Get Adobe Flash player

ARAMA

Toplam Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_counterBugün4169
mod_vvisit_counterDün6782
mod_vvisit_counterBu Hafta26587
mod_vvisit_counterGeçen hafta50144
mod_vvisit_counterBu Ay109371
mod_vvisit_counterGeçen Ay257768
mod_vvisit_counterŞu Ana Kadar15750002

IP'niz: 3.237.7.145
Bugün: 16 Tem 2020

Bu Ana Kadar Okunan

Sayfa Gösterimi : 11790387

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

 ADIL DUZEN 150x
 INSANIN YOZLASMASI 150x
erbakan devrimi 15b 160
 
bizim ataturk 17b 160
 
hilalhac
 
baskan160
 
siyaset strj 160
 
sistem tahlili 160
 
 darbe 160
 
 
 

ADİL DÜNYA YAYINLARI

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0532 335 08 50

 

Reklam
Reklam

DARBE KUŞKULARI, SUÇLULUK TELAŞINI MI YANSITMAKTAYDI?

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

İkinci darbe fısıltıları ve Ankara'yı karıştıran iddianın perde arkası

21 Mart 2017 gecesi Ankara’da gece yaşanan 'darbe oluyor' paniğinin perde arkası tam bir muammaya dönüşmüş durumdaydı. Bir kısım medya; 'tatbikat' vardı iddiasını ortaya atarken, Hürriyet Gazetesi de; 'Hayır, biz ilgililere sorduk tatbikat yoktu' diye yazmıştı. Peki gerçekte neler yaşanmıştı? İkinci bir darbe mi planlanmıştı? Son günlerde sıkça dile getirilen bu söylentinin gerçeklik payı var mıydı? Bu olay sosyal medyada patlamış ve kısa sürede bir panik furyasına dönüp şaşkınlığa yol açmıştı. Çok sayıda hesaptan AKP’li yetkililere yönelik, "Sokağa çıkalım mı?" tweetleri atılırken, AKP’li Metin Külünk'ten gelen "Sakin olun, her şey kontrol altında" mesajıyla herkes rahatlamıştı.

Halâ kimse 21 Mart gecesi neler olduğunu aslında tam olarak anlayamamıştı. Olayın bu noktasında konuşması gerekenler suskun kalırken iki farklı medya kurumundan 2 farklı iddia ortaya atılmıştı. Milliyet Gazetesi'nin iddiasına göre darbe sanılan aslında bir tatbikattı. Ankara Emniyetinin olası bir kalkışma halinde kritik kişi ve kurumların nasıl korunacağı, polisin nasıl tedbirler alacağı konusunda bir tatbikat yapılmıştı. Tatbikat kapsamında Ankara Büyükşehir Belediyesinden de araç desteği alındığı anlaşılmıştı. Ama Hürriyet Gazetesi bunu yalanlamıştı. Hürriyet gazetesi olayı Ankara'da sormuş, soruşturmuş ve ne emniyetin ne de Büyükşehir Belediyesi'nin böyle bir tatbikatı olmadığını öğrenip açıklamıştı. Hürriyet'in konuştuğu Büyükşehir Belediyesi yetkilisi: "Neymiş memur ve işçi belediye çalışanlarını evlerine göndermemişiz. İş makinalarımız yollara dökülmüş. Belediye teyakkuza geçmiş. Eğer öyleyse gidin bakın, belediye karşınızda, dedik. Kamyonlarımız da sokaklarda değildi. Sadece asfalt mevsiminin açılması nedeniyle yolların bakımı, asfaltlanması ya da yamanması için belki bir iki dozerimiz kamyonumuz bir yere gitmiştir. O kadar" açıklamasını yapmıştı.

Melih Gökçek gözaltına mı alınmıştı?

Ankara’da ve sosyal medyada fırtınalar koparılmıştı. İddialara göre Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek gözaltına alınmış, sonra bırakılmıştı. TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’a yönelik iddialarıyla gündeme gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile ilgili Ankara’da ve sosyal medyada ilginç fısıltılar dolaşmaktaydı. Söz konusu iddiaya göre Gökçek, Ankara KOM ekibi tarafından gözaltına alınmış, sorgulanmış ve bırakılmıştı. Ucuz kahramanlık damarıyla mı, yoksa kendini aklama ve paçayı kurtarma çabasıyla mı bilinmez, zaman zaman çok ciddi iddialarıyla gündeme gelen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek yine çok ilginç bir iddia ortaya atmıştı. Melih Gökçek Gezi olayları sonrası Erdoğan'ın yerine başbakan yapılacak ismi açıklamıştı. Melih Gökçek, TGRT Haber canlı yayınında Gezi olayları ve Bülent Arınç'la ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunurken, o sırada Başbakan Recep T. Erdoğan’ın yurtdışında olduğu dönemde Bülent Arınç’ın vekalet ettiğini hatırlatarak “Gezi olayları sonrasında Arınç'ın başbakanlığa getirileceğini” anlatmıştı.

Fetullahçılar Bülent Arınç’ı mı Başbakan yapacaklardı?

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, TGRT Haber ekranlarında yayınlanan “Neler Oluyor” programına konuk olup çarpıcı açıklamalarda bulunmuşlardı. Gezi eylemleri sırasında Başbakan Recep T. Erdoğan’ın yurtdışında olduğu dönemde Bülent Arınç’ın vekalet ettiğini hatırlatarak: “İlk defa söylüyorum bunu, yarın da manşet olacak her yerde” diyen Melih Gökçek, “Recep T. Erdoğan Gezi olaylarında yurtdışından geldiği zaman düşürülmüş ve bitmiş olacaktı. Partinin içinde FETÖ’cü Milletvekilleri hazırdı ve bir FETÖ’cünün lafıdır, Hüseyin Gülerce’nin bizzat kendisine anlatılmıştır, ‘Bülent Arınç Başbakan olacaktı.’ O tarihte bu planlar hazırlanmış ve tamamlanmıştı…”

Gökçek'in söylediklerini Bülent Arınç Twitter hesabından telaşla yanıtlamıştı. Arınç yanıtında şunları yazmıştı:

"Melih Gökçek, uzun bir aradan sonra ahlak dışı bir yalana ve iftiraya başvurdu. Belli ki bir sıkıntısı var ve hedef şaşırtmak istiyor. Bir Hint Atasözünde denir ki: "Eğer birileri oturduğu koltuktan kalkmakta sıkıntı yaşıyorsa kesinlikle altını kirletmiştir." Melih Gökçek'in hezeyanlarını bu açıdan değerlendirmek ve ciddiye almamak lazımdır.”

Şimdi aynı partinin sözde kurmay takımından iki kof kabadayı birbiri hakkında bu ithamlarda bulunuyorsa, elbette bildikleri vardı ve doğru söylüyorlardı. Çünkü suç ortaklarıydı ve telaşla sıyrılıp kurtulmaya çalışmaktalardı.

Üstelik MHP'den ihraç edilen Meral Akşener, FETÖ’cü darbe girişimiyle ilgili ilginç bir açıklama yapmıştı. Akşener "15 Temmuz kalkışmasının temel sebebi 2010 yılındaki Anayasa değişikliğidir. 15 Temmuz'da ise millet devleti sokaktan toplamıştır" diyerek AKP’yi suçlamışlardır. MHP Genel Başkan adaylarından Meral Akşener, sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden, anayasa değişikliği referandumuna ilişkin açıklamalarda bulunurken 15 Temmuz darbe girişiminin temel sebebinin, 2010 yılındaki anayasa değişikliği olduğunu hatırlatmıştır:

“Türkiye’mizin sahibi olduğu Keçi adasına Yunan Cumhurbaşkanının çıkmasına hükumet seyirci kalmıştır. Acilen gereği yapılmalıdır. Referandumda hayır diyen bir kişi bile kimse olmasa, çıkan sonuç %100 evet olsa dahi, bu durum sonucun meşruiyeti sayılmayacaktır. Çünkü 15 Temmuz kalkışmasının temel sebebi 2010 yılındaki Anayasa değişikliğidir. 15 Temmuz’da millet devleti sokaktan toplamıştır!” tespitleri haklıydı; çünkü FETÖ darbesine kolaylık sağlayacak bütün düzenlemeler AKP iktidarınca hazırlanmıştı.

“Millet olarak nasıl yönetileceğimizi kararlaştıracağımız güne bir aydan kısa bir zaman kaldı.
İçimde, korkuya dönüşüp yüreğime düşmesine izin vermediğim kötü bir his var. Sanki sessiz bir tehlike yaklaşıyormuş gibi. Sanki kötülük yeniden uyanıyormuş gibi... Sanki zaman kollayıp yeniden bir şeyler deneyeceklermiş gibi hissediyorum. Sosyal medyadan takip ettiğim bazı hesaplar, bu kötülüğün yakın zamanda kapımızı şiddet ve dehşetle çalacağını ima ediyor. (Fetullah Gülen) Vaazlarında kin, öfke ve sabırsızlıktan bir kurbağa gibi şişip kızardığına şahit oluyorum. Her kelimesinde sanki konuşmuyor da ağzından birer ur çıkarıyormuş gibi davranıyor. Din gölgesinde dinsizlik yapan hainin tarikatına üye olanlar, bu mesajları birer müjde gibi yayınlıyor... Bütün hainler hep birlikte, "En büyük hamleni, düşmanın zafer kazandığında yaparsın" diyerek intikam yeminleri ediyor. Neredeyse hepsi cinnetin sınırlarında dolaşıyor. Anlayacağınız bugünler tetikte olacağımız günler. Bu tür zamanlarda yapılacak bir tek hata, diğer zamanlarda yapılan binlerce hataya bedeldir. Yiyeceğimiz bir vurgun, asla ama asla hoş sonuçlar vermeyecek. Korku salmaya çalışmıyorum. Sadece dikkatli ve uyanık olmamız gerektiğini haber veriyorum. Çünkü biz uyanık olduğumuz müddetçe bu savaşta bir adım önde olacağız. Uyanın... Onları zaptedilemez ve dizginlenemez öfkenizle tanıştırın! Kendimiz ve çocuklarımız için kazanmamız gereken son zafere hazırlanın...!?”[1]
diye korkularını kusan yandaş takımın bu derin kuşkuları bir suçluluk telaşını mı yansıtmaktaydı?

Hem iktidarın, hem de Masonların Referandum sonrası telaşı!

16 Nisan referandumunun doğuracağı sonuçlar hakkında bırakın sade vatandaşların, hatta siyaset sınıfının bile yeterince araştırma yaptığını söylemek imkânsızdı. Halbuki bir anayasal düzenlemenin sağlıklı olması için: “Hazırlık ve referandum sürecinin “olabildiğince geniş, açık ve kapsayıcı olması, muhalefet dahil sivil toplumun ve kamuoyunun katılımının gerçekleşmesi lazımdır. Böyle olmaz da “anayasa değişikliğinin kuralları ve süreçleri zıt yorumlara ve tartışmalara yol açacak şekilde aceleye getirilir veya demokratik müzakereler ihmal edilirse ülkenin siyasi istikrarı ve nihayet anayasanın kendisi bundan zarar görür.” tespit ve tenkitleri haklıydı.

