Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4953
mod_vvisit_counterDün7382
mod_vvisit_counterBu Hafta12335
mod_vvisit_counterGeçen hafta62467
mod_vvisit_counterBu Ay179608
mod_vvisit_counterGeçen Ay288180
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16362777

IP'niz: 3.237.94.109
Bugün: 22 Eyl 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12016752

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

İSLAM İLERİCİLİKTİR; BİZE GERİCİ DİYENLER EDEPSİZ TAKIMIDIR!

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 38
ZayıfMükemmel 

 

 

İSLAM İLERİCİLİKTİR;

BİZE GERİCİ DİYENLER EDEPSİZ TAKIMIDIR!

 
        

“Mürteci ve Mertekçi” Kavramı

Komünist ve sosyalist geçinen, ama aslında dinsizlik temelli Darwinist düşünceli ve emperyalist güçlerin kiralık katilleri PKK’yı destekleyen Bir Gün Gazetesinin; İslam’la alâkalı saydıkları herkesin ve her girişimin başına “Gerici…” kelimesini eklemeleri bunların şuursuzluğunun ve sorumsuzluğunun bir alâmetidir. Çünkü İslam ilericiliktir ve Müslüman; aydın ve ahlâklı kişidir. Hiç utanıp sıkılmadan ve samimi dindarlarla din istismarı yapanları ayırmadan bütün Müslümanlara ve dini kurumlara “Gerici…” diye havlayanlar artık kendine gelmelidir ve herkes haddini bilmelidir.

Hayatında bir kere olsun Kur'an’ı anlamaya ilgi ve ihtiyaç duymamış, ciddi bir tek İslami eser okumamış, kulaktan dolma ve birçoğu uydurma olan yarım yanlış bilgi kırıntıları dışında, dinle-imanla alâkası olmamış, ama hasbelkader yetkili ve etiketli konumlara ulaşmış, akıl cücesi ve ilim cahili kimseleri anlatmak için atalarımızın "Elif'i mertek sanır" deyimi ne kadar yerindedir. Mertek; kuru, kalın ve düzgün odun demektir. Ve zaten Kur'an da böylesi tipleri "içi çürümüş gösterişli kütük"lere benzetmektedir.[1] Bu nedenle yazılarımız, kitaplarımız, konuşmalarımız ve yaşam tarzımız yüzünden bizlere, "mürteci" diyen bu "mertekçi"lere cevap vermeyi gerekli görüyorum. Bu konuda Sn. Mertekçi beylere yardımcı olmak ve doğruyu anlamalarına katkıda bulunmak amacıyla "gerçek düşüncelerimizi ve hedeflerimizi" açık yüreklilikle ortaya koymak istiyorum.

Biz, Kur'an’a samimiyetle ve tamamıyla inanmış bir Müslümanız. Bu inanca da sadece ana-babadan görerek veya yetiştiğimiz çevreden etkilenerek değil, aynı zamanda Kur'an kültürüne vakıf bir araştırmacı olarak... Devamlı okuyarak ve anlamaya çalışarak, başka felsefi düşünce ve doktrinlerle mukayese yaparak, müspet ilmin verileriyle karşılaştırarak, İslam'ın yüksek değerinin ve mutlak doğruluğunun farkına varmış insanlardanız. Kur'an; insan ve toplum hayatının farklı sahalarıyla ilgili, gerçekçi ve geçerli kurallar getirmiştir ve yalnız Müslümanların değil, herkesin hayrına ve yararına olacak ilmi, insani, ahlâki ve hayati prensipler içermektedir. Örneğin;

Ticaretle ilgili: "Ölçme ve tartıda hile ve haksızlığa tenezzül etmeyin."

Adaletle ilgili: "Karar verirken, velev yakınlarınız aleyhine bile olsa, dürüstlük ve hakkaniyetten vazgeçmeyin."

Siyaset ve memuriyet ile ilgili: Emanetleri, devlet ve millet idaresiyle ilgili görev ve yetkileri, ehil ve emin kimselere teslim edin."

Sosyal münasebetle ilgili: "Siz bütün insanlık için çıkartılmış en hayırlı bir ümmetsiniz." Öyle ise “din ve kavim farkı gözetmeksizin, herkesin hayrına ve huzuruna hizmet etmek sizin göreviniz ve şerefinizdir” şeklinde öğütler vermektedir, İlahi hükümler öngörmektedir. Şimdi:

1- Akl-ı selimin de, 2- Müspet ilimlerin de, 3- Tarihi tecrübelerin de, 4- Vicdani kanaatlerin de, 5- Evrensel hukuk kaidelerinin de ortaklaşa "doğru ve değerli" bulduğu bu ahlâki kuralları, sırf Kur'an emrediyor diye karşı çıkmak; elbette yanlış bir önyargıdır, yararsız bir saplantıdır ve tabi yakışıksız bir tavırdır.

Sn. Mertekçi Beyler bize: "Şu sözlerle, şeriat düzeni mi istiyorsunuz?" şeklinde sorular yöneltmektedir.

Eğer şeriat diye; yönetimi babadan oğula geçen, halkı güdülmesi gereken sürüler ve köleler şeklinde düşünen... Ne ülke yönetiminde ve ne de milletle devlet arasında ortak bir konsensüs ve uzlaşma metni ve toplumsal sözleşme kaideleri sayılan, anayasa ve kanunların düzenlenmesinde, topluma ve temsilcilerine söz ve tercih hakkı vermeyen... Müspet ilimlere ve çağdaş gereksinimlere ters düşen... Sadece, sözde din adamlarının indi fetvalarıyla idare edilen bir düzen kastediliyorsa... Böyle bir şeye taraf olmayı, değil bir ilim adamlığına, hatta insanlığımıza bile yakıştıramayız. Böyle bir düşünce esasen İslam'a da aykırıdır. Halbuki biz, Kur'an inancının ve evrensel kurallarının, en güzel ve mükemmel şekilde Cumhuriyet idaresi, demokrasi ve laiklik prensipleri içerisinde yaşanabileceğini savunan, konuşan ve yazan bir insanız. Ancak laiklik adına yapılan İslam düşmanlığına ise elbette ve şiddetle karşıyız. Ve laikliğin; İslam'ın bütün insanlığa hayat ve huzur sağlayacak evrensel programının en müsait zemini konumunda olabileceğinin de farkında ve şuurundayız.

Atatürk'ün de Laiklik diye "din düşmanlığı veya dini toplum hayatından tamamen dışlamayı" düşünmediğini, bizzat Balıkesir hutbesi, İslam dini ve yüce Peygamberi hakkındaki hürmet ve hayranlık ifade eden sözleri ve TBMM açılışındaki hassasiyetleri, açıkça ortaya koymaktadır. Atatürk, savaştan yeni çıkmış, sağlıklı ve stratejik küçülme ile korunabilir sınırlar içerisine çekilmek durumunda kalmış bir Türkiye'yi, o gün için teknolojik üstünlüğe sahip birleşik Haçlı sürülerinin taarruzundan kurtarmak ve Emperyalist güçleri oyalamak üzere, Lozan'ın gizli dayatmalarından olan Laiklik maddesini, Halk Partisi'nin tüzüğüne koydurmuş... Ancak bu maddenin ileride Millete haksızlık ve din düşmanlığı biçiminde uygulanabileceğini, yüksek zekâsıyla sezdiğinden, 1928'deki Kanun-i Esasi değişikliği sırasında, hatta İsmet İnönü'nün bütün ısrarına rağmen, anayasaya yazdırmamıştır. Yıllar sonra, 1936'da Atatürk'ün maalesef hasta, yorgun ve yalnız bulunduğu... Derneklerini bizzat kapattığı Masonik merkezlerin hıyaneti ile, adım adım sıhhatine ve hayatına kastedildiğini anladığı içindir ki "Beni sadece Türk hekimlerine emanet ediniz" uyarısına mecbur kaldığı bir ortamda ve kendisine rağmen, Laiklik maddesinin anayasaya girmiş olduğu yolundaki tarafsız tarihçilerin beyanatlarına biz de katılıyoruz.

Yetiştiği çok zor şartlar ve üstlendiği ağır sorumluluklar karşısında, belki Atatürk dinimizin zahiri kurallarına pek uygun davranmamış ise de, İman ve İslam gerçeğini idrak etmek, hayatını ve rahatını feda ettiği aziz milletimizin hayrını ve huzurunu istemek noktasında Mustafa Kemal'in Laikliği "din dışılık ve dine düşmanlık" şeklinde algılamış ve uygulamış olduğunu söylemek, ona açık bir iftira ve istismardan başka bir şey değildir. Çünkü Atatürk hem şanlı Çanakkale direnişinde, hem de Milli Kurtuluş Mücadelesi'nde "Bir gül bahçesine girercesine" gözünü kırpmadan ölüme koşan Mehmetçiklerin, bu şahadet şuurunu ellerinden ve dillerinden düşürmedikleri Kur'an’dan aldıklarını yakinen bilen ve bu gerçeği hatıralarında ifade eden bir kimsedir. Geçen seneler bir toplantıda, H.K. Komutanımızın "Biz her türlü hurafelerden ve lüzumsuz teferruattan arınmış, saf ve sade Kur'an Müslümanlığını seviyor ve istiyoruz" anlamındaki sözleri de, bu anlamda değerlendirilmelidir. Bu konulardaki samimi düşüncelerimizi yayınlanan ve hazırlanan 85 kitabımızda, yüzlerce makalemizde, bütün konferans ve seminerlerimizde açıkça görebilirsiniz. Geliniz, bu cennet ülkede yaşayan her din ve düşünceden ama herkesin ortak paydası olan Demokrasi, Laiklik, insan hakları ve hukuk kuralları ilkelerine sahip çıkalım.

Demokrasiyi: “Halkın her kesiminin en etkin biçimde yönetime katılımının sağlanması, insanımızın kendi hür iradesi ve inancı istikametinde birlikte ve barış içinde yaşama şartlarının hazırlanması... Temel insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının ülkemizde bütünüyle hâkim kılınması” şeklindeki bir fazilet rejimi olarak düşünüyoruz.

Laikliği ise; Dinin devlet işlerine, devletin ise din işlerine müdahale etmediği; Dini inanış ve yaşayışından dolayı hiçbir kimsenin horlanıp hakaret görmediği; farklı din ve mezhepten bütün vatandaşların manevi ve ahlâki hizmetlerine saygı ve kolaylık gösterildiği; herkesin hiçbir kayıt ve sınırlama olmadan, dinlerini olduğu gibi yaşayabildiği; kısaca din ile devletin çatışma değil, barışma sürecine girdiği ve her birinin kendi sahasında hizmet verdiği bir huzur ve hoşgörü sistemi olarak istiyor ve sahip çıkıyoruz.

