YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
6980c802f3a09
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 2 9 5
Bugün : 31920
Dün : 57744
Bu ay : 89664
Geçen ay : 1625042
Toplam : 48792977
IP'niz : 216.73.216.146

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 

ATATÜRK'Ü sağ ya da sol ekonomik ideolojilere kapılmış, ya da onları benimsemiş bir lider olarak göstermek ona karşı yapılmış bir haksızlıktır. ATATÜRK; kendi ekonomik düşüncesini Milli kültüründen, çağının ve şartların gereklerinden oluşturmuş ve onu, başarı ile uygulamış bir liderdir.

ATATÜRK'ün ekonomisini daha iyi anlayabilmek için, Tanzimatla çözülen, İttihatçı masonlar elinde çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun Cumhuriyet Türkiyesi'ne devrettiği iktisadi yapıyı kısaca gözden geçirmek gerekir.  

 

Liberal kapitalizmin (siyonizmin) Osmanlı sanayisini engelleme ve çökertme çabaları:

16'ncı yüzyılda sanayinin pek çok dalında Avrupa'dan ileri olan Osmanlı Devleti, 17'nci asırdan itibaren Batı'da ortaya çıkan gelişmeleri takip edemeyerek, Avrupa'nın gerisinde kalmaya başlamıştı. Sultan Abdulhamid'in çok yönlü kalkınma girişimleri de, masonik cunta tarafından akamete uğratılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu'nu kalkındırmak ve Batılılaştırmak için, Avrupa'yı körü körüne taklit etmekle yetinen Tanzimat, yalnızca başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda doğurduğu taklit ortamında, batı kapitalizminin Osmanlı İmparatorluğu'na sızması ve yerleşmesine de imkan tanımıştı.

Tanzimat Fermanı ile ilk planda; Türkiye'deki Hıristiyan azınlıklara ayrıcalıklar tanınarak, Batı kapitalizmine "öncü karakollar" oluşturulmuş, kapitalizmin yayılmasına imkan verecek serbest ticaret anlaşmaları imzalanmış, çok ağır şartlarda olağanüstü borçlar altına girilmiş ve Batı'nın düşünce yapısına yatkın, onlar gibi, tüketmekten hoşlanan insanları yetiştirecek çok sayıda yabancı eğitim kurumunun yurt sathına yayılmasına izin verilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı Devleti'ni yarı sömürge haline getiren bu gelişmelere kısaca göz atalım:

 Serbest Ticaret Devri:

19'ncu yüzyılın başlarında, Avrupa kapitalizmi, işçi kesiminin düşük ücretler sebebiyle daralan talebinden arta kalan mamullerin satışını sağlamak üzere, yoğun bir pazar arayışı içine girmişti. Bu gaye ile, cazip pazar görünümü arzeden Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasında imzalanan ve üç yıl sonra bütün Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişletilen "1838 Serbest Ticaret Anlaşması" Osmanlı İmparatorluğu aleyhine çok ağır hükümler taşıyordu.

(a) Mevcut kapitülasyonların ve 1838 Ticaret Sözleşmesi ile sağlanan hak ve imtiyazların sonsuza kadar süreceği kabul ediliyor, ilerde herhangi bir ülke veya tebası lehine verilen imtiyazın, aynen İngiltere'ye de sağlanacağı belirtiliyordu.

(b) Devletin bütün tekelleri kaldırılıyor, ticareti sınırlayıcı izin, kontrol vb. gibi işlemlerden vazgeçiliyordu.

(c) Yabancı tüccarlar, Türkiye'de gösterecekleri ticari faaliyetlerde Türk tüccarlar ile eşit duruma getiriliyordu.

(d) Dışardan her türlü malın ithali % 3 vergi ödenmesi şartı ile serbest bırakılıyordu. Bu oranın üzerine % 2'lik ek vergi ödendikten sonra, söz konusu malın Osmanlı topraklarında serbestçe dolaşımı sağlanmış oluyordu.

