi projelerimiz gereği gizli görüşmemiz lazımdı. Sen bunu deşifre ettin. Ben bunu kendi toplumuma, kendi tabanıma ve teşkilatıma nasıl anlatacağım?” diye sızlandı. Aradan bir zaman geçti. Bizim Osman Yumakoğulları vardı, yıllarca Avrupa Milli Görüş Teşkilatları Genel Başkanlığı yapmıştı, fıtraten de temiz bir insandı, gayretli bir Müslümandı, mekânı cennet olsun. Hepimiz insanız, farklı konuları anlamayabiliriz. Yanlış, eksiklerimiz olabilir. Sonuna kadar Hak davada sebat ve sadakat gösteren insanlardan birisiydi. En son geldi İstanbul İl Başkanlığımızı yaptı, milletvekilimiz oldu. Önkibar diyor ki: Ankara’dayken, Star’ın bürosuna Osman Yumakoğulları geldi. Görüşme talebini ilettiler. Hemen içeri aldım, çayını ısmarladım. Sohbet esnasında dedi ki: “Yahu, Sabahattin Bey, biliyor musun, sen Erbakan Hocamı hüngür hüngür ağlatan insansın?” Ben merak ettim: “Hayırdır, ben Hocama saygı duyan bir insanım. Ne yaptım ki? Nasıl ağlattım?” Dedi ki: “O Star gazetesinde Tayyip Bey’le, Abdullah Gül’ün Siyonist lider Foxman’la görüşmelerini yazdığın zaman ben de evindeydim, bir konuyu görüşmek üzere oradaydım. Hocamız telefon etti, o gazeteyi getirdiler. Görüp okuduktan sonra bıraktı gazeteyi, hıçkıra hıçkıra, böyle dakikalarca ağladı. Hiç görülmemiş bir şekilde duygulanmıştı... Sonunda mübarek eşleri Nermin Hanımefendi annemiz, geldi dedi ki: Yahu bir doktor mu çağırsak? Bir teskin edici iğne falan mı yaptırsak? Hiç Hocamızı biz bu halde görmedik!” Nihayet Hocamız kendine geldi ve dedi ki: “Yanlış anlamayın ha! İki elemanımız, dünyayı yöneten şeytani güçlerle iş birliği yapıyor. Bizim partimiz iki eleman kaybediyor diye ağlamıyorum. Ya? İmanın, İslam’ın, davanın, hakkın, hayrın ne olduğunu bile bile; Siyonizm’in, şeytanizmin, Deccalizmin bütün insanlığa, Müslümanlara neler çektirdiğini bile bile, bir insan dünyalık makam ve menfaat hırsıyla gider bunlarla iş birliği yaparsa ahireti gider, mahvolur. Ahiretlerini nasıl yıkar bir insan? Buna ağlıyorum.”

Hatta aynı Foxman, yanılmıyorsam 2007 veya 2008 olması lazımdı, bu sefer, yine ADL Başkanıydı. ADL deyip geçmeyin ha. ABD’de devlet başkanlarının, bakanların, kongre üyesi kodamanların bile danışmadan iş yapamayacakları teşkilattan bahsediyorum... Adı dernek diye öyle basit bir kuruluş zannetmeyin… İşte bu ADL Sn. Erdoğan’a; yani tarihinde ilk defa Müslüman bir lidere, bu Siyonist merkezler Cesaret Ödülü taktılar değil mi? Sn. Erdoğan ve yandaş takımı önce birkaç yıl bir kısım tepkilere kulak tıkadılar. “Bunu geri ver” falan diyenlere aldırmadılar. Daha sonra ısrarlı baskılar üzerine bir açıklama da yapmadılar. O zamanlar Başbakandı. Sadece bir kısım yandaş yazarlar; “Bakın işte, nihayet Sn. Erdoğan bu ödülü geri verdi” şeklinde yazılar yazdılar. Ama sonra bir haber aldık ki, yine AKP içinde kümelenmiş Siyonist mihrakların temsilcileri bunlara diyorlar ki: “Sakın ha, sen bunu geri verirsen Siyonizm’e hakaret sayılır, seni burada bir dakika tutmazlar ha!” Madem verdim gibi yaptın, öyle kalsın! Daha sonra MHP’li bir milletvekili mecliste önerge verdi; “Bu çok konuşuluyor, nedir bunun aslı? Geri verdin mi, vermedin mi?” dedi. Kendileri cevap vermediler, Dışişleri Bakanı açıklama yaptı: “ADL tarafından Sn. Başbakana taktim edilen onur belgesinin geri verilmesiyle ilgili prosedürlerin yerine getirilmesi hususunda Washington Başkonsolosumuz çalışmalara başlamıştır!” Yahu, sorunun cevabı bu değil ki, verdin mi, vermedin mi? Hâlâ cevabı yok. Bir kıyas yapılsın diye hatırlatıyorum: Bakın, insani bir haysiyet ve hassasiyet olarak söylüyorum. Amerika’nın çok meşhur, Yahudi sermayeli bir dergisi vardır; Newsweek Dergisi. O derginin editörü Fareed Zakaria; Zakaria ismini Yahudiler de kullanır. O derginin genel yayın yönetmeni olan bu Fareed Zakaria, o da aynı ödülü almıştı bir dönem. 11 Eylül hadisesinden sonra bir teklif getirildi Amerika’nın yönetimine ki; “Efendim, yıkılan İkiz Kulelerin suçlusu bütün Müslümanlar değil. Bunu bir kısım örgütler yaptılar. Bizim Müslümanlarla bir düşmanlığımız söz konusu değil” havası vermek için. “İkiz Kulelerin bir yerine bir İslami merkez kuralım, içinde camisi de olsun” diye bir teklif getirildi. Bu teklife ADL ısrarla karşı çıktı hemen. ADL bu teklife karşı çıktığı için, kendisi de Yahudi olmasına rağmen onlardan ödül alan Fareed Zakaria bu ödülü ve 10.000 dolarlık para ödülünü geri iade etti. Haysiyeti, hassasiyeti görüyor musunuz? Haydi, burada biraz işi yumuşatayım. Atatürk’ün bir atı vardı, ismi Sakarya, bir de köpeği vardı, ismi Fox idi. Bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Atının adı Sakarya… Sakarya’yı biz unutsak bile gâvur unutmaz. Sakarya ne anlama gelir onlar bilir. Erbakan Hocam gerçek şuurlu Milli Görüşçü nasıl olur, kimdir? Anlatırken; “Sakarya’nın siperlerinden geçmeyen bilemez” buyururlardı. Fox ise İngilizcede tilki demektir. “Foxman” daha çok Avrupalı ve özellikle de Siyonizm karşıtı entelektüel tabaka tarafından sinsi, Siyonist ve hain Yahudilerin bir sıfatı” olarak anılırdı. Atatürk de bunu bildiği için köpeğine “Fox” diyor. Hani ucuz kahramanlıklar yaparak Atatürk’ün aleyhinde atıp tutanların bile İslamcılık rolü oynadığı bir ortamda, mukayese fırsatı sunalım diye söylüyorum ha! Bir tarafta onur madalyasını koynunda, boynunda taşıyanlar; bir tarafta Fox ismini köpeğine takanlar!..

Bu Fetullah Gülen de aynı ekibin, yani Siyonist ADL’nin adamıydı, daha doğrusu aynı ekiplerin üçüncü sınıf ajanıydı. Yoksa Yahudi gelip Feto gibileri adam yerine koymazdı; üçüncü sınıf bir elemanı olarak kullanırdı. Tarih veriyorum; internete giriniz, 20 Kasım 1992 tarihli Zaman Gazetesi’ne bakınız. Orada bir yazar ADL’yi anlatıyor. “ADL Siyonizm’in bir şebekesi olarak yeryüzünde zulüm sistemini kurmak için öyle büyük cinayetler işlemiştir ki;” deyip tek tek sayıyor. “Dünyanın en tehlikeli terör örgütlerini bunlar besliyor!” diyor. Zaman yazıyor bunları. Aradan 6 sene geçmiş, sene 1998. Aynı Zaman Gazetesi, bu sefer Siyonist ADL’yi öve öve bitiremiyor. Tabi aklını fikrini kullanmadan, affedersin; bir sürü böyle robotlaştırılmış manyaklar olursanız, hiçbir şeyin farkına varamazsınız. Aynı Zaman Gazetesi diyor ki: “Dünyanın en büyük, en önemli stratejik kuruluşlarından ADL başkanı, büyük ilim adamı Fetullah Gülen’le buluştular. Ve Fetullah’ın Hoşgörü kitabını İngilizceye çevirip dağıtmak kararı aldılar.” Bunu okuyanlar da demiyor ki: “Yahu, sen 6 sene önce dedin “bunlar dünyanın en büyük şer şebekesi, cinayet merkezi” dedin. Şimdi nasıl oluyor da aynı cinayet şebekesi ADL, Feto’nun kitabını İngilizce yayınlıyordu? -Kitabı da o yazmamıştı, Yahudi’ler yazmıştı da onun imzasıyla dağıtıyordu- Şimdi bize diyorlar ki; “Yav, Milli Çözüm Ekibi, siz de herkese çok karışıyorsunuz! Haddinizi bilmiyorsunuz, onun için kimse sizi sevmiyor!” Yok, ondan değil. Herkesin foyasını ortaya döktüğümüz için, boyasını cilasını söküp gerçek ayarını deşifre ettiğimiz için bizi sevmiyorlar.

Şu HSBC Bankası var ya; o banka da Rothschild’lerin, Siyonist Yahudi sermayesinindir. Önce Hong Kong’da kuruldu, sonra burayı Çin’den ayırdılar, İngiliz Yahudilerine verdiler. Kuruluş sermayesi de eroin ve afyon kaçakçılık parasıdır. Ve şimdi ne hikmetse merhamete gelmişler, aynı banka ve onun etrafındakiler Türkiye’deki en büyük ihalelerin, bizim bu Akkuyu Nükleer Tesisleri’ne kadar, birçoğunun altından bunlar çıkmaktadır.

Maalesef ülkemizde halkın AKP gibi din istismarcısı ve devlet tahribatçısı partilere sığınmasının ve sarılmasının bir sebebi de; 1- Açıkça din düşmanlığını marifet sayan bazı parti, dernek veya ekiplerin şarlatanlığı. Bunları dinleyen millet diyor ki: “Yahu bunlar geleceğine, yine AKP’ye bin şükür kardeşim.” Ve tabi, perde arkasında sözde bu muhalefetin yularını elinde tutan odaklar da onlara bu görevi veriyor. Niye? “Çünkü AKP’nin oy alması ve iktidarda kalması için sizin böyle davranmanız, böyle konuşmanız lazım.” Yahu gerçekten, hiç düşünmüyor mu bu insanlar? Niye Erbakan, 3-4 kere iktidarların kenarından köşesinden ortak oldu diye, ihtilallerle yıkmaya kalkıştılar? En son, dişiyle tırnağıyla ulaştığı Refah-Yol iktidarının 11 ay yönetimde kalmasına dayanamadılar. Niye Erbakan’a 11 ay dayanamayanlar, 5 partisini kapatanlar, niye Süleyman Demirel’e 20 sene mühlet tanıdılar? Niye Özal’a o kadar imkân, fırsat sundular? Niye 18 senedir AKP’nin yularını bu kadar uzatıyorlar, niye? İkincisi; “Biz de muhafazakârız, dindarız, Müslümanız” deyip de hiç gereği yokken AKP’yi İslamcılıkla, şeriatçılıkla suçlayanlar; “Bak, şeriat geliyor ha” diye yırtınanlar AKP’yi ayakta tutmaktadır. Yahu, ne alâkası var? AB’nin peşinde sürüklenen, onların ahlâksız kanunlarını tek tek meclisi noter haline getirip geçiren partiden şeriatçı parti olur mu? Hayır! Bunlar görevleri böyle gösterip, bu sistemin devamını ve kendi özel çıkarlarının garanti altına alınmasını sağlamaktır. Sağcısı, solcusu, din istismarcısı, bunların hepsinin günahı ortaktır…

“İstanbul Sözleşmesi” Ahlâki ve Ailevi yapımızı tahrip anlaşmasıdır!