Polisi, huzur ve hürriyetimizin bekçisi, ordumuzu ise ülke varlığımızın ve bağımsızlığımızın garantisi olarak görüyor... İç ve dış güvenliğimizin bu iki kahraman kurumunu, milletimize ve birbirine karşı kullanmak isteyenleri gafil değil, hain olarak değerlendiriyor ve lanetliyoruz. Bu lanetli zihniyeti ise şöyle özetliyoruz:

"Egemenlik kayıtsız şartsız Milletin değil, masonik mahfillerin ve rantiyecilerindir. Rantiyeciler ise bu egemenliği; kiralık medya ve karanlık mafya güçleri marifetiyle yürütmektedir!”

Geçen seneler bir TV'de Başköşe programına konuk olan dönemin DYP Milletvekili Sn. Doğan Güreş Paşanın "Bu ülkede gerçek demokrasi olduğuna inanıyor musunuz?" sorusuna "Maalesef, hayır. Sadece, demokrasi görünümlü, gizli güçlerin hegemonyası söz konusudur" şeklindeki cevabı, bu acı gerçeğin başka bir ifadesidir. Başörtüsüne gelince... Evet örtünmek hem dini bir vecibedir, yani Allah'ın emridir. Hem fıtri ve tabii bir neticedir. Çünkü insan olmanın bir gereğidir. Hem de başörtüsü, evet bir "simge"dir. Ama iddia ve iftira ettiğiniz gibi bir partinin veya bir kesimin değil, İslam'ın simgesidir. Başörtüsü elbette, bir şeair-i İslamiye'dir. Müslümanların alâmet-i farikası, yani tanıtıcı ve fark ettirici bir özelliği ve güzelliğidir. Allah'ın kesin emri olan örtünmeyi, inkâr ve istihfaf eden, başörtüsünü lüzumsuz ve çağdışı gören ve küçümseyerek hakaret eden münkirdir. Daha önce Müslümanlık iddiasında bulunan birisi bu duruma düşerse, tevbe etmelidir. Ama Müslüman olduğu halde, sosyal baskılar, siyasi sıkıntılar, resmi dayatmalar, yetişme tarzı ve alışkanlıklar yüzünden, Kur'an’ın emri olduğunu kabul etmek şartıyla, açık gezenler ise elbette kardeşlerimizdir ve Allah'la kendisi arasındaki bir meseledir.

Yeri gelmişken kamuoyumuzda oluşan bir arzuyu ve kuşkuyu da dile getirmek istiyoruz. 1997 yılında hem de şimdi Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın ve bir dönem AKP’li RTÜK başkanı olan Zahit Akman’ın sunumlarıyla Kanal 7 TV'nin gizli ayinleriyle ilgili video görüntülerini verdikleri... Ve yine iki eski diplomat ve gazetecinin itiraflarıyla, yurtdışındaki etkili ve tehlikeli odakların özel talimatlarıyla hareket ettiklerini açıkça dile getirdikleri... Devletin temeline konulan dinamit misali güvenliğimizi ve geleceğimizi tehdit eden şu mason localarıyla ilgili bir araştırma ve soruşturmayı dindar Kahraman Erdoğan Hükümetimiz ve Devlet Güvenlik Mahkemelerimiz acaba ne zaman başlatacak? diye millet olarak hasretle ve dört gözle bekliyoruz.

Evet, o günkü gazetelerin yazdığına göre ABD Pentagon’a bağlı savunma ve strateji akademisi 31 Mayıs’ta "Türkiye'de iç savaş senaryoları" hazırlamak üzere gizli toplantı yapıyordu. Bu toplantının organizatörleri:

1- Morton Abromowitz: (ABD eski Ankara Büyükelçisi, Siyonizm'in ve CIA'nın Ortadoğu ve Türkiye strateji kurmayı-mason)

2- Prof. Henry Barkey: (ABD Dışişleri planlama danışmanı-karısı üst düzey CIA elemanı-mason ve Türkiye kökenli bir Musevi)

3- Graham Fuller: (Üst düzey CIA elamanı-Türkiye ve Ortadoğu'daki bazı İslami hareketleri ve FETÖ benzeri girişimleri yönlendirme uzmanı-mason)

Bu Graham Fuller: Bir yanda PKK'nın, diğer taraftan bazı din adamlarını manipüle çalışmalarının, öbür yanda Milli Görüş'ü tabii seyrinden ve tarihi hedeflerinden saptırma organizasyonlarının, hem finansörü hem teorisyeni oluyordu. İşte bunların ülkemiz aleyhine hazırladıkları, iç savaş planlarını gazeteden aynen aktarıyorum:

"Alevi-Sünni, Türk-Kürt vatandaşlarının birlikte yaşadığı Sivas, Kahramanmaraş, Çorum, Erzincan ve Elâzığ’da bir cuma namazında bombalar patlatılacak... Halk resmi kurumlara saldıracak... Polis Sünnilerin ve anti-laik kesimin tarafını tutacak... Bu devrede ordu-polis çatışması kızıştırılacak... Halk polisin yanında yer alıp orduya tavır alacak... Ordu kendi içinden ikiye parçalanacak ve birbirine cephe açacak... Bu arada kontrolden çıkan radikal şeriatçı gruplar PKK ile de işbirliği yapıp, sağlanan dış desteklerin de sayesinde, yoğun biçimde silahlanacak ve böylece iç savaş bütün ülkeyi kaplayacak... Ve sonunda iyice yıpranan ve yıkılan Türkiye'de, Sevr'i uygulamak ve ülkeyi parçalamak kolaylaşacak...”

Öyle ise, asıl birlikte uğraşmamız ve tedbir almamız gereken gerçek tehdit ve tehlike bunlardır. Acaba batırılmak istenen bir gemiden ve parçalanmak istenen bir Türkiye'de bu ülkenin gerçek sahipleri olan bizlere ne kalacaktır? Bu sonuçtan devrimciler mi, dinciler mi? Aleviler mi, Sünniler mi? Açık gezenler mi, başörtülüler mi? Askerler mi, siviller mi? Lütfen söyleyin, hangimiz kârlı çıkacaktır? Ve tabi hiçbirimiz... Çünkü gemi batınca, içindekilerin hepsi boğulacaktır. Sn. Mertekçi beyler veya ey çağdaş cahiller! Hiç de hak etmediğimiz halde bizi suçladığınız o konuşmalarımızı hangi kesime karşı ve hangi ortamda yaptığımız ve hangi hedefleri amaçladığımız da oldukça önemlidir.

a) Antidemokratik ve despotik tavırlar sonucu partileri kapatılmak suretiyle mağdur olduklarına inanan

b) Başörtüsü gibi masum bir kıyafet yüzünden, kız çocukları okuma hakkından mahrum bırakılan

c) Kur'an öğrenimleri ve dini eğitimleri sıkıntıya ve kesintiye uğratılan,

d) Ve bu hisleri ve hassasiyetleri, bazı münafık ve istismarcı kesimlerce kışkırtılmaya ve kanunsuz eylemlere sokulmaya çalışılan bir topluluğa

- Sabır ve sükûnet tavsiye etmişiz.

- Demokratik ve hukuki yollarla bu sıkıntıların aşılacağını söylemişiz.

- Askerine ve polisine karşı, herhalde sevgi ve saygı beslemelerini öğütlemişiz.

- İnançlı halkımızın kendi duygularına tercüman olarak, tansiyonu düşürmeye gayret göstermişiz ve toplumsal barışa hizmet etmişiz...

Bundan dolayı tebrik ve takdir edilmemiz gerekirken, suçlu görülmek ve "mürteci-gerici" gibi ne o konferans ve yazılarımızın içeriği ile ve ne de şahsi karakterimizle asla bağdaşmayan bir sıfatla itham edilmek, her ne kadar yanlış ve haksız bir iftira ise de, yine de mürtedlikten, yani dininden ve davasından dönmekten daha iyidir. Bugünkü AKP’liler dava mürtedi, mason Atatürkçüler ise, devrim mürtedi yerindedir. Çünkü: kökü dışarıda hıyanet odakları oldukları için Mustafa Kemal tarafından kapatılan Mason Localarına ve alt kurumlarına üye olup hizmet sunanların Atatürkçülüğü ise şeytanları bile güldürmektedir.

Bay "Mertekçi"ler! Ve ey edep ve erdem fukarası kimseler! Manevi disiplin sahibi dindar bir kişi olamadınız. Hiç değilse dürüst ve demokrat birileri olmaya çalışınız. Başını örtenle, açık gezen üniversiteli kız çocuklarımızın, birbirine karşı gösterdiği hoşgörü ve anlayış olgunluğundan ibret alınız ve utanınız. Ve “eğer hâlâ utanmazsanız, artık istediğinizi yapınız, ve tabi sonuçlarına da katlanınız!..” Ve şu gerçeğin farkındayız: Başörtüsü sadece İslamiyet’in simgesi ve aziz milletimizin asil bir geleneği değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetimizin de, tam bağımsızlık meselesidir!...

Sert İslam, Layt İslam Uydurmaları

İslam; Allah yapısıdır. Dünya ve ahiretin yegâne saadet programıdır. İslam’ın -hâşâ- gereksiz bir fazlalığı da, yetersiz bir noksanlığı da bulunmamaktadır. İslam dini bir bütündür ve tastamamdır. Ona dışarıdan bir şey katmaya veya bir şey çıkarmaya kalkışmak sapkınlıktır, fıtrat dinini bozmaktır. İslam, baştan sona Hak’tır, hayırdır… Bütün kurallarının ve kurumlarının hepsi; herkes için ve her zaman lazımdır.

Kur’an; değişen ve gelişen bütün şartlara ve ihtiyaçlara uygun çözüm ve çareler üretmek üzere başvurulacak temel ve genel kaynak ve dayanak anlamında “Mutlak deliller” içermektedir. Hz. Peygamberin (S.A.V) sünneti ise; bu “emir”lerin nasıl ve ne maksatla uygulanmasının şeklini ve taktiğini öğretmektedir. İslam’ın, maalesef dikkatlerden kaçan en önemli iki özelliği: 1- Hükümette CUMHURİYET dönemini, 2- Hukukta ise İÇTİHAT dönemini getirmesidir.

Son zamanlarda gündeme getirilen ve sık sık dillendirilen “Sert İslam, Layt İslam” gibi yakıştırmalar da tamamen yanlıştır ve yanıltıcıdır. Allah’ın her hususta koyduğu en uygun ve en uygar kuralları “yumuşak, yetersiz ve etkisiz” bularak, kendi kafasından daha kesin ve daha keskin yöntem ve sistemler uydurarak; “Radikal İslam, aşırı İslam” diye tanıtılan anlayış, İslam’ı yansıtmadığı gibi... Hak Dinin bazı emir ve yasaklarını “gereksiz ve önemsiz” görüp bunları resmen olmasa da, fikren ve fiilen çıkarmaya... Veya bazı İlahi hüküm ve hakikatleri “Çok sert, ağır külfet, aşırı zahmet” diyerek yumuşatmaya kalkışanların ortaya attığı “ılımlı İslam, layt İslam” gibi uyduruk kavramlar da, tam bir şaşkınlıktır. Nasıl ki, Ay’a gitmek üzere programlanmış bir füzenin, fırlatma sisteminde yarım milimlik dahi bir bozma ve sapma yapılsa, bu açı giderek büyüyecek ve neticede Ay’a değil, belki başka bir gezegene çarpıp parçalanacaktır. Bunun gibi, İslam’ı sertleştirme veya laytlaştırma girişimleri de sapkınlıktır ve hüsranla sonuçlanacaktır.

Şurası kesinlikle bilinmelidir ki: İFRAT’ı da, TEFRİT’i de; AŞIRISI da, ILIMLISI da; RADİKALİ de, LİBERALİ de; KATISI da, LAYTI da; bunların hiçbiri İslam değildir. Çünkü İSLAM; Allah’ın gönderdiği, Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.V) ise, bunları nasıl anlamak ve uygulamak gerektiğini fiilen öğrettiği HAK DİN’dir.

İFRAT: Doğal ve doğru olanı zorlaştırma... Aşırıya kaçma, haddini aşma manasında kullanılmaktadır.

TEFRİT: İfratın tam zıddı olarak; orta yolun çok gerisine kayma, normalin altında kalma... Gevşeklik yapma, laubali ve sorumsuz davranmadır.

LİBERALİZM: Disiplin ve düzene aykırı ve aşırı serbestlik... Hayvani hürriyet anlayışıdır.

RADİKALİZM: Köktencilik, sertlik ve sivrilik... Şiddet ve hiddet içeren katı ve kapalı rejim ve girişimlerin ortak adıdır.

LIGHT (Layt): “Yağı düşürülüp ayarlanmış... Özü alınıp uyarlanmış... İradesi törpülenip uysallaştırılmış… Hafif, edilgen ve güdülen... Ağırlığı ve saygınlığı kalmamış” anlamındadır.

İşte bu ve benzeri sıfatlarla sunulmaya ve Müslümanlara yutturulup uyutulmaya çalışılan hiçbir kuram ve kavram, İslam’ın kendisi değil, sahtesidir.

Hem AKP’nin bazı Diyanet Bakanı ve Diyanet İşleri Başkanı gibilerin, hem Amerika’nın beslediği ve desteklediği Hoca efendilerin, hem de Siyonist Yahudi lobileri, papalık gibi haçlı merkezleri ve Bartholomeos gibi hıyanet temsilcileriyle birlikte seslendirilip sahiplendikleri, “LAYT, ILIMLI” İslam da... Taliban’ın, Bin Ladin-El Kaide ve DEAŞ taraftarlarının ve Hizbullah diye ortaya çıkıp dehşet ve vahşet kusanların, “SERT, AŞIRI” İslam’ı da... Hepsi İslam’ın özünden saptırılmış halidir, ya yabanileştirilip yobazlaştırılmış, ya da hafifletilip yozlaştırılmış, sahtekârlık ve istismarcılık örnekleridir... Her iki akımın; aşırı İslam’ın da, ılımlı İslam’ın da; kurgulayan ve kullanan merkezleri aynıdır, Amerika’dır ve Siyonizm’in dünya hakimiyeti hesabına, bunları piyon ve taşeron olarak kullandıkları kesindir.

Bir zamanlar Dünyayı Komünizm-Kapitalizm diye, toplumları ise kendi içinde Solcu-Sağcı diye karşıt kamplara ayırıp birbirine karşı kışkırtan ve kırdırtan bu Siyonist güçler, şimdi de Müslümanları SERT-LAYT diye birbirine karşı kullanmakta ve “Sert”inden ürkütüp “Layt”ına razı etme şeytanlığını sürdürmektedir. Ve dış güçlerin asıl istedikleri ve besledikleri: İslam’ın “Layt-ılımlı” halidir ve bu daha tehlikelidir. Layt-ılımlı İslam diye, Siyonizm’in sömürü ve sindirme düzenine razı olacak, Büyük Ortadoğu Projesine ve Arz-ı Mev’ud provasına gönüllü ve güdümlü taşeronluk yapacak, AB’ye giriş hayaliyle Kıbrıs’ın satılmasına ve Türkiye’nin parçalanmasına göz yumacak ve bütün İslam âlemini İsrail’in eyaletleri durumuna sokacak hıyanetlere hikmet uyduracak bozuk, bâtıl ve bayağı bir anlayış; muhterem, mübarek hatta “Mehdi” olarak reklam edilen, dinler arası diyalog ve hoşgörü kahramanı diye öne sürülen kişiler eliyle yerleştirilmek ve yürütülmek istenmektedir!...

Efendim, her şey değiştiği ve geliştiği halde, hiç “Dinde reform ve revizyon yapılmayacak mı?” Hayır ve asla!.. Çünkü en son ve mükemmel din olan İslamiyet; asla deforme ve dejenere olmaz ki, reforma ve revizyona ihtiyaç göstersin. Ancak iman, ahlâk ve ibadet dışında kalan “muamelat” konularında yine değişmez ve değerini yitirmez temel İlahi kanunlara uygun olmak koşuluyla, yeni ve yeterli içtihatlar, izahatlar ve icraatlar elbette gereklidir ve yapılabilir. İslam’ın, hükümette CUMHURİYET, hukukta İÇTİHAT dönemini açtığını yukarıda belirtmiştik.

Burada HAK ile DOĞRU kavramlarını da iyi bilmemiz gerekir.

HAK; Asla değişmeyen, eskimeyen değerini ve önemini yitirmeyen mutlak gerçeklerdir. DOĞRU ise; zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre gerekli ve yeterli olan şeylerdir. İslam’ın temel inanç ve ahlâk esasları ve her konudaki sağlam ve şaşmaz ölçüleri-delilleri yani İlahi dayanak ve kaynakları “HAK”tır. Ama bu mutlak delillere dayanılarak, gelişen ve değişen sorunlara ve standartlara uygun olarak üretilen çözümler-içtihatlar ise; “DOĞRU”dur. Hak değişmez, doğrular ise değişebilir.

Din, insan ve toplum hayatını disiplinize edip düzenleyen “ARAÇ”ların ve kurumların, genel amaçlarını ve temel işleyiş esaslarını belirler. Bunlar asla değişmezler ve değişime ihtiyaç göstermezler. Bu araç ve kurumların, daha güzele ve mükemmele doğru gelişme ve değişme seyrini ve sürecini... Doğacak sorunları temel esaslara göre çözüme kavuşturma ve bunları standartlara uyarlama biçimini ise; insanlığın ihtiyaçları, her çağın ve ortamın şartları belirler...

Yani, Din adına “Her şey değişir” diyenler de yanılmakta ve sapıtmaktadır. “Hayır, hiçbir şey değişmez” diyenler de aldanmakta ve yanlışı savunmaktadır. Bu arada, “Ehli Sünnet” çizgisi, her asırdaki binlerce ulemanın ve milyonlarca Müslümanın “İcma”sı, yani ortak kanaat ve konsensüse varmasıyla, orta ve orantılı, adil ve dengeli yol olan İslam’ın temsilcisi olmaktadır. Ancak, “Ehli Sünnet”e bağlılık bahanesiyle; itikat esasları ve kaideleri, ibadet şartları ve şekilleri, genel ahlâk kuralları, helâl ve haram ölçüleri dışında kalan Muamelat (Toplumsal hayat)la ilgili konularda, beş yüz, hatta bin sene önceki şartlar ve ihtiyaçlar için hazırlanmış fetvaları içeren kitaplarda yazılanların aynen tatbikini istemek de, hem fıtrata hem de çağdaş standartlara aykırıdır ve yanlıştır.

Böyle düşünenler, bir nevi “Ehl-i Kitap” kapsamındadır. Çünkü Kur’an’ın “Ehl-i kitap” kavramı sadece Yahudi ve Hristiyanları değil, İlahi Kitapların kendisini bırakıp, onların tahrif edilmiş yorumlarını veya, asırlar öncesi şartlar ve ihtiyaçlar için çıkarılıp yazılmış fetvaları... Ya da kendi meşrebine, mezhebine ve mürşidine ait kitapları “değişmez ve itiraz edilmez kaynak” yerine koyan, bu yüzden yeniden Kur’an’a dönmeyi ve çağdaş çözümler üretmeyi gereksiz sayan Müslümanları da içine almaktadır...

Şeytanın Dini; Ahlâksızlıktır!

Haksızlık her dinde nehyedilmiş ve ahlâksızlık her düşüncede yerilmiştir. Ne, ortak adı “İslam” olan İlahi dinlerin, ne de beşeri ve felsefi düşünce sistemlerinin hiçbirisi, haksızlığa ve ahlâksızlığa izin vermemiştir. Yahudi ve Hristiyanlık ise sonradan bozularak dejenere edilmiştir. Kendi hayâsızlıklarına kılıf bulmak ve mel’anetlerini meşrulaştırmak isteyen Yahudi ve Hristiyanların “tahrif”leri gibi, maalesef bazı Müslümanların da bu maksatla “te’vil”leri görülmektedir.

Adam öldüren, hırsızlık eden, zina işleyen kimse, bunları hangi biçim ve isim altında yaparsa yapsın ve kendisini, hangi dinden, hangi mezhep ve meşrepten ve hangi partiden sayarsa saysın... Hepsi de aynı suçu işlemektedir, aynı günahı yüklenmektedir ve aynı cezayı hak etmektedir. “Bir günahı dinsiz işlerse ahirette cezasını tam çeker, Yahudi işlerse yarıya düşer, Hristiyan işlerse dörtte bire iner. Ama Müslüman işlerse Allah onu affeder ve es geçer” şeklindeki düşünce, elbette yanlış ve bâtıl bir te’vildir. Böylesi bozuk ve bâtıl düşünceler, şeytanın vesvesesi ve hilesidir.

Mesela hak etmediği bir parayı cebine indiren kişi, ister fakir olmadığı halde kendisine zekât ve sadaka diye verilsin, ister hayır ve hizmet adına devşirsin, ister faiz ve karaborsadan peyda etsin, ister çalarak ve hile yaparak ele geçirsin, bunların hepsi de hırsızlıktır ve haksızlıktır. Bu haksızlığı bir Müslümanın ve hele “dava adamı ve ilim erbabı” bilinen bir insanın yapması, onun suçunu ve sorumluluğunu azaltmak yerine, tam tersine daha da artıracaktır.

Elbette bir kötülüğü mübah sayarak ve hiçbir manevi sorumluluk duymayarak işlemekle, onu günah bilerek ve çekinerek işlemek ve sonunda pişmanlık belirtileri göstermek farklıdır. Ama bir kötülüğü gizlice ve kılıfına uydurarak işlemeyi, gözü açıklık ve akıllılık sanarak ve insanlardan utanıp sakladığı halde, Allah ve ahiret korkusu taşımayarak ve hiç umursamadan ve uslanmadan tekrarlayarak yapanlar ise, Müslüman da olsa, gâvur da olsa aynıdır. Evet; “Ahlâksızlığın, dini yoktur”. Yani hiçbir dinde ahlâksızlar alkışlanmamıştır. Ahlâksızlığı ve hayâsızlığı kim yaparsa yapsın, bu elbette günahtır ve ayıptır. Daha doğrusu ahlâksızlık, Şeytanın dini olmaktadır. Kim ahlâksızlık yaparsa, o şeytanın kulu konumundadır.

İslam’ın hikmet kutuplarından Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin:

“Benim kalbim her şeyi kuşatır. O ceylanlar için bir otlak, Hristiyan rahipler için bir manastırdır.

Ve kalbim, putların tapınağı, hacıların Kâbe’si, Tevrat’ın levhaları, ve aynı zamanda Kur’an kitabıdır.

Ben, aşk dinine uyarım: Hangi yolu tutarsa aşkın develeri, işte o benim dinim ve imanımdır”[2] şeklindeki sözlerini, “her türlü haksızlığa ve hayâsızlığa hoşgörü ile baktığı” biçimde yorumlamak ise oldukça yanlıştır ve o zata iftiradır. Sadreddini Konevi vasıtasıyla Muhyiddin-i Arabi’den etkilenen Mevlana Hz.lerinde de kısmen görülen “Vahdet-i vücut” düşüncesinin ifadesi olan yukarıdaki sözlerde: Samimiyetle hakkı ve hayrı arayan ve Allah’ı arzulayan, vicdanen tuttuğu yolun doğru olduğuna inanan, zulüm ve ahlâksızlığa asla yanaşmayan ve bulaşmayan, imana ve insana hizmet gayesi taşıyan ve iyilikten şaşmayan, ama bu gayelere farklı din ve disiplinlerle ulaşacağını sanan tüm kesimlere karşı, bu iyi niyet ve istikametleri nedeniyle ve hidayeti bulmaları ümidiyle, bir şefkatli yaklaşım söz konusudur. Yoksa yukarıdaki sözlerden, her türlü hayâsızlığı ve haksızlığı yapan kimselerin hoş görüldüğünü çıkarmak yanlıştır ve yanıltıcıdır.

Şimdi iz’anla düşünelim ve insafla karar verelim:

Ülkemizde kimileri Atatürk istismarı, ilke ve inkılap simsarlığı yaparak, kimileri de her türlü menfaat ve maneviyat istismarı yaparak, devamlı şöhret ve servet edinmekte ve birlikte hareket etmektedir. Şimdi bunlar aslında, aynı niyet ve zihniyette müşterek değil midir? Birilerinin sağcı diğerlerinin solcu olması... Kimilerinin dinci, ötekilerinin devrimci bulunması neyi değiştirecektir? Ankara Kavaklıdere Rotary kulübünün “Yetenekli çocuklar dans ve müzik yarışmasını” TRT3 devlet televizyonlarından saatlerce naklen veren; sözde balerin, yani modern dansöz yetiştirmeyi ve neslimizi yozlaştırıp mahvetmeyi amaçlayan bu masonik teşkilatın masraflarını da Ziraat Bankası’na ödeten; ve Rotary kulübünün amblemini, devamlı ekranda tutup reklamına gayret gösteren, devrimci hainlerle, bunlarla kol kola gezen din tacirleri, aslında aynı suça müşterek değil midir?

“Biz Rotaryenler toplumun görünmeyen liderleriyiz. Sayımız küçük olsa da gücümüz büyüktür”[3] diyen üstad mason Fahir Armaoğlu ile, hoşgörülü ve çağdaş düşünceli dindar gençliğin yetişmesine ve şeriatçı düşüncenin ve köktendinciliğin engellenmesine katkılarından dolayı” övgüler dizdiği Amerikancı Hoca efendilerin, acaba fikirleri farklı ve karakterleri değişik midir?

Solcu ve bölücü anarşilere maddi kaynak sağlayan, uyuşturucu ve silah mafyasının babalarından Dündar Kılıç’ların ve akrabası Oflu İsmail kabadayıların avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk gibi demokratların ve yine cinayet ve kaçakçılık olaylarında suçluları himaye ettiği konuşulan bazı bürokratların, dinci bir grubun liderinin yönetiminde 150 tıra ve deniz taşımacılığına sahip olan ve çok kirli ver sırlı işlere adları karışan nakliyat firmalarının, isimleri ve resimleri farklı olsa da “ism - günah”ları ve ayarları birdir!

“Türkiye’de Milli siyasetin ve Erbakan sisteminin asla iktidara gelmemesi, gelirse indirilmesi” gerektiğini söyleyen İsrail Cumhurbaşkanı Yahudi Weizman’la, aynı görüşü paylaşan yerli Süleymanların farkı nedir? Sözde birinin Yahudi, diğerlerinin Müslüman bilinmesi neyi değiştirecektir?

Fuhuş mafyası Ermeni Manukyan’ların, ona madalya takan masonların ve bu masonlara maşalık yapan ve oy toplayan dindar(!) münafıkların, hem madenleri hem de meziyetleri aynı seviyededir!

Milli hareket ve hükümetleri yıpratmak, yıkmak ve başarısız kılmak için çalışan yazarların, Yahudi, Ermeni veya Müslüman asıllı olmaları, Laik, dindar veya İslamcı tanınmaları ne fark edecektir?

Beyrut’taki mazlum Müslümanları ve Filistin halkını bombalarla parçalayan İsrail şeytanıyla gizli iş birliğine girişen mason zihniyet ve şahsiyetleri, oylarıyla işbaşına getiren ve hâlâ destekleyen gafillerin hesabı elbette birlikte görülecektir.

Velhasıl haksızlığı ve ahlâksızlığı icat eden de, işleyen de, bunlara destek veren de kim olursa olsun zalimdir ve bu yaptıkları hıyanettir. Ve özellikle milli iradenin iktidarına karşı Siyonistlerle aynı cephede bulunanlar ise, onlarla aynı değerdedir.

“Ey iman edenler! (Siyonist) Yahudiler ve (Emperyalist Haçlı) Hristiyanları (ve onların zihniyetini taşıyanları) kendinize dost ve idareci edinmeyiniz. (Yahudi ve Hristiyanların haksızlık ve ahlâksızlıklarına özenmeyiniz ve onlara benzemeyiniz.) Sizden her kim onları dost bilir (ve peşlerinden giderse) artık o da onlardan birisidir.”[4]

Evet, bütün amacı makam ve menfaat olan, bunun için her türlü kötülüğü göze alan ... Sadece şöhret ve şehvet peşinde koşan ve bu maksatla her türlü haramı, hileyi ve hıyaneti mübah sayan… Etiket ve servet için bütün mukaddeslerini ayak altına alan ve bu uğurda dava arkadaşlarını bile satan ve gerekirse inancını ve saf Müslümanlar üzerindeki saygınlığını bile pazarlık konusu yapan herkesin görünüşü değişik olsa da “görüşü” birdir... Farklı meslek ve meşreplerden olsalar bile, hepsi de şeytanın askeridir. Zira ahlâksızlık şeytanın dinidir. Bu arada “büyük, genel ve devamlı haksızlıkları önlemek amacıyla; küçük, geçici ve özel yanlışlıklara mecburen tevessül edilebileceği ve bazı tavizlerin verilebileceği” de yine bir mecelle hukuk prensibidir ve toplumun menfaati gereğidir. Aksi ise, yani büyük ve genel haksızlıkları örtmek ve sürdürmek için, özel ve küçük yanlışlıklarla uğraşmak ve ucuz kahramanlık yapmak ise, hem toplumu aldatmaktır hem de ahlâksızlık alâmetidir.

 


[1] Münâfıkûn: 4

[2] Tercüman-ül Eşvak. Sh. 67

[3] Rotary Dergisi - sayı.8 sh.2

[4] Maide: 51

 

Ufuk EFE -
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Heyecan

Bu yazarin diger makaleleri

AKP'NİN DARBE TELAŞI VE SAADET'LE VAKFIN DALAŞI
Kılıçdaroğlu’nun Adalet‘!’ yürüyüşü iktidar cephesini neden bu kadar telaşlandırıyordu? Bazı...
Devami
KIBRIS MESELEMİZ VE MİLLİ MESULİYETİMİZ
  Sn. Rauf Denktaş’ın vefatıyla ilgili duygusal ve hamasi nutuklar atıladursun,...
Devami
TSK; Sorosçuları, Sabataycıları ve Siyon Destekli STK’ları Fişleyince ORDUNUN HEDEF HALİNE SOKULMASI
Mustafa Kemal'in Büyük Nutku'ndaki şu sözleri, bu şartlar ve dayatmalarla...
Devami
ERDOĞAN’IN KARANLIK YÖNLERİ
  Sn. Başbakan bugünlerde PKK elebaşıyla resmen uzlaşma sürecini demokratik(!) bir...
Devami
Amerika+PKK+Sabataist Cunta ve İşbirlikçi İktidar Kıskacında TSK VE TARİHİ HESAPLAŞMA SERÜVENİ
Rahmetli Erbakan Hoca yıllar önce katıldığı bir TV liderler toplantısında: “Ülkemizdeki...
Devami
ANAYASA TAMİRATI MI, AVRUPA’NIN TAHRİBATI MI?
Devlet; milletin binlerce yıllık ortak beyni; birikimi ve bilincidir. Bazı odaklarca...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 176

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR