Get Adobe Flash player
Reklam

İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından; ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 28
ZayıfMükemmel 

İnsani ve Bilimsel Değerlerimiz Açısından;

ÇEVRE KORUMACILIĞI VE TOPLUM SAĞLIĞI

Günümüzde ormanları, yabani hayvanları, denizleri ve diğer tabii ve tarihi güzellik ve zenginlikleri korumaya yönelik bölgesel ve evrensel nitelikli dernek ve kuruluşlar vardır. Bunların pek çoğunun arkasında Afrika, Asya ve Güney Amerika kıtalarını ve okyanusları ve özellikle Müslüman ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını insafsızca tahrip ve talan eden Batı emperyalizmi vardır ve böyle sembolik ve göstermelik girişimlerin altında, kendi vahşet ve cinayetlerini maskeleme gayretleri yatmaktadır. Çünkü Kuzey ve Güney Amerika'yı yağmalayan bunlardır... Afrika'nın ormanlarını, hayvanlarını, madenlerini ve diğer kaynaklarını kurutan, Afrika'yı açlığa mahkûm bırakan bunlardır...

Çıkardıkları savaşlarla, nükleer denemelerle, kimyasal ve zehirli atıklarla dünyayı çöplüğe döndüren bunlardır. Barbar ve bencil zihniyetli insanlardır. Amazon ormanlarında, Afrika otlaklarında, okyanus kıyılarında yaşayan filler ve foklar gibi nice hayvan türlerini, doyumsuz sömürü hırsıyla avlayıp, nesillerini tüketen… Dünyanın havasını kirletip, yaşanmaz hale getiren... Gölleri, kıyıları ve akarsuları bataklığa çeviren ve hâlâ bu tür sorumsuz tahribatlara devam eden yine bunlardır. Kuzey denizinde buzlar arasına sıkışmış bir iki balinayı kurtararak, şefkat ve merhamet gösterisi yapan, fakat yıllardır Bosna’da, Kosova’da, Bağdat’ta ve Çeçenistan’daki masum Müslümanların üzerine bomba yağdıran... Bu ikiyüzlü sahtekârlardır.

Ama elbette çevreyi temiz tutmak, tabii güzellikleri korumak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri dikkatli ve verimli kullanmak da gerekir ve bunlar bize zaten dinimizin emridir ve tarihte ilk defa "Çevre korumacılığı" fikrini benimseyen ve bunu bizzat örnekleriyle bize gösteren Hazreti Peygamberimizdir. Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz Medine'ye hicretlerinden sonra şöyle buyurdular: "Hazreti İbrahim Mekke'yi harem yaptığı gibi, ben de Medine'yi harem yapıyorum. Bundan böyle Medine'nin iki dağı arasında kalan bölge haramdır... Otu biçilemez, avı kovalanamaz, bulunan eşyayı sahibinden başkası alamaz, kişinin devesini (ve diğer hayvanını) beslemesi dışında, Medine'nin ağaçları kesilemez, savaş maksadıyla Medine sokaklarında silahla dolaşılamaz..."[1] Hatta Medine'nin "harem" kılındığını gösteren Hadis-i Şerifin yazıldığı deri parçasının, Emevi Devleti’nin ilk yıllarına kadar Medine halkınca saklandığı rivayet edilir.[2] Medine hareminin, doğu ve batı kayalıkları ile kuzeyde Sevr, güneyde İr dağları arasında kaldığı ve ayrıca Akik vadisini de içine aldığı bildirilmektedir.[3]

Harem; sınırları içinde, bir zaruret ve mecburiyet olmaksızın savaş yapılması, kavga çıkarılması, avcılıkla hayvan öldürülmesi ve her çeşit bitki-ağaç kesilmesi yasaklanan yer demektir.

Peygamber Efendimiz o bölgeyi harem kılmakla, Medine ve çevresini bir nevi "Tabii Park" ilan ediyor ve koruma altına alıyordu.

Zaten daha önce Mekke ve civarının harem kılınması da mübarek makam ve mekânlara saygı duyulması, insanların emir-yasak ölçüleri içinde dini disipline alıştırılması gibi hikmetler yanında, bölgede zaten az bulunan ot, çiçek, ağaç, kuş ve av hayvanları gibi tabii güzelliklerin korunmasını hedef alıyordu. Zira Kâbe'nin sayesinde tarih boyunca bir ziyaret ve ticaret merkezi haline gelen Mekke'ye toplanan yüz binlerce insanın her birisi bir dal koparsa, yörede yeşillikten ve tabii güzellikten eser kalmayacaktı.

İşte bu yüzdendir ki, özellikle Hicret'ten sonra giderek gelişen ve önemli bir merkez haline gelen Medine'nin de tabii güzellikleri ve özellikleri koruma altına alınmıştır. Elbette işin manevi değerlere ve mübarek yerlere kutsiyet ve hürmet yönü de vardır. Çünkü zaten hayat bir imtihandır. Ancak bizim asıl amacımız her hususta olduğu gibi, "çevre sağlığı ve doğa korumacılığı"nda da ilk ve gerçek örneklerini İslam'ın gösterdiğini ortaya koymaktır... Hatta; değil barış ortamında, savaş zamanında bile çok mecbur kalınmadan meyve ağaçlarının ve bağlarının tahribi kınanmış… Deniz, nehir ve dere kenarlarının, ağaç altı gölgeliklerin ve dinleme yerlerinin kirletilmesi Hadislerle yasaklanmış ve dinimizde mekruh sayılmıştır.

"Hiçbir Müslüman yoktur ki, o bir ağaç diksin veya tohum eksin ve onun meyvesinden ve mahsulünden insan, kuş, kurt yesin de kendisine sevap yazılmamış olsun.”[4]      

"Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz" mealindeki Hadislerin teşvik etmesi ve Kur’an’ın yüzlerce ayette tohumlardan, ekinlerden, ağaçlardan, bahçelerden, bitkilerden ve meyvelerden bahsetmesi dinimizin doğal güzelliklere verdiği önemin en açık göstergesidir.

Hem "Hiçbir şey yoktur ki O Allah'ın övülmesine ve yüceltilmesine vesile olmasın, Rabbimizin rahmet ve kudretini hatırlatmasın" mealindeki ayetlerin bildirdiği gibi hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Canlı ve cansız her şey mutlaka bir vazife için vardır. Ağaçların rastgele kesilmesi, hayvanların öldürülmesi, çevrenin, denizlerin, göllerin kirletilmesi, kısaca doğanın dejenere edilmesi başta insanların, gelecek kuşakların ve bütün canlıların haklarına bir zulüm ve günah olduğu gibi, Cenab-ı Hak’kın Kudret ve sanat eserlerine karşı da bir tecavüz ve terbiyesizliktir.

Mahir ve meşhur bir ressamın, çok kıymetli sanat eseri olan tablolarının sergilendiği bir salona girip, duvarlardaki resimleri kırıp parçalamak, tabiattaki tahribattan çok daha hafif bir barbarlıktır… Kurtların, kuşların, böceklerin yuvalarını dağıtmak... Dünyanın akciğerleri olan ormanları sorumsuzca yakmak, kırmak, kurutmak... Milyonlarca balığı ve deniz hayvanını öldürecek ve zehirleyecek şekilde denizleri ve nehirleri kirletmek, işte ancak batılıların ve batı kafalıların yapabileceği bir vahşet ve “medeni!” bir cinayettir! Yoksa Somali'de, yüz binlerce Müslüman acından ölürken... Bosnalı Müslümanlar, çaresizlik içinde kıvranırken… Türkiye'nin Güneydoğusunda, insanımız kan ağlarken... Keşmir'de Müslümanlar, Hindularca katledilirken... Bazı çevre meraklısı münafıkların, Karetta Karetta kaplumbağalarını korumak için, dünya çapında kampanyalar başlatmaları sadece bir fantezidir ve göz boyamadır.

Evet, şu gerçeğe samimiyetle inanalım ki yalnız dünya Müslümanlarının ve bütün insanlığın değil, aynı zamanda dünyanın doğal dengesinin, tabii güzellik ve özelliklerinin, bütün bitki ve canlı türlerinin kurtarılması ve korunması da yine ancak akla, vicdana, bilimsel bulgulara ve Kur’an’a dayalı Adil bir Düzen'le mümkün olacak ve her şey ancak bu sayede huzura ve hürriyete kavuşacaktır. Zira İslam'la insan, insanla tabiat, tabiatla evren, ahenkli bir bütün oluşturmaktadır. İşte yıllardır batıl ve bozuk zihniyetlerin kahrını çekiyoruz ve kıvranıyoruz. Evet, adaletsiz hayat cehennemdir. Huzurdan ve hürriyetten mahrum bir dünya zindandır!..

Adil Düzen'de Turizmin Canlandırılması:

İmani, İslami ve insani Adil bir Düzen; tabii hayat sistemi ve insanlığın saadet ve adalet projesidir. Bunun içindir ki, her konuda olduğu gibi turizm (seyahat) hususunda da teşvik edici ve düzenleyici kurum ve kurallar getirmiştir.

Gerek ilim öğrenmek ve bilgi edinmek, gerek tabii güzellikleri seyretmek, gerek ibret ve hikmetle tarihi kalıntıları gezip görmek, gerek Hac gibi mukaddes ve mübarek yerleri ziyaret etmek, gerek tebliğ ve davet için gitmek, gerek dinlenmek ve stres gidermek ve gerekse uzaktaki akraba ve arkadaşlarıyla görüşmek (sıla-i rahim) etmek için yapılan yolculukların hepsi "seyahat" kavramı içinde değerlendirilebilir. Hatta ticaret yapmak ve daha iyi hayat şartlarına kavuşmak için çıkılan yolculuklar da bu anlamda ele alınabilir. En başta dinimizdeki Hac emri, çok amaçlı bir ibadetin uzun ve anlamlı bir ziyaretin disiplinize edildiği ve seyahatin (turizmin) kurum ve kurallar haline getirildiği bir olaydır.

"İnsanlar içinde Haccı ilan et (Hac organizelerini tertip ve teşvik et). Gerek yaya olarak, gerekse çok uzak yollardan (çeşitli) binekler (kullanarak) sana gelsinler de, kendileri için (bu seyahat ve ziyaretten dolayı maddi ve manevi) nice faydalara şahit olsunlar."[5]ayetleri bu gerçeği ifade etmektedir.

"Her kim (insanlığa yararlı ve hayırlı olacak) bir ilmi öğrenmek üzere evinden ayrılıp çıkarsa, o geri dönünceye kadar Allah yolundadır."[6]

"Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Cenab-ı Hakk ona cennet yolunu kolaylaştırır"[7] gibi Hadisler de ilim, eğitim ve araştırma amacıyla yapılan yolculukların teşvik edildiğini göstermektedir.

"Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki kavimlerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler. Ki onlar (bunlardan her bakımdan) daha güçlü idiler. (İşte o geçmiş medeniyetlerin ve milletlerin bu harabelerine baksınlar da) Ne göklerde ne de yerde Allah'ı aciz bırakacak hiçbir şey olmadığını (bilsinler)"[8] ayetleri de tarihi kalıntıları ve harabeleri, antik kentleri ve eserleri gezip görmek, bunları ibret ve hikmetle seyretmek ve bugünkü halimizi ona göre değerlendirmek hususunu bizlere ders vermekte ve bu amaçlı turizmi teşvik etmektedir.

"Sizden önce de (Sünnetullah’a uygun) nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünde gezip dolaşın da (Allah’ın hüküm ve haberlerini) yalanlayıcıların ve isyankâr mücrim kulların sonlarının nasıl olduğunu görün"[9] mealindeki ayeti kerimeler bu tür gezilerin gerektiğini haber vermektedir.

"(Müslümanların) küçük büyük bir masraf yapmaları, (cihat ve davet amacıyla) bir vadiyi geçip yürümeleri, mutlaka onların lehine (sevap hanesine) yazılır ki, Allah onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırsın"[10]ayeti de tebliğ, irşat ve cihat maksadıyla yapılan gezi ve seyahatleri övmektedir.

Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin: "Mü'minin seyahati, cihattır." mealindeki Hadis-i Şerifleri; "Mü'minler, insanları İslam ile tanıştırmak, Hak’kı ve adaleti hâkim kılmak amacıyla, yani ancak hayır ve hizmet maksadıyla gezip dolaşırlar" anlamına geldiği gibi, "Ziyaret, ticaret, seyahat ve istirahat gibi çeşitli vesilelerle yapılan her türlü gezi ve yolculuk sırasında, mü’minler Hak’kı ve Batıl’ı tanıtmak ve adaleti hâkim kılmak için herkese ve her yerde tebliğ, tanışma ve dayanışma görevini yerine getirmeye çalışırlar" şeklinde de anlaşılabilir.

İşte bütün bu hayırlı ve yararlı neticeleri içindir ki; "seyahat edenler[11] övülmüş ve kolay yolculuk yapabilmemiz için; "karada, denizde (ve havada) yürüme imkânlarının lütfedildiği"[12] bildirilmiştir.    

Dinimizde hem seyahati Müslümanlara kolaylaştırmak, hem de cazip kılmak için yolculuk (seferi) halinde su bulunmadığı veya çok pahalı olduğu durumlarda, gusül ve abdest için toprakla teyemmümün yeterli sayılması, 4 rekatlı farzların iki kılınması, oruçların kaza edilmek üzere bozulması, ayağa giyilen mestlerin 3 gün boyunca çıkarılmaması, binek üzerinde namazların ifası gibi ruhsatların ve kolaylıkların sağlandığını, bu amaçla kervansaraylar ve lokantaların yapıldığını ve yaygınlaştığını ve seyyahlar (turistler) için her türlü emniyet ve istirahat tedbirlerinin alındığını görüyoruz ve bundan asırlarca önce son derece ilmi ve gerçekçi seyahatnamelerin yazıldığını biliyoruz.

"Sadakalar (zekât vergileri) Allah’tan bir farz olarak, ancak fakirlerle düşkünlere, onlar üzerinde çalışan memurlara, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, kölelik ve esaret altında bulunanlara, (her türlü) borçlulara, Allah yoluna (cihada) ve yolcuya mahsustur..."[13] ayetindeki İbni Sebil = yol çocuğu kavramı genel ve geniş anlamda turistik trafiğe de işaret eder. Turistik amaçlı yol, köprü, otel, lokanta inşası, yol ve trafik emniyet teşkilatı, seyahat acenteleri ve yolcu taşımacılığı için yapılacak harcamaları içine alır.[14]

Hatta; “misafirlik üç gündür” Hadisini esas alan atalarımız, yolcuları ve turist olanları üç gün bedava ağırlayacak misafirhaneler cinsinden kurumlar oluşturmuşlardır.

Evet her konuda olduğu gibi, Turizm (seyahat) konusunda da en gerçekçi ve her zaman geçerli olan temel kurum ve kuralları Adil Düzen getirmiş ve çeşitli vesilelerle bunu teşvik ve disiplinize etmiştir.

Dünyanın ve Doğanın Kirletilmekten Kurtarılması:

Su, hava, toprak ve canlı kirleniyor; Dünya ölüyor!.. Bu nedenle acil tedbirler gerekmektedir. Çağımızdaki ‘sanayi toplumu’ ve ‘modern hayat’ dünyasında pislik sadece insanlardan ve hayvanlardan dışarıya atılmamaktadır. Onlardan çok daha fazla ve çok daha kötü olarak ‘sanayi atıkları’ çevreyi kirletmektedir.

1. Sanayi tesislerinin bacalarından, havaya kötü gazlar atılmaktadır. Bunlar rüzgâr vasıtasıyla her tarafa götürülmekte ve yağmurlarla yere inmekte, bitki köklerinden veya midelerden canlıların bedenlerine girmektedir. Hava o kadar bozuluyor ki, insanı bırakın, hayvanlar ve bitkiler bile yaşayamaz duruma gelmektedir.

2. Sanayi sıvı atıkları da sulara katılmaktadır. Sular başka bitkilerin kökleri ile canlılara girmekte, onları yiyenler de zehirlenmektedir. Denizlerde dahi havadan daha beter bir şekilde su kirlenmektedir.

3. Naylon ve lastik gibi çürümeyen maddeler çevreye atılmakta, ayrıca diğer katı atıklarla toprak da zehirlenip bozulmaktadır. Havayı teneffüs eden bitkiler çürüyünce zehirlerini oraya akıtıp dökmektedir.

4. Nihayet, suni gübre, ilaçlama, gen aktarma ve radyoaktif atıklarla tüm canlılar yozlaşıp, asli özelliği ve güzelliği kaybolmaktadır.

Hâsılı, sanayileşmeden önce SU, HAVA, TOPRAK ve CANLI kirli değilken, şimdi bunların hepsi kirlenmektedir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere, tüm canlılar âlemi sağlığını ve hayatiyetini kaybetmektedir. Dünyamız yavaş yavaş ölmektedir…

Bir Fransız çevre bilimi profesörü, Almanya’daki bir bilimsel toplantı sonrasında bize demiştir ki;

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!.. Sizin, insanlığın bu sorununa bulabildiğiniz bir çare ve çözüm var mı?..”

Bu teşhis ve tespitleri yaptıktan sonra, şimdi bunlara nasıl bir çare, çözüm ve tedavi bulacağız?

1- Bunun için ‘AR-GE’ merkezleri kurup araştırmalar yapılmalıdır.

2- Araştırma sonuçlarına göre uygulamaya yönelik ortak yatırımlar başlatılmalıdır.

3- İnsanlarımız bu konuda eğitilmeli ve iyi bir çevre bilincine kavuşturulmalıdır.

4- Bütün bunlardan sonra da, en iyi şekilde otokontrol sistemi kurulmalıdır.

Batı dünyasında ‘tekel ekonomisi’ vardır, ‘büyük işletmeler’ vardır. Çevre ile ilgili bu çalışmaları onlar yapmaktadır. Koyulan zorlayıcı kanunlarla da orta ve küçük üreticileri yani işletmeleri devreden çıkarmışlardır. Onların sisteminde, çevre kirliliğine karşı alınması gereken tedbirleri büyük firmalar almaktadır.

Türkiye’de ‘orta ve küçük esnaftan’ bu çevre çalışmalarını yapmalarını istemek, onları iflas ettirmek anlamındadır. Çünkü, bugünkü şartlarda onlardan yapmaları mümkün olmayan imkânsız bir şey isteniyor. Onlar da bunu yapamıyor. Yapamayınca, çevre felâketi adım adım geliyor…

O halde, bu durumda ne yapılmalıdır? Çevre felâketinin çare ve çözümü nasıl bulunacaktır?

Gelin, İstanbul esnafı veya bulunduğumuz şehir esnafı olarak, yaptığımız cirodan %1’ini ‘çevre kirliliği’ sorununun çözüm araştırmalarına ve uygulama projelerine ayıralım. Biz küçük ölçekli esnaf olarak, orta ölçekli esnaf olarak kalalım; ama ‘çevre kirliliği’ sorununa karşı, güçlerimizi birleştirerek ‘ortaklık sistemi’ çerçevesinde ‘büyük işletme’ gibi davranalım. Hemen diyeceksiniz ki;

“Türkiye’de para toplanır ve yerine harcanmadan hortumlanıp yenir, yok edilir! Bizdeki yöneticiler onu değerlendiremezler! Sorun çözülmez. Biz sadece verdiğimizle kalırız!..”

Bu sorunun cevabı ve meselenin çözümü için şöyle bir mekanizma önerilebilir:

1. Öyle bir ortaklık sözleşmesini size getirelim ki; çalmak isteyenler çalamasınlar, hortumlayıp yok etmek isteyenler bunu yapamasınlar. Sistem ve mekanizma ânında yolsuzluk ve suistimalleri tespit edip devre dışı bıraksın. Yani yeni ve etkin bir otokontrol sistemi geliştirmeliyiz.

2. İşe küçükten başlayacağız, kenardan başlayacağız. Başarılı olursak genişleteceğiz. Küçükten başlamak demek; ya az ortakla başlamak demektir, ya da yüzde bir değil de, binde bir ile başlamak demektir. Başardıkça çalışmamızı genişletiriz veya büyütürüz.

3. Ortaklar temsilcilerini her zaman değiştirebilecekler. Temsilcileri aracılığı ile işletmeyi kontrol edip denetleyebilecekler. Yeter sayıda temsil ettiği ortak kalmayınca, temsilcinin temsilciliği bitecektir.

4. Ortaklığa girme ve çıkma serbest olacaktır. Çok az katkıda bulunanlar katkılarını durdurabileceklerdir. Bu uygulama, bu teşebbüslerin denetimi olacaktır. Böylece halkın desteğini çekmesiyle işletme de kapanıp sona erecektir.

“Ya zarar edersek?” diyebilirsiniz. Zarar etmeyi göze almadan hiçbir iş yapılamaz. Zarar etmeyi araştırmaya, yani ‘AR-GE / Araştırma Geliştirme’ çalışmasına sayacaksınız. Çünkü bu yapılan yeni bir denemedir ve her halükârda bu çalışmadan bir şeyler öğrenilebilir.

Toplumdaki Ahlâkî Kirlenme de Ürkütüyordu!

Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün 2005 yılı için açıkladığı, “Küresel Yolsuzluk Raporu” ile birlikte, dünyanın pek çok ülkesini kanser hücresi gibi saran yolsuzluk illeti yeniden gündeme geliyordu. Uluslararası Saydamlık Örgütü, dünya genelinde kabul görmüş organizasyonların yayınladığı araştırma raporları başta olmak üzere, çeşitli kaynaklardan topladığı bilgi ve belgeleri değerlendirerek her yıl yolsuzluk raporu yayınlıyordu. 2001 yılında yayınlanan küresel yolsuzluk endeksinde, Türkiye 3.6 puanla 54. sırada yer alıyordu. 2001 yılı raporuna göre Brezilya, Bulgaristan, Kolombiya, Uruguay ve Kosta Rika bile Türkiye’den daha iyi durumda gözüküyordu. 2005 yılı küresel yolsuzluk raporunda ise, Türkiye 146 ülke arasında 77. sırada yer alıyordu. Türkiye, Mısır, Benin, Mali ve Fas ile aynı sırayı paylaşıyordu. En az yolsuzluk yapılan ülkelerin başında, 2001 yılında olduğu gibi 2005 yılında da yine Finlandiya, Yeni Zelanda, Danimarka, İzlanda, Singapur, İsveç ve İsviçre geliyordu.

Yolsuzluğun ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatları artıyordu!

Yolsuzluk sadece ekonomik alanda değil, sosyal ve siyasal hayatta da önemli tahribatlara yol açmaktadır. Yolsuzluklar, kaynak tahsisinde kamu yararı yerine, politik ve kişisel çıkarların ön plana çıkmasını, verim kayıplarının artmasını ve yatırımcı yabancı sermayenin kaçmasını doğurmaktadır. Sosyal açıdan ise; yolsuzluk hukuk sistemine ve devlete olan güveni sarsmakta, ahlâki değerleri çöküntüye uğratmakta, gelir dağılımının bozulmasına yol açmaktadır. Yolsuzluk, siyasal açıdan da önemli tahribatlara neden olmakta, hukuk devletinin temel ilkesi olan eşitlik ilkesi çiğnenmekte, demokrasinin şeffaflık unsuru göz ardı edilmekte, kamu idaresinin vatandaşa hesap verme sorumluluğu zedelenmekte, başarısız olan iktidarların yasal olmayan biçimde ekonomik güç elde ederek, iktidarda kalma süreleri uzamaktadır. Görüldüğü gibi yolsuzluk, basite alınabilecek bir sorun sanılmamalıdır. Ülkelerin maddi ve manevi açıdan tahribata uğramasına neden olmakta, demokrasinin işleyişini zorlaştırmaktadır.

Uluslararası kuruluşlar da yolsuzluğun pençesinde kıvranıyordu!

Yolsuzluk sadece ülkelerde değil, uluslararası kuruluşlarda ve dünyanın dört bir yanına adeta ahtapot gibi yayılmış olan çok uluslu şirketlere de yapışmıştır. Uluslararası kuruluşlardaki yolsuzluklar, küresel sisteme zaten az olan inancı, iyice zayıflatmıştır. Küresel yolsuzluk raporunda, uluslararası kuruluşların özellikle inşaat ve yardım alanında karıştığı yolsuzluklara rastlanmaktadır. Raporda, Irak’ta büyük şirketlerin yürüttüğü projelere değinilmekte ve “çok acil önlemler alınmazsa, Irak’taki uygulamalar, tarihin en büyük yolsuzluk skandalı olabilir” uyarısı yapılmaktadır.

Savaş bile, yolsuzluk akbabaları için fırsat olmakta, yakılıp yıkılan yerleri yeniden yapmaya talip olan büyük şirketlerin, bir süre sonra yolsuzluk batağına saplandıkları anlaşılmaktadır. Uluslararası kuruluşların, dünya genelinde felaket bölgelerine yaptıkları yardımlarda da sıklıkla yolsuzluk iddiaları ile karşılaşılmakta, depremzede ya da Afrika’da açlıkla boğuşan bir çocuğun rızkına rahatlıkla el uzatılmaktadır.

Küresel Sistemin Vicdanı Kararmış Bulunuyordu!

Yolsuzluk hastalığını, faturayı sadece kişilere yükleyerek açıklayamayız. Yolsuzluk hastalığının temelinde “küresel sistemin adaletsiz altyapısı” yatmaktadır. Küresel sistemin “eşitlik duygusu” yoktur ve “herkesin insan onuruna yakışır şekilde yaşama hakkı olduğu” fikrine inanılmamaktadır. Küresel sistem “güce” inanmakta, güçlüden yana tavır almaktadır. Küresel sistemin vicdanı yoktur, onun için aç çocuğun rızkına el uzatmakta, savaştan çıkmış insanlara yapılan yardımlara göz koymaktadır. Adaleti tesis etmeden, yolsuzluğu önlemek mümkün değildir. Küresel yolsuzluğun panzehiri, gelir dağılımında ve yönetimde adaleti sağlamaktır.[15]

Siyonist Amerika, sosyal kanserleşmeye yol açıyordu!

Bir canlının bünyesinde kanser nasıl oluşur? Kanserojen bir madde etki yapar, bu etki ile vücudun sağlam hücresi, biyolojik yapıya isyan ederek, diğer hücreleri ve vücudun diğer organları aleyhine, nizam dışı büyümeye başlar ve kanserleşir, neticede o organizmayı yer bitirir. Gezegenimizdeki hukuk sistemleri de eksiği fazlası olmakla beraber, İnsan Hakları konusunda önemli sayılacak gelişmeler kaydetmiş, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları anlaşmalarıyla, kanun devleti, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü aşamalarından geçerek, insanlığı 21’inci yüzyıla taşımış olan canlı organizma gibidir.

Ancak bu asrın eşiğinde, bu organizma tehlikeli bir kanser hastalığına yakalanıyordu! Bu hastalık bilindiği gibi şöyle yaygınlaşıyordu:

Önce, Amerika’daki “İkiz Kuleler” vuruldu. ABD Başkanı Bush, bu facia karşısında ilk beyanatında, “Bu olayın fâillerini araştırıp bulacağız, onları yargılayıp lâyık oldukları cezalara çarptıracağız” diyerek insan haklarının, hukuk kurallarının ve hukukun üstünlüğü kavramının gösterdiği normal yoldan gidileceğini ifade ediyordu.

Bu aşamada görüldüğü gibi, insan haklarının kanserleşmesi gibi bir belirti yoktu. Fakat, ABD eski dışişleri bakanlarından Kissinger, Bush’a adeta komut verir gibi sert bir çıkış yapıyordu:

“Düşünme Vur!” diyordu. İşte bu komutla, işler çığırından çıkıyordu. Bush, Siyonist Kissinger’in talimatına uyuyor, dünyamız medeniyet ve adalet yolundan hızla sapıyordu. İnsanlık; akıbeti meçhul, bu kanlı badirelere sürükleniyordu. Çünkü Bush; hak, hukuk, adalet, hukukun üstünlüğü prensiplerini çiğniyordu. Tetkiksiz, tahkiksiz ve yargılamasız olarak önce Afganistan’ı vuruyor, sonra hiçbir haklı sebep olmadığı halde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nı da hiçe sayarak Irak’ı işgal ediyor, yüzbinleri aşkın masum Müslümanın kanına giriyordu ve hâlâ bu zulümler artarak devam ediyordu.

İşte bu olay, insanlığın müşterek eseri olan hukukun kanserleşmesi olayıdır. Bir kanser hücresinin vücudun biyolojik yapısına isyan ederek, o yapıyı tahrip etmesi, yiyip bitirmesi ne ise, buna benzer bir tehlikenin, insan hakları genelinde ortaya çıkmasıdır. Maalesef Siyonist güdümlü ABD yetkilileri: “Biz bu operasyonları, herkese demokrasi ve insan hakları getirmek için yapıyoruz” diye insanlığı aldatmakta ve ahmak yerine koymaktadır.

Tekrar ediyoruz, bu kanserleşme olayı yalnız Ortadoğu ülkeleri için değil, bütün insanlık için mutlaka önlenmesi gereken bir marazdır. İnsanlık âlemi bu bakımdan, 21’inci asrın başında büyük bir imtihanla karşı karşıyadır. İnsanlığın kurtarılması, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün tekrar sağlanması ve Adil Düzen’in dünyaya egemen kılınması kaçınılmazdır. Bu yapılmadığı takdirde, insanlık, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda, daha önce elde ettiği bütün kazanımlarını yitirmiş olacaktır.

Amerika ve taraftarlarına göre; “Dünya iki cepheye ayrılmıştır, bizden yana olanlar vardır, karşımızda olanlar vardır. Yani hiç araştırmayacağız, kimsenin gözünün yaşına bakmayacağız, haklı kimdir, haksız kimdir, terörist kimdir, masum kimdir, ayrım yapmayacağız. Kimden şüphelenirsek onu derhal vuracağız, ülkeleri yakıp yıkacağız!”

Bu yaklaşım; “Biz, teröristlerin metotlarını gözü kapalı uygulayan bir ilkel ve kör kuvvetiz,” demektir. Guantanamo, esir ve işkence kampı, bu kanserleşmenin bir örneğidir. O nedenle, bu kontrolden çıkmış olan gidişata mutlaka dur denilmelidir. Mutlaka hukukun üstünlüğü prensibine dönülmelidir. Zira bilindiği gibi, bir kişinin haksız olarak öldürülmesi, bütün insanlığın öldürülmesi hükmündedir.

Kumar ekonomisi ülkeyi batırıyordu!

Farz ediniz ki, Anadolu’nun bir şehrinden 10.000’er TL’si olan 100 genç İstanbul’a gelmiş, bir iş kurmak istiyor. 10.000 TL ile İstanbul’da bir iş kurulamaz. Bunlar hep birlikte ‘ne yapalım?’ diyorlar ve bu meseleyi çözüme kavuşturmak için düşünmeye başlıyorlar. Onar bin liramızı birleştirelim, bir milyon TL sermayemiz olur, bununla yüz kişiyi çalıştıran bir iş kurabiliriz, kararına varıyorlar. Misal olarak söylersek, bunun 500 bin lirası ile bir arsa bulup, 500 bin lira ile de doğrama makineleri ve taşıma araçları alıyorlar. Tek odalı ve mutfaklı, 2000 dolara mal olan bahçe tipi küçük ‘ahşap dinlenme evleri’ üretmeye başlıyorlar. Başlangıç olmak üzere 100 kadar ev yapıyorlar. Sonra bir ‘dinlenme yeri’ yani ‘tatil sitesi’ ile anlaşıp bu evleri orada kuruyorlar. Böylece ‘ahşap dinlenme evleri işletmesi’ni kurmuş olurlar.

Böyle bir işletme seri olarak çalıştığı zaman, 100 kişiye çok kolaylıkla istihdam imkânı sağlayabilir. Başka bir iş üzerinde de anlaşmış olabilirler. Mesela, hayvancılık yaparlar, tarım üretimi yapabilir, herhangi bir üretim atölyesi açabilirler...

Her ne ise; diyelim ki bu 100 kişi ittifakla şuna karar verdiler:

“Biz bu paralarımızı birleştirmezsek, her birimizin tek başımıza iş bulmamıza veya iş kurmamıza imkân yoktur. Paralarımızı bir ortaklıkta birleştirirsek, işimiz yüzde seksen garantili gibidir...” Bu durumda sorun nasıl çözülebilir? Bu sermaye ile neler yapılabilir?

Bunun üzerinde tartışmaya başlıyor ve ikiye ayrılıyorlar; 1- Millî Görüşçü Adil Düzenciler, 2- Mandacı Lâikler.

MANDACI LÂİKLER şöyle bir öneri getiriyor ve diyorlar ki;

Gelin ‘kumar’ oynayalım. Yazı tura atalım. Yahut tavla zarı kullanalım. Parası biten devreden çıksın. Kim kumarda kazanırsa, en son bütün parayı kim toplarsa, o iş kursun ve bizi de işçi olarak çalıştırsın…” Bazıları; “Ya parayı toplayan kişi iş kurmazsa veya kurar ama bizi karın tokluğuna çalıştırırsa, hâlimiz ne olacak?!.” diye soruyorlar ama lâikler bu konuda ısrar ediyor ve “bundan başka çözüm yolu yoktur” diyorlar.

Millî Görüşçü Adil Düzenciler ise diyorlar ki;

“Gelin bir araya gelip güçlerimizi birleştirelim ve ‘ortaklık’ kuralım. Aramızdan beş temsilci oluşturalım. Onlardan biri başkan olsun. Biz onar bin liralarımızı bu ortaklığa yatıralım. Ortaklık işi kursun ve bize iş versin. Ayrıca, ‘sermaye kârı’ da bizim olsun. Böylece çok makul bir öneride bulunmuş oluyorlar. Devamında diyorlar ki;

Biz eğer paramızı kumarda kazanana verirsek, birimiz hariç her şeyimizi kaybetmiş olacağız. Oysa ortaklıkta hepimizin kazanma şansımız vardır. Kumardaki zengin kişi başarıya veya başarısızlığa ulaştığı zaman bizim onu denetleme imkânımız yoktur. Ama ortaklıkta ‘denetleme’ yapma ve başarısız yöneticiyi ‘değiştirme’ şansımız bulunmaktadır

İşte bugünkü ‘dünya ekonomisi’ bu görüşlerin çarpıştığı bir dünyadır. Amerika’da dünya ekonomisini yöneten 200 Yahudi aile bulunuyor. Dünyayı kumarhane hâline getirmiş, tüm insanlığı oynatıp sömürüyor. Sonunda dünyayı teslim alacak, tüm insanlar ‘ortak’ değil ‘işçi’ yani demokrat köle olacaklardır.

FAİZLİ EKONOMİ de tamamen bir kumar oyunudur, ‘hile ekonomisi’dir. Geliri üretime değil, sadece vergiye ve sömürüye dayanan ekonomi, tamamen bir ‘zulüm ekonomisi’dir. Karşılıksız paraya dayanan ekonomi “kapitalist kölelik sistemi”dir. Siyonist sermayenin kurduğu “tekel ekonomisi”dir. Türkiye’de elli yıldır devamlı olarak oluşturulan krizlerle, ülkemiz iflasa ve sefalete doğru gitmektedir.

Pakistan’da olsak, İran’da olsak, Arabistan’da olsak, Mısır’da olsak, fazla endişelenmemize gerek yoktur. Ama TÜRKİYE ve İSTANBUL’da olanlar üzerinde dünyanın oynadığı oyun, ‘kumar’ oynatıp iflas ettirmek, sonrasında da ‘açlık ve borçlanma ekonomisi’ ile II. SEVR’i dayatmak suretiyle hepimizi esir etmektedir.

Artık, İstanbul ve Türkiye Esnafı ile Tüccarı;

-Ya kanser hastası gibi ‘kumar ekonomisi’ ile sancılar içinde ölümünü bekleyecek;

-Yahut, “Ortaklık Ekonomisi”ni kabul edip, Adil Düzen’e geçecek ve yeni bir medeniyete öncülük edecektir.

 

Bu makaleyi sesli olarak dinleyebilirsiniz:

 

 


[1] Ahmet b. Hanbel Müsned C. 1 Sh. 119 / Müslim Nebevi Şerhi C. 9 Sh. 136

[2] Müsned: 4 - 141 Habib El Bağdadi: Takyidül İlim Sh. 72

[3] Muhammed Hamidullah El - Vasaik ve Siyasiyye Sh. 441

[4] Buhari: Ziraat Bahsi

[5] Hac: 27 - 28

[6] Tirmizi.

[7] Müslim.

[8] Fatır: 44, Yusuf: 109, Hac: 46, Rum: 9, Gafur: 21, Muhammed: 10

[9] Al-i İmran: 137

[10] Tevbe: 121

[11] Tevbe: 112, Tahrim: 5

[12] Yunus: 22

[13] Tevbe: 60

[14] M. Hamidullah - İslam’a Giriş Sh. 200

[15] Milli Gazete / 30 03 2005 / Abdullah Özkan

Necati AKGÜL -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

Diyarbakır Olaylarında PKK PİYON, MOSSAD PATRON
Abdullah Öcalan Diyarbakır olayları üzerine şunları söylüyor: "Diyarbakır adına...
Devami
GÖREV SÜRESİ TARTIŞMALARININ İÇ YÜZÜ
  Amaç komuta kademesine toptan müdahale mi? Şemdinli olaylarıyla başlayan...
Devami
FRANSA'DAKİ İSYANIN PEDE ARKASI
  Fransa'da başlayan ve giderek yaygınlaşan, arkasından Almanya'ya sıçrayan isyan...
Devami
ÜST AKIL, BÜST AKIL VE DÜRÜST AKIL
Üst Akıl: Genellikle sadece yöresel, ülkesel ve bölgesel değil; küresel...
Devami
ERBAKAN DAVANIN DERTLİSİYDİ, ERDOĞAN İSE, DÜNYALIK PEŞİNDEDİR!
Torba yasa diye bilinen, devlet imkanlarının ve Milli Kuruluşların yabancılara...
Devami
TÜRK ORDUSU,İSRAİL'İN KORUCUSU MU YAPILACAK?
  Başbakan Recep T. Erdoğan "ateşkes sağlamadan bölgeye birlik yollamayız....
Devami

Makale Okunma Sayısı: 192

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR