Dünyadaki Siyonist sermaye hakimiyetine ve bunların güdümündeki ABD ve AB emperyalizmine karşı:
- Erbakan Hoca'nın D-8 hareketi
- Putin Rusya'sının bilinçli tepkisi
- Hugo Chavez önderliğinde Güney Amerika ülkelerinin direnişi
- Hindistan ve Pakistan işbirliği yanında;
- Çin'in, ekonomik ve teknolojik yönden, yeniden diriliş ve derlenişi, tarihin seyrini değiştirecek bir öneme sahiptir.
Çin'le Pakistan ve İran'ın çok yönlü işbirliğine girişmeleri de ciddi cesaretli ve ümit verici gelişmelerdir.
Bu nedenle, Çin'le Türkiye'nin diplomatik, ekonomik ve teknolojik alanda iş birliğini geliştirmesi, problemlerini ikili ilişkilerle çözmesi, "Doğu Türkistan" benzeri sorunların, dış güçlerce kaşınıp kışkırtılmasına fırsat verilmemesi hayati bir önem arz etmektedir.
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Başbuğ:
"Çin ile Türkiye'nin düşmanı aynı" diyerek önemli bir gerçeği dile getirmiştir.
Rusya Devlet Başkanı Putin, Münih Güvenlik Konferansı sırasında çok önemli açıklamalar yapmış ve Amerikan yönetimini hedef almıştı. Bu konuşma Genelkurmayın internet sitesinde yayınlanmıştı. Putin o konuşmasında ABD'nin bir tehdit olduğunu söylemişti.
Aradan çok zaman geçmedi, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ Rusya'nın stratejik ortağı Çin'e gitti.
Çin Savunma Bakanı'yla Görüştü
Orgeneral Başbuğ, 4 Haziran'da Çin Milli Savunma Üniversitesi'ni gezip, Çin Genelkurmay Başkan Yardımcısı Zhang Li ve Çin Savunma Bakanı Orgeneral Cao Gangçuan ile birer görüşme gerçekleştirdi. Pekin'de askeri törenle karşılanan Başbuğ, Bakan Cao ile görüşmesinde, Çin Halk Cumhuriyeti'ni bir dünya gücü olarak gördüklerini belirterek: "gerçekten Çin politik, ekonomik ve askeri alanda dünyanın en güçlü devletlerinden birisidir ve bu gücü gün geçtikçe artmaktadır." dedi.
"Aynı Noktalarda Duruyoruz"
Orgeneral Başbuğ, Çin'in son 20-30 yılda özellikle ekonomik alanda gösterdiği gelişmeleri hem hayranlıkla izlediklerini, hem de bir dost ülke olarak bundan gurur duyduklarını ifade etti. İkili üst düzey ziyaretlerin ilişkilerin gelişmesinde büyük rol oynayacağına inandığını kaydeden Başbuğ, iki ülkenin dünya sorunlarına bakışında büyük bir ortaklık olduğu görüşünü savundu. "Aynı noktalarda durduğumuzu ifade edebilirim. Karşılaştığımız tehdit ve risklerde büyük bir ortaklık var" diyen Başbuğ, Türkiye'nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gelişime açık olan ikili ilişkilerin geliştirilmesi için ellerinden geleni yapma çabası içinde olacaklarını vurguladı.
Çin Savunma Bakanı; "Türkiye, Tek Çin Politikası'nda Israrlı"
Çin Savunma Bakanı Cao Gangçuan da görüşme sırasında Çin ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana geçen 36 yıl içinde ikili ilişkilerin sorunsuz geliştiğini, son yıllarda iki ülke arasında her alanı kapsayan işbirliğinin sürekli derinleştiğini söyledi. Cao, Çin tarafının Türkiye hükümetinin "Tek Çin" politikasında ısrar etmesinden ve Çin'in egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunmasını desteklemesinden takdirle söz ettiğini, Çin ordusunun da ikili işbirliğini güçlendirmeye hazır olduğunu ifade etti.
Ordu'nun Yeni Yönelimi
Türk Ordusu bir süredir Batı'nın çifte standardına karşı sert açıklamalar yapıyor. Son olarak Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, teröre destek veren müttefiklerin de terörist sayılacağını söylemişti. Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun ise Amerika'nın Karadeniz'i istikrarsızlaştırmak istediğini açıklamıştı, işte bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Türkiye Çin ve Rusya ile askeri alanda önemli temaslar gerçekleştiriyor. Bu bağlamda Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ'un Çin ziyareti en üst düzeyde temas oldu. İki ülkenin karadan karaya füzeler konusunda sağlam bir işbirliği var. Ayrıca füze savunma sistemleri için Mart ayında açılan ihaleye Çin FD 2000 sistemiyle katılmayı planlıyor. Ayrıca Rusya Genelkurmay Başkanı Baluyevski'nin de 4 Haziran'da Türkiye'ye gelmesi bekleniyordu, ancak ziyaret Türkiye'deki seçim süreci nedeniyle ertelendi.[1]
Aşağıdaki araştırma yazısı dikkatle okunmaya değerdir:
Çin'e Karşı Diplomatik Kuşatma*[2]
"Çin'in ABD ile 1 Şubat 1979 tarihinde kurduğu diplomatik ilişkiden sonra, bu ülkenin dış politikasının ağırlık noktasını temel olarak ABD işgal etmiştir. Günümüze kadar birçok uluslararası sorunda işbirliği şeklinde gelişen Çin-ABD ilişkileri aslında işbirliğinden çok çatışmacı ve rekabetçi bir anlayışa sahiptir. Dolaysıya, Çin dış politikasında, özellikle ABD başlığında inişli çıkışlı bir sürecin varlığından söz edilebilir. Bir doğu toplumu olarak görülen Çin, yine Batı dünyası tarafından doğu toplumlarının bir hastalığı olarak görülen "ikilem ve çelişkiye düşme sendromuna" en büyük örnek olarak gösterilmiştir. Deng Şaoping'in modernizasyon süreci yönünü Batıya dönen bir Çin ve temelinde tarım toplumunun bütün izlerini taşıyan bir halk ve onların uzantısı olan bir yönetici zenginler zümresinin varlığı, Çin'in yaşadığı temel ikilemlerin ana kaynağı gibidir. Yine de Deng Şaoping'in "ideal toplum" sloganıyla atılıma geçirdiği bu halk, Soğuk Savaş sonrası bütün dengeleri alt üst etmeyi başarabilmiştir.
Kızıl Ejderha uyandı
Yirminci yüzyıl dünya tarihinin en sancılı yıllarından bir tanesi de belki 1989 yılıydı. Berlin Duvarının yıkılması, Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin baş kaldırması ve bir zamanlar düşman olarak görülen demokrasiye karsı duyulan özlem uluslararası sistemin de yeni bir yöne doğru gittiğinin ilk işaretçileriydi. Buradan çıkan tablo, okumasını bilenler için Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nun geleceğini göstermekteydi. Ancak bir beklenti daha eklenmişti; kızıl Çin ne olacaktı? Batı'ya göre, Çin de Berlin Duvarının enkazı altında tarihin tozlu sayfalarına karışıp gidecekti. Fakat öyle olmadı. Duvarın çökmesi, uyuyan ejderhayı çoktan uyandırmıştı.
Dünya sosyalizminin en büyük kalesi, "şeytan imparatorluğu"[3] Sovyetler Birliği yıkılmıştı; ama yerine bu defa sarı benizlilerin ülkesinde "ejderha'nın imparatorluğu"[4] kurulmaktaydı. Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan durum sanıldığının aksine oldukça sancılı başlamıştı. Küresel sistemde yaşanan olağanüstü değişim Çin toplumunda da yansımasını bulmuştu.
Çin'deki tepkiler önce, öğrencilerden geldi. Öğrenciler basın özgürlüğü istiyorlardı ve bu yönde bir kanun çıkarılmasını talep ediyorlardı. Giderek, gösteriler, tüm ülkeye yayıldı. Artık protestolar, öğrencileri de aşarak toplumun her kesiminden destek almaya başladı. Öyle ki Çin Komünist Partisi Politbüro içerisinde bile bu gösterilere sempati duyanlar vardı. Gösteriler Batı dünyasını oldukça memnun etmişti. Madalyonun öteki tarafı ise daha içinden çıkılmaz bir durumu yansıtmaktaydı. Ekonomik olarak açık kapı politikasını benimseyen Deng yönetimi, ekonomideki liberalleşme sürecinin giderek politik liberalleşmeye doğru gittiğini gördü. Bu, açıkça Çin rejiminin geleceği açısından oldukça tehlikeli bir gelişmeydi. Sonuçta, Çin yönetimi, Amerikan ve Tayvan gizli servislerinin bu gösterilerin organize edilmesinde aktif rol oynadığını tespit etmesi üzerine, gösterilerin dış mihraklı olduğuna kanaat getirerek bunları sert bir şekilde bastırdı ve ülkede sıkıyönetim ilan etti. Çin, kısa sürede ülkede düzeni sağladı. Göstericilerin liderleri ise ABD ve Tayvan'a kaçtı.
Bu trajedinin ardından Çin, dünya tarafından izole edildi. ABD'nin önderliğinde Batı dünyası Çin'e bir takım ambargolar koymaya başladı. Bu durum, aslında Soğuk Savaş sonrası Çin'in diplomatik olarak ilk kuşatılmasıydı, Körfez Savaşının yaşanması ve Deng'in çabaları sonucunda Çin tekrar dünyaya açıldı. 1990'lann ikinci yarısından itibaren Çin, etkin olarak bölgesel bir güç olma yolunda hızlı adımlarla yükselmeye başladı. Sovyetler Birliği'nin ortadan kalkması Avrasya coğrafyasında da Çin'in önüne uçsuz bucaksız bir açılım sundu.
Sovyetler Birliği'ni mirasını devralan Rusya Federasyonu yaşadığı ekonomik ve politik kaos nedeniyle yanı başındaki Çin'in bölgesel politikalarını takip etme imkanı bulamadı. Çin'de yavaş yavaş canlanan ekonomi, Çin'in sıcak para ihtiyacı içerisinde bulunan Rusya'dan silah teknolojileri almaya itti. Rusya'nın zayıflığından yararlanarak, Çin elindeki nakit parayla neredeyse bütün silah teknolojilerinin üretim lisanslarını da alarak bunların fabrikalarını Çin topraklarına kurdu.
Çin'in giderek askerî ve ekonomik olarak büyümesi ABD'nin gözünden kaçmamıştı. 1990'ların sonuna doğru yaşanan Asya'daki finansal kriz Çin'i güçlü döviz rezervleri nedeniyle pek fazla etkilememişti. Bu ise, Çin'e doğrudan yabancı yatırımları artırmıştı.
ABD cephesinde ise, Clinton yönetimi, Çin'e önceleri kayıtsız kalmıştı. Bu, ilgisizlik aslında kendisini barış içerisinde Çin'deki rejimin dönüşümünün sağlanması şeklinde bir görüşün ortaya çıkmasında etkili olmuştu. Ancak 1995-1996 yılları arasında yaşanan Tayvan Boğazı krizinde Çin, ilk defa bölgede ABD'ye askerî bir meydan okumada bulunmuştu. Böylelikle, 1979'dan beri, ilk defa Çin'le ABD karşı karşıya gelmiş bulunmaktaydı. Clinton yönetiminde Çin'e bakış derhal değişti. Her ne kadar güçlü olmasa da Clinton yönetimi içerisinde de muhafazakâr şahin kanat bulunmaktaydı ve onlar Çin'le sınırların çizilmesini istiyorlardı. Muhafazakârlar, Çin'deki rejimin barış içerisinde evrimleşmesi söylemini kabul etmiyor, ABD'nin doğrudan müdahalesiyle Çin'de rejimin değiştirilmesi isteniyordu. Clinton yönetimi ise, Çin'den demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisine dayalı değerler sistemi üzerine kurulu yeni bir yönetim anlayışına geçmesini istemekteydi.[5]
Çin'e göre, demokrasi kavramı altında kendisine dayatılan değişimler, Amerikan değerleriydi ve gerçekte ABD'nin Çin'i bir takım dış zorlamalarla felç etmeye çalıştığı düşünülmekteydi. Aslında ABD'nin pek fazla seçeneği yoktu. Asya finansal krizi nedeniyle ABD'nin doğal müttefikleri Japonya ve Güney Kore, kendi iç ekonomik sorunlarıyla ilgileniyordu ve Çin'i dengeleme yönünde herhangi bir eğilimleri yoktu. ABD'nin şahin kanadı talebinde ısrarlıydı; ancak Clinton yönetimi, yine de gelişen Çin ekonomisinde pay sahibi olmayı daha fazla önemsedi. Olaya farklı bir boyutta bakıldığında ise, o dönemin koşulları özellikle uluslararası politikada yaşanan sorunlar ki, bu sorunların büyük bir bölümü Yeni Dünya Düzeni adı altında ortaya konulan değerler sisteminin yaratmış olduğu bölgesel istikrar boşlukları, ABD'nin gündemini meşgul etmekteydi. Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Doğu'da yaşananlar, ABD'nin Asya-Pasifik bölgesine odaklanmasına müsaade etmemişti.
2000 yılıyla birlikte de Dünya siyasetinde de bir takım gelişmeler oldu. Her şeyden önce Rusya'da iktidar el değiştirerek, daha muhafazakâr ve şahin olan Putin ülke yönetimine geldi. Aynı şekilde ABD'de de yönetim el değiştirerek, Cumhuriyetçi George W. Bush Başkan seçildi. Bush'un başkan seçilmesiyle dünya gündemi de bir anda değişti. Başkan Bush'un gündeminde Çin, başı çekmekteydi. Zaten seçim kampanyasında ağırlıklı konu olarak Çin işlenmişti. Seçim öncesi Condoleezza Rice, Foreign Affairs dergisine yazdığı makalede bu durum açıkça görülmekteydi.[6] Pentagon, Kızıl Ordunun ve Varşova Paktının sahneden çekilmesinin ardından uzun süredir bir düşman arayışı içerisindeydi. Bush'un iktidarı yeni-muhafazakârların da uluslararası politikada ağırlığını hissettirmesine neden olmuştu. Bush'un görevinin ilk günlerinde, Çin'e yönelik görüşler tekrar masaya yatırıldı. Şahin kanat, Bush'tan ivedilikle Irak, İran ve Libya'daki yönetimlerin kuvvet kullanılarak değiştirilmesini talep etti. İkinci aşama olarak ise, bu kanat, Kuzey Kore ve Çin'in de dünyayla ve özellikle ABD ile uyumlaştırılmasını istedi. Bush yönetimi için Çin, yeni düşman arayışı için en iyi aday olarak gözükmekteydi. Bush hemen her fırsatta bir zamanlar en büyük düşmanı olan Rusya'ya övgüler yağdırarak kadim dostları olduğunu açıklıyor, Çin içinse en büyük rakibimiz diyordu.[7] Bush'un Çin'e karşı olan önyargılı tavrı kendisini Nisan 2001 tarihinde yaşanan bir olayla daha da somutlaştırdı. Nisan 2001 'de bir Amerikan EP-3 casus uçağı Çin üzerinde keşif uçuşu yaparken bir Çin savaş uçağıyla çarpışarak Haynan adasına zorunlu iniş yaptı. Çin savaş uçağı ise denize düştü, pilotu hayatını kaybetti. Çin, derhal mürettebatı gözaltına aldı ve uçakta incelemelerde bulundu. Her ne kadar, Amerikalılar iniş yapmadan önce kayıtları imha etmiş olsalar da casus uçağın Şinjiang Doğu Türkistan bölgesi üzerinde keşif uçuşu yaptığına dair bulgular buldular. Bunun üzerine, Çin, ABD'yi protesto ederek, resmi özür talebinde bulundu. Bush, uzun bir süre direndikten sonra yaşan olay hakkında üzüntülerini Çin'e iletti.[8] Resmen özür dilemese de Bush'a bir adım geri attırmış olmak, Çin için uluslararası arenada büyük bir itibar kazanımı oldu.
11 Eylül Saldırıları
Bütün bunlar yaşanırken, 11 Eylül 2001'de ABD'de Dünya Ticaret Merkezine yapılan terör saldırıları, uluslararası sistemdeki dengenin ve ABD'nin küresel stratejilerin tamamen değişmesine bahane yapıldı. Yaşanan terör saldırıları, yirmi birinci yüzyılın en karmaşık terör saldırıları olarak tarihe geçmişti. Derhal ABD başta olmak üzere bütün ülkeler küresel çapta terörizme karşı savaş açtı. Çin, ivedilikle bu savaşta ABD'nin yanında yer aldı. ABD'de daha önce başlamış olan biz ve ötekiler tartışması, Bush'un 11 Eylülün ardından Kongrede yaptığı konuşmada "ya bizden olursunuz, ya da onlardan" şeklinde somutlaşarak biz ve ötekiler ayrışmasını iyice gün yüzüne çıkardı.
Klasik uluslararası ilişkiler teorilerinde ve savaş hukukunda en genel anlamda savaşın temel tarafları devletlerdir. Oysa 11 Eylül saldırılarından sonra savaşın tarafı bir devlet karşısında birey veya bireyler olmuştur. ABD'nin meşru müdafaa içerisinde gördüğü El Kaide operasyonları dünya kamuoyunda meşru karşılanıyordu. Ancak ABD'nin 2003 yılında kitle imha silahlarının var olduğu gerekçesiyle Irak'ı işgal etmesi ve Saddam rejimine son vermesinin ardından yaşanan uygulamaların ABD'nin tek yanlı küresel sistemi kendi ulusal çıkarları paralelinde şekillendirmek istemesi, başta Fransa ve Almanya olmak üzere Rusya ve Çin'den tepki çekti. Özellikle ABD'nin eski Avrupa dediği Fransa ve Almanya'nın Orta Doğu'da kendilerinin dışlandığı gerekçesiyle ABD'ye ve Avrupa Birliği'ne muhalefet ettiler. Bunun üzerine, ABD, Irak'ın işgalinde kendisinin yanında olanların dışında Irak'ın yeniden inşası sürecinden dışlanacağını açıkladı.[9] Bu durum ise, Irak'la büyük enerji anlaşmaları bulunan Çin'in oldukça büyük tepkisini çekti. Açıkça Çin'in Orta Doğu'dan ötelenmesi anlamına geliyordu; oysa Çin'in Orta Doğu'daki çıkarları hayati bir önem arz ediyordu. Aslında ABD, için bu yeni politika başta Fransa, Almanya, Çin ve Rusya gibi ülkeleri Orta Doğu'dan dışlamanın bir kılıfı oldu.
Çin, 1994 yılından itibaren enerji ihtiyacının yurtdışından almaya başladı. Ağırlıklı olarak enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü Orta Doğu bölgesinden almaktaydı. Çin ekonomisinin muazzam büyümesi, kesintisiz enerji akışının gerekliliğini gündeme getirdi. Bu açıdan Orta Doğu'daki Çin varlığı önemliydi. Öteden beri Arap merkezli bir Orta Doğu politikası izlemesi bu nedenleydi. Derhal Çin, bu yeni duruma karşı stratejik bir hamle yaparak bölgenin etkin bir gücü ve ABD ile hasım olan İran'la stratejik ilişkilerini geliştirdi.
Çin, İran'dan enerji ihtiyacının bir kısmını almaktaydı. Karşılığında ise, İran'a silah satıyordu. Çin, bu durumdan iki şekilde kazançlı çıkıyordu. Birincisi, kendi üretimi olan silahlarla petrol değiş tokuşu yapılıyor. İkincisi ise, Çin, İran'ı bölgede giderek daha sofistike silahlarla silahlandırıyordu. Özellikle gemilere karşı kullanılabilen C-800 sınıfı füzeler satması, İran'ı giderek Basra Körfezinde askeri bir caydırıcı güç hâline getirmesi ve nükleer programına devam etmesi, ABD'nin dikkatini İran üzerine çekmiştir.[10] Uluslararası kamuoyunu da kullanarak ABD İran'a yaptırım uygulamak istemektedir. Çin, ABD'nin BM'de karşılaştığı en güçlü direnç noktasıdır. Çin'in veto gücü, BM Güvenlik Konseyi'nden ABD lehine ve İran'ın aleyhine bir karar çıkmasının oldukça zor olduğunu göstermektedir.
ABD'nin bir zamanlar bölgede yeni dostu ve ortağı olarak gördüğü Rusya ise, tam bir ters dönüş yaparak ABD ile karşı karşıya gelmiştir. Aralık 2004 tarihinde Hindistan gezisinde ABD'nin küresel politikalarını sert bir şekilde eleştiren Putin, ardından ABD'nin yakın müttefiki olan Türkiye'yi ziyaret etmiş ve burada samimî tavırlarıyla dikkatleri çekmiştir.[11] Rusya'nın bu yeni tutumu daha fazla Avrasya coğrafyasına yakınlaşma olarak yorumlanmıştır. Gerçekten de Rusya'nın bu yeni politikaları 2005 yılında meyvelerini vermiştir. Rusya'da İran konusunda Çin'in yanında yer almıştır.
Şanghay İşbirliği Örgütü Astana Zirvesi
Fakat esas gelişme Şanghay İşbirliği Örgütü'nün 2005 Temmuzu'nda Astana'da yaptığı zirvede yaşandı. Zirvede öne çıkan iki önemli karar, Avrasya coğrafyasının da eskisi gibi olmayacağını ilan eder nitelikteydi. Bunlardan ilki ABD'nin yoğun baskısına rağmen. Şer Ekseninde sayılan İran'ın temel felsefesi barış ve güvenlik olan bölgesel bir örgüte gözlemci üye olarak kabul edilmesiydi. Bu resmen ABD'nin küresel politikalarına meydan okumaydı. Diğeri ise, ABD'nin Orta Asya'dan askerlerini çekmesi isteğiydi. Bu bağlamda, ilerleyen günlerde Özbekistan ABD üssü olan Hanabat üssünü kapattı. Bütün bu gelişmelerde, Çin, aktif bir rol üstlenmişti.[12]
Belarus'ta yaşanan seçim süreci ve Avrupa'nın son diktatörü olarak adlandırılan Lukaşenko'ya Çin'in ve Rusya'nın verdiği destek. Batı'ya karşı yeni bir Avrasya paktının kurulduğunu gösterir gibiydi. Öte yandan bu ilişkinin diğer bir yansıması da Çin-Belarus askeri ilişkilerinin daha da derinleştirileceği açıklamalarıydı.[13] Çin, İran'ı silahlandırırken, Rusya'da Venezüella'yı silahlandırmaya başlamıştır. Venezüella Devlet Başkanı Chavez'in Rusya, İran, Çin ve Suriye gezileri oldukça dikkat çekici olmuştur. Chavez, özellikle Rusya gezisi sırasında bir milyar dolarlık silah alımı anlaşması yapmıştır. Bunlardan en dikkati çekeni otuz adet Su30 savaş uçuklarının alımı üzerine olan anlaşma olmuştur.[14]
Bush'un Asya Stratejisi
Kasım 2005 tarihinde, ABD Başkanı Bush, Asya'ya gezisine çıktı. Gezinin amacı Çin'e karşı eski müttefikleri ziyaret etmek ve Çin karşısında sağlam bir duruş sağlamaktı; ancak ilk durak Güney Kore'den pek de olumlu sinyaller gelmedi. Koreliler, Irak'tan asker çekmek istemekte ve Kore topraklarındaki Amerikan askerlerinin da artık evlerine dönmesini talep etmekteydiler. Bir sonraki durağı Japonya'da da aradığını pek fazla bulamayan Bush, soluğu Moğolistan'da aldı. Daha önce hiçbir Amerikan Başkanının ziyaret etmediği bu ülkeyi Bush kendisi için stratejik ortak olarak görmekteydi. Fakat unuttuğu en önemli nokta Moğolistan'ın Şanghay İşbirliği Örgütüne gözlemci üye olmasıydı. Ayrıca Çin'in komşusuydu. Bu ortam içerisinde Bush, Pekin'i ziyaret etti. Pekin yönetimi, bu ziyareti pek önemsemeyerek sıradan, rutin bir gezi olarak muamele etti. Bush, burada İran ve Suriye konusunda destek istedi; ama aradığını bulamadı. Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanının da dediği gibi bu gezi fiyaskoyla sonuçlanmıştı.[15]
Buna rağmen Bush yönetimi, pes etmedi. Bu defa da 2006'da Hindistan'ı ve Pakistan'ı ziyaret ederek, Hindistan ile bir takım anlaşmalar yaparak bir şekilde bölgede Çin'e karşı yeni bir denge unsuru oluşturulmaya çalışıldı.[16] Kısaca Bush'un Asya stratejisi, Şanghay işbirliği Örgütü üzerine kuruluydu. Beyaz Saray, önce Şanghay İşbirliği Örgütü gözlemci üyelerini bir şekilde yanına çekmek istedi. Bu bağlamda Hindistan Pakistan ve Moğolistan ziyaret edildi. Diğer gözlemci üye İran ise kuvvet kullanma ve uluslararası baskıyla sindirilmeye çalışılmaktaydı. Yine de Bush aradığı desteği Hindistan da dahil hiçbir bölge ülkesinde bulamadı. ABD yönetiminin Asya'da kaybettiği mevziler en iyi Çin'in işine yaramaktaydı. ABD karşıtı olan ülkeler için Çin yeni bir çekim ve toplanma merkezi olmuştu. ABD, BM güvenlik konseyi mekanizmasını Çin nedeniyle rahat çalıştıramıyordu.
Lübnan krizi
İsrail, iki askerinin kaçırılması üzerine, 12 Temmuz günü Güney Lübnan'a askeri operasyon başlattı. 34 gün süren bu harekâtta binlerce Lübnanlı sivil hayatını kaybetti. 25 Temmuz günü, İsrail'in Güney Lübnan'daki BM Gözlem noktasını vurması üzerine dört BM görevlisi hayatını kaybetti. Bu BM görevlilerinden birisi de Çinli Yarbay Du Caoyu'du. Bu olayın ardından Annan'ın bombalamanın kasıtlı yapıldığı şeklindeki iddiaları Çin'de büyük tepkiye neden oldu. Çin, bu olayı kınamak için BM Güvenlik Konseyinden bir kınama kararı çıkarmak için oldukça çaba sarf etti; fakat ABD'nin girişimiyle bu çaba sonuçsuz kaldı. Çinli bir görevlinin hayatını kaybettiği saldırının kınanmasının ABD tarafından önlenmesi, diplomatik teamülleri aşan bir gelişme olmuştur. Açıkça, Çin'in tepkileri hiçbir şekilde dikkate alınmayarak, BM'nin de bu yönde adım atması sağlanmıştır.
Kuşkusuz, böyle bir gelişme, aslında Asya'da son iki yıldan beri ABD ile Çin arasında yaşanan üstü kapalı mücadelenin açık bir yansıması olmaktadır. 2005 yılında, Özbekistan'ın Hanabat üssünü kapatma kararı almasının arkasında Çin'in rolü büyüktü. Yine İran ve Kuzey Kore'ye karşı yaptırım uygulama kararında Çin, ABD'nin karşısına veto gücüyle çıkarak, ABD'nin girişimlerini BM'de engelledi. Hatırlanacağı üzere, Kuzey Kore'nin füze denemesi konusunda toplanan BM Güvenlik Konseyine Japonya tarafından sunulan tasarıda BM anlaşmasının yedinci bölümüne işaret edilerek güç kullanılmasına da vurguda bulunulmaktaydı; ancak Çin, bu ifadenin çıkarılmaması halinde tasarıyı veto edeceğini söylemesi, tasarının bu ifadenin çıkarılarak daha yumuşak bir şekle dönüşmesini sağladı.[17] Bu ise, ABD'nin pek hoşuna gitmedi.
Bütün bu gelişmelere bir misilleme olarak ABD, Çin'in BM'ye getirdiği İsrail'i kınama kararına karşı çıkarak gücünü bir kez daha gösterdi. Şüphesiz, ABD'nin bu yeni taktiği, ya da misillemesi Çin'i diplomatik açıdan büyük bir prestij kaybına itmiştir. Son yıllarda, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde ve Latin Amerika'da artan Çin'e karşı sempati ve Çin'in ABD'ye karşı yeni denge unsuru olduğu düşüncesi de son diplomatik trajedi ile tam bir hayal kırıklığına dönüşmüştür.
Zaten Çin, baştan beri, İsrail'in Lübnan'a saldırmasına karşı oldukça sessiz kalmıştı, kendisinden beklenen sorumlu küresel bir güç olmak yerine, geleneksel diplomatik söylemlerin arkasına sığınarak pasif bir politika yürüttü. Oysa modern Çin dış politikasının temel parametrelerini barış içerisinde bir arada yaşama, küresel barış ve istikrar ve tüm bunların sağlanabilmesi için sorumluluk sahibi bir Çin oluşturmaktaydı. Çin, son yıllarda, bölgesel sorunlarla ilgilenerek, daha küresel düzeyde etkin olmayı amaçlamıştı. Soğuk Savaş döneminde Arap dünyasına ve Filistin sorununa yönelik politikaları daha çok ideolojik ve siyasiydi. Ancak Soğuk Savaş sonrası, Orta Doğu'ya yönelik bakış açısı tamamen değişerek daha çok enerji ve ticaret merkezli oldu. Çin'in Orta Doğu bölgesine yönelik tutumu büyük ölçüde petrol tarafından şekillenmektedir. Geçtiğimiz aylarda düzenlenen Çin-Arap İşbirliği Forumu zirvesinden çıkan sonuç her alanda daha fazla işbirliğiydi; ama Filistin ve Lübnan sorununda Çin kendisinden beklenileni veremedi.[18] Bunun aslında nedenleri gayet basittir. Her şeyden önce, Çin ve İsrail arasında bulunan stratejik işbirliği, Çin'i sert söylemlerde bulunmaktan menetmektedir.
1989 Tiananmen öğrenci olaylarından sonra ABD ve Batı tarafından uygulanmaya konan ambargolar nedeniyle Çin'in, özellikle ABD'nin yüksek silah teknolojilerini İsrailli firmalardan almasına neden olmuştur. ABD, Çin'e yüksek silah teknolojisi satmadığı için, İsrail dolaylı olarak bu teknolojiyi Çin'e vermektedir. Çin, bu ticaretten oldukça memnundur. Özellikle erken uyarı sistemleri, Çin'in Tayvan ve Japonya'yı gözlemesinde oldukça önemli rol oynamaktadır. Yıllardan beri, bu ticareti bir türlü engelleyemeyen ABD yönetimi, geçtiğimiz yıl İsrail'i sert bir şekilde uyararak, bu ticari ilişkiden vazgeçmesini istemiştir. İsrail ise, hassas teknolojileri Çin'e satmadan önce ABD'ye danışacakları ve izin alacakları yönünde söz vermiştir.[19]
Sonuç
Sonuç olarak, Bütün bu gelişmeler ışığı altında Çin tam bir karmaşa yaşamaktadır. Yeni sürece nasıl müdahale edeceğini kestirememektedir. "Çin'in mevcut durumunun, mazlum halkların küresel avukatlığına soyunmasına izin vermediği bir kez daha ortaya çıkmıştır. 'Bu durum, Çin'in gerek Doğu Asya'da gerekse, küresel politikada itibarını ve gücünü oldukça yaralamaktadır. Özellikle, Tayvan konusunda son zamanlarda yaşanan krizde gerekirse güç kullanırım diyen Çin'i, dünya barışının teminatı olarak gösterilen BM'nin ABD tarafından engellenmesi oldukça zor duruma sokmuştur. Özetlemek gerekirse, ABD, son günlerde yaptığı stratejik hamlelerle Çin'i tekrar Doğu Asya'ya itmeyi başarmıştır. Ancak Çin de boş durmamaktadır. Çin parlamento başkanı Latin Amerika gezisine, Çin Başbakanı Avrupa gezisine çıkmış ve Çin Devlet Başkanı ise, Pekin'de Chavez'i kabul etmiştir. Böylelikle, Çin, ABD'nin oluşturmaya çalıştığı diplomatik kuşatmayı ortadan kaldırmaya yönelik birtakım stratejileri yürürlüğe sokmuştur."
[1] 10 Haziran 2007 / Aydınlık
[2] Barış Adıbelli / Araştırma Görevlisi / Ank. Ünv. Siyasal Bil. Fak. Uluslar arası İlişkiler Bölümü (Jeopolitik)
[3] Amerika tarihinin en muhafazakar başkanlarından Reagan tarafından 1980'lerin Sovyetler Birliği için kullanılmıştır, iki ülke arasında yaşanan yumuşama sürecinde 1980'lerin sonlarına doğru Reagan bu ifadeyi kullanmayı bırakmıştır.
[4] Ejderha, Çin'in geleneksel dünya görüşünün yansıtan orta krallık kavramının en önemli simgesel öğesidir. Çin tahtı ve bir başka deyimle iktidar, ejderha ve onun gücüyle simgelenir. Çin imparatorları ejderhanın tahtında oturmaktadırlar.
[5] "Clinton's China Policy", Wall Street Journal, 14 Mayıs 1999, s. 14
[6] Condoleezza Rice, "Promoting the National Interest", Foreign Affairs, Cilt. 79, Sayı. 1, Ocak-Şubat 2000, ss. 45-62.
[7] John W. Lewis, "The Contradictions of Bush's China Policy", New York Times, s. 13
[8] Eric Donnelly, "The United States China EP-3 incident: legality and realpolitik" Journal of Conflict and Security Law, cilt.9, Sayı.l, 2004, ss.25-42. ve James Lilley veArthur Waldron, 'The U.S. Owes No Apology to the Chinese" Wall Street Journal, 4 Mayıs 2001, s.22.
[9] Irak Savaşı ve Eski Avrupa konusundaki tartışmalar için daha geniş bilgi için bkz. Ulrich K. Preuss, "The Iraq War: Critical Reflections from Old Europe", Constellations: An International Journal of Critical & Democratic Theory, Cilt. 10, Sayı. 3, Eylül 2003, ss. 339351
[10] Çin-Iran ilişkileri hakkında detaylı bilgi için bks. Barış Adıbelli, "Çin-Iran ilişkileri", Jeopolitik, Yıl. 5, Sayı. 26, mart 2006, ss.71-75
[11] Anuhadra M.Chenoy, The Real Meaning of the Visit http://www.hinduonnet.com/ fline/ fl2126/ stories/ 2004123l003902100.htm
[12] "SCO Calls For Deadline On U.S. Presence in Central Asia", http://www. rferl.org/featuresarticle/2005/7/1CEB 2C30- 92EA-4D3F-B0A3-CC923 72AE456.html
[13] "China, Belarus to boost military ties", China Daily, 31 Mayıs 2005
[14] "ChavezinRussiaforarmsdeals" http://news.bbc.co.Uk/2/hi/europe/5213334.stm
[15] Peter Baker ve Philip P. Pan, "Bush's Asia Trip Meets Low Expectations", Washington Post, 21 Kasım 2005,s.l
[16] Dafna Linzer, "Bush Seeks India's Cooperation", Washington Post, 23 Şubat 2006,s. 12
[17] Edıvard Cody, "China Critical of U.N. Draft on N. Korea" Washington Post, 12 Temmuz 2006, s.ll. ve " China and Russia introduce rival resolution on North Korean misisile" USA Today, 12 Temmuz 2006
[18] "China, Arab nations sign action", China Daily, 2 Haziran 2006
[19] Edıvard Cody, "ChinaScolds U.S. for Blocking Israeli Arms Sale" Washington Post, 28 Haziran 2005, s.8

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Makalenin içeriği son derece öğüt verici ders verici tefekküre boğucu uyanık olmamızı ve böylesi bir…
Dışına aldanmayın, bozuk içleri Derlenip def ederiz, soysuz hiçleri Kâfirler ürkütemez, Milli güçleri Eba Eyyub,…
Siyonist işbirlikçilerinin, "ABD'nin ırak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün…
Ahmet Hoca haykırır; duyarsız insan Anlamaz duygularım, ayarsız insan Akıl vicdan Kur’an’a, uyarsız insan Sultan…
MİLLİ ÇÖZÜME TAVIR ALANLARA KÜÇÜK BİR HATIRLATMA! Milli Çözüm; Kutuplaştırılmış toplumları barıştırarak yaşanabilir bir Dünya…
Siyonizm'in İran'a 4 bir yandan saldırdığı ve tüm vekil güçlerini bu yolda kullandığı şu dönemde…
Sivil Savunma = Kuvayı Milliye; yani Halkın Silahlı Gücü.Dünyada ve bölgemizde yaşanan çok tehlikeli olayların…
İnsanlar duymak istedikleri şeyler söylendiğinde, bunları yalan olarak görmeme eğilimine kaymıştır. İnsanların büyük bir kısmı…
Gerçeğe dönülmediği takdirde batılıların ülkemizi saha savaşı ile değil ekonomik savaşla,daha çok borca sokarak yeraltı…
ÜLKEMİZİN HER VATANDAŞINI (hain olmadıkça) SEVERİZ ANCAK "TOPRAK KAYIYOR TOPRAK" GERÇEĞİNDEN HAREKETLE VATANIMIZI DAHA ÇOK…