Konuyla ilgili yapılan yorumlarda; "1838 Anlaşması Osmanlı Sanayii için, Edirne anlaşmasından çok daha zararlı olmuştur. Şimdi, bir Belçikalı tüccar, Türkiye'de sattığı mallar üzerinden % 5 vergi öderken, bir Türk tüccarı ihracat, hatta bir Osmanlı eyaletinden ötekine mal taşımak için bile % 12 vergi ödeyecektir." deniliyordu.

Batı'nın lüks tüketim hevesinin aşılandığı ülkemizde, yabancı mallar çekici olmuş ve maddi servetimiz böylece Avrupa'ya akıp gitmiştir. 

Borçlandırma Tuzağı:

DUYUN-U UMUMİYE (1881)

1854 yılında, Kırım savaşının da etkisiyle ve savaş harcamalarını karşılamak amacıyla başlayan borçlanma neticesinde, Osmanlı hükümetinin 1877 yılındaki dış borç toplamı 252.801.885 İngiliz Lirası'na ulaşmıştır. Bunun sadece 100.000.000 İngiliz Lirası civarındaki bölümü, Osmanlı hükümetinin eline geçebilmiştir. Osmanlı Devleti'nin 1877 yılında söz konusu borçları ödeyemeyeceğini açıklaması üzerine 1881 yılında Batılı ülkeler tarafından, alacaklarını tahsil etmek üzere Osmanlı başkentinde Düyun-u Umumiye (Dış Borçlar Yönetimi) kurulmuştur. O tarihlerde, Osmanlı Maliye nezaretinde çalışan memurların toplam sayısı 5.500 iken, 8.000'den fazla memur çalıştıran bu kuruluş, adeta devlet içinde devlet olmuş, Türkiye'nin iktisadi ve siyasi hayatında derin yaralar açmıştır.

 Müslüman Olmayan Azınlıklara Tanınan İmtiyazlar

Askerlik hizmetinden muaf olmanın sağladığı avantajla ekonomik etkinliklerde başarı gösteren ve Avrupa dillerini öğrenerek, yabancı elçiliklerle kolayca işbirliğine giren azınlıklar; elçilik mensubu görünerek, hem yabancı tüccarlar gibi kapitülasyon ayrıcalığından yararlanmış, hem de yerli tüccarların sahip oldukları avantajları kullanmışlardır.

Yabancı Okullar ve Yurtdışına Gönderilen Öğrenciler:

Japonya'da, yurtdışına öğrenci gönderilirken, öğrencilerin gönderileceği ülke, elemana ihtiyaç duyulan saha ve yollanılacak öğrencilerin seçiminde çok titiz davranılmış ve bu çabalar oldukça planlı bir biçimde yürütülmüştür.

Japon öğrencilerin uzmanlaşmak üzere yollandıkları alanlara bakıldığında, hemen hemen tümünün; sanayi, teknoloji ve fen bilimleri dalları olduğu görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nda ise durum bu açıdan çok farklıdır. Tanzimatçılar ve İttihatçılarca Avrupa'ya yollanan öğrencilerin hemen hemen tümü, Paris, Londra ve Viyana'da, gazetecilik, edebiyat, resim ya da müzik gibi alanlarda çalışma yapmışlar, sadece çok az bir kısmı askeri teknoloji konusunda eğitim almışlardır.

Bu durum "batılılaşmayı": batılı gibi giyinmek, yaşamak, düşünmek olarak alan taklitçi bir aydın tipinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

 Çöküş döneminde Osmanlı sanayiinin durumu

Buraya kadar özetle ifade etmeye çalıştığımız sebepler yüzünden, 1900'lere gelindiğinde Osmanlı Devleti cılız bir sanayi yapısına sahiptir.

– Orduya serpuş olarak fesin getirilmesi üzerine, fes ihtiyacını karşılamak amacıyla, ilk tekstil fabrikası olan Feshane Fabrikası 1836'da, Hereke Fabrikası, 1845'te ve özel sektör tarafından da Bakırköy Fabrikası 1850'de kurulmuştu.

– Devletçe ordu ihtiyaçları için Beykoz'da satın alınan bir deri tesisi ıslah edilmek suretiyle fabrika haline sokulmuştu.

– Bu arada silah ihtiyaçları için, Tophane, Zeytinburnu silah ve demir fabrikaları ile Haliç Tersanesi kurulmuştur.

– 1908 yılına kadarki dönemde, özel sektörde de bazı faaliyetler görülmektedir. Gerek milli ve gerekse yabancı sermaye ile çeşitli teşebbüslere girişilmiş, Bakırköy tekstil fabrikası, Bursa ve Lübnan'da ipek fabrikaları, Beykoz'da cam ve kağıt, Beykoz İncir köyünde porselen ve cam, Beyrut'ta kağıt, Kartal'da konserve fabrikaları açılıyordu.

Bu dönemde, sanayi tesisleri daha ziyade İstanbul ve çevresinde bulunuyordu.

Ülke çapında sanayileşmeyi teşvik amacıyla 1913 yılında çıkarılan "Teşvik-i Sanayi Kanunu" 1. Dünya Savaşı dolayısıyla uygulanamıyordu.  

Nitekim, Kurtuluş Savaşı'nın bitiminde anlaşma yapmak üzere Lozan'da Barış masasına oturulduğunda, yalnızca yeni devreye ait üç dört senelik meseleler sözkonusu edilmiyor, yüzyılların hesapları gündeme getiriliyordu. Bu durum, M. Kemal'in ne kadar derin düşündüğünü, ne kadar ileri görüşlü olduğunu ve yeni bir devlet kurma arzusu taşıdığını ortaya koyuyordu.

 

 

Nihayet uzun görüşmeler neticesinde 24 Temmuz 1923 günü imzalanan ve kapitülasyonların ebediyyen kaldırılmasını kabul eden Lozan Anlaşması ile aynı zamanda 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilecek olan Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri atılmış oluyordu.

Mustafa Kemal bir konuşmasında şunları söylemektedir: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa zamanda yapmağa muvaffak oldu. Bizim takıp ettiğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir."

1936'ya kadar bu konudaki gelişmeleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

ATATÜRK, 1923 ‘den başlayarak alınan ekonomik tedbirlerle, uygulanan ekonomik politika ve projelerle yapılan planlar ve yatırımların  sonuçları ile çok yakından ilgilenmiştir.

Birinci (1933-1937) Beş Yıllık Sanayi Planı'nın % 100 oranında gerçekleşmesini sağlamıştır.

Beşer Yıllık Sanayi Devlet Planlarını Cumhuriyet döneminin en büyük başarılarından biri olarak sayabiliriz. Bu planın amacı milleti ekonomik bakımdan refaha kavuşturmak için devlet elinin uzatılmasıdır.

"Ferdin faaliyetlerini esas tutmakla beraber; mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamurluğa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerle özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar kılmak prensibimizdir."

İktisat Bakanı Celal BAYAR'a ATATÜRK tarafından verilen bir notta şu hususlar yer almaktadır:

"Türkiye'nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, 19. asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir.

Bu; Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir. devletçiliğin bizce manası şudur: fertlerin hususi faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almasıdır."

Bu ilke DEVLETÇİLİK İLKESİ adı ile 5 Şubat 1937 tarihinde 3115 sayılı kanunla anayasaya girmiştir.

ATATÜRK'ün devletin ekonomiye müdahalesi ile birlikte, kişisel hürriyetlerin korunmasına büyük önem verdiği görülmektedir.

"Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız."

"Tüccarlarımızın yüzleri güleceği günler uzak değildir." Sözleri bu gerçeğin ifadesidir.

 

Cumhuriyetin İlk Yılları:

Şimdi; Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllardaki durumumuza dönelim. Görünen manzara aynen şöyleydi:

  • Savaştan çıkan Türk Milleti çok yorgun ve yoksuldu.
  • Vatanın her köşesi, harpten yeterince nasibini almış, yanmış – yıkılmış ve tam anlamıyla bir harabe haline sokulmuştu.
  • Sanayi diye bir şey yoktu.
  • Kalifiye işçi ve ustaların sayısı ise, birkaç yüz kişiyi geçmiyordu.
  • Şekerden kumaşa kadar, günlük ihtiyaçlarımızın hemen tümü dışarıdan satın alınıyordu.
  • Yeraltı zenginliklerimizi işletmek bir yana, neyimiz olduğu dahi bilinmiyordu.
  • Kapitülasyonlar ve dış borçların ağırlığı altında, Düyun-u Umumiye ile yabancı ülkelere tam anlamı ile bağımlı duruma düşürülmüştü.
  • Tarımımız, toprağı yeterince işleyebilecek güçten ve araçlardan yoksundu.
  • Toprağı işleyecek, tarımı ilkellikten kurtaracak insan gücümüzü cephelerde eriyip yok olmuştu. Sadece Çanakkale zaferi 250.000 şehidimize mal olmuştu.
  • Ulaşım zorlukları nedeniyle, yurdumuzun bir köşesinde yetiştirilen ürünleri ihtiyaç bölgelerine zamanında götüremiyordu.
  • Tarım ve sanayi alanında yetişmiş uzmanlarımız olmadığı gibi, bunları yetiştirecek okullar pek az bulunuyordu…
  • Dış ticaretimiz ise; yabancıların ve Türk olmayan azınlıkların elinde idi. Dolayısıyla, ticaret ve sanayimiz gelişmediği gibi; milli bir ekonomi tesisi kurulması da imkansız hale geliyordu.
  • Halkımız çalışma alanlarında devletten destek görmüyordu.

İşte ATATÜRK, hem kapitalist ve hem de sosyalist çözüm yollarını incelemiş, sonunda milletimizin karakter ve yapısına en uygun olan sistemini ortaya koymuştur.

 

ATATÜRK tarafından geliştirilen ekonomik sistem; hürriyetleri koruyarak, ekonomik gelişmede kamunun ilgisini dinamik bir yaklaşım içinde değerlendiren ve diğer sistemlerin aksaklıklarını giderici yönlerle dolu yepyeni bir sistemdir.

"Askerlik ve siyaset alanındaki başarılar ne derece büyük olursa olsunlar, ekonomik başarılarla taçlandırılmadıkça sürekli olamazlar ve kısa zamanda eriyip giderler" Sözleri Ona aittir.

Ülkenin en kısa zamanda modernleştirilmesi amacı güdülerek, "özel teşebbüs ilkelerinin korunması şartıyla" devlete ekonomik alanda faal bir rol düşmektedir.

Ana demiryolları 1920 yılından bu yana, milli hükümetlerce işletilmektedir. Bu hak, 1924 yılında ödenen tazminatla, hukuk açısından da kesinleşmiştir.

Savaş tahribatının giderilmesi, yaraların sarılması 1939 yılına kadar sürmüş ve 3.756 km. olan demiryolu ağı bu tarihte 7.324 km.'ye ulaşmıştır.

1923 yılında bir kilometre karede 24 metre olan demiryolu yoğunluğu 1957'de 51 metreye yükselmiştir.

Cumhuriyetten önce yalnız Karadeniz kıyılarında oturan Türkler, denizcilikle uğraşıyorlardı. Akdeniz kıyılarında ise bu iş, Yunanlılar'a bırakılmıştı. 1936 yılında sona eren bu tekelleşme olayı, filonun gençleştirilmesi ve büyütülmesi, yabancıların elinde bulunan kabotaj hakkının devletleştirilmesiyle tamamlanmıştır.

Ulaştırma alanında elde edilen başarılar, iç pazarın önemli ölçüde büyümesine yol açmıştır. Bu alandaki ilk kararlar, 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde alınmıştır. Yerli hammaddelerin yoğun bir biçimde işlenmesi, özel teşebbüsün devletçe teşvik edilmesi, özel sermayenin yeterli olmadığı alanlarda devletin yatırım yapması, endüstriyi kredilerle desteklemek amacıyla bir devlet bankasının kurulması, bu alanda alınan kararlar içindedir.

Bu türdeki ilk banka olan İş Bankası 1924 yılında ve Pakistan-Hindistan Müslümanlarının Türk Kurtuluş Savaşına destek amacıyla gönderdikleri parayla kurulmuştur. Bu yarı resmi kurum, her şeyden önce özel teşebbüse kredi veriyor ve kazanca ortak oluyordu.

1927'de çıkarılan Sanayi-i Teşvik Kanunu ile teşviğe uygun görülen işletmelere şu kolaylıklar sağlanmıştı: Parasız toprak, vergi ve gerekli ithalatta gümrük muaflığı, nakliyede % 30 indirim, yıllık üretimin % l0'u oranında ikramiye ve bölgesel tekelcilik hakları.

1935'te özellikle maden araştırması yapmak ve enerji elde etmek amacıyla Etibank kurulmuştur. Bu banka da Sümerbank gibi bir devlet kuruluşuydu ve aynı görevleri yükleniyordu.

Ağır endüstrinin kurulmasına da aynı zamanda başlandı. Eldeki imkanların dörtte birinden çoğu kömür, demir ve çelik endüstrilerine yatırıldı.

Türkiye'nin dış politikası ile ekonomik politikası sıkı bir bağlantı içindeydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Lozan Antlaşması'nın geçici kararlarının mecbur kıldığı çok yönlü serbest ticaret ilkesine göre hareket edilmiş, bunun sonucunda dış ticaret bilançosu sürekli olarak açık vermiştir. Bu nedenle 1929 yılında gümrük duvarı kurulmuş ve buna 1931'de kota sistemi eklenmiştir.

Özel sermaye yatırımları kıyı bölgelerini kapsarken, büyük devlet işletmelerinin yoğunluk merkezi iç bölgelerde toplanmıştır. Anadolu'daki bu yatırımlarla, Ankara'nın başkent olması, Doğu Anadolu'ya demiryolu döşenmesi, Anadolu'nun tüm toplumsal alanlardaki gelişmesinin sağlanması yolunda tarihi bir başlangıçtır.

Devletçilik ilkesi milli bağımsızlığı güven altına almış, devleti; faiz ve amortisman yüklerinden kurtarmış, bölgelerarası dengesizlikleri giderebilme imkanları yaratmıştır. Sonuç olarak modernleşme ilkeleri, kendi güçleri ve merkezlerle, merkezlerden uzak bölgeler arasındaki toplumsal gelişmenin dengelenmesiyle, ekonomik ilerlemeye katkıda bulunan bir etken olabilmişlerdir.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde ülkemize kazandırılan tesisler şunlardır:

– Karabük Demir – Çelik Fabrikası

– İzmit SEKA Selüloz ve Kağıt Fabrikası

– Paşabahçe Cam Fabrikası

– Beykoz Deri Fabrikası

– Bursa, Kayseri ve Malatya Merinos Dokuma Fabrikaları

– Gemlik Yapay İpek Fabrikası

– Gıda Fabrikaları

Bunlara ek olarak Maden yataklarımızı, rezervlerini tespit etmek için Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuş ve çalışmalar yoğunlaştırılmıştır. Ve Kayseri Uçak fabrikası bitirilip üretime başlamıştır.

Atatürk'e göre Emek; Yüce değerdir!

Cumhuriyet; başta işçinin olmak üzere üreticinin, girişimcinin, üretim, hizmet, iş ve işyeri yaratmadaki her türlü emeğini, yüce değer olarak kabul edip korunup kollanmaya değer görmektedir..

Atatürk, emeğin örgütlenerek, bu gücün ulusal çıkarların korunmasında, üretimin arttırılıp üretimde ve hizmette hak ettiği payın alınmasında ve bağımsızlığını oluşturup korunmasında kullanmasını, temel ilke olarak kabul etmektedir.

Devlet; kabul edilebilir ve adil paylaşımı sağlamak için tedbirler alır. En az gelir elde eden vasıfsız çalışan ile en çok gelir elde eden karar ve uygulama elemanı arasındaki gelir farkının insaf ölçülerinde olmasını amaç edinmiştir.

Atatürk; emeğe ihanet eden, ulusal çıkarlara, ulusal ekonomiye ve tüketiciye zarar veren örgütlenmelere karşı önlemler geliştirmeyi hedeflemiştir.

Atatürk Ulusal Ekonomiyi şöyle tarif eder:

"Derhal bildirmeliyim ki, ben, ekonomik hayat denince; ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün nafıa işlerini, birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir kül (bütün) sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatayım ki, bir memlekete müstakil (bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde, devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları, birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler; o kadar ki, bu cihazlar birbirlerine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesinin motris kuvveti israf edilmiş olur, andan beklenen tam verim elde edilemez"[1]

Atatürk'e göre ulusal ekonominin Türk Milleti yararına devlet ve millet işbirliği ile uygulanması esastır. Bu esastan kaynaklanan ulusal program, gerçekçi bir ekonomik büyümeyi ve güçlü bir ulusal pazara sahip olmayı öngörür. Bunun anlamı yerli üretimin iç pazarda tüketiciye zarar vermeden korunması, dış pazarda da devletin ve milletin gücünün desteği ile ulusal üretimimizin dünya pazarlarında hak ettiği pazar payını elde etmesinin sağlanmasıdır. Hiçbir toplum ve devlet, üreten Türk sermayesinin mallarını ve emeğinin bedelini gasp edemez, hile ile zarar veremez. Üniter Halkçı Ulus Devlet, bu konularda çok korumacı olmak zorundadır. Devlet dünya pazarlarından pay almak isteyen üreten Türk sermayesine, desteği ile rekabet gücü yaratmak zorundadır.

Ulusal program, üreterek kazanmayı öngörür, paradan para kazanmayı reddeder. Bu program katma değeri ve karlılığı yüksek dış satımı öngörür. Amaç; uluslararası pazarda rekabet edebilen ve stratejik önemi olan mallar üretebilen bir ulusal sanayiyi gerçekleştirmektir.

Bu ulusal ekonomik program borçla değil, kendi gücü ile ayakta durabilen güçlü ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratmayı hedeflemiştir.[2]

Yerel Ekonomi Programı:

Emperyalist güçlerin; Kemalizm'i uygulamaya koyan yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni dağıtarak Sevr şartlarını mutlaka uygulamak için kışkırttığı sabataist cuntalar ve bazı ayaklanmalar nedeniyle, devrimin bazı kurumları ertelenmiştir. Bunlardan en önemlisi, yerel halk yönetim örgütü olan Vilayet Şurası (Toy ya da Halk Meclisi) yerine kabul edilen -il sisteminin bir parçası olan- Belediye ve İl Özel İdaresi'nden oluşan yerel yönetimlerle, yerel ekonomi yaratılmak istenmiştir.[3]

Yerel ekonomilerin kurulmasında ve yeni işlevler oluşturulmasında ana etken; yetki ve görevleri önceden belirlenmiş devletin yol gösterici, yönlendirici ve denetleyici vesayetinde kaynak yaratan ve yarattığı kaynağı kullanabilen güçlü, demokratik halk yönetimlerinin oluşturulması temel hedeftir.[4]

Bu yönetimlerin kendi yerel ekonomilerini yaratmaları teşvik edilerek kamu kaynakları ve halk dinamikleri birleştirilecektir. Bu birleşim yerel ekonomik altyapının gelişmesi ve güçlenmesinin, toplumun girişimcilik kültürünün yaratılmasının ana kaynağı olacaktır.

Yerel yönetimlerin, yerel ekonomilerde daha dinamik ve işbirliğine dayalı ilişkiler yaratması, merkezi yönetimlerin toplum kalkınması harcamalarından hem daha ucuz hem daha çabuk olacaktır.

Büyük orandaki işsiz nüfusun yapısından, özelliklerinden ve dağılımından dolayı, iş ve işyeri yaratma projelerine, öncelikle kentsel alanlardaki imalat sanayi ile düzenlenmesi planlanmıştır.

Kemalizm'de Tarım Politikası

Öncelikle Türk tarımını ve Türk çiftçisini hedef alan toplumsal hayatımızı bölüp parçalamayı amaçla yan her türlü ikili anlaşmalar Lozan Antlaşması ile sona erdirilmiştir.

Mustafa Kemal'in belirttiği tarım politikası, bu konuya açıklık getirmektedir:

"Memlekette topraksız çiftçi bırakılmayacaktır. Bundan daha önemli olan ise bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle, bölünemez bir mahiyette olması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kasavetine ve toprak verim derecesine göre sınırlanmaktadır."

Bu politikanın uygulanabilmesi için önce bütün yurt topraklarının bilimin gereklerine uygun olarak ‘yerel yönetim coğrafyalarına' ayrılması gerekir.

"Milli ekonominin temeli ziraattır" kararında olan Kemalizm, bu kararını şöyle gruplandırmıştır.

"Topraksız çiftçi bırakmamak, İş vasıtalarını arttırmak, Ziraat bölgelerine göre hususi tedbirler almak, Çok, iyi ve ucuz istihsal temin etmek"[1] İkinci aşama, "Çiftçi Aileleri Tarım Arazileri" planlamasının yapılmasıdır. "Memleketi, iklim, su ve toprak verimi bakımından Ziraat bölgelerine ayırmak icap eder."(Ek 3) Üçüncü aşama, ülkedeki bütün tarım arazileri birleştirilerek veya bölünerek modern tarım şartlarına uygun olarak "Tarım İşletme Arazileri" planlamasının yapılmasıdır. Dördüncü aşama, orman ve hazine arazilerinden "Yeni Çiftçi Aileleri Tarım Arazileri" ve "Tarım İşletme Arazileri" üretilerek ihtiyacı olanlara dağıtılmasıdır. Böylece tarım alanında da devrim gerçekleştirilmiş olur.

Çiftçi Ailelerine ait Arazilerin ve Tarım İşletmeleri Arazilerinin miras, satış ve devirlerle bölünüp parçalanmasına izin vermeyen yasal düzenlemelerin yapılması, tarım alanında yapılacak devrimin özünü teşkil edecektir. Vatan toprağı temelde halkın malı olup halkın karnını doyurduğu en önemli doğal kaynaklardır. Boş ve üretim dışında bırakılamaz, ticari mal olarak gelir aracı mülkiyet sayılamaz. Bu da son iki yüzyılda kasıtlı olarak bozulan Müslüman Türk kültürünün bu vatandaki bin yıllık geleneğidir.

 

 

Esnaf ve Küçük Ölçekli İşletmelere Bakışı:

Yerel ekonomilerin en önemli unsurlarından biri de, esnaf ve küçük işletmelerin bilim ve teknolojiye uyumlu olarak harekete geçirilmesidir.

Kemalizm'de ulusal ekonominin amaç sektörlerinden biri de esnaf ve küçük ölçekli sanayiler olacak şekilde projeler üretilerek gönenç (refah) arttırıcı planlamalar ve ekonomik bağımsızlık projelerinin üretilip uygulanması hedeflenir. Bu konuda;

1- Küçük işletmeler, (Bugün KOBİ diyoruz) en temel sosyal organizasyon ve üretim ilişkisinin ifadesi olan üretim araçlarının mülkiyetinin yaygınlaştırılmasında kullanılarak yerel ekonomilerde işçinin iş yerine ortak olması, işyeri yönetimine ve kararlara katılması, katılımcı emek modelinin yaratılması istenmiştir. Böylece makro ekonomilerin üretim sürecinde ve ilişkilerinde temel sorun olan işe ve işyerine yabancılaşma ve yabancılaşmanın doğurduğu sosyal problemler, kendiliğinden son bularak işletmelerin verimliliğini arttırmak hedeflenmiştir.

2- Devletin ve toplumun yeniden yapılandırılmasında, yerel ekonomilerde küçük işletmeler ulusal ekonomik büyüme ve kalkınma aracı olarak değerlendirilmiştir.

3- Yerel ekonominin sanayi kuruluşu olacak olan küçük ve orta ölçekli işletmeler, yaygın iş gücü talebini karşılayan girişimlerdir.

4- Yerel ekonomilerde esnek çalışma sistemi ekonomiye kazandırılarak; parçalı ve serbest çalışma sistemleri topluma ve ekonomiye kazandırılmış, toplumsal barış ve özgür insan yaratılmak istenmiştir.

5- Yerel ekonomilerle ulusal işgücünde, bölgesel yığılmalar ve işgücü dalgalanmaları engellenerek; çalışma barışının oluşumu amaçlanmıştır. İşçi emeğinin pazarda satılan mal olmaktan kurtarılması hedeflenmiştir.

6- Yerel ekonomi sanayileri, makro ekonomik düzeyde bölgeler arası ekonomik dengesizliğin düzenleyici aracı olarak düşünülmüş ve desteklenmiştir.

7- Cumhuriyet; üretimde ve pazarlamada, kooperatif örgütlenmelerini, yerel ekonominin ve üreticilerin itici gücü olarak görmüş ve teşvik etmiştir.

Böylece Atatürk; çatışmasız, huzurlu ve istikrarlı bir toplumun oluşturulmasının: vatandaşına karşı şefkatli, düşmanına karşı güçlü ve tedbirli olan, ancak ulusun tümünü kucaklayan, vatanın ve vatandaşların tüm dinamiklerini seferber edip coşturan; tam bağımsız devlet projesinin ve milli ekonomi modellerinin hayata geçirilmesiyle mümkün olacağına inanmıştır.

Büyük şirketlerin faydası

M. Kemal büyük şirketlere: uluslararası adil ve güvenilir iş bölümü esaslarına dayanan; büyük şirketlerin gelip işyeri açan ve istihdam imkanı hazırlayan ve sosyal dönüşümü hızlandıran araçlar olarak. Bu gerçeğin farkında olan Atatürk; bu girişimleri özgür ortamlarında devletin korumasına alarak yalnız bırakmamış, ulusal ekonominin faydasına teşvik edip arka çıkmış, devletin ve toplumun desteğini arkalarında hissetmelerini sağlamıştır.  Çünkü büyük şirketler, etkin ve rekabetçi uluslararası ekonomi yarışını kazanmak için lazımdır. Bu potansiyel, Kemalizm'in bilim devrimini gerçekleştirmesinde; ağır makine üretilmesinde, ülkede kurulacak hammadde işleyen fabrikaların ve güç santralleri motorlarının imalinde kullanılmıştır. Ağır sanayinin, savunma donanımlarının, gemilerin ve uçakların ve her türlü ihtiyaçların yerli üretiminde , ülke madenlerinin işletilmesinde ve işlenmesinde devlet ve toplum desteğinin sağlanması, Atatürk'ün temel hedefleri arasındadır. Bu projeleri gerçekleştirmek için ülkede yeterli miktarda sermaye birikimi olmadığı için, bir taraftan gerçek kişiler desteklenmiş, bir taraftan da bu fonksiyonu geçici olarak devlet üstlenmiş ve Kamu iktisadi Devlet Teşekkülleri oluşturup, sahip çıkmıştır.

Bu konularda, üreten yerli sermayenin önceliği ve ayrıcalığının olması istenmiştir. Yeni kurulmuş büyük sermaye birikimlerinin, devletin yatırım ve işletmecilik yapmaması gereken özel sektör alanlarında, teknoloji ve bilgi üretip bunları ihraç eden ve makro ekonominin temelini oluşturan en önemli yerli sermaye gücü olmasına özen gösterilmiştir.

Bu değişimlerin gerçekleşmesi için Üniter Halkçı Ulus Devlet, sadece yol gösterici, özendirici ve koruyucu rolündedir. Asla müdahaleci olmamıştır. Devlet zorunlu olmadıkça ekonomik faaliyetlere katılmadan, girişimcinin önünü açmak, kolaylıklar sağlamakla görevlendirilmiştir. Devlet üretici sermayeye ve girişimciye rakip olacak hiçbir alanda yatırım ve işletmecilik yapmamıştır.

Bütün bu tespitler 1939 yılına kadar doğrudur. 1939'dan sonra bu prensiplerden ve genel ilkelerden yavaş yavaş vazgeçildiği görülmektedir.

Atatürk'ün ekonomik ve sosyal hedeflerini ve Milli prensiplerini bilen ve benimseyen kimselerin, Milli Görüşün girişim ve gayretlerini sahiplenmemesi hayret vericidir. Bunlar ya Atatürk'ü anlayıp sindirememiştir veya emperyalist güçlerin güdümündedir.


[1] Mustafa Kemalin hastalığı nedeniyle okuyamadığı, Celal Bayar'ın okuduğu 1 Kasım 1937 tarihli Hükümet Programı (Ek 4)

[2] (Ek-4)

[3] Bkz: Mustafa Kemal'in Halkçılık Programı (Ek 2)

[4] (Ek-2)

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Selman YÜCEL

Selman YÜCEL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...