Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün1236
mod_vvisit_counterDün7531
mod_vvisit_counterBu Hafta28477
mod_vvisit_counterGeçen hafta46951
mod_vvisit_counterBu Ay197931
mod_vvisit_counterGeçen Ay251747
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar16632847

IP'niz: 18.215.62.41
Bugün: 30 Eki 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 12116656

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

Yandaşlara göre: Önce; NAMUS VE AHLÂK DEĞİL, İMKÂN VE İKTİDAR KORUNMALIYDI!.

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 50
ZayıfMükemmel 

 

Yandaşlara göre: Önce;

NAMUS VE AHLÂK DEĞİL,

İMKÂN VE İKTİDAR KORUNMALIYDI!..

        

Milli Çözüm Dergisi’nin uyarıları ve ısrarlı yazılarıyla gündeme oturan ve sonunda AKP'nin de başını ağrıtmaya başlayan "İstanbul Sözleşmesi" tartışmaları başka bir boyuta taşınmıştı. AKP'ye yakın ve yandaş iki gazetenin temsilcileri birbirine sataşmıştı. Yeni Şafak gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Karagül, Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak'ı hedef almıştı. "Dilipak'ın olduğu hiçbir tartışmadan, bu ülkeye hayır gelmez" diyen Karagül, daha sonra bu paylaşımı silip kaldırmıştı. Silinen tweetin ekran görüntüsünü yayınlayan Dilipak ise, kendi hesabından hiçbir not eklemeden tweeti aynen paylaşmıştı.

Dolaylı maddeler ve gönderme yapılan ek protokollerle:

●Lutilik sapkınlığı olarak bilinen eşcinsel ilişkilerin her çeşidini meşrulaştıran bu ahlâksızlığı, devlet korumasına alan ve toplumda yaygınlaşmasını ve hatta bu mel’anete bulaşanların saygınlık kazanmasını sağlayan maddeleri,

●Lezbiyenlik denilen, kızlar ve kadınlar arası ahlâksız münasebetleri resmileştirilen, normal ve doğal bir kadın hakkı seviyesine getiren düzenlemeleri,

●Evli kadınların gece-gündüz istedikleri vakitte izinsiz ve habersiz evlerini terk edip saatlerce bilinmeyen yerlerde ve belirsiz ilişkiler içerisinde bulunmalarının “özgürlük” kapsamına alınıp, bu duruma karşı çıkan, engellemeye çalışan, sesini yükseltmeye kalkışan kocaların derhal evden uzaklaştırılmasını, hatta tutuklanmasını emir buyuran direktifleri içeren malum ve mel’un İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan Erdoğan iktidarını eleştiren, bu İstanbul Sözleşmesi’ne hâlâ sahip çıkıp “Kadına yönelik şiddeti önleme kasıtlı” olduğu gerekçesiyle savunan, Cumhurbaşkanı’nın kızının da yöneticilerinden olduğu KADEM’in bu tutarsız ve ayarsız tavrını samimiyetten sağır, ama ağır bir dille tenkit eden Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün hışmına uğramıştı.

Elbette yandaş İbrahim Karagül de biliyorlardı ki, Abdurrahman Dilipak öyle AKP iktidarını sarsmak ve Erdoğan’ı zora sokmak için değil, sadece “Yahu ben de tenkit etmiştim. İslami ve ahlâki değerlere duyarlı birisiyim…” demiş olmak ve durumu kurtarmak adına bu göstermelik tenkitleri yapmaktaydı. Ama Erdoğan taparların, şöhret ve servet kaynağı tanrılarının bu kadarcık bile tan edilmesine tahammülleri kalmamıştı. Ve hele kendi içlerinden yükselen aykırı seslerin mutlaka kesilmesi ve kısılması lazımdı. Üstelik Dilipak, AKP iktidarının hangi badirelere savrulduğunun farkındaydı…

İşte bu kutsal gaye ve gayretle cihat damarı kabaran İbrahim Karagül:

“İstanbul Sözleşmesi umurumda bile değil. Coğrafyada yer yerinden oynuyor. Haritalar değişiyor. Bunları kim yapıyor? Erdoğan! Bunları konuşması gerekenler kör dövüşüyle meşgul. Kimse kızmasın, Abdurrahman Dilipak’ın olduğu hiçbir tartışmadan bu ülkeye hayır gelmeyecektir!” diyerek Abdurrahman Dilipak’a sataşmış ve daha sonra bu tweeti silip kaldırmıştı. Ardından yeni bir paylaşım daha gerçekleştiren Karagül, bu kez Dilipak'a isim vermeden çıkışmıştı. Karagül, "Muhafazakâr, İslami çevrenin tartışma biçiminin buralara savrulması utanç verici. Fahişe diyenler, işi Cumhurbaşkanı’nı tehdit etmeye kadar vardıranlar…" sözleriyle Yeni Akit yazarı Dilipak'ı hedef almıştı.

Evet, İstanbul Sözleşmesi’yle, güya kadınlara yönelik şiddeti önleme gibi masum ve makul bir kılıf altında;

Aslında toplumda eşcinselliği ve lezbiyenlik gibi cinsi sapıklıkları meşrulaştırıp yaygınlaştıran, ailevi ve ahlâki yapımızı yozlaştıran, aile içi kavgaları, boşanmaları, hatta şiddet uygulamalarını arttıran bu sinsi ve şeytani girişim ve gelişmeler İbrahim Karagül ve benzeri yandaş kesimin “Umurunda bile olmazmış!..” (Yeni Fatih ve Mesih…) Erdoğan, bu coğrafyada yeri yerinden oynatıp haritaları değiştiren kahramanlıklar başarmaktaymış!” Böylesine kutlu ve mutlu bir süreçte; kızların-kadınların fahişeliğe, oğlanların-erkek sanılan adamların eşcinselliğe kaydırılmalarının meşrulaştırılıp yaygınlaştırılması, ailevi ve ahlâki yapımızın temelinden sarsılması, toplumun dini ve manevi değerlerden koparılması gibi, basit, bayağı işlerle ve çağ dışı(!) tepkilerle uğraşmanın zamanı mıymış!?

Dilipak şunları yazmıştı:

Şimdi, hem bu Ayasofya konusunda atmamız gereken daha birçok adım var ve hem de bundan önce var olan sorunlar var, şimdi ise buna eklenecek yeni sorunlar var. Mesela bunlardan biri şu İstanbul Sözleşmesi. Bu sözleşmeyi tek başına ele almalıyız. Bunun ilk adımını CEDAW ile 12 Eylül darbecileri (LA) attı. CEDAW lobisi 2. adımını İstanbul Sözleşmesi ile attı. Bu Şeytan Üçgeni’nin 3. ayağı TBMM’de onay bekleyen Lanzarote Sözleşmesi ile atılacaktı ki, olay patladı… Birilerine göre İstanbul Sözleşmesi geri çekilirse AKP bu işten siyasi olarak zarar görürdü. Bu görüşte olan parti üst yönetiminde de isimler vardı, teşkilatlar da bu kafadaydı. Özellikle KADEM ve Aile Bakanlığı çevresindeki bazı isimler, bazı milletvekilleri de bu görüşe destek veriyorlardı. Bu kesimlerin referansları yine kendileri oluyorlardı. Kendileri söylüyorlar, kendi sözlerini tekrarlayan arkadaşlarını şahit tutuyorlardı. Önce Erdoğan’ın ailesinden birilerini yanlarına alınca ayakları yerden kesildi, başta Aile Bakanlığı da onların paraleline girince, yasama, yürütme, yargı da hiçbir engelle karşılaşmadan her şey tereyağdan kıl çeker gibi hallolunca bunlar bir güç zehirlenmesine kapıldılar. TBMM’deki bir komisyon toplantısındaki konuşmaları eleştirilince, buyurgan bir şekilde aba altından sopa göstermeye kalkmışlardı.

Bu çevrelerin iddiaları şu: Sekülerleşme artıyordu. Bu durum AKP tabanındaki gençleri de etkiliyordu. 2023’te 5 milyon yeni seçmenin oy kullanacağı unutulmamalıdır. AKP bu kesimden oy almak istiyorsa, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkmamalıdır. Bu çevreler sözleşmelerin muhtevası konusunda genel olarak birkaç maddede yaşanan sıkıntıların giderilmesi halinde “yola devam” anlayışındalardı. Bu sözleşme değişince yasa, yönetmelik, genelgelerin değiştirilmesi gerekecekti. Bu durum da onlar açısından kazanımların kaybedilmesi anlamına geliyordu. Tabi bir de suçluluk psikolojisi ile kendilerinden hesap sorulmasından korkuyorlardı. Çünkü bu konuda daha önce laf dinlemediler, hatta karşı çıkanları susturmak için kaba davranışlarda bulundular. Ayakları yere basmıyordu. Uçuyorlardı. Seküler kesimlerin desteği, Batı’dan gelen destek başlarını döndürmüştü. Bu kesimlere göre, sözleşmeden geri adım atılırsa, bunun arkası gelirdi. Bu da partide hem bölünmeye yol açar, hem kazanımlar elden giderdi, bu işin sonunda AKP’nin sonu hazırlanırdı!?

Mesela bu çevrelere göre ekonomi ve işsizlik İstanbul Sözleşmesi’nden önce gelirdi. AKP’yi Ayasofya üzerinden eleştiren bir video vardı. Aynı mantıkla hazırlanmış bir video. Bunlara göre gençlerin tek derdi şu an iş ve kariyerdi. Söyleyeyim, yolsuzluk, rüşvet, torpil de konuşuluyor da ailelerine ateş düşenlerin derdi sandıkları gibi para değil, aileleriydi. Kadını, erkeği, çocukları ile dünyalarını karartmakla kalmayıp, ahiretlerini de mahveden bir sürece girmeleri. Fuhuş, uyuşturucu, lezbiyenlik, homoseksüellik… Bu arkadaşların kafası böyle çalışmaktaydı. Bu kafa ile Erdoğan’ın kararını engellemeye çalışıyorlardı. Oysa bu işleri nereden ne kadar oy gelir ya da oy kaybederiz diye düşünmeden önce, yaptığımız işin Allah’ın rızasına uygun olmadığı açısından sorgulamak lazımdı.”

“Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önleme (kılıfıyla toplum uyutulup oyalanan, ama aslında sosyal yapıyı yozlaştırma) amacı taşıyan İstanbul Sözleşmesi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin 121. toplantısında kararlaştırıldı. Toplantı İstanbul'da yapıldığı için bu ismi aldı. Bu mel’un sözleşme, 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzaya açıldı. Sözleşmeyi ilk kabul eden ülke 12 Mart 2012'de Erdoğan iktidarıydı.

İşte Abdurrahman Dilipak, sözleşme konusunda hükümeti uyaran tek satır yazmamıştı. Ve yine aynı Dilipak, 28 Aralık 2011'de İKK ve Aile Bakanlığı'nın düzenlediği “Müslüman Toplumlarda Değişim ve Kadının Rolü” toplantısına katılmıştı. Fakat, İstanbul Sözleşmesi'ne dair bir itirazına rastlanmamıştı. Aksine… Bugün, “Bu felaketin sorumluları arasında en önemli isim olarak karşımıza hep Fatma Şahin çıkıyor” dediği dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'e övgüler yağdırmıştı! Dilipak o dönemde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın düzenlediği Aile Forumu toplantılarında da konuşmalar yapmış ve; bir tek kelime olsun ağzından İstanbul Sözleşmesi çıkmamıştı! Çünkü İstanbul Sözleşmesi'nin imzaya açılıp yürürlüğe girdiği tarihe kadar Abdurrahman Dilipak'ın gündeminde ağırlıklı olarak Ergenekon-Balyoz vardı! Bu FETÖ kumpasına aşırı destek sağlamaktaydı. Sürekli isimler yazıp “bunları da hapse atın” diye çırpınmaktaydı.

Dilipak'ın başkalarının namusunu karalama yorumları elbette FETÖ yalanlarıydı ve Dilipak hiç kuşku duymadan kulağına fısıldananları köşesine taşımış; karşılığında ise FETÖ'den “onur ödülü” bile almıştı…

Aynı Dilipak'ın İstanbul Sözleşmesi'ni destekleyenlere bugünlerde “fahişe” demesine şaşırmayınız. Peki Dilipak (ve yandaş takımı) o dönem İstanbul Sözleşmesi'ne dair tek karşı ses çıkarmazken, bugün kendilerinden geçecek kadar niçin azgın muhalif olup çıkmıştı?” diye merakla soran Soner Yalçın’ı biz yanıtlayalım: Bu, klasik bir münafıklık tavrıydı. Erdoğan iktidarının tökezlediğini görünce, ucuz kahramanlık rolüyle batan gemiyi ilk terk edenlerden biri olma telaşıydı. İkincisi ise, Milli Çözüm Dergisi’nin en başından beri bu konuda yazdıklarının ve video paylaşımlarının duyarlı insanların gözünü açması karşısında Dilipak “dürüstlük rolü” takınmaya mecbur kalmıştı. Şu hususu da, önemle ve özellikle vurgulayalım ki; Biz Milli Çözümcüler ve duyarlı kesimler olarak kaldırılmasını istediğimiz: İstanbul Sözleşmesi’nin “Kadına (veya erkeğe) şiddeti önleyici” tedbirleri değil; eşcinsellik, lezbiyenlik ve her türlü fuhşa serbestlik kazandıran ve devlete bu ahlâksızlıkların reklamını ve korumacılığını yaptıran dolaylı ve dayatmacı maddeleri olmaktaydı. Ama Darwinist, Komünist, Kemalist, Tayyibist ve Feminist takınanlar bu gerçeği gizleyip çarpıtmaktaydı.

İstanbul Sözleşmesi AKP’nin ve TBMM’nin Yüz Karasıydı!

Sn. dindar ve kahraman Erdoğan’ın zinayı suç kapsamından çıkaran yasayı yürürlüğe koyması tam 15 yılı aşmıştı. Cumhurbaşkanı’nın, “Zina yasası çıkarmakla hata ettik” itirafı ve “İstanbul Sözleşmesi nas değildir, değiştirilebilir” çıkışları ise halkı avutup oyalama numaralarıydı. AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, “Halkın beklentisine ilgisiz kalamayız. Usulüne uyularak sözleşmeden çıkılır” (02.07.2020) derken; Cumhurbaşkanının da “Türkiye’nin sözleşmeden çekilebileceğini” (Türkiye, 15.07.2020) açıklamaları tam bir riyakârlıktı. Bu İstanbul Sözleşmesi skandalı daha ne zamana kadar sürüncemede bırakılacaktı? Kamu Baş denetçisi Şeref Malkoç, “Yasa düzenlenirken toplumda yeteri kadar tartışılmadığı”ndan yakınmış, sözleşmede, “Kullanılan dilin, kavramlara yüklenen anlamların, çizilen çerçevenin psikolojik savaş mantığı olduğunu” söyleyerek, “İstanbul Sözleşmesi feshedilmelidir” (Türkiye, 22.11.2019) teklifini yapmıştı. Bunca lâftan sonra, konunun hâlâ takvime bağlanmaması bir skandaldı.

Halkımız, İstanbul Sözleşmesi’nin tahribatını; aile faciaları, cinayetler, “Kadının beyanı esastır” maddesini kullanarak bazı hanımların sebepsiz yere beylerini şikâyetleri sonucu; erkeğin savunması bile alınmadan evinden uzaklaştırılmasıyla oluşan mağduriyetleri ve ailenin çöküşe geçmesinin görülmesinden sonra anlamaya başlamıştı. DİB Başkan Yardımcısı Burhan İşleyen ise, “Aile yapımızın çökertilmek üzere olduğu” (12.11.2019) uyarısını yapmıştı. İstanbul emekli Başvaizi Mustafa Akgül, TRT’deki konuşmasında adeta yalvarmış ve: “Ne olur, kısa zamanda İstanbul Sözleşmesi ve zina yasasını iptal edin de; gelecek neslimizi kurtaralım” diye uyarmıştı. (Ramazan Sevinci, 09.05.2020) Mel’un İstanbul Sözleşmesi’nin Hükümetçe imzalanması ve TBMM’de kabul edilmiş olması öylesine oldubittiye getirilmişti ki, “skandal” sözü yanında hafif kalırdı. Anayasa’nın üzerinde bir hukukî yaptırıma sahip olan bir sözleşme, kamuoyunda tartışılmadan yasalaştırılır mıydı? Milletvekillerinin bir an önce evlerine gitme moduna girdikleri gece yarısı bir vakitte görüşmeye açılır mıydı? Bu acelenin sebebi ne olaydı? Bu görüntü, bu işte “bir tuzak” olduğunun kanıtıydı.

10 Kasım 2011’de, saat 22.50’den itibaren TBMM’de görüşmeye açılan sözleşmenin Meclis tutanaklarındaki şu ifadelerini inceleyelim:

CHP Grubu adına Ayşe Gülsün Bilgehan (Ankara): “Gecenin bu saatinde çok önemli bir uluslararası sözleşmeyi hep birlikte onaylayacağız.”

HDP Grubu adına Pervin Buldan (Iğdır): “Bu gece yarısı böylesine önemli bir konuyu kanunlaştıracağımız için…”

AKP Grubu adına Nurettin Canikli (Mersin): “Özellikle şu saatte ortaya çıkan bu güzel ve uzlaşma tablosundan dolayı…”

“Gecenin bu saatinde…”; “bu gece yarısı” ifadelerine dikkat ettiniz mi? Ayrıca, “birlikte onaylayacağız”; “uzlaşma tablosu” sözlerine… Bütün partilerin, dış kaynaklı İstanbul Sözleşmesi’nde uzlaşması AKP iktidarının da, MHP ortağının da sözde muhalefet kanadının da aynı Siyonist ve emperyalist odakların güdümünde olduklarının açık bir ispatıydı…

Dönemin AKP İstanbul Milletvekili Mehmet Metiner’in, sözleşme konusundaki şu riyakârlık “itiraf”ına hiç itiraz eden olmamış: “Vekil arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti neye oy verdiklerini bilmeden el kaldırdılar.” (05.05.2020) Meclis’teki diğer görüşmeler de, böyle “gözü kapalı” mı yapılmaktaydı? Hatırlayınız; Muğla’da tüyler ürpertici bir vahşet yaşandı. Pınar Gültekin isimli üniversite öğrencisi, tuzağına düştüğü cani tarafından bağ evinde dövülüyor, boğuluyor, varile atılıp yakılıyordu. Düşünebiliyor musunuz? Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı bir köyden bir kız, öğrenim için Muğla’ya gidiyor; orada kötü ellerin tuzağına düşüyor. Okulların tatil olduğu dönemde bu korkunç akıbeti yaşıyordu! Evlâtlarımızı tuzağına düşüren bu mekanizmayı kimler kurmuşlardı? Hangi düzenlemeler onları bu duruma taşımıştı? Eğitimimiz niçin uyanık, ferasetli, millî kimliğimizle özdeşleşmiş nesiller yetiştirmek yerine yozlaştırmaktaydı? Bunları sorgulamayacak mıyız? Vahşeti yalnız “kadın cinayeti” üzerinden değerlendirmek ne kadar sağlıklıydı?

İstanbul Sözleşmesi tuzağına kapılmayın! O bizim değil, Haçlı ve ahlâksız Avrupa Konseyi’nin hazırlığıdır!.. Avrupa’nın Türkiye hakkındaki hayırlı bir kararına hiç rastladınız mı? Sözleşme kadını korumuyor; aileyi çökertiyor. Cumhurbaşkanı bile yalandan yakınmıştı: “Nikâh akdi değersizleştiriliyor; evlilik dışı ilişkiler normalleşiyor.” (02.05.2019) “Aile çöküyor; seferberlik başlatmalıyız.” (09.12.2019) Elbette bizler; “Kimsenin şiddete uğramasını istemeyiz. Ancak bu sözleşme zihinlerde telâfisi zor dönüşümler yaptı. Hep sonuçlar üzerinden konuşuyoruz. AKP son 9 yılın hesabını vermeli. Uyum yasaları, sözleşme aileyi çökertti. Kadını değersizleştirdi; erkeği kukla yaptı.”[1]

İstanbul Sözleşmesi’nden yana olanlar, kadına yönelik şiddetin bu sözleşmenin uygulanması ile önlenebileceğini savunmaktaydı. Oysa ortaya çıkan gerçek, İstanbul Sözleşmesi’nin kadına yönelik şiddeti önlemede bir işe yaramadığıydı. Kadına yönelik şiddeti önlemede bir işe yaramamıştı ama aile yapısını tahripte bir hayli başarılıydı. Özellikle eşcinsel ilişkilere gösterdiği yakın ilgi bu konunun savunucuları tarafından bir hayli istismara uğramaktaydı. İstanbul Sözleşmesi yıllar önce imzalanmıştı. Ancak kadına yönelik şiddete başvuranlar “ülkemizde böyle bir sözleşme var şiddete başvurursak canımız yanar” endişesini hiç mi ama hiç taşımamışlardı. Kadına yönelik şiddetin önüne cezaları ağırlaştırarak geçmek mümkün olmayacaktı. Bu konuda cezaları ağırlaştırma yerine, manevi ve ahlâki eğitime ağırlık verilmesi daha yararlı olacaktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da defalarca ifade ve itiraf ettiği gibi eğitim konusunda istenen adımlar maalesef bir türlü atılamamış ve bir şeyler hep eksik kalmış durumdaydı.

İstanbul Sözleşmesi, Çok Sinsi ve Ahlâki Bir Tahribattır!

Defalarca yazıldı uyarıldı: Bu sözleşmede bahsi edilen "Toplumsal Cinsiyet" kavramının, erkek ve kadından ziyade yeni bir cinsiyet türüne işaret ettiğini, LGBT'lilerin yeni bir cinsiyet türü olarak ilan edildiğini hâlâ anlamayanlar ya ahmaktır ya alçaktır. ‘Kadına Yönelik Şiddet' Türkiye'ye oranla Avrupa'da çok daha fazladır, bizim bu konuda Avrupa'dan ders almaya ihtiyacımız yoktur, kadına yönelik şiddeti inanç ve ahlâk ölçülerimizle çözmemiz lazımdır. İstanbul Sözleşmesi’ndeki: "Kadının beyanı esastır" maddesinin, korkunç sonuçlara yol açtığı, kadınların bir iddiası ile erkeklerin; tecavüzcü, dayakçı ve istismarcı sayıldığı ve bunun bir cinnet halini aldığı defalarca haykırıldı. Evet İstanbul Sözleşmesi'nde bu yıkıcı detaylar açıkça yer almamaktadır ve zaten asıl sorun da buradadır. Maalesef İstanbul Sözleşmesi gizli bir işgal anayasası gibi Erdoğan iktidarına dayatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu yeni Anayasası'nda da bugün idare edildiğimiz kanunların pek çoğu açıkça yazılmamıştır. Ama İstanbul Sözleşmesi’nin uygulama safhasına, yani mahkeme aşamasına gelindi mi hepimizin canını yakan haksızlıklar ve çarpıklıklar ortaya çıkmaktadır. 

Bir yazarın dediği gibi; mahkeme peşinen "Kadının beyanı esastır" diye kabul ettiğinden, bir kadınla asansöre bindiğinizde şayet size asıldı ve yüz bulamadıysa veya tipinizden-halinizden hoşlanmadıysa; o kadın asansörde tacize uğradığını iddia ettiği an hayatınız kararacak ve hiç kimse sizi kurtaramayacaktır. Veya; bir kadın herhangi bir kişiyle bir ay evli kalıp ayrılıyor, sonra gidip başka bir erkekle nikâhsız birliktelik yaşıyor. Ama boşandığı kişi ona ömür boyu nafaka ödemeye mecbur bırakılıyor. Ve yine İstanbul Sözleşmesi gereği çocuklarını yıllarca görmeyen insanlara rastlanıyor. 

Şu İstanbul Sözleşmesi'nden sonra LGBT’lilerce başlatılan "Onur Yürüyüşleri"nin âdeta resmigeçit törenine dönüşmesini bu iktidar sağlamıştı. LGBT'lilerin üçüncü cinsiyet olarak tanınmasını Sn. Erdoğan imzaladı. Artık bu mel’anetler onurlu ve doğal bir şeymiş gibi topluma sunulmaktaydı. Böyle giderse yakında sosyal kıyametler yaşanacaktır. Çünkü LGBT'liler sadece kendi içlerinde bu sapkınlıkla kalmayacak, bu iş yakın zamanda mahalle kafelerine kadar yayılacaktır. Böylece her aileden bir ya da birkaç erkek çocuğunu LGBT’liler arasına almanın ve Haçlı Batı’nın gönüllü ajanları yapılmanın yolları kendiliğinden açılacaktır. Bir yanda İslam dünyasının lideri olduğu havasını atan ve Ayasofya Fatihi takılan Erdoğan Türkiye’si, diğer yandan dünyanın en sapkın ve barbar ülkelerinin dayattığı ahlâksızlık sözleşmelerini uygulayan Erdoğan Türkiye’si vardır. Sn. Erdoğan’ın şahsi ihtirasları uğruna geleceğimizin ve gençliğimizin tahribatına mutlaka engel olunmalıdır!..

Sahi bu arada; koyu Kemalist ve Milliyetçi geçinen İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, Erdoğan’ın kızı Sümeyye Hanım’ın da yönetiminde bulunduğu KADEM mücahideleriyle… Dinsiz ve katil PKK’nın siyasi ayağı HDP’lilerle aynı çizgide ve daha hararetle, bu mel’un İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaları nasıl yorumlanacaktı? Yoksa bunların hepsinin de yularını aynı Haçlı-Siyonist odaklar mı tutmaktaydı?

Erdoğan Kahraman mıydı, Yoksa Batı’ya mı Kapılanmıştı?

Gaflet ve cehaletten öte; dalâlet, hatta hıyanet kokan, geleceğimizi ve güvenliğimizi karanlığa sokan tercih ve girişimleriyle, özellikle ahlâki ve ailevi yapımızı temelinden sarsan sinsi düzenlemeleriyle Allah’ın gazabını hak eden AKP ve Erdoğan iktidarı, 2004 Aralık ayında, güya “AB tam üyelik için müzakere tarihi verdiği” gerekçesiyle Ankara’da havai fişekli kutlamalar yapmıştı. Oysa Haçlı AB, bizi asla içlerine almayacaklardı. Bu tür kof vaatlerle sadece Milli ve manevi yapımızı daha da bozmak üzere, bazı dayatmalar yapacak ve birtakım tavizler koparacaklardı. İşte bunlardan birisi de, eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi, Kur’an’la ve Resulüllah’ın lisanıyla lanetlenen, yapanlara ve yaptıranlara beddua edilen mel’anetlerin, güya “Kadına şiddeti önleme” gibi jelatinli kılıflara sarılmış ve sinsice makyajlanmış olan “İstanbul Sözleşmesi” talimatıydı… Hatta dindar kahraman Erdoğan iktidarı bu mel’un sözleşme gereği, AKP iktidarının AB talimatıyla eşcinsellik ve zina serbestiyetini imzaladığı sapkınların, fuhuş özgürlüklerini(!) tam sağlayıp sağlamadığını kontrol edip denetlemek ve Haçlı Siyonist merkezlere rapor etmek üzere Batılı gâvurların görevlendirdiği GREVIO elçilerine tam bir dokunulmazlık sağlamıştı. Öyle ki; eşcinsellik, lezbiyenlik ve kadınlara cinsi serbestlik kazandıran sözleşmenin tam uygulanıp uygulanmadığını denetlemek üzere, AB tarafından ülkemize gönderilecek yetkili görevlilere tam bir dokunulmazlık sağlanmakta ve her türlü tahribatları yapmalarına imkân ve fırsat sunulmaktaydı.

İşte İstanbul Sözleşmesi’ndeki “GREVIO Skandalı!”

•Bu isimler Cumhurbaşkanı değildi! •Bu isimler Devlet Başkanı değildi! •Bu isimler Büyükelçi değillerdi! •Bu isimler Diplomat da değillerdi! •Bu isimler Bakan ya da Milletvekili değildi! •Bu isimler Genelkurmay Başkanı da değildi!

Ama bu isimlerin dokunulmazlıkları vardı ve bu imkânı Erdoğan iktidarı bunlara sunmuşlardı!

•Bu sayede bu isimler tutuklanamıyordu! •Bu isimler gözaltına alınamıyordu! •Bu isimlerin kişisel eşyaları haczedilemiyordu! •Bu isimler yasal işlemlerden muaf tutuluyordu! •Bu isimler ülkede elini kolunu sallaya sallaya gezebiliyordu! Bu isimlere ülkede hareket serbestiyeti sağlanıyordu! •Bu isimler her türlü kısıtlamadan vareste tutuluyordu! •Bu isimler yabancıların tabi oldukları işlemlerden de muaf sayılıyordu!

Peki kim bu kişiler? Hemen anlatayım: Bunlar İstanbul Sözleşmesi’nin ‘Ek-İmtiyaz ve Muafiyetler (madde 66)’ bölümünde belirtiliyordu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tutanaklarından aynen aktarıyorum. Lütfen, aşağıdaki maddeleri ve satırları sonuna kadar okuyun;  

1) “Bu EK, Sözleşme’nin 66. maddesinde bahsedilen GREVIO üyelerine ve ülke ziyaret heyetlerinin diğer üyelerine uygulanır. Bu EK’in amacı bakımından “ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri” terimi, Sözleşme’nin 68. maddesinin 9. paragrafında bahsedilen bağımsız ulusal uzmanları ve mütehassısları, Avrupa Konseyi personelini ve Avrupa Konseyi tarafından istihdam edilerek GREVIO’ya ülke ziyaretleri boyunca eşlik eden tercümanları kapsamaktadır.”

2) “GREVIO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri ülke ziyaretlerinin hazırlanması ve gerçekleştirilmesiyle ilgili görevlerini yerine getirirken veya bunları izleyen görevlerle ilişkili olarak yolculuk” ederken aşağıdaki imtiyaz ve muafiyetlerden yararlanır;

a. “Şahsi tutuklama veya göz altına alınmadan ve kişisel eşyalarının haczinden ve resmi yetkili sıfatıyla hareket ederken söyledikleri ya da yazdıkları ifadeler veya gerçekleştirdikleri eylemlerden dolayı yasal işlemlerden muaf tutulacaklardır.”

b. “İkamet ettikleri ülkelerine giriş ve çıkışlarda ve görevlerini yerine getirdikleri ülkeye giriş ve çıkışlarda hareket serbestliği üzerindeki her türlü kısıtlamadan ve görevlerini yaparken ziyaret ettikleri veya geçtikleri ülkelerde yabancıların tâbi oldukları kayıt işlemlerine tâbi olmayacaklardır.”

3) “Görevlerinin yerine getirilmesiyle ilgili seyahatleri sırasında, GREVIO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri gümrük ve döviz denetim kontrollerinde yabancı hükümetlerin geçici resmi görevlisi olan temsilcilerine tanınan kolaylıklardan yararlanacaklardır.”

4) “Sözleşme’nin uygulanmasının değerlendirilmesiyle ilgili GREVIO üyeleri ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri tarafından taşınan belgelerin, GREVIO’nun faaliyetiyle ilgili olduğu sürece dokunulmazlıkları ihlal edilemez. GREVIO’nun resmi yazışmaları veya GREVIO üyelerinin ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyelerinin resmi haberleşmeleri hiçbir engelleme veya sansüre tâbi tutulamayacaklardır.”

5) “GREVIO ve ülke ziyareti heyetlerinin diğer üyeleri için tam bir konuşma özgürlüğü ve görevlerinin yerine getirilmesinde tam bir bağımsızlık temin etmek amacıyla, söz konusu kişilerin görevleri sona ermiş olsa dahi, görevlerinin ifşası sırasındaki sözlü veya yazılı ifadeleri ve her türlü fiilleri bakımından yasal işlemlerden muaf tutulurlar.”

6) “İmtiyazlar ve muafiyetler, bu EK’in 1. paragrafında bahsedilen kişilere kendi şahsi çıkarları için değil, görevlerinin GREVIO’nun çıkarları için yerine getirilmesini güvence altına almak için tanınmıştır. Bu EK’in 1. paragrafında bahsedilen kişilerin ayrıcalıklarının kaldırılması, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından, muafiyetin adaleti engelleyici olduğu kanaatine vardığı herhangi bir halde ve muafiyetin GREVIO’nun çıkarlarına halel getirmeden kaldırılabileceği hallerde yapılır.”

Evet işte bu rezalet metin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde maalesef benimsenip onaylanmıştı.

İstanbul Sözleşmesi başka neleri dayatıyordu?

1) (Eşcinsellerin ve lezbiyenlerin haklarının korunduğunu gözlemek üzere) Sistematik bir denetim yapılmasını.

2) Muntazam aralıklarla raporlar hazırlanmasını.

3) Yerinde araştırma soruşturma yapma yetkisi sağlanmasını!

4) (Cinsel sapkınlığa bulaşanlarla) Yüz yüze görüşmeler yapma izinleri çıkarılmasını!

5) Kendi çalışma esaslarını kendilerinin belirleme olanağını!..

Yani, devletimize talimat veriyor ve raporlar istiyordu, bu devlet üstü Haçlı-Siyonist güç!

Hani, “Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlettir. Muz cumhuriyeti değildir! Müstemleke değildir.” diye hava atan AKP’li ucuz kahramanlar!

GREVIO Skandalı Bize Neyi Hatırlatmıştı?

• 27 Aralık 1949 tarihinde, İnönü eliyle Türk çocuklarının eğitimi resmen Amerikalılara teslim edilmişti.

• ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir Eğitim Komisyonu belirlenmişti.

• Bu komisyonun adı Fulbright Eğitim Komisyonu idi. Sekiz üyeden dördü Amerikalı, dördü de Türk idi.

• Bu Komisyonun görevi, Türk çocuklarının İlk, Orta ve Lise’de okuyacağı derslerin müfredatını yani programlarını belirlemekti.

• Milletimizin geleceği olan gençlerin eğitimi, yarısı Amerikalılardan oluşan bir komisyona havale edilmişti.

• Komisyon herhangi bir konuda karar verirken oylar 4 evet, 4 hayır çıkarsa Amerikan Büyükelçisinin vereceği oy, belirleyici ve yeterliydi.

• Türk gençlerinin ne tür bir eğitimden geçeceği, derslerde hangi konuları ne tür boyutlarda öğreneceği, Amerikalılara bırakılıvermişti.

Oysa bu tür uygulamalar, ancak sömürge ülkelerinde görülebilirdi. Daha da acısı şuydu; o tarihten günümüze kadar kurulan hükümetlerin hiçbirisi ve dindar kahraman Erdoğan hükümeti, bu anlaşmayı ortadan kaldırmayı hiç düşünmemişti ve böyle bir gayret göstermemişlerdi. Sadece Erbakan Hocamız bu tür tahripçi ve teslimiyetçi uygulamaları askıya aldığı ve resmen iptal etme hazırlığına başladığı için, dış güçlerin tertipleri ve işbirlikçilerin hıyanetleri neticesinde Refah-Yol iktidarına son verilmişti. Üstelik bu Erdoğan iktidarı eşcinsellik ve lezbiyenlik gibi rezaletleri başımıza belâ eden İstanbul Sözleşmesi’ni de imzalamaktan çekinmemişti.

Evet, “Süfyan ve Deccal” diye saldırılan Mustafa Kemal, Meclis’ten çıkarttığı 01.03.1926 tarih ve 765 sayılı kanunla (Madde: 440 ve 441) zina eden evli erkek ve kadınlara üç aydan otuz aya (2,5 yıla) kadar hapis cezası uygularken… Şimdi dindar kahraman sayılan Recep T. Erdoğan ise; 26 Eylül 2004 tarihinde Meclis’te onaylatılan ve 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe sokulan TCK 227. maddeli kanunla zinayı suç olmaktan ve ceza almaktan çıkarmıştı.

Peki Erdoğan Döneminde Coğrafyamızda İbrahim Karagül’ün Övdüğü Hangi Durumlar Yaşanmaktaydı? ABD ve Yunanistan sınır güvenliğimizi tehdit eden hamleden sakınmamış, Erdoğan’ı kaale almamış ve Dedeağaç’a ABD üssü kurmuşlardı!

Ege Adaları’ndaki işgalleri görmezden gelinen Yunanistan, ABD ile yaptığı Savunma Anlaşması kapsamında, gayri askeri alan olarak tanımlanan Dedeağaç’a askeri üs kurulmasını onaylamıştı. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ABD Deniz ve Hava Üssü, 23 Temmuz 2020’de törenle açılırken ABD, anlaşma kapsamında bölgeye askeri araç ve mühimmat yığınağı yapmaya başlamıştı. Projeyle Türk Boğazları da devre dışı bırakılmaya çalışılmaktaydı. Evet bu girişim, Türkiye’ye yönelik bir Haçlı-NATO kuşatmasıydı ve Kahraman(!) Erdoğan iktidarından tıs çıkmamıştı!?

Türkiye Yunanistan’ın ve Batı’nın baskısıyla Doğu Akdeniz’deki Sismik araştırmalarını askıya almıştı!

Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, CNN Türk’te katıldığı programda, gündeme ilişkin soruları yanıtlarken, Yunanistan’la yaşanan NAVTEX (Denizcilere Duyuru) geriliminin ardından Almanya Başbakanı Angela Merkel’in arabulucu olduğuna ilişkin haberlerin hatırlatılması üzerine, bu süreçte Merkel’in yapıcı bir rolü olduğunu vurgulamış, ayrıca Doğu Akdeniz’deki Sismik araştırmaların askıya alındığını açıklamıştı.

TSK’da 600 albay re’sen emekliye ayrılmıştı!

Erdoğan başkanlığında toplanan Yüksek Askeri Şura'da, aralarında kurmayların da bulunduğu 600 albay emekliye ayrılmıştı. Son yıllarda albayların en çok emekliye sevk edildiği şura sonucu, kurmay albay sayısında önemli azalma yaşanmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde albaylar daha önce 31 yıl görev yaparken, bu süre 29 yıla indirilmiş durumdaydı. 29 yılını dolduranlar arasından, istenilenlerle çalışılmaya devam edilirken “İhtiyaç olmadığı” gerekçesiyle diğer albaylar emekli edilip TSK’dan uzaklaştırılmaktaydı. TSK'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli bazı subaylar, TSK'da kurmay subayın yok denecek kadar azaldığına dikkat çekiyorlardı. Fetullahçılar etkin oldukları dönemde kendilerinden olan subayları kurmay yaparken, 15 Temmuz'dan sonra bunların TSK'dan ilişiğinin kesilmesi üzerine kurmay subay sayısı da azalmıştı. Sayının azalmasına rağmen kurmay albayların re'sen emekliye sevk edilmeleri emekli askerlerce yadırganmıştı. TSK birçok alanda mücadele ederken deneyimli askerlerin ayrılmasının sorun yaratabileceği vurgulanmaktaydı. Askeri Şura'nın uygun bulduğu 294 albayın görev süresi ise iki yıl uzatılmıştı. Oysa TSK'da albaylar 60 yaşına kadar görev alabiliyorlardı. İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Aytun Çıray’ın, “Silahlı Kuvvetlerimiz birkaç sahada görev yapıyor, çatışmalara giriyor, stratejik taktik tutumlar izliyor. Böyle bir ortamda FETÖ'cüler dışında, orduda büyük bir tecrübenin tasfiyesi ne kadar doğru? Bunu milletimizin takdirine sunuyorum.” çıkışı anlamlıydı.

15 Temmuz’u bastıranların tasfiyesi ne anlam taşımaktaydı?

Okan Müderrisoğlu, açılışını Erdoğan’ın yaptığı İstanbul’daki MİT Karargâhı üzerinden MİT güzellemesi yaptığı yazısında önemli bir gerçeğe parmak basmıştı: “MİT’i, 15 Temmuz’a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında, darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor” (Sabah, 1 Ağustos 2020) sözleri kafaları karıştırmıştı.

Ancak burada “başarıyı” Hakan Fidan’a yazmak, Hulusi Akar’a büyük haksızlık olacaktı! Akar ve Fidan’ın 14 Temmuz programı ilginçtir. 15 Temmuz’da yapılacak Özel Kuvvetler İhtisas Kursu Mezuniyet töreni nedense bir gün önceye alınmış ve Genelkurmay Başkanları bu törenlere katılmazken Akar, Fidan’la birlikte katılmışlardı. Törenden sonraki yemeğin ardından Akar ve Fidan, Yaşar Güler ve Zekai Aksakallı ile küçük bir toplantı yapmış, ardından da Akar ve Fidan 20.30’dan 00.30’a kadar baş başa 4 saat daha konuşmuşlardı. Akar ayrıldıktan sonra ise Fidan bir yarım saat de Aksakallı ile baş başa bir görüşme yapmıştı. Ancak bu görüşmeler, Akar ve Fidan TBMM Araştırma Komisyonu’na giderek ifadeye yanaşmadıkları ve milletvekillerinin sorularını yanıtlamadığı için hâlâ aydınlatılamamıştı. Akar’ın yazılı gönderdiği 8 sayfalık ifadesinde ise Müderrisoğlu’nun sadece MİT’e başarı yazdığı o “erkene alma” gerçeğine işaret vardı: “Tedbirler sayesinde paniğe kapıldılar. Darbe öne çekildi ve akamete uğratıldı” (Türkiye, 31.5.2017) açıklamasını yapmıştı.

İyi de oldu, darbe bastırıldı! Bastırabilmek için öne çekmek, darbeyi erken doğurtmak elbette bir yöntemdir, itirazımız yoktu. Ancak “Erken doğurtmaya gerek kalmadan da darbe önlenebilir miydi acaba?” diye sorulması lazımdı. Zira o gecenin öne çıkan isimlerinden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın mahkeme ifadesindeki şu saptaması/sorusu hâlâ yanıtlanmamıştı: “TSK’de kriz ve olağanüstü durumlarda ilk haber alınır alınmaz tedbir olarak ‘Personel kışlayı terk etmesin’ emri verilir. Birlik komutanları kışlalarında, mesaiye devam edilir. Her zaman uygulanan bu temel ve basit kural 15 Temmuz’da ilk haber alındığı zaman uygulanmamıştır. Uygulansaydı darbe girişimi baştan açığa çıkardı.” (Hürriyet, 20.3.2017).

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş; “Sultan Fatih’in, hıyaneti nedeniyle idam ettirdiği Sadrazam Çandarlı Halil Paşa mıydı?” diye soranlar haklı mıydı ve acaba Erdoğan bunun farkında mıydı?

Saray'daki muhaliflerin lideri Vezir-i azam Çandarlı Halil İstanbul'un fethine hep karşı çıkmıştı. Zayıf ve gereksiz atak politika takip ettiğini düşündüğü II. Mehmet'in İstanbul'u alırsa Fatih” olup iktidara bütünüyle hâkim olacağından kuşkulanmaktaydı. II. Mehmet'in güçsüz kalıp kendine biat etmesini ve böylece kendi otoritesinin devamından yanaydı. Ancak Çandarlı'nın bütün karşı çıkmasına rağmen İstanbul 6 Nisan 1453'te ablukaya alınmıştı. Ama… Günler geçti İstanbul duvarları aşılamamıştı. Çandarlı Halil Paşa Divan toplantısında ısrarla ablukanın kaldırılmasını savunmaktaydı. Öyle ki, psikolojik harp yapıp; Haçlı Donanması'nın yolda olduğu dedikodusunu yaymıştı. Ordunun moralsiz kalması için elinden geleni geri koymamıştı. Gerginlik iktidardaki hizip tartışmasını azdırmıştı. Birinin başında Çandarlı Paşa, diğerinin başında ikinci vezir Damat Zağanos Paşa vardı. Giderek İstanbul’un fethi ümitsiz hal almaya başlamıştı.

II. Mehmet, 26 Mayıs günü kat'i surette karar için harp meclisini topladı. Çandarlı görüşünü tekrarladı. Fetihten yana olan Zağanos Paşa da muhasaraya devam edilmesini savunmaktaydı. İşte bu toplantıda II. Mehmet (Akşemsettin'in mektubuna göre) hiç istememesine rağmen askerlerin şehri üç gün yağmalamasına izin verdiğini açıklamıştı. Bir gün sonra tellallar haberi orduya duyurmuşlardı ve iki gün sonra da İstanbul alınmıştı. İstanbul fethinden sonra Çandarlı Halil görevinden alınmış Yedikule Altın Kapı'da 40 gün hapis tutulduktan sonra 10 Temmuz 1453 tarihinde gözlerine mil çekilerek idam edilmiş ve malları hazineye aktarılmıştı.

Şimdi, Ayasofya'da Atatürk'e dil uzatan Ali Erbaş'ın tarihte nereye konumlandığına bakmak lazımdı:

Bugün Türkiye'nin gündeminde ne vardı? Ayasofya'nın tekrar cami yapılması mı, yoksa Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş'ın Ayasofya minberinden Atatürk'e lanet okuması mı? Öyle ise AKP iktidarı kendine şunu sormalıydı:

Prof. Ali Erbaş gibi bir akademisyen Ayasofya Camii'nin açılışını, o konuşmasıyla neden gölgeleyip dedikodulara yol açmıştı? FETÖ'nün her Abant Toplantısı'na katılan ve Dinler Arası Diyalog projesinin önemli yürütücülerinden Prof. Erbaş, minbere kılıçla çıkarak kimlere subliminal mesaj ulaştırmıştı? “Hristiyanlıkta Reform ve Protestan Tarihi” ve “Hristiyanlıkta İbadet” gibi kitapları yazan Erbaş, Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesinin Hristiyan dünya için ne ifade ettiğini bilmiyor olamazdı. Bunun farkındaki dinler tarihi uzmanı Erbaş'ın elinde kılıçla minbere çıkmasını nasıl değerlendirmek lazımdı? Dünyanın -ve özellikle Rusya'nın kafasına- Türk devletinin fetih peşinde olduğunu sokmayı mı amaçlamıştı? FETÖ askerlerinin bağlılıklarını göstermek için Fetullah Gülen'e mezuniyet kılıçlarını hediye ettiklerini Erdoğancılar unutmuşlar mıydı? FETÖ için “kılıç” 15 Temmuz darbesinin şifresi sayılmamış mıydı? Bunların hepsini tesadüf saymak, ahmaklık mıydı, aymazlık mıydı? Ve Erbaş o kılıcı nereden bulmuşlardı?”[2] diye soranlar neler biliyorlardı, yoksa iftira atıp Sn. Erbaş’ı hedef mi yapıyorlardı?

Metiner’in mertlik numarası ve zoru görünce geri vitese takması!

26. dönem AKP İstanbul Milletvekili Mehmet Metiner CNN Türk canlı yayınında FETÖ’yle mücadeleyle ilgili çarpıcı ifadeler kullanmıştı. Emniyet teşkilatında yapılan atamalara değinen Metiner, şunları aktarmıştı:

“Buradan İçişleri Bakanlığı’ndaki arkadaşlarımıza hatırlatmak istiyorum, lütfen! Burada açıklamamıza gerek yok. Biz de izliyoruz kendimize göre. Bir ilimizde veya illerimizin herhangi bir yerinde bu tür kritik yerlerde hâlâ FETÖ’cü isimler varsa, ‘Yok nedamet gösterdiler, sahiplenmemiz, kazanmamız lazım’ adı altında bu tür atamalar, tayin ve terfiler yapılırsa korkarım ki FETÖ’yle mücadele konusunda yeniden zafiyet yaşarız. Burada iktidarı eleştirmek için söylemiyorum. Tam tersi Milli Savunma Bakanımızın, İçişleri Bakanımızın, bakanlıktaki bütün yetkili arkadaşlarımızın tayin, terfi, atama konusunda kılı kırk yarmaları gerektiğini hatırlatıyorum.”

İlerleyen dakikalarında canlı yayına İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bağlanmıştı. “Hem beni hem bugün başında olduğum bakanlığı ilgilendiren birkaç değerlendirme yapıldı” diyen Soylu, Mehmet Metiner’in ifadelerini şöyle yanıtlamıştı:

“Nedamet getirdiği için bizim göreve getirdiğimiz FETÖ’cü kimse yoktur. Ben sağın solun laflarıyla beraber iş yapacak bir adam değilim. Bizim bir hükümetimiz, politikamız var. Ben hükümetimizin politikasını bir vesileyle yürütmeye çalışan bir adamım. Ben, hayatı risk içerisinde olan bir adamım. Ömrümde iki kaşıkla yemek yemedim. Bir tek FETÖ’cüyü göreve getirmişsem ve bu söylenmiyorsa bu ülkemize ihanet sayılır. Ben getirmişsem ben ihanet ediyorum demektir. Çok üzüldüğümü ifade etmek istiyorum... 15 Temmuz’da neler yaşandığını bilen, yaşayan insanlardan bir tanesiyim. Bu laflar benim ağırıma gidiyor. Kurulumuzun da ağırına gider. Hele en yakın arkadaşlarımızdan bu lafların gelmesini hiç kabul edemem. Haksızlık olarak nitelendiririm. 15 Temmuz olsaydı biz ne olacaktık? Bugün nedamet olarak nitelendirilen insanlar mı bize sahip çıkacaktı? Televizyon kanallarında bir de bizim arkadaşlarımızın ‘Elimizde isimler var’ demesini kendime bizatihi hakaret kabul ediyorum. Bana her zaman ulaşabilecek insanların basın üzerinde bizle konuşmasını doğru bulmuyorum.”

Birkaç gün sonra Mehmet Metiner, hemen çark edip “iktidarın başarılarından ve dava arkadaşlığından” dem vurmaya başlamıştı.

Hilafet Safsataları ve Yeni Fetih Salatası!

“AKP’nin ilk iki dönemi evrensel hukuka yönelen reformlarla geçti. Türkiye’ye yılda 20 milyar dolara kadar yabancı sermaye geldi; dünya ekonomisindeki payımız yüzde 1.23’e kadar yükseldi. Fakat Batı’dan gelen otoriterleşme eleştirileri iktidarı öfkelendirdi. Artık “stratejik ortağımız” Rusya idi! Bu süreçte AKP’nin içinde ilk iki dönemdeki değerleri savunanlar da tasfiye edildi.” övgüleriyle söze başlayan Taha Akyol ardından kutsal endişelerini sıralamıştı:

“Bu yönelişin sonuçları bellidir: Artık dışarıdan gelen yatırımlar kesilmişti, dünya ekonomisindeki payımız da 2019’da yüzde 0.86’ya gerilemişti. Bu durumda kitleleri tutmak için eski “Milli Görüş gömleği”ni bile aşan keskin bir ideolojik dil geliştirildi… İstanbul Sözleşmesi’ni övünerek imzalamak ama şimdilerde lanetlemek… Ayasofya’nın açılmasını “tezgâh” olarak nitelemek, hatta İslamofobiyi tahrik edebileceğini söylemek; ama şimdilerde muazzam bir törenle açıvermek… İktidar partisindeki değişimi simgeleyen olaylardan sadece ikisidir... Artık tarikat vakıflarının bildirilerinde İstanbul Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesiyle yetinilmeyip, Türk Ceza Kanunu’nun ve Türk Medeni Kanunu’nun da “medeniyetimizin değerlerine göre” değiştirilmesi istenmektedir. Nihayet, hilafetin gündeme getirilmesi sürpriz değildir!.. CB sistemi Türkiye’yi uçuracak derken, ideolojik aşırılık artık devletin temel niteliklerinin reddedilmesi boyutlarına dayanıvermiştir. Demokratik toplumda böyle fikirler, gruplar olabilir. Asıl sorun, devletin niteliklerini, yani rejimi sorun sayan bu kesimlerin iktidarın kanatları altındaki çevreler oluverişidir. Parti Sözcüsü Ömer Çelik, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” vurgusu yaparak, “Cumhuriyetimiz tüm nitelikleriyle göz bebeğimizdir” şeklinde önemli bir beyanat vermiştir. Tanıdığımız Ömer Çelik bu sözlerinde samimidir, gidişattan çok endişeli olduğunu da tahmin ederim.” sözleriyle AKP iktidarının Masonlarca gözden çıkarıldığını mı açığa vurmaktaydı?

 


[1] Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

[2] Bak: https://odatv4.com/ali-erbasin-elindeki-kilic-neyin-sifresi

Ahmet AKGÜL -

AHMET AKGÜL KİMDİR?

     

Araştırmacı-Yazar, Düşünür ve Siyaset Bilimci olarak tanınan Ahmet Akgül, Milli Görüş çizgisinde önemli bir fikir adamıdır. Olaylara insan eksenli ve İslam endeksli yaklaşmaktadır.

2004 Ocağında, arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da aylık olarak yayınlanan “Milli Çözüm” Dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Uzun süreli, ciddi ve çileli bir mücadele dönemi yaşamış ve bu duyarlı, tutarlı ve kararlı tavrını hiç bırakmamıştır. Bu yüzden pek çok sıkıntı ve saldırılara uğramış, defalarca mahkeme açılıp tutuklanmış ve hapis yatmıştır.

İnancımız ve ihtiyacımız olan evrensel hukuk kurallarının; bütün insanlığın ortak değeri ve hayat düzeni haline getirilmesi, “Demokrasi, Laiklik ve özgürlükler” gibi çağdaş kurum ve kavramların; ilmi ve insani temellere göre yeniden şekillenmesi… Ve Türkiye’nin yeni bir barış ve bereket medeniyetine öncülük etmesi konularında yoğunlaşmıştır.

Üstadımızın, başta “İnsanın Yozlaşması”, ardından “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” ve yine “Barış ve Bereket Nizamı “İslam Davası” ve Yozlaştırılan “Cihat Kavramı” gibi birçok kitapları İngilizceye çevrilip merkezi Londra’daki Cagaloglu Yayıncılık organizesiyle; Amazon ve Bornes&Noble (bn.com) gibi dünya genelinde dağıtım yapan yüzlerce online sitesinde ve dijital (e-kitap) sayesinde 120 kadar ülkede yayınlanıp okunmaktadır. Ayrıca Üstadımızın “Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı” başlıklı Meali Kerim yorumları İngilizce ve Rusça tercümeleri ile “Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya” kitaplarının Rusça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolca tercümeleri tamamlanıp basılmış olup; Almanca, Fransızca, Kırgızca ve Farsça tercümelerinde de sona yaklaşılmıştır.

Milli siyaset ve sorumluluk düşüncesini farklı bir boyutta ele alan ve yorumlayan Hocamız; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’mizin her yerinde, Avrupa’da ve İslam ülkelerinde, önemli seminer ve konferanslara katılmaktadır.

Mili Görüş’e çöreklenmiş bazı şaibeli kişilerin gizli niyet ve tertiplerini haber vermesi, uzun vadeli hedefler ve stratejik tavizler sonucu Partiye girdiklerini sezmesi ve söylemesi nedeniyle, Ahmet Akgül’ün teşkilatlarda ve Milli Görüşçü kuruluşlarda hizmet vermesi engellenmeye çalışılmış; Erbakan Hoca ise, kendisinin daha bağımsız davranabilmesi ve nifak çarkı içinde körletilip kirletilmemesi için bu girişimlere karşı çıkmamış, ama kendisini uzaktan destekleyip yönlendirmekten de geri durmamıştır. Erbakan’ın “Adil Düzen” projeleri, AKP’nin siyasi hileleri ve karanlık ilişkileri, Fetullahçı Cemaatin gizli mahiyeti konularında sayılı uzmanlardandır.

1949 Elazığ doğumlu olan, çeşitli konularda yayınlanmış ve hazırlanmış 80 (seksen) eseri bulunan yazarımız, evli ve beş çocuk babasıdır.

      

Hocamız’ın Başlıca Kitapları:

● Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı (Türkçe Meali Kerim. Abdullah Akgül Yayına Hazırladı.) (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Milli Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız (2 Cilt)

Dünyanın Değişimi ve Erbakan Devrimi

Refah-Yol’la Rantiye Savaşı

Cemaatin Cılkı, Erdoğan’ın Çarkı, Erbakan’ın Farkı

Türkiye Kuşatılırken, Kuklaların Kapışması

Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya (İngilizce, Rusça, Çince, Japonca, Arapça ve İspanyolcaya çevrildi.)

Bizim Atatürk

Küresel Fesatçılık ve Fetullahçılık

Dış Politikamız (Cilt-1) Bop’un Temelleri (1988-1998)

Dış Politikamız (Cilt-2) Tarihin En Talihli Dönüşüm Süreci

Siyaset ve Strateji Bilgeliği

Osmanlı Sistemi ve Abdülhamit Siyaseti

İslam Davası ve Cihat Kavramı (İngilizceye çevrildi.)

● “İnsan”ın Yozlaşması (İngilizce ve Rusçaya çevrildi.)

Ah-u Figan’ım (Şiir)

Başörtüsü İnkârı ve İstismarı

AKP Tahribatının Fotoğrafı: İslamcı Münafıklar

Yeni İstiklal Savaşında Milli Şuur ve Ordu

Bir Dış Proje Olarak AKP Gerçeği ve Akıbeti

Bilge(!) Erdoğan’dan, İlkeli(!) Numan’a AKP Tezgâhı

Cezaevinde Yazdıklarım

Siyonizm-Deccalizm Ortaklığı

Devrim Simsarları ve Din İstismarcıları

Dilin Düğümü Çözüldü (Şiir)

Din Dengedir İslam İlericiliktir

Din – Devlet ve Demokrasi

Ergenekon Senaryosu “At Değiştirme” Operasyonu muydu?

Gönül Seması ve Tasavvuf Kapısı

Medeniyet Mücadelesi ve Mehdiyet Müjdesi

Teşkilatçılık Mesaj ve Metod (İletişim ve İşbirliği Sanatı)

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-1 Milli Görüş’ün Marazlıları

Milli Siyasette Kirli Hesaplar-2 Sonradan Yamuklaşanlar

ABD’li Siyonistlerin, AKP’li Piyonistleri Bir Devrin Bitişi ve Bir Devrimin Gelişi

İdlib-Amik Ovası ve Yaklaşan Armegeddon Savaşı

BDP’nin Özerklik Ezanı, TC’nin Cenaze Namazı Olacaktı

Bir Devrim Yaşanıyordu!

Dünya Dönüşüme Hazırlanıyordu

Hidayet Kıvılcımı ve Hikmet Kılıcı (Şiir)

Katı Ulusalcıların ve Ilımlı İslamcıların Din Tahribatı

Osmanlı’dan Cumhuriyete Kripto Yahudiler ve Pakraduniler

Yetmiş Kur'ani Kavram ve Yorumları (2 Cilt)

Bizden Söylemesi-1 AKP İntihara Gidiyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Bizden Söylemesi-2 Türkiye Uçuruma Sürükleniyordu… (Yayına Hazırlayan: Ufuk Efe)

Terör-Masonluk ve Mafia Medeniyeti

Cumhuriyet Türkiye’sinde Nifak Hareketleri

Ruhlar-Sırlar ve Uzaydaki Yaratıklar

Sabah Yakın Değil miydi?

Tarikatların Hizmet Sahası ve Islahı

Tuz Kokarsa…

Türkiye Büyüyor muydu, Bölünüyor muydu?

Türkiye Dağılacak mıydı, Doğrulacak mıydı? (Ahmaklar Okumasındı!)

Türkiye Tarihi Dönemeçte, Ya Yıkılacak Ya Şahlanacaktı!

Yakın Tarihimizde Yüceler ve Cüceler (2 Cilt)

Zafer Müjdeleri ve Fetih Hazırlıkları

Erbakan’dan İntikam Alanlar

Suriye’de Yaklaşan Hilal-Haç Kapışması

Başkanlık Muamması ve Çarkların Tıkanması

15 Temmuz Hıyanetinin Gizemi: Bir Darbe Analizi ve Sistem Krizi

Pazarlık Partisi ve Palavra İktidarı

Kemalizm-Tayyibizm Kavramları ve Çelişkili Kurguları

Asker Darbesi Değil Devlet Müdahalesi Lazımdı

İslam’dan Uzaklaştıkça, İnsanlıktan Çıkılması

Dert Söyletir Aşk İnletir (Şiir)

● Hainleri Haşlama, Zalimleri Taşlama (Şiir-Yeni Hazırlanıyor)

      

Hocamızın Önsözünü Yazdığı Milli Çözüm Yayınları:

● Üstad Ahmet Akgül’ün Özgeçmişi ve Öğretileri (Yakup Gözübüyük)

● Haykırış (Şiir - Ali Çağıl)

AKP Yönetimi ve Tahribat Yöntemi Sistem Tahlili ve Siyaset Tenkidi (Nevzat Gündüz)

● Sözün Çözüme Dönüşmesi (Siyasi Fıkralar) (Osman Eraydın)

● Ayar Aynası ve Nokta Atışı (Sosyal ve Siyasi Fıkralar) (Erdoğan Bişkin)

Milli Çözüm Ekibinden: İlginç Rüyalar ve Manevi Uyarılar (2 Cilt - Hazırlayanlar: Fatma Betül Erişkin – Nail Kızılkan – Neslihan Bayraktar)

Devami
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Web Sitesi

Makale Paylaşım Sayısı: 394

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR