Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, 29 Nisan 2009’da Genelkurmay’da gazete ve televizyonların temsilcileri ile bir araya gelmişti.
Lice’de Yaşanan Mayınlı Saldırı…
Başbuğ: “Bu sabah Diyarbakır Lice yolu üzerinde yol emniyeti için bir tank ve bir zırhlı personel taşıyıcı görevlendirildi. Bölgeye geldikten sonra olayın olduğu yerde ilk önce tank geçiyor, ardından diğer araç geçiyor. Ve o geçerken maalesef patlama oluyor ve bu olay sonucunda, yüreğimizi yakan, 9 vatan evladımız şehit olmuştur.” Sözleriyle konuya girmişti. Bu ifadelerde “Bizim o bölgeye zırhlı araç görevlendirdiğimizi PKK’ya bildiren acaba kimdi?” sorusu ve sitemi gizliydi.
Recep Tayip Erdoğan ise zırhlı araçların geçeceğini ve saatini PKK’ya Ordu yetkililerinin haber verdiğini ima etmişti. “Bu olay kimlerin kimlerle irtibatlı olduğunun da bir işaretidir.” Anlamındaki sözleriyle Ergenekon’a dikkat çektiği söylense de, “Ergenekonculara bu gizli haberi, ancak askeri yetkililerin verebileceği” iması çok sinsi, sorumsuz ve kaypak ifadelerdi. R. Tayyip Erdoğan’ın iddialarının tam aksine, Hikmet Sami Türk’e yönelik saldırı senaryoları cinsinden bazı girişimler, acaba hükümetin bilgisi dahilinde ve Ergenekon iddialarını haklı çıkarmak niyetiyle mi gerçekleştirilmişti? Ve hele kahraman H. Sami Türk’ün aynı olayın akşamında korkusuzca bale seyretmeye gitmesi ne kadar sırıtıvermekteydi!.
Ve zaten 27 Nisan 2009 Zaman gazetesi:
“Paşalar Tutuklanınca PKK Eylemlere Hız Verdi” İddiasını Gündeme Getirmişti:
“Ergenekon soruşturması kapsamında göz altıların başlamasıyla birlikte terör örgütü PKK’nın eylemlerindeki paralellikler dikkat çekiyor. Özellikle emekli Orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon gibi isimlerin geçtiğimiz yıl Temmuz ayında tutuklanmasıyla birlikte PKK militanlarının araç kundaklama eylemlerine başlayarak halk arasında infiale sebep olmaya çalıştıkları belirlendi.
Ergenekon soruşturmasının başlamasıyla birlikte ülke genelinde meydana gelen terör eylemleri arasında çarpıcı ilişkiler tespit edildi. Ergenekon operasyonlarının 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla başlamasıyla birlikte terör örgütü PKK, liderleri Abdullah Öcalan’ın İmralı Cezaevi’nde zehirlendiği yönündeki iddiaları kampanyaya dönüştürerek, terörist başının kesinlikle zehirlendiğini savundu.
Aralık 2007’den itibaren azalmaya başlayan araç yakma eylemleri, Ekim 2008’de Ergenekon soruşturması kapsamında emekli paşaların, muvazzaf subayların ve PKK’nın örgütlenmesinde adı geçen zanlıların gözaltına alınmasıyla büyük artış gösterdi. 7 Ocak 2009 tarihinde emekli paşaların, rektörlerin ve akademisyenlerin gözaltına alınmasının ardından yine 16 Ocak 2009’da örgüt militanlarının araç yakma eylemleri gündeme geldi.[1]
Başbuğ’un: “Bulunan mühimmatlarla ilgili konuşmak istiyorum.. Silahların üzerinde bir stop numarası vardı. Silah bir sarf malzemesi değildir. Silahın tanımı bu şekilde…
“Silahların Hiç Biri Tsk’nın Değil”
Bulunan silahlar nelerdir: 45 adet silah. Birinci önemli olan nokta, soruşturma kapsamında bugüne kadar bulunan silahların hiç birisi TSK’ya ait değildir. Öyle olmasaydı, bu TSK’dan çalınma anlamına gelir. Silah askerliğin namusudur” açıklamaları da oldukça önemliydi.
NOT:Zaten aynı günün akşamı Beykoz gömüleriyle ilgili tutuklanan subayların parmak izleriyle kazılardan çıkan silahlardaki parmak izlerinin uyuşmadığı açıklanmıştı.
Bağbuğ devamla: “Bulunan Lav Silahları Boş… Boş Lav Kullanılamaz”
“İkinci konu mühimmat konusu. Çok çeşitli mühimmat bulundu. En önemlileri ‘lav’dır. Mühimmat bir kere kullanılır.. Dolayısıyla sarf malzemesidir. Her mühimmatın üzerinde sadece kafile numarası vardır. Bu önemli, çünkü bulunan mühimmatın nereden çıktığını bu şekilde öğreniyoruz.
Bu sırada lav silahını basın mensuplarına göstererek: “Korkmayın, bu boş lav” dedi. Bu sırada salondakiler gülüştü…
Yeri gelmişken söyleyeyim, boş lav’la ne yapılır? Beykoz Poyrazköy’de mühimmatlar bulundu. 5 tane paketlenmiş boş lav bulundu. Gömülmüş yani.. Boş lavın kullanılma olanağı yok, kullanamazsınız. 5 tane boş lavı nasıl ve niye gömdüler?” soruları da çarpıcıydı ve ipuçları vermekteydi.
Türkçesi; Bu soba borusundan farksız aletleri, buralara; bir gün çıkarıp marazlı medya marifetiyle topluma “çok tehlikeli ve etkili silahlar çıktı… Ergenekon iddiaları kanıtlandı” diye şov yapmak isteyenler gömdürmüşlerdi. Çünkü zavallı toplum, Lav silahının içindeki füzenin sadece bir kere kullanılacağını, ondan geriye sadece bir alüminyum boru kalacağını nereden bilecekti?
Bu sözler, 28 Nisan 2009 tarihli Sabah gazetesinde “Ürküten Suskunluk” başlığı ile Ordu’ya kin kusan ve “bulunan silah ve mühimmatların TSK tarafından gömüldüğü kanaatini yaymaya çalışan” Mehmet Barlas gibi Sabataist-Mason süprüntülere de çok oturaklı bir yanıt niteliğindeydi: İşte o yazı:
Ürküten Suskunluk
Son dönemde yeraltından çıkarılan silahlar, kim tarafından gömülmüş olursa olsun, neticede TSK’nın envanterinden çıkma değil mi? TSK neden o silahların nasıl edinilmiş olabileceğine dair tek satır açıklama yapmıyor?
- Silahlar TSK’dan çalındı mı? Eğer öyleyse nasıl çalınmış olabileceği incelendi mi? Çalınma yöntemleri biliniyorsa, bir daha gerçekleşmemesi için gerekli önlemler alındı mı?
- Hem çalınan silahlara, hem silahları çalanlara hem de çalma koşullarını azaltmaya yönelik araştırma ve soruşturmalar var mı? Varsa niye açıklanmıyor, kamuoyuna? “TSK’dan çalınmış olsa bile, bir daha olmayacak” güvencesini TSK’dan başka kim verebilir?
- Silahlar, ‘Ergenekon’ soruşturmasını yürüten savcıların denetimindeki operasyonlarda bulunuyor. Dolayısıyla, ‘Silahlar, Ergenekon örgütünün amaçları için kullanılacaktı’ iddiası kuvvetle benimsenmiş oluyor, bu ihtimalin ‘kanıtlanması’ halinde, şu andaki sessizlik TSK’ya daha büyük zarar vermeyecek mi? Buna rağmen sessizlik niye? diyerek toplumu orduya karşı kışkırtmaya yeltenmişti. Ama Başbuğ’un açıklamalarıyla yelkenleri inmiş, kuyruğunu kıçına çekmişti.
Beykoz’daki Araziye Herkes Girebilir
Başbuğ: “Beykoz’daki bu arazi Milli Savunma Bakanlığı’na ait bir arazi değildir.. Bir vakfa ait olan bir arazidir. Arazinin statüsü, 2. derece askeri yasak bölgedir.. Bu tür bölgelerin özellikleri, (gülerek) sadece yabancılar giremez. T.C vatandaşı herkes girebilir. İmar iznini alırsa, insanlar burada bina da yapar, oturur, faaliyet de yapar. ‘Kimse giremiyor’ deniliyor, oysa herkes girebilir. Buna Bakanlar Kurulu kararıyla bir kısıtlama konulabiliyor.
Soysuzları susturan açıklama:
“Mühimmatlardan Bazıları da Emniyet’e Gider…”
Zamanında ihtiyaç nedeniyle bir taarruz el bombası üretilmiş, 6380 tane. Çeşitli birliklere dağıtılmış.. Tabi bunlardan bazıları (mühimmatlar) Emniyet Genel Müdürlüğü’ne de gidiyor. Bulunan malzemeler şuradandır buradandır demek istemiyorum, bilgi olarak veriyorum. 1988’de 3300 tane el bombası varmış, bunlardan 3000 tanesi Emniyet’e 300’ü de TSK’ya gitmiştir.
“Tsk’nın Gömülü Mühimmatı Yoktur”
1986 yılına kadar TSK’nın gömülü mühimmatı vardı. O dönemde alınan karar çerçevesinde tümünün toplatılarak depolara alınması emri verildi. Ve bu işlem 1998 yılında tamamlandı. TSK’nın Türkiye sathında hiç bir yerde gömülü silah ve mühimmatı yoktur.
“Mühimmat Eksikliğimize Rastlanmamıştır”!
Nerede bir mühimmat bulunursa Ankara’da kuvvet komutanlıklarından nokta denetleyicisi gönderiyoruz. Bu numarayı ‘check edin’ diyoruz. Ayrıca birliklerden rapor alıyoruz; mühimmatınız tam mı eksik mi?
Bizim kayıtlarımıza göre mühimmat eksikliğimiz gözükmüyor.
Bu Mühimmatlar Irak’tan… (Yani Amerika’dan, İsrail’den) !?
Peki nereden geliyor? Maalesef Irak her açıdan bize problem.. Şu anki durumu bilmiyorum ama 4-5 sene önce sokakta satılan mühimmatlar var. Tedariki çok kolay eğer paranız varsa..
“Operasyonda Kullanılan Mühimmatları Saklayan Askerler Vardı…”
İç güvenlikte de sorunlarımız var. Ama bunlar mazeret değil.. Operasyona giden bazı askerimiz, cahillikten tabi, kullandığı el bombasını saklıyordu. Terhis olduktan sonra bunu bir hatıra ve kahramanlık olarak yakınlarına gösteriyordu..
“Her İddia Askeri Yargıya Gitmekte ve Gerekli Soruşturma Yapılmaktadır”
Her iddia üzerine biz askeri yargı sistemini çalıştırıyoruz. Bu konuda tüm iddialar da askeri yargıya gitmiştir. Poyrazköy konusunda aynı gün savcımız araştırma başlatmıştır.
Bu mühimmat kimler tarafından ne amaçla gömülmüştür? Bu sorunun muhatabı ben değilim. Bu sorunun muhatabı yargıdır. ‘Yargı zaman olarak yavaş işliyor’ diyebilirsiniz. Ama başka alternatifimiz yok..
Bu konular bizi de rahatsız etmektedir. Bu konuyla ilgili sizlere aktarabileceğim bunlar. 50 dakikanızı ben almış oldum, soru-cevap bölümünü 12:45’de bitirelim.”
Başbuğ; Ses Bantlarıyla ilgili de şunları söylemişti:
Türkiye her sabah kalktığımız zaman acaba kimin ses bandıyla karşılaşacağımızı bekliyoruz. Bunlarla nereye gideceğiz, çok rahatsız ediyor bu bizi.
Gizli Tanık İfadeleri…
İddianamelere bakıyoruz; öyle konular var ki… 1993 yılında Bingöl’de yaşanan olayla ilgili bir gizli tanığın ifadesi var. Peki, güzel bu gizli tanığın ifadesinin iddianamedeki isimlerle bir ilişkisi yok. Peki niye koydunuz bunu oraya? Bir ilişki olması gerekmiyor mu?
İddianamelere bakıldığı zaman, bazı olayların gizli tanık ve itirafçılara dayandırıldığını görüyoruz. Bunlar insanı düşünme noktasına sürüklüyor. Genel olarak ifade edebileceklerim bunlar…
Bir Gazetecinin:
- Emekli generallerimiz de TSK’nın mensubu… Org. Özkök’ün ifadesinin alınacağından daha önce bilginiz var mıydı? sorusuna;
– Söz konusu konunun tespit edildiği 2. iddianamede görülmüştür. Buradan da şunu ifade edebiliriz, başsavcılığın bu konuyla ilgili soruşturmaya devam edeceği anlamını anlıyoruz. Sayın Özkök, sayın komutanımız; bizden hukuki boyutuyla adli müşavirliğimizden bilgi talep ettiler.
- Uğur Dündar: Poyrazköy’de bulunan mühimmatlar Emniyet’e verilenlerden olabilir mi?
–Net yanıt veremeyeceğim… Elimizde net dökümler yok. Dolu bulunan bir lav var orada… Lavlardan biri bizim envanterimizde yok. Tabi bunlardan bazıları yabancı ülkelere de satılıyor. Bunu ortaya çıkarmamız gerçekten zor. Mevcut sistemin karmaşıklığını belirtmek istiyorum.
Başbuğ’un “Ergenekon” değerlendirmesi:
Ben 14 Nisan’daki konuşmada, dedim ki; Biz TSK olarak demokratik rejime bağlıyız ve saygılıyız. Elbette… Orada ifade ettim; Demokrasinin en vazgeçilmez temel noktası yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü.
TSK olarak hukuk sürecine azami şekilde dikkat ediyoruz. Herkes de etmeli.. Biz TSK olarak her zaman hukuka sonuna kadar güvenilmesini düşünmekteyiz.
Devam etmekte olan yargı sürecine ilişkin yorum ve değerlendirme yapmamı beklemeyiniz. Düşüncelerimizi paylaşmak isterim; bunlar tamam TSK’yı kurum olarak ilgilendiren konular.
1- Dedik ki; mahkemeler kesin karar verinceye kadar herkes suçsuzdur. Bu hukuk kuralıdır. Kişilerin haklarına zarar veremeyiz. Bu kişilerin zararlarını kim kapatacak. (Gülerek) Medya olarak kendinizi lütfen sorgulayın.
2- Soruşturmanın gizliliği ilkesi ihlal ediliyor ve kesinleşmemiş bilgiler basına sızdırılıp, peşinen Ordu yıpratılmaya çalışılıyor. Türkiye’de bu dediğim gerçekten var mı yok mu? Oysa Kurumların saygınlığına ve güvenliğine zarar verilmemesi gerekiyor.
Beykoz’da bulunan mühimmatlar bir TV’de 50 dk. gösterildi. Sürekli.. Gösterilen bant herhalde 6-7 dk. Yani 10 sefer haberi geçiyorsunuz.. Bu bir haber midir? Bu kamuoyuna verilmelidir.. Ama 50 dk. verilmesinin amacı nedir? Bende bunu soruyorum.. Bu kurumlara zarar vermiyor mu? 50 dk. bu kazıların gösterilmesi gerçekten bir habercilik midir? Kamuoyuna korku ve karamsarlık verilmesi midir?
Bir itirafçı çıkıyor, bir gazete bunu 5 gün açıklamalarını yayınlıyor. Bu haber midir? Kurumsal bağ ilişkisi kuruluyor.. Mutlaka haber olacaktır. Ama bu haberin veriliş etkisini sorgulamak gerek.
- Mehmet Ali Birand: Özden Örnek’in günlükleri yayınlandı… Genelkurmay bununla ilgili bir şey yaptı mı? Emekli komutanların yaptığı iddia edilenler var, suçlu bulundukları halde TSK’yı ne derece etkiliyor? Sonuçta topraktan da silah fışkırıyor…
– Sayın Birand siz duayen bir gazetecisiniz. Kışkırtma lafı doğru mu? Kazmayı vurduğunuz her yerde bir şeyler çıkabilir. Gerçekten güzel bir tabir mi? Elbette bir yargı süreci var… Ne biliyorsunuz?!..
- Fatih Altaylı: Örnek’in günlüklerine baktığınız zaman, bir darbe hazırlığı görüyoruz. SizGenelkurmay’da ordunun darbe yapmaya hazırlığı olduğuna dair bir soruşturma yaptınız mı?
Basında çıkan günlükler konusunda 12 Nisan 2007 tarihinde Sayın Büyükanıt’a bu soru soruldu… O gün demişti ki; Genelkurmay Başkanlığı’nın elinde böyle hiçbir belge yoktur. Bende aynı cümleyi bugün aynen tekrarlıyorum. Hiç bir belge yoktur. Resmi kavramda herhangi bir belge bizde mevcut değil… Başsavcılık bunu takip ediyor, o süreci bekleyeceğiz. Ona ilave edeceğimiz bir husus yoktur.
- Erdoğan Aktaş: Söz konusu soruşturmada terör örgütü PKK’yı Ergenekon’nn kurdurduğuna dair bir iddia var. Bununla ilgili bir yaklaşımınız oldu mu? PKK’nın başkaları tarafından kurulup, kullanılması…
(Başbuğ araya girerek…) Ergenekon dediniz. Özel isim kullanılmayacak diye biliyorum…
Bu kavramlar bizi rahatsız ediyor. Biz TSK olarak demokrasiye bağlıyız ve saygılıyız. TSK bünyesinde böyle bir konu ve oluşum yoktur, buna ilişkin herhangi bir araştırma inceleme de yoktur” demişti.
İlker Başbuğ’un “demokrasiye bağlılıklarını, darbecilerin TSK içinde yüz bulup barınamayacağını, yargının bağımsızlığına olan saygılarını” özellikle dile getirmesi, kendi ideolojik emellerini ve kirli hedeflerini, orduya kışkırtıp kullanarak gerçekleştirmeye çalışan ve genellikle “Kemalizm ve Sosyalizm” kılıfına sığınan Masonik odaklara ve komünist artıklarına tokat gibi bir yanıt mahiyetindeydi.
İlker Başbuğ’un; “Ordu içinde darbeci bulunamaz” sözleri aynı zamanda;
“Bu Ordu’nun kolunu kanadını etkisiz ve yetkisiz hale sokmak gerekir ki, bir daha darbe yapmaya kalkışmasın, demokrasiyi tıkamasın; kalkışsa bile başarısız kalsın” iddialarını dayatan AB’nin ve işbirlikçi akreplerin bütün bahanelerini boşa çıkaran bir yanıttır.
PKK ile diğer örgüt arasında bağ-bağlantı konusu… Genelde gizli tanıkların ifadelerine dayanarak kurulan bir bağ. Bu konu hakkında konuşamam. 1993 yılında bir olayı bu olayla nasıl bağlayacaksınız onu da merak ediyorum. Bunu yapan iki tane küçük kişi, bunu bağlamakta ben güçlük çekiyorum.
İki konu var, siz sormadınız o zaman ben anlatayım… Deniliyor ki; bu soruşturma sürecine Genelkurmay destek ya da izin veriyor. Değerli medya mensupları hukuk devletinde bir kurumun bir yargı sürecine destek vermesini yada vermemesini düşünmek nasıl olabilir.. Önemli olan bu sürecin yasalar çerçevesinde yürütülüp yürütülmemesi.. En önemlisi de CMUK 250. maddesi kapsamında kurulan özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleriyle bunların savcılarının yetkilerini iyi anlamak lazım.
Bu arama askerin müsaadesi yada izniyle yapılıyor deniyor. Cumhuriyet savcılar istiyor, katılıyor askeri savcılar da yapıyor.
Bu şekilde; “destekliyor, desteklemiyor” gibi sözler bir hukuk devletinde konuşulmaz.
Türkiye Halkı İfadesi
Bu Atatürk’ün cümlesidir… Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.
Dtp İle Aynı Çatıda Bulunamayız!
Biz TSK olarak ne TBMM ne de Türkiye’deki siyasi partileri protesto etmemiz mümkün değildir. Ancak bu siyasi parti, terör örgütüyle olan ilişkisini kesip atmadan, bakışını açıklığa kavuşturmadan onlarla aynı çatıda olmamız da beklenmemelidir. Onların terör örgütüyle ilgili sözleri ortadadır. Ben bu sabah 9 şehit vermiş bir kurumun komutanıyım. Terör örgütüyle arasına mesafe koyamayan birileriyle aramıza mesafe koymamıza saygı duyulacağını zannediyorum.
Bedelli Askerlik
1111. sayılı askerlik konunun 10. maddesi, bedelli askerlik fazla personel oluşması halinde uygulanır. Şu anda durum nedir? 2008’den itibaren silahlı kuvvetlerin asker ihtiyacını karşılama yüzdesi düşüyor. %65.49’unu karşılanmış 2008’de… %100 olması gerekirken! Bu görevlerin yürütülmesinde zorluklar yaratıyor. Bizim TSK olarak bedelli askerlik uygulamasını düşünmemiz söz konusu değil. Bunun pek uygulanma olanağının olmadığını söylemek mümkün. Türkiye terörle mücadele ediyor, bu sabah 9 vatan evladını kaybederken diğeri 7.500-10.000 dolar ödeyecek ve askerlik yapmayacak. Kimse bedelli askerlik isteyemez. Bunun kimseye ifade edemeyiz. Terörle mücadele eden bir ülkede parayla bunu milletimize açıklayamayız…
Normal askerlik var, 15 ay Kısa dönem askerlik var… Şimdi bir de bu bedelli var. Biz bu bütün sistemleri ele alan yeni bir sistem hakkında çalışıyoruz. Tek tipe indirebilir miyiz konusunda çalışıyoruz.
Dağdan İndirme
Harp Akademileri’nde yapmış olduğum açıklamada ne demişim. (O metni okuyor..) TCK’nın 221. maddesinin 2. fıkrası örgüte karşı açılacak önlemler açısından önemli… Bu iyi uygulanırsa, dağdan indirmede daha etkili sonuçlar alabiliriz. Teslim olmayı daha cazip kılmalıyız…
- Murat Yetkin: 14 Nisan’daki konuşmanızdan sonra Sayın Çiçek bunu MGK’da görüşsek daha iyi demişti.. Bir de cemaat konusu var. MGK’da hiç bu konu gündeme geliyor mu?
– Maddelerin değiştirilmesine dair bir fikrimiz yok. Maddeler iyidir.. Bunların üzerine çalışıyoruz elbette… Teslim olan teröristlere yönelik olarak topluma kazandırılma merkezleri sistemlerinin kurulması önemli.. Mevcut yasa iyidir. Önemli olan bu düzenlemenin uygulanmasıdır. MGK’da bu konuyu görüştük, görüşeceğiz.
Öbür konuyla ilgili olarak bugün burada ekleyeceğim başka bir ifade yok… Yargıya intikal etmiş konulardır bunların sonuçlarını bekleyeceğiz…
Cihan Muhabiri Olayı
K.Maraş’taki CİHAN muhabiriyle ilgili olan bilgi şu. 30 Mart günü olay oluyor. DHA muhabirini arşiv çekimleri için ilgili komutanımız tarafından götürülüp getiriliyor. Daha sonra bir helikopterimize malzeme yükleniyor. O sırada yanlarına iki kişi geliyor, helikoptere binmek isteniyor.
Yeri geliyor; teröristleri bile helikopterle taşıyoruz. CİHAN muhabirinin helikoptere alınmamasında bir kasıt yok, elinde farklı bilgi olan varsa ulaştırsın.
Başbuğ’un Avrupa Birliği Yaklaşımı ve Yanlışlığı:
“TSK’nın 4-5 ayda bir fikrini değiştirmesi söz konusu değil. Ağustos sonunda ne demişiz… (O sözleri okuyor…) STK için AB’ye tam üyelik Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak için önemli bir araçtır” diyordu.
(Bize göre bu anlayış tam bir yanılgıdır. AB’ye yamanmakla Atatürk’ün “Çağdaş uygarlık düzeyini yakalayıp aşma” hedefi arasında bir irtibat kurmak yanlıştır. Tam aksine AB milli birlik ve dirliğimizi parçalamaya ve geleceğimizi karartmaya başlamıştır. Umarız bu açıklamaları konjonktürel baskılar ve taktiksel hesaplarla yapmıştır.
Oysa Prof. Hasan Ünal’ın da dikkat çektiği gibi:
Sarkozy, Türkiye’ye sürekli yalan söylendiğini, aslında AB ülkelerinden hiç birisinin Türkiye’nin AB’ye üye yapılmasından yana olmadığını fakat hiçbir ülkenin açıkça bunu ifade etmediğini ve bütün bunların aslında yalan söylemek anlamına geldiğini belirtti. Ve sonuçta artık Türkiye’ye yalan söylemeye son verelim anlamında sözler söyledi.
Ayrıca Sarkozy Türkiye ile bir özel statü yapılabileceğini, benzeri bir özel ilişkinin de Rusya ile kurulabileceğini hatta kurulması gerektiğini ifade etti.
Türkiye’nin bugünkü nüfusu, mevcut coğrafyası ve farklı olduğu iddia edilen kültürü – ki, burada da kast edilenin büyük bir kısmı din farklılığıdır – Türkiye’nin AB’ye üye olmasını adeta imkânsız hale getiriyor. Türkiye 1963’de Ankara antlaşmasını imzaladığı zaman nüfusumuz yirmi beş milyondan biraz fazlaydı. Yani o zamanki AB açısından bakıldığında hazmı çok daha kolay bir ülkeydi.
Ayrıca 1960’lı yıllarda Türkiye’nin nüfusu çok hızlı kalkınan Almanya için gayet uygun bir kaynaktı. Almanya’ya o yıllarda giden Türk işçileri Almanya’nın her yerinde bando mızıka ile karşılanıyordu. Bugünlerde kuru kalabalık görünen Türk insanı o yıllarda Almanya’nın yeniden inşasını sağlayan olumlu bir faktör idi.
Soğuk savaş hızla sona ererken Türkiye’nin coğrafyası artık bir yük haline dönüştü ve bütünleşen ve genişleyen Avrupa açısından Türkiye’nin kültürü ve dini farklı olarak algılandı. Bugün artık Türkiye’nin AB üyeliğinin herhangi bir şekilde mümkün olabileceğini söyleyen sadece Türkiye’de kendisini liberal diye tanımlayanlardır. Avrupa’da Türkiye’nin günün birinde üye olabileceğini düşünen kalmadı. Sarkozy de bunu teyit ediyor.
İşin garip tarafı AKP hükümetinin de bu gerçeği bildiği halde hala AB sürecinde ısrar etmesi kafa karıştırıyor. Diğer aday ülkelere uygulananlardan çok farklı davranılıyor. Temel dış politika sorunlarında Türkiye’nin bütün çıkarlarını yok etmek isteyen ve dahası ülkemizi milli devlet yapısından çıkarıp, çok uluslu ortaklık devletine çevirmek istiyor. O halde AKP acaba AB sürecini bahane olarak mı kullanıyor? diye sormak gerekiyor.”[2]
Başbuğ’un bu açıklamayı yaptığı gün, AB’nin Rumları sevindiren şu kararı açıklamıştı.
Avrupa Adalet Divanı, KKTC’yi zor durumda bırakacak bir karara imza attı AB’nin en yetkili yargı kurumu olan Avrupa Adalet Divanı, KKTC’deki mülkiyet sorunlarıyla ilgili davalarda, Rum mahkemelerinin verdiği kararların tüm AB üyesi ülkelerde uygulanması gerektiğine hükmetti. Kuzey Kıbrıs’ta eski Rum arazisine sahip olan yabancıları mağdur eden kararın, KKTC’deki emlak fiyatlarına ağır darbe vurması bekleniyor. Karar, Rum yargısına, Kıbrıs Rum Kesimi’nin siyasi kontrolünde bulunmayan KKTC üzerinde içtihat hakkı tanıması nedeniyle de büyük önem taşıyor.[3]
Başbuğ: “ABD Başkanı Obama’nın geldiği gün, başkanın güvenlik danışmanı Jones ile de görüştüm. Bir yabancı geldiği zaman, hemen bir şey isteyecek diye yazılıyor. Hayır… Benim görüştüğüm 2 Amerikalı, Türkiye’den ve bizden ne Irak ne de Afganistan’la ilgili bir şey istememiştir…
ABD Genelkurmay Başkanı ile 4 saat görüştük. Pakistan’da çok ciddi gelişmeler var. Endişe duyuyoruz… Kardeş ve dost ülkenin iç sorunlarını çözüme kavuşturabilmesini umuyoruz. Afganistan’da Ağustos ayında seçimler var. Terör olaylarında artış var.. Rahat bir durum değil. ABD bölgeye ilave askeri güçler göndermeyi düşünüyor. Irak’ta güvenlik durumu biraz daha iyileşme gösteriyor idi. Irak’la ilgili olarak devletimizin politikası belirli. Toprak bütünlüğü bizim için