Venedik komisyonu

Yukarıda alıntıladığım satırları yedi yıl önce yazılmış hukuki bir metinden aldım: “Hukuk Yoluyla Demokrasi”, kısaca Venedik Komisyonu denilen hukuk kurumunun anayasa değişikliklerinde geçerli olması gereken ana hukuk kurallarına ilişkin 10 Ocak 2010 tarihli raporundan aktardım. Türkiye’nin 16 Nisan’da oylayacağı metin konusunda Venedik Komisyonu’nun bir raporu yayımlanmıştı. 30 sayfa, 134 paragraftan oluşan rapor, daha önce yazdığı ilkelerden alıntılar yapmış, ardından “Türk Tipi Başkanlık” metnini incelemeye almıştı.

Venedik Komisyonu’nu AKP yakinen tanımaktaydı. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açıldığında, Cemil Çiçek Venedik Komisyonu raporlarıyla partisini savunmuşlardı. 2010 yılındaki referandumda, Devlet Bahçeli HDP ile birlikte “hayır” derken, AKP Venedik Komisyonu’nun raporuyla “evet” kampanyası başlatmıştı. İşte aynı Venedik Komisyonu’nun yeni raporunda, başkanlık sistemlerinde yargının özellikle bağımsız olması gerektiği vurgulanmıştı:

“Türkiye’de yargının bağımsız olmadığı konusunda uzun süredir kaygılar yaşanırken, şimdi anayasa değişikliği ile yargı üzerinde yürütmenin kontrolünün güçlendirilmesi daha sorunlu bir durum ortaya çıkaracaktır. Yargının yürütmeyi denetlemesi zaten yetersizdi, şimdi daha da zayıflayacaktır.” (Paragraf 129) uyarıları yapılmaktaydı. 16 Nisan’da oylanacak metinde yargıya yapılacak atamalarla ilgili düzenlemeler teker teker incelenerek bu sonuca varılmıştı. Parti disiplini kılıfıyla Başkanın yasamayı kontrol altına alacağı... Başkanlık sistemlerinde yüksek düzeyli atamalar yasama organının denetimine tabi olduğu halde TBMM’ye bu yetkilerin tanınmadığı... TBMM’nin yürütmeyi denetlemesinin ise çok zorlaştırıldığı hatırlatılmıştı. Venedik Komisyonu raporunda, yeni sistemin Meclis’te bile yeterince konuşulmadığı anlatılmıştı. Bu raporda yer alan en önemli uyarı, yeterince konuşularak ve geniş katılımla çok büyük çoğunluğun “sahiplenmesi” sağlanmadan yapılacak anayasal düzenlemelerin uzun vadede iyi sonuçlar doğurmayacağının vurgulanmasıydı. Ve zaten Ahmet Davutoğlu bile, sistem konusunda konjonktürel yaklaşmanın “bizden sonraki nesiller için sıkıntı doğuracağını, elli sene sonra bizi yönetecek bir sistem hazırlanmasını” hatırlatmıştı. (25 Aralık 2015)

Peki bütün bunlar, yeni ve mecburi müdahalelerin gerekçesi olmak ve şimdiden alt yapısını oluşturmak için mi konuşulmaktaydı. Yoksa bu sözler: “AKP’ye çoktan razıyız, çünkü iktidara biz taşımışız. Ama umulmadık gelişmelere zemin hazırlanmasından ve Türkiye’nin kontrolümüzden çıkmasından endişe duymaktayız!” tedirginliği mi dışa vurmaktaydı?

FETÖ'nün siyasi ayağı ve Erdoğan'ın kaygıları!

‘ByLock’ kullanan siyasilerin ‘Siyah ByLockçular’ olarak sıralandığı ve AKP’lilere uzanınca beklemeye alınan siyasi ayak soruşturmasında dosyanın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın masasında beklemeye alındığı yazılıp konuşulmaktaydı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında MİT, FETÖ’cülerin örgüt faaliyetlerinde haberleşmek için “ByLock” adlı bir sistem kullandıklarını ortaya çıkarmıştı. Yapılan incelemede içinde çok sayıda AKP’li bakan, milletvekili ve yöneticinin de FETÖ’nün kullandığı ByLock’u kullandıkları anlaşılmıştı. Basında yer alan habere göre; Darbe’nin “siyasi ayağı”nda da olan bu isimlerle ilgili soruşturmaların 16 Nisan halk oylaması nedeniyle beklemeye alındığı ve “siyasi ayak”ta “ByLock” kullananlar için “Siyah ByLockçular” ifadesi kullanılmaya başlandığı vurgulanmıştı.

ByLock kullananların listeleri korumaya alınırken listeler en tepeden belirlenen bir komisyonun denetimine verildiği saptanmıştı. Verilen ByLock listelerinin MİT’in süzgecinden geçen liste olduğu kulislere sızmıştı. Konu ile ilgili olarak bilgi veren bir İçişleri Bakanlığı yetkilisi, ByLock listelerinin ortalıkta dolaşmasının bazı sakıncaları olduğunu iddia ederken, ByLock görüşmelerinin de yargı dışında kolluk kuvvetlerine verilmemesi gerektiğini hatırlatmıştı. Yetkili, “Şu anda ByLock listeleri ve görüşmeler bir komisyonun denetiminde. Polis soruşturmalarında ilgili kişi ile bilgi isteyince kendisine sadece ByLock kullanıp kullanmadığı bildiriliyor. Yazışmalar yargı aşamasında veriliyor” diyerek AKP’nin derin kuşkularını yansıtmıştı. Şu anda hapiste olan tüm emniyetçilerde “ByLock” olduğunu kaydeden İçişleri Bakanlığı yetkilisi nedense “siyasi ayak”taki “Siyah ByLock’cular”la ilgili bilgi vermekten kaçınmıştı. Ancak 15 Temmuz darbe girişiminin “siyasi ayağı”nın üzerine gidilmemesinin, soruşturmalara kamuoyu desteği açısından en büyük zaaf olduğunu ortaya koymaktaydı.

Siyasi ayak için 2 savcı görev yapacaktı!

Bu arada 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin “siyasi ayağı” ile ilgili olarak yürütülen soruşturmalar için ayrı bir birimin kurulacağı, bu iş için 2 savcının görev yapacağı anlaşılmıştı. Daha önce yapılan soruşturmaların bazı bakan, eski bakan ve AKP yöneticisine dayandığı için durdurulduğu ve beklemeye alındığı konuşulmaktaydı. ByLockçuların kendi aralarındaki yazışmalarda örgütün birçok mahreminin de yer aldığı belirtilirken, yapılan yazışmalarda “siyasi ayağın” izlerinin de bulunduğu saptanmıştı. Yapılan çözümlerin dosya halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a iletildiği kaydedilirken, siyasi ayakla ilgili inisiyatifin de Erdoğan’da olduğu vurgulanmıştı.

Halk oylaması sonrasında

AKP’li bir üst düzey yönetici “Siyah ByLockçular”la ilgili olarak yaptığı değerlendirmede: “15 Temmuz’un siyasi ayağını çıkaramazsak halkı ikna edemeyiz. Her yere sızan FETÖ’nün bize sızmadığını söylersek kimse inanmaz. Ama şu anda bazı öncelikler var. Şu 16 Nisan’ı bir atlatalım ondan sonra gereken yapılacaktır. Şu anda parti içinde bir karışıklık ‘Evet’e zarar verir. Sabırlı olmak lazım. Eninde sonunda AKP içinde ciddi bir temizlik yapılacak. Hem Meclis’te, hem örgütlerde.” diyerek referandum sonrası iplerin kopacağını hatırlatmış olmaktaydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Bylock kullanan bana ağlamasın!” uyarısı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ByLock’un FETÖ soruşturmasının en önemli ayağı olduğunu açıklamış ve: “Kimse ByLock’tan yakalanıp da gelip bana ağlamasın!” uyarısı yapmıştı. AKP’li bazı Milletvekilleriyle bir araya geldiği toplantıda FETÖ ile mücadele konusunda kararlılık vurgusu yapan Erdoğan, FETÖ'cülerin kullandığı ByLock programının soruşturmanın en önemli ayağını oluşturduğunu vurgulamıştı. Yürütülen soruşturmalarda 100 bin ByLock kullanıcısının tespit edildiğini kaydeden Erdoğan, "ByLock'tan yakalananlar mağdurum diye gelip bana ağlamasın" ikazı anlamlıydı. Konuşmasında AKP’li bir isimden örnek veren Erdoğan, bu partilinin ByLock çıkan oğlunu reddettiğine dikkat çekerek, "Herkesin böyle olması gerekiyor" diye uyarmıştı.[2]

Yeniçağ yazarı Yavuz Selim Demirağ 25 Şubat 2017 tarihli köşesinde Milli Savunma Bakanı Fikri Işık'ın kızının telefonunda ByLock çıktığı iddiasını yazmıştı. Milli Savunma Bakanlığı ise yaptığı açıklamayla bu iddiaları yalanlamıştı. Yeniçağ gazetesinde kaleme aldığı yazıda Demirağ şunları aktarmıştı: “Buradan Millî Savunma Bakanı Fikri Işık'a seslenmek istiyorum. Bir dönem sıkı sıkı sahiplendiğiniz eski Gebze Belediye Başkan Yardımcısı Orhan Sipahioğlu, Deniz Kuvvetleri imamı olarak tutuklu. Kocaeli’nde Fikri Işık'ın "kripto FETÖ'cü" iddiaları gırla gidiyor. Dahası Sayın Işık, kızınızın telefonunda ByLock olduğu yönünde MİT raporundan bahsediliyor. Anladık hükümetiniz FETÖ'nün siyasal yapılanmasının açığa çıkmasını istemiyor. Ancak Kuvvet Komutanları size bağlı. Personelin sorumlusu siz olduğunuza göre "Önce vatani görevini yapan er ve erbaşlar serbest bırakılacak" sözünüzü hatırlatmak istiyorum. Daha sonra da şahsınıza ve ailenize dair iddialarla ilgili açıklama beklediğimi belirteyim.”

Acaba Melih Gökçek canlı yayında, FETÖ'nün, Bülent Arınç'ı başbakan yapacağı iddiasını niye gündeme taşımıştı?

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, TGRT Haber'de 'Neler Oluyor' programına konuk olmuş ve FETÖ'nün, Bülent Arınç'ı Başbakan yapacağı iddiasını tekrarlamıştı. İhlas Haber Ajansı ve TGRT Haber Ankara Temsilcisi Batuhan Yaşar’ın sorularını cevaplayan Gökçek, Gezi eylemleri sırasında dönemin Başbakanı Recep T. Erdoğan’ın yurtdışında olduğu dönemde Bülent Arınç’ın vekalet ettiğini hatırlatarak: “Gezi olayları sırasında Sayın Cumhurbaşkanımız yurt dışındaydı. Bülent Arınç kendisine vekalet ediyor. Bülent Arınç bunları Taksim Platformu adı altında çağırdı. Darbe başarılı olsa kendisini Başbakan yapacaklardı!” Hatırlayınız, Bülent Arınç ise, 2015'teki Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek için şu ifadeleri kullanmıştı:

"Ankara’yı parsel parsel satmıştır. Yurt yerleri vermiştir, zengin işadamlarına okullar yaptırmıştır. İmar planlarında değişiklikler yaptırmıştır. Kanunen vermiş olduğu yerlerin hepsini iptal etme kaygısındadır. Mahkemelerle boğuşmaktadır. Biz hiçbir zaman Ankara’yı veya devletin imkânlarını bu yapı için onların eline, kucağına bırakmadık. Seçimlerden sonra açıklayacağım." Bu tartışma sonrasında Arınç’ın itiraf ve iddiaları üzerine ilgili kişi ve kurumlar hakkında dava açılması istemiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuş, ancak İçişleri Bakanlığından hakkında soruşturma izni çıkmamıştı.

Davutoğlu’nun vasiyetname yazması

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Meclis 15 Temmuz'u Araştırma Komisyonu’na gönderdiği yazılı cevap "Tarihe Kayıtlar" ismiyle kitaplaştırılmıştı. Söz konusu metnin can alıcı noktaları zaten gazete sayfalarına taşınmıştı. 150 sayfalık kitabın bir kısmını "öneriler"e ayıran Davutoğlu, siyasal sistemin inşası için gerekli olanları şöyle sıralamıştı: -Bireysel alanda hürriyet. -Sivil toplum ve ekonomide aleniyet (şeffaflık). -Eğitim alanında keyfiyet. -Hukuk alanında adalet. -Devlette daimiyet. -Yönetimde meşruiyet. -Bürokraside ehliyet. -Toplumsal alanda aidiyet... Buradan hareketle anlaşılıyor ki; danışmanlıktan büyükelçiliğe, bakanlıktan başbakanlığa kadar devletin üst kademelerinde bulunan Davutoğlu'na “nasihatname” yazmak yakışırdı. Çünkü iktidar olduğunda icraat yapamayanlar böyle edebiyatla uğraşırdı. Bazı AKP’li yandaş ve yorumcu takımı, Sn. Erdoğan’ı aklamak üzere: “Ortadoğu’da bir bataklığa saplandık… Bunun müsebbibi Ahmet Davutoğludur... Türkiye’yi bataklığın içine iten odur...” yorumları yapmaya başlamıştı. Elbette bunda doğruluk payı vardı. Irak-Suriye politikasının mimarı o sayılırdı. Dışişleri Bakanı’yken, hatta Başbakan’ın dış politika baş danışmanıyken sürekli Ortadoğu’ya ayar çekmekle uğraşırdı. “Osmanlı bakiyesine sahip çıkmak... Osmanlı hinterlandını yeniden canlandırmak…” gibi sloganlara sığınırdı. Ama yaptığı her tespit, attığı her adım Türkiye’yi biraz daha batağa sapladı ve şimdi Türkiye kuşatılmış durumdaydı. Yahu iyi de o süreçte Sn. Erdoğan hangi derin uykularda ve hangi serin hülyalardaydı. Yoksa yine mi aldatılmıştı?

Erbil merkezli Rudaw haber sitesi, Rus askerlerin, Suriye'nin kuzeybatısında yer alan Afrin'e ulaştığını gösterdiğini iddia ettiği görüntüleri yayınlamıştı.

Reuters, YPG ile vardığı bir anlaşma doğrultusunda Rusya'nın Afrin'de bir üs kuracağını açıklamıştı. Fakat Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye'de yeni bir üs kurmayı planlamadıklarını, Afrin yakınlarında Kürt güçleri ile Türkiye kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) karşı karşıya geldiği bölgede, Rusya'nın Suriye'deki ateşkesi izleme merkezi açacaklarını duyurmuşlardı. Sptunik'in Rudaw'a dayandırarak, yayınladığı videoda, Rusya'nın Suriye'deki ateşkesi izleme merkezinden askerlerin Rus bayraklar ile askeri araçlarla Afrin'e ulaştığı görülüyordu.

ABD ise Irak’ta Camiyi, Suriye’de bir okulu bombalayıp 80’den fazla masum sivil halkı ve çocukları katletmekten sakınmamıştı. Şimdi AKP iktidarının aynı Amerika ile ille de Rakka macerasına katılma hevesini hayra yormak imkânsızdı.

Abdurrahman Dilipak’ın itirafları: Bir kısım AKP kurucuları ve kurmayları seks ve kumar partileri için uçak kiralayıp Asya’ya ve Rusya’ya gidiyorlardı!

“Sosyalistler şimdiden 1 Mayıs’a hazırlanıyor. Eğer onlar referandum sonuçlarından moral bularak çıkarlarsa, çok beklemenize gerek yok Nisan sonunda başlayacaklardır… Aslında referandum öncesi için de birtakım planları da yok değil, ama tuzaklarını Allah boşa çıkarıyor... Yoksa hem FETÖ, hem PKK ve hem de PYD köşeye sıkıştı. PKK Kandil’den, PYD Membiç’ten çıkamıyor. Gülen ABD’den deport edilme korkusu ile uykusuz geceler geçiriyor. Trump FETÖ hakkındaki kararı için 16 Nisan’ı bekliyor. Trump şunun da farkına vardı, Gülen’i destekleyenler kendine de karşılar... Trump da Erdoğan’dan daha güvende değil... Evet, bu referandumda oylanan 15 Temmuz’la birlikte FETÖ’nün geleceğidir... 16 Nisan bu anlamda sadece Türkiye’nin iç politikası ile ilgili değil, Irak’la, Suriye ile ilgili bir konu... Rusya ile ilişkiler, AB ile ilişkiler, hatta NATO’nun Türkiye’deki üsleri, BOP ile ilgili, onların geleceği ile ilgili bir konudur. Erdoğan’ı düşürürler, ANAP’ı dağıttıkları gibi AKP’yi de dağıtırlarsa görünen köyün hikayesini anlatacak olursak, olacak olan budur!... Sahi, bir kısım AKP kurucuları, o anlı-şanlı eski bakanlar, yıllarca yüksek görevlerde bulunan zevat ve işadamları şimdi nerelerdeler... Ne iş yaparlar, ne düşünürler. Bunları tanıyın, not edin. İş zamanı ortadan kaybolanların, yarın iktidar nimetlerini paylaşmak için sıraya girmelerine fırsat vermeyin... (Ey AKP’liler) Rusya’ya, Asya’ya sex ve kumar için özel uçak kiralayıp giden işadamlarının partinizi, vakıf ve derneklerinizi ele geçirmelerine fırsat vermeyin. Bunların siyasilerle menfaat şebekeleri kurmalarına izin vermeyin... Bu uzun soluklu bir hassasiyet gerektiren bir iştir. 3 günde olacak iş değil. Şeytan boş durmayacak, hatta uşakları ile birlikte fazla mesai yapacaktır...”[3]

Şimdi bu dalaverici dindar ve bilgiç riyakâr Dilipak’a sormak lazımdı:

“Asya’ya ve Rusya’ya kumar ve sex partileri için özel uçak kiralayıp giden AKP kurucuları ve kurmayları arasında” kimler vardı? Böylesi bayağı ve aşağı tiplerin kurduğu bir partiye neden yıllarca destek çıkmıştı? Hem bu uyarıları, o melanet ve rezaletlerin yapıldığı süreçte ve isim verip açık bir şekilde değil de, niçin şimdi yapmaktaydı?

Lütfen hatırlayınız:

1 Mart’ta: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, kurusıkı açıklamalarına devam edip, PYD Menbiç’ten çekilmezse vuracağımızı hatırlatmıştı.

Hemen ardından 3 Mart’ta: Rus askeri birlikleri Menbiç’e girip konuşlanmıştı, PYD Menbiç’in yönetimini Şam rejimine bırakacaktı. Açıklamayı Rusya Genelkurmay Harekât Daire Başkanı Org. Sergei Rudsky yapmıştı. Rejim güçleri de Menbiç’e gitmeye başlamıştı.

3 gün sonra 6 Mart’ta: Pentagon Sözcüsü Jeff Davis Amerikan askerlerinin Menbiç’te konuşlandığını açıklamıştı. Amaçlarının IŞİD dışındaki tarafların çatışmasını önlemek ve IŞİD’in Menbiç’ten çıkarıldığını göstermek olduğunu vurgulamıştı. Bütün bu ani askeri gelişmelerin Menbiç’te PYD’ye karşı Türkiye’nin operasyon yapmasını hayli zorlaştırdığı açıktı. Zaten bunların sonrasında “Menbiç’te PYD’yi vururuz” şeklinde açıklamalar artık duyulmamıştı.

Açıkça Türkiye’ye karşı bu askeri nitelikli olaylar üzerine siyasi gelişmeler de onur kırıcıydı:

9 Mart’ta: Amerikan askerlerinin ardından Rus askerleri de kollarındaki PYD/YPG armalarıyla poz vermeye başlamıştı.

10 Mart’ta: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Moskova’da yaptığı görüşmenin ardından Putin’in PYD’ye sıcak bakmadığını söyleyip halkın gazını almaya çalışmıştı.

17 Mart’ta: PYD yanlısı Kürtler Afrin, Cezire ve Kobani’de ‘federal sistem’i onaylamışlardı. Rusya 1 Şubat’ta açıkladığı Suriye anayasasında ‘Kürtlere kültürel özerklik’ tanımı yapmış, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Riyabkov da 29 Şubat’taki konuşmasında “Suriye federasyon olabilir” açıklamasını yapmıştı.

20 Mart’ta ise; Reuters, PYD yönetimindeki Afrin’de Rusya’nın üs kuracağını açıklamış, Rusya ise üs değil, Ateşkes İzleme Merkezi kuracağını hatırlatmıştı. Fakat Rusya’nın Afrin’e zırhlı araçlarla kuvvetli bir askeri birlik konuşlandırdığı TV’lerde yayımlanmış, Rusların ‘bölgede askeri eğitim’ vereceği de açıklanmıştı.[4]

Yani AKP iktidarı ve dindar kahramanları, kof kabadayılık palavralarıyla halkımızı oyalarken, Türkiye Suriye cephesinden tam anlamıyla kuşatılmaktaydı.

Olumsuz bir olaydan yararlanmak için “Ters manyel” diye argo bir tabir kullanılırdı. Yani söylenen bir söz veya bir eylem ilk bakışta aleyhinize sanılır, ama işin aslına bakarsanız aleyhinize görünen bu durum sizin için yararlıdır ve bir istismar fırsatıdır. Referandum öncesi güya Başkanlığa ve Erdoğan’a karşı çıkan Avrupa ülkelerinin yaptığını da böyle okumak lazımdır… Sanki Türkiye aleyhine gibi davranıyorlardı. Sanki Türkiye'den çekiniyorlarmış gibi yapıyorlardı. Sanki referandumda hayır çıkması için çalışıyorlardı. Sanki Erdoğan'ın bir an önce yerinden edilmesini istiyor gibi konuşuyorlardı… Oysa bunların hepsi “ters manyel” politikalarıydı. Çünkü Amerika da, Rusya da, Avrupa ülkeleri de büyük bir iştahla 16 Nisan'da yapılacak referandumda evet çıkmasını ve Erdoğan'ın tek adam olarak ülkenin başına oturmasını istiyorlardı… Çünkü zaten kendilerinin taşıdığı iktidara geldiği günden beri Erdoğan'la çok iyi anlaşmışlardı. Erdoğan buralardan gelen hiçbir talebe karşı çıkmamıştı. Amerika ve Batının çıkarlarını zedeleyecek en küçük bir adım bile atmamıştı. Nasıl cemaat için “ne istediler de vermedik!” dediyse, Amerika, Avrupa ve Rusya için de aynısını yapmıştı. Olaya sadece söylemlere göre bakarsanız Erdoğan sanki Amerika ve Avrupa ile kavga ediyor sanılırdı. Sanki Amerika ve Avrupa'nın çıkarlarına karşı çıkıyor ve zarar veriyor havası vardı. Oysa bunun tam tersi yaşanmaktaydı. Her şey Amerika ve Avrupa'nın istediği doğrultuda akmaktaydı ve Rusya da buna katılmıştı.”[5] yorumlarına katılmamak imkânsızdı.

Mayasızlık, ayarsızlığa yol açmaktaydı!

ANAYASA referandumu hazırlıkları ve AB ülkelerinin ‘hayır’ cephesinde yer alıyor numaraları sebebiyle ilişkiler iyice çığırından çıkmıştı. “AB’de faşizmin hortladığı, gerçek yüzlerinin ortaya çıktığı, Türkiye’ye karşı düşmanca ve ikiyüzlü tavır takınıldığı gibi değerlendirmeler bir gerçeği ifade etmekle birlikte, Başbakan Yıldırım’ın, halâ “Ya seçimlerden önce ya da seçimlerden sonra Avrupa Birliği bir tercih yapmak durumunda ve Türkiye ile ilişkileri yeni baştan gözden geçirecek, bunun başka yolu yok” demesi kafaları karıştırmıştı. Ya hu, 50 yılı aşkın bir süreden beri Türkiye kapıda bekletilirken daha 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığa kavuşan ülkeler üyeliğe alınıyorsa bu AB’nin Türkiye konusunda tercihini yaptığı anlamını taşımaz mıydı? Türkiye bunca zamandır bekletilip ‘evet’ ya da ‘hayır’ denilmezken üyeliğe alınan ülkelerin ortak özelliğinin Hıristiyan oluşu dikkate alınırsa bu durum AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğunu ispatlamaz mıydı? Ve yine Suriye’den ülkemize yönelik başlayan göç dalgasının ardından ülkemizdeki mültecilerin sayısı 3 milyonu aşınca bir bölümü AB ülkelerine gidebilmek için her türlü tehlikeyi göze alarak yollara düşüp, AB ülkelerinin kapısına dayanınca paniğe kapılan AB ülkeleri alelacele Türkiye ile bir anlaşma yapmıştı. Anlaşmanın ardından Türkiye kendine düşen kısmını uygulamaya koyarken AB ülkelerinin henüz bu konuda bir adım atmamış olmaları da onların tercihinin ne olduğunu göstermeye yeterli sayılmaz mıydı? Oysa asıl gereken husus Avrupa Birliği’nin tercihini yapmasını istemek değil, bizim tercihimizi kesin olarak ortaya koymamızdır. Yani Rahmetli Erbakan’ın İslam Birliği projesine sahip çıkmaktır.

“Avrupa’ya karşı, Amerika’ya sığınalım” mantığı!

Rotterdam'da Hollanda Devleti'nin yaptığı utanç verici uygulamaları hep birlikte canlı yayında izleyip kahırlanmıştık. Köpekler, atlar, coplar, polisler, silahlar kullanılmıştı. Ellerinde Türk Bayraklarıyla Konsolosluk binasının önüne gelen masum insanlara şiddet uygulanmıştı. Olaylara baktığınızda ne bakanların gitmesinde ne alınmamasında ne de konsolosluk binasına girilmemesinde anlaşılır bir şey vardı! Çünkü Hollanda açıkça terbiyesizlik yapmıştı, vahşi yüzünü ortaya çıkarmıştı ve haddini aşmıştı.

Aslında bu olay, yaşanılanlardan çok daha büyük boyutlardaydı. Buzul dağının görünen kısmı bunlardı. Ama derinlerde bambaşka fotoğraf vardı… Açalım biraz... Türkiye'de yıllardır garip şekilde Amerikan karşıtlığı vardı. Amerika büyük bir devlettir ve Türkiye'de de operasyon yapmaktaydı. Doğru. Ama topraklarımızda at koşturan sadece Amerika sanılmamalıydı. İngiltere, Almanya ve Fransa en az onlar kadar etkili konumdaydı. Anadolu, Avrupalı güçlerin geçiş üssü ve karargâhıydı. Böyle oldu. 1850'lerden beri bu adamlarla uğraşıyoruz. Osmanlı'yı gelip yıkanlar, cetvelle sınır çizenler bunlardı. Osmanlı'yı bitirenler Ortadoğu'da birlik ve dirlik bırakmamıştı. Enerjinin, petrolün anavatanı olan Ortadoğu sessiz olmalı, öne çıkmamalı ve itaate zorlanmalıydı. Onlara göre Türklerden en fazla işçi çıkardı! Öyle bakıyorlardı, aşağılıyorlardı! Ama açıkça söylemiyorlardı. Dinsiz de olsan eğer adın Ahmet ise acı çektiriyorlardı. Avrupa’da Türk denilen kişi Müslümandı! Bosna'da gördük en son HİLAL ile HAÇ'ın savaşını... İşte Rotterdam'da yaşanan bunlardı. Dahası da olacaktı! Çünkü küresel bir savaşın tam ortasındaydık! Olaylar giderek daha da büyüyecek, alevlenecek ve Türkiye’yi kuşatacaktı!?” diyen yalaka yazar Ergün Diler, “Tek ve gerçek çare, şimdilik Avrupa’ya karşı, Amerika’ya sığınmaktır!” şeklindeki marazlı mantığını topluma şırınga etmeye çalışmaktaydı!

Dilipak’ın övünç itirafı: CIA Gülen'in yanına beni de katmaya çalıştı, Graham Fuller’le görüşme yaptım!

Yalova Halk Eğitim Merkezi'nde düzenlenen '15 Temmuz'dan Referanduma Yeni Türkiye' isimli konferansa katılan gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak, konuşmasının büyük bölümünü FETÖ ve Fetullah Gülen'e ayırmıştı. FETÖ'nün bir CIA projesi olduğunu anlatan Dilipak, Gülen'in yanında kendisinin de çalışma yapmasının istenildiğini açıklamıştı. "FETÖ'nün CIA ile bugünkü projesini başlattığı tarih 1991'dir ve doğrudan CIA'nın projesi olarak başlamıştır. Fetullah Gülen'in yanına iki kişi daha istiyorlardı. İstedikleri kişilerden birisi de ben olmaktaydım. Benim bu işin siyasi ayağını örgütlememi istiyorlardı. Ben CIA ile de görüştüm... 350 milyar doları FETÖ ile paylaşacaktık-kırışacaktık… Yani buna hayır demek gerçekten cesaret ister ve çok tehlikelidir. Çünkü bu bir projeydi ve bu uğurda savaşlar ve terör olarak çok insan öldürüldü" diyen Dilipak; “O zaman da bunları açıkladım ama kimse inanmadı” sözleriyle yalan söyleyip bu gizli ve kirli ilişkilerine kahramanlık kılıfı sarmaya çalışmıştı.

Eski CIA direktörü Graham Fuller'le görüştüğünü de anlatan Dilipak, kendisine yapılan teklifi nasıl reddettiğini de şöyle açıklamıştı: “Size hayır demek cesaret ister ve tehlikelidir. Ama ben size bu teklifiniz üzerine korkarak ya da bu güce tamah ederek evet dersem bana inanmayın. Çünkü aklım başıma geldiği zaman size ihanet ederim. Ben Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorum. Sizden korkuyorum ama Allah’tan daha çok korkuyorum. Siz bana çok şey verebilirsiniz ama Allah’ın verdiğini veremezsiniz” dedim ve ayrıldık.[6]

Şimdi; “Kahramanlık satarken kepazeliğini deşifre eden” bu adama sormak lazımdı:

1- CIA ve Siyonist odaklar daha önce hiçbir irtibatınız ve ittifakınız olmadığı halde, sizi defalarca tarayıp tartmadan ve ayarınızı tanımadan böyle bir teklifle sizi tavlamaya kalkmış olamazdı. Bu kahramanlık palavralarınız, sizin o dönemde de, halâ bu süreçte de, bu karanlık odakların kiralık elemanı olduğunuzun dolaylı itirafıydı…

2- Sizin güya reddettiğiniz bu dış projenin “Siyasi Ayağını” şimdi her hıyanetine keramet uydurduğunuz AKP’li arkadaşlarınız üzerine almıştı. Daha önceki itiraflarınızla: a) İsrail’le uyumlu çalışmak, b) Ilımlı İslam’ı uygulamak ve, c) Erbakan’ı devre dışı bırakmak karşılığı bir dış proje olarak AKP iktidara taşınmıştı ve siz karşı çıkmak yerine, bunlara destek sağlamıştınız. Bu da o hıyanete bile bile ortak olmak anlamı taşımaz mıydı?

3- CIA ve Siyonist odaklar, “hiçbir zaman akıllarını başlarına almayacaklarına ve vicdanlarını devreye sokmayacaklarına” kesin kanaat getirdikleri için mi AKP’yi kuran siyasi kadrolara yol açmışlardı?

 


[1] Süleyman Özışık / 21 Mart 2017

[2] 03 Aralık 2016 / Haber10 - Kaynak: Takvim

[3] Yeni Akit 23 Mart 2017 referandumda sona doğru

[4] Bak: Hürriyet 21 Mart 2017 Taha Akyol

[5] Can Ataklı, Sözcü, Analiz

[6]Video: http://islamianaliz.com / 29 03 2017


Bu yazarin diger makaleleri

ERBAKAN VE MİLLİ ÇÖZÜM
05 ARALIK 2009 – Saat: 17: 00 / Balgat –...
Devami
TÜRKİYE’NİN SURİYE MÜDAHALESİ VE AHİR ZAMAN
BOP (22 İslam ülkesini parçalayıp etkisiz kılma ve Büyük İsrail’e...
Devami
ONURLU VE ŞUURLU AYDINLARIMIZIN TARİHİ TEPKİSİ
  Prof. Dr. Erol MANİSALI, Prof. Dr. Şükrü Sina GÜREL,...
Devami
NASIL UYUTULUYORUZ?
Komşularımızla sıfır sorun politikası gibi yaldızlı bir safsata ile toplumu...
Devami
“VAHDET” GAZETESİ VE HİKMET TERAZİSİ
“Vahdet” çok önemli ve gerekli bir kavram olmak yanında, aynı...
Devami
MASONLAR, MÜNAFIK VE KİRALIKTIR ATATÜRK İSE İNANÇLI VE BAĞIMSIZ BİR İNSANDIR
"Bir Gaza Ettik ki, Hoşnut Eyledik Peygamberi" Diyen Atatürk Samimi Bir...
Devami

Makale Paylaşım Sayısı: 294

Yorum ekle

Yazdığınız her yorumla birlikte IP adresinizin kayıt edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti hukuk kurallarına aykırı, iftira ve genel ahlaka aykırı tarzda yorumlarınızdan hukuken ve vicdanen sorumlu tutulacağınızı tekrar hatırlatırız...


Güvenlik kodu
Yenile

YABANCI DİLDE KİTAPLARIMIZ

SON YORUMLAR