En son 2011 senesinde Avrupa’nın dayatmasıyla LGBT, af buyurun, lezbiyenler, gaylar, eşcinseller, her türlü ahlâksızlığı mubah gören, hayvanların bile tenezzül etmediği çirkinlikleri ve pislikleri işleyen sapkınların… İşte bunların haklarının korunması için, Kadına Şiddeti Önleme kılıflı uzun maddeleri olan bir sözleşme, İstanbul Sözleşmesi imzalandı. 2014’te resmen ve fiilen yürürlüğe girdi. Defalarca açıkladık, yazdık. Bunun içerisinde öyle maddeler var ki, bizim Türk aile yapısını, İslam ahlâkını temelinden yıkacaktır. Birkaç tanesini hatırlatayım: “LGBT’lilerin hak ve hürriyetlerini, serbest cinsi münasebetlerini engelleyici sözde namus kavramı, din kavramı gibi şeylerle eğer bu kanunlarımız çatışırsa, bu kanunlar geçerli ve üstün olacak, din-namus mefhumu ortadan kaldırılacak” deniliyor. “Din değişecek, bunlar devam edecek” diye dayatılıyor. LGBT’lilere ve sözde özgür yaşamak isteyen hanımefendilere… Bir kadın evine gece yarısı gitse ve kocası: “Hanım 4 saattir neredesin?” diye sesini yükseltemez! Psikolojik baskı sayılır. Yüzünü ekşitemez, ağır söz söyleyemez. Kadın karakola müracaat ettiği an adamı içeri, kendini kadın sığınma evine gönderirler. Yahu, bir toplumun aile yapısı daha başka nasıl yıkılır? Bu arada, elbette kadına şiddet ve zahmet; değil Müslümanlığın, insanlığın kabul etmediği bir şeydir. Ama bu maddelerin ve düzenlemelerin derdi davası toplumun temel dayanaklarını yıkmaktır. Hatta bir kısım baskılar üzerine Sn. Erdoğan bir ara kof bir hava atıp: “Canım, tamam anladık. Olmazsa Allah kanunu değil ya, değiştiririz, vazgeçeriz” demişti. Hâlâ vazgeçtiği yok. Niye geçemiyor? Vazgeçtiği an Avrupa Konseyi diyor ki: “Senin üyelik sürecini askıya alırım!”

Şimdi gelelim ülkemizdeki son duruma ve bununla bitirelim. Bu Siyonist İsrail, bu terörist İsrail bir devlet değildir, hiçbir zaman olamadı ve olamayacak. İsrail bir terör şebekesidir, devlet kılıfı geçirilmiş bir terör merkezidir. Her gün bunların barbarlığı, zulümkârlığı, saldırganlığı uykularımızı kaçırıyor değil mi? Zorla işgal ettikleri, güya BM’nin bile “burada yeni oturum yerleri kuramazsın” dediği yerleri zorla imara açıyorlar. Filistinlilerin bir sığınacak evleri kalmış, kafalarını sokmuşlar. Onların 2 katlı, 3 katlı, 4 katlı evlerine her gün buldozerleri dayıyorlar, yıkıyorlar, içindeki çocukları, ihtiyarları, kadınları ve çıkamayanları da öldürüyorlar. Zaten çıkıp da karşı koyanları da kurşuna diziyorlar. Yahu 50 kere hatırlattık, Ey Sn. Cumhurbaşkanı, Ey dindar kahraman! hiç değilse İsrail’le imzaladığın şu normalleşme anlaşmasını iptal et be yahu! Şu Siyonist zalimlerin, Filistinlilere yaptığı zulümler çok mu normal? Bu nasıl normalleşme? Normalleşme anlaşması demek; İsrail’in işini kolaylaştıracak tavır takınma anlaşması demektir. Mescid-i Aksa’nın altını oyuyorlar, adım adım yıkılışını hazırlıyorlar. Hâlâ bazı AKP’li yandaşlar: “Bu Milli Çözüm Dergisi yalan söylüyor, uyduruyor bunları. Kim mescidin altını oyabilir?” diye yırtınıyorlar. Temmuz 2019’da, ABD’den Avrupa’nın her tarafından, Rusya’dan özel Yahudi hahamları geldiler, Mescid-i Aksa’nın altından açılan, ta Ağlama Duvarı’na kadar oyulmuş kapısı olan o özel koridorun açılış merasimini yaptılar.

Akdeniz’den kuşatılmış durumdaydık!..

Şu Kıbrıs’ı ve Akdeniz’deki haklarımızı, denizaltındaki zenginlik kaynaklarımızı, doğalgazımızı sömürmek için Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve ABD, Mısır’ı da kendilerine alet edip anlaşma yaptılar. Ben kulağımla şahit oldum, başka konuşmaları da vardır. Sn. Cumhurbaşkanı iki üç sefer çıkıyor, bu konuyla ilgili Rum Kesimi’ne atıp tutuyor, gözdağı veriyor. Ardından Yunanistan’a atıp tutuyor. Ama bir sefer olsun İsrail’i ağzına almıyor. Yahu, işin içinde asıl İsrail var, Yunanistan’ı falan o kullanıyor. İsrail ve ABD’ye niye çatmıyorsun? Sadece Yunanistan’ı, Güney Kıbrıs’ı konuşuyorsun. Bu anlaşma sadece bir doğalgaz çıkarma anlaşması, ticari anlaşma sanılmasın. Girit’i verdiler İsrail’e, şimdi Girit’te askeri üs kuruyor. Niye? Aziz Erbakan Hocamız ne diyordu? “Kıbrıs, hem Anadolu’nun korunmasının Akdeniz’deki son kalesidir. Hem de İsrail’in kendi güvenliğini sağlamasının garantisidir. Onun için biz oraya girdik, her an Türkiye’ye yapılacak müdahalelere karşı batmayan bir savaş gemisi olarak sahip çıktık. O zaman da en çok İsrail tutuştu, aleyhimizde kampanya başlattı. Niye? İsrail’in korunması için Akdeniz’in kapısı Kıbrıs’ın ellerinde ve güdümlerinde olması gerekir!” diye… Şimdi vazgeçtik Kıbrıs’tan; Girit’i de verdiler. Girit’te şu anda İsrail üs kurmuş vaziyette. Üstelik S-400’lerin bir altı S-300’ler en çok Yunanistan’ın elinde, o da NATO ülkesi. Kimse çıkıp da: “Yahu senin bu S-300’lerin bize yaramaz” demiyor. Kimse bunları diline getirmiyor. Yahu gâvurlardan vazgeçtik, Türk yetkililerden bir kişi bile bunu söylemiyor. Bilmiyor değil, bilirler ha. Şu anda Yunanistan’ın savunma füzelerinin çoğu S-300’lerdir. Ama kimse onlara karışmıyor.

Hatırlayacaksınız, bir İngiliz diplomat vardı, hatta bir ara Bakanlık da yapmıştı; George Galloway diye bir adam. ABD’ye gitti, ABD’nin kongresinde hesaba çekildi, niye? ABD’nin haksız yere, yalan yere Irak’ı işgal ettiğini savunduğu ve bunu belgelerle ortaya koyduğu için. Hatta bu İngiliz, ABD kongresinde şunları söyledi: “Ben, belgelerimle bunların yalan olduğunu, iftira olduğunu; Irak’ı işgal etmek, Müslümanları katletmek için uydurduğunuzu, oranın petrollerini ele geçirmek için ve kısmen de olsa Çin gelişiyor, Çin’in petrol ihtiyacı da Irak’tan karşılanıyor, bu bağı koparmak için Irak’a sokulduğunuzu biliyorum. Sebepsiz, asılsız, günahsız yere yüzbinlerce insanı katlettiniz. Koca bir medeniyeti mahvettiniz. O günden bugüne, efendim güya kitle imha silahları varmış, hiçbirine rastlayamadınız. Hiçbir yalanınız tutmadı!” diye kongrede tekrarladı. O bir İngiliz ama insaflı bir insan! Ama aynı dönemde Sn. Erdoğan, “ABD Conileri Irak işgalini başarıyla tamamlasınlar ve sağ salim evlerine ve ülkelerine dönüp ailelerine kavuşsunlar diye dua ediyorum” demişti, hatırladınız mı? Hele görelim Allah nasıl bir intikam alacak! Hele görelim Allah nasıl bir âkıbete uğratacak? Bir kısımlarının yularını Allah’ın uzatması, onların yaptıklarından vazgeçmesi ve kendi haline bırakması gibi algılanır da bundan büyük gaflet olmaz. Allah, imhal eder ama ihmal etmez! Yani mühlet verir, yularını uzatır; ama vazgeçmez, unutmaz onu. Şimdi bize diyorlar ki: “Hocam, tamam da, dediklerinin doğru da, e nasıl yapacaksınız?” Yahu, önce soruyu doğru sor. Ben yanlış bir şey mi söylüyorum? Ben hâşâ, gâvurlar adına mı konuşuyorum? “Nasıl yapacaksınız?” diye soracağına, en azından de ki: “Ya Hocam tamam da nasıl yapacağız?” Öyle demiyor, “Nasıl yapacaksınız?” diye soruyor. Sanki bu dertler hiç kendisini ilgilendirmiyor!

Bakınız, Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin Fi Muallak-ı Gaybül İlm diye bir kitabı var. Bu Zatın çok müthiş ihbarları var. “Devleti Osmaniye” isimli bir risalesi de var. Hayretler içinde kalırsınız, Allah ne Zatlar yaratmış. O kitabın bir yerinde diyor ki: “Dini necm eden Zatın alâmeti, 28 kez ihrama girmesidir. Müslüman hükümdarlardan, o Mısır ve Suriye’deki zalim hükümdarların düşürülmesi öncesinde vefat edecektir!” Aynen öyle oldu. Hafız Esad’la Mısır’da Hüsnü Mübarek’in ölümünden sonra Hocam vefat ettiler. “Müslümanların üzerine Suriye’de feci bir savaş ve saldırı düzenlenir!” diyor, düzenlediler. Suriye’yi baştan başa viraneye çevirdiler. Muhyiddini Arabi Hz.leri: “Bu esnada dini Necm eden Zatın öğretilerini üstlenen bir öncü, komutan, Müslümanlardan oluşan ordu sayesinde saldırgan kâfirleri hezimete uğratıp püskürtecek ve Kudüs’ü yeniden fethedecektir!” müjdesini veriyor... Akdeniz’deki gemileri hazır gelmişken yerin dibine batırılacak ve çok yakın bir gelecekte İsrail hizaya sokulacak! İnşaallah... Daha sonra aynı Zatın o kitabında şunlar da var: “Denizde büyük karışıklık çıkacak, Müslüman hükümdarlardan biri öldürülüp ortadan kaldırılacak. Kutlu ülkenin kıble yönünde -Akdeniz’i gösteriyor- güneyinde büyük bir savaş başlayacak. Kırmızı tenli bir kişinin başında büyük fitne kopacak; kendisi fitne olmaktan çıkacak.” Allah dilimizden söyletti, ben bu adama hep “kırmızı turp” diyordum. “İslam ülkelerine saldırılar sonucu göğüs hastalıkları artacak” Şu anda bütün dünya gazeteleri ve haber siteleri yazıyor. Suriye’de ve Yemen’de on binler ölüyor. Açlık, sefalet kol geziyor... Yuvalar, evler, şehirler yıkılıyor. Bir de o silahlardan, zehirli silahlardan, gazlardan etkilenen çocuklar, kadınlar, insanlar ciğerlerini kusa kusa can veriyor... Allah’ım, Gayretullah’ı göster! Bize merhamet et! “Batı ülkelerinde kargaşalıklar çoğalıp yayılacak. Şam-Suriye coğrafyasında bir kapışma yaşanacak...” Unutmayalım, Şam sadece başkent Şam’ın ismi değil; ta Ürdün’den bizim Fırat’ın güneyine kadar bu toprakların tamamı Şam toprakları sayılmıştır. İslam coğrafyacıları tarafından buranın ismi, Şam topraklarıdır. Büyük hesaplaşma, Melheme-i Kübra, Haçlı Batılıların Armageddon dedikleri kapışma, bu topraklarda olacak, Amik Ovası’nda, Hatay’da, Suriye tarafında yaşanacak inşaallah. Ve şimdiden, bütün birlikleriyle, Kahraman Ordumuz da çok haklı olarak, büyük bir savunma hazırlığı içindeler; Allah’ım mahcup etmesin!.. “O savaştan sonra bir kıtlık, pahalılık başlayacak. Hatta buğdayın batmanı bir altına çıkacak. Şam’dan çıkan o savaş o senenin sonuna doğru bitecek ve savaşı Müslümanlar kazanacak. Merkez ülkenin -hedef haline getirilen ülke demek istiyor herhalde- merkez ülkenin Padişahı (yani iktidarı ve Başkanı) azledilip yerine bir başkası oturtulacak!” Kime işaret, neye işaret? Nasıl olur? Ben bilemem ama Rabbim her şeyi bilir.

“Denizde çıkacak karışıklık”; Doğu Akdeniz’e işaret olabilir. Kızıl Deniz’e, Basra Körfezi’ne işaret olabilir; daha çok Doğu Akdeniz anlatılıyor. “Öldürülecek hükümdarlar”; Kaddafi’ye işaret olabilir; gitti zaten fiilen. Hem de AKP iktidarının günah ortaklığıyla. İşte Hüsnü Mübarek’ti, gitti. Rahmetli Mursi’ye işaret olabilir, onun da bir şekilde zehirlendiği konuşuluyor. Beşşar Esad’a işaret olabilir. O kırmızı tenli kişi ise Donald Trump’tır zaten, kıpkırmızı adam. Her şeyiyle belli. O tipte insana zor rastlanır. İnsanlar içinde değil, ecinni taifesinde de bulamazsınız o tipte bir adamı. Batı ülkelerinde, Fransa, İngiltere biliyorsunuz, AB’den çıkmak için karışmış durumda. Ne saf insanlarımız var yahu. Hâlâ: “Bizim eski Bakanlarımızdan, Osmanlı Bakanlarımızdan bir adamın torunu koca İngiltere’ye Başbakan oldu!” diye seviniyoruz. Yahu, o Ali Kemal’in kendisi Yahudi’ydi, içimize kadar sızmıştı. Osmanlı’ya düşmandı. Milli Mücadeleye düşmandı. Atatürk’ün kurtuluş hareketini baltalamıştı. Bu adam zaten o zaman içimize sızmış bir ajandı. Elin gâvuru tutar da bir Türk asıllı şahsı orada büyütür de Başbakan yapar mı zannediyorsun yahu?

Rahmetli Erbakan Hocamız Konya’da, ilk bağımsız adaylığı sırasında, 4 katlı bir binanın üst katını kiralamışlar. Burası teras kat, gece falan kaldığı zaman yatacak yeri var, hem de bazı sohbet ve toplantılar orada yapılıyor. Konyalılarla anlaşmışlar, bir kahvehane ayarlamışlar. O kahvehane ve civarında Hocam gelip gerçekleri anlatacak. Küçük miting gibi bir şey olacak. AP iktidarı haber almış, talimatla yasaklamışlar. Hocamızın toplantısına katılanların arasında bir muhtar da var. Ve bu zat, hamdolsun saf ve sade kalmış bir insan. Rahat davranıyor, ağzına geldiği gibi konuşuyor. Demiş ki: “Hocam, müsaade et, ben gideyim, bu işi yapan kimdir tanıyorum.” Böyle, okkalı ve argo bir laf kullanmış, “Ben onları hizaya sokarım” demiş. Hocamın etrafındakiler: “Ayıp, günah, sus!” diye müdahale edince Hocam şöyle buyurmuşlar: “Yok, bırakın muhtar içinden geldiği gibi konuşsun!”

Büyük Hayallerimiz İnancımızın İcabıdır ve Amaçlarımız Oranındadır!

Bazıları bize: “Yahu siz çok hayalperestsiniz!” diyorlar. Bizi: “Temelsiz hayaller kuruyorsunuz” diye suçluyorlar. Bütün bu arzularımızı ve amaçlarımızı boş hayal ve kuruntu zannediyorlar. Önce, benim kardeşlerim; inanan bir insan, inandığı hedefe varmak için elbette arayışlar başlatacak ve arzulayacaktır. Çünkü inanmak bunu gerektirir; inanan arayacak ve arzulayacaktır. Arayanlar ise, kutlu amaçlarına ulaştırıcı yollar tasavvur etmeye başlayacak; “Hangi yolla bu hedefe ulaşırım?” diye çırpınacaklardır. İnanıyor ve arıyor ya bu sefer, “Hangi yolla bu hedefe ulaşırım?” diye bir kısım zihni tasavvurlarla hayaller kuracaktır. Bu hayaller, ihtimal derecelerine göre zihni tasarımlara dönüşür ki, bütün muhteşem yapıların, büyük icatların altında işte bu hayal kurma vardır. Bu hayal olmasaydı, Mimar Sinan Selimiye’yi yapamazdı. Bu hayal kurmalar olmasaydı, büyük teknolojilerin alt yapısı hazırlanamazdı. Erbakan Hocam, kurban olduğum, diyordu ki: “Muarızlarımızın bir kısmı bizi hayalcilikle suçluyorlar. Oysa hayal, hakikatlere ulaşmanın ilk basamağıdır.” Mü’min hayal kuracak, çünkü inanıyor. İnancını hayata geçirmenin yollarını arıyor. Bu yöntemler için fikir üretiyor. İşte o, hayaldir. Hocamız diyordu ki: “Evet, bizim birçok icraatlarımıza bunların akılları değil hayalleri bile erişemez! Ama bizim hayallerimize ise bunların imanları bile yetişemez!” Bu arayış ve tasarımlarının; yani hayal ve umutlarının peşinden iştah ve iştiyakla, şevkle ve şükürle koşanlar ise, tarihi değiştirecek kutlu devrimlerin öncüleri olarak zafere ulaşacaklardır. Niye iştahla dedim? Bu Mevlana’nın Fihi Ma Fih’inde yer alan bir tespitidir. Estaizu billah: “Eğer şükrederseniz nimetlerimi artırırım!” ayetini tefsir edip yorumlarken söylemiştir. Hz. Mevlâna Fihi Ma Fih yani “Özün Özü, İçin İçi” kitabında, kendisi bizzat yazmamış, sohbetlerinden talebelerinin derlediği, sonra kitap haline getirilen o mübarek eserde diyor ki: “Allah’ın vadettiğine inanan, sadece O’nun verdiği hazır nimetlere şükretmez. Aynı zamanda vadettiği nimetlere de şükreder. O vadettiği nimetlere kavuşmak için de iştahla, iştiyakla, heyecanla çalışmak şükrü artırır ve hedefe ulaştırır!” Çok güzel bir yorum değil mi? Yani herkesin hayali kurguları, onun inancı oranındadır. Kardeşlerim, talep edenler önce talebe olacaktır. Talebe olan, yani umutla ve heyecanla çabalayan ise matluba ve maksuda ulaşır. Eğer Mustafa Kemal’in hayalleri olmasaydı, kurtuluş arayışlarına başlamazdı ve Milli Mücadele destanı yazılmazdı; ve tabi bu kutlu sonuçlara ulaşılmazdı. Hayalleri vardı çünkü inançları vardı, hedefleri vardı. Erbakan’ın hayalleri olmasaydı, tarihi hedefleri ve talihli projeleri ortaya çıkmazdı. Ve büyük medeniyet devriminin programları ve alt yapısı hazırlanmazdı. Yani herkesin hayali, kendi aklı ve inancı kadar olmaktaydı. Erbakan’ın projeleri ise, alt yapısı hazırlanmıştır ve O’nun sadıkları tarafından inşaallah çok yakın bir inkılapla ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde uygulanacaktır. Bu büyük tarihi inkılabı heyecanla bekliyoruz ve şimdiden alkışlıyoruz. Evet büyük hayalleri büyük insanlar kurarlardı. Herkes kendi çapında hayal kurardı. Hayal kurmaktan bile korkanlar, Amerika’nın, Avrupa’nın ve diğer süper şeytanların yıkılacağını bile aklına sığdıramayanlar; nasıl bu Ülkenin, İslam Âleminin ve mazlum milletlerin kurtuluşuna öncülük yapacaklardı? Kardeşlerim, onun için geçen akşam bu konuyu düşününce, hem biraz üzüldüm hem de iyi oldu. Çünkü bana bir şiir yazdırdı. Bu da size hediyem ve hatıram olsun.

      

HOŞ SEVDAMDIR HAYALLERİM!

        

Hakikatin ilk adımı…

İmanımdır hayallerim…

Hem vuslatın, hoş tadımı

İz’anımdır hayallerim…

    

Ham kafalar, hayal kurmaz

Yolu olan, boşa durmaz

Denemeyen hedef vurmaz

Gümanımdır, hayallerim…

      

İmanım tam, Kudretine

Hep güvendim, nusretine

Dayandım Dost, hasretine

Amacımdır, hayallerim…

      

Tasarımsız, plan olmaz

Tasavvurum, talan olmaz

Hüsnü zannım, yalan olmaz

İrfanımdır hayallerim…

      

Fani dünya, mihadımdır1

Hak adalet, nihadımdır2

Adil Düzen, cihadımdır

İlacımdır, hayallerim…

      

Hayalim var, çün davam var

Ümidim var, çün duam var

Gayretim var, çün sevdam var

Kutlu gayem, hayallerim…

Miracımdır, hayallerim…

      

1- Mihad: (Beşik, döşek)

2- Nihad: Güzel ahlâk, uygun endam.

      

Hepinize teşekkür ediyorum. Sabırla, olgunlukla, şuurla, heyecanla dinlediniz. Dualarınızı bekliyorum. Kutlu bir Türkiye’de, mutlu bir bölgede ve huzurlu bir yeryüzünde buluşmayı diliyorum. Hakkın ve hayrın hâkim olacağı; her din ve düşünceden, farklı köken ve kültürlerden bütün insanların mutlu ve onurlu yaşayacağı bir dönemi ve düzeni özlüyorum, umutla ve heyecanla gözlüyorum. Bugün özellikle iki sefer bu duayı arkadaşlarla yemek sonrasında, güzel nimetlerle donatılmış soframızda yaptık: “Ya Rabbi, öyle bir fırsat ver ki, her dinden, her kavimden, siyahından-beyazından, Avrupalısından-Afrikalısından bütün insanların insanca yaşayacağı, bu tattığımız nimetleri ailesiyle onların da tadacağı şartları onlara sunalım. Bu sevaba da ortak olalım Ya Rabbi!” aynen tekrarlıyorum. Âmin, bi hürmeti İsmikel Azim. Velhamdülillahi Rabbil Âlemin. El Fatiha.

https://www.youtube.com/watch?v=p0aA7nMOdOE

 


Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 


[1] 03.08.2019 Konya Konferansı Çözümleridir

Makale Paylaşım Sayısı: 261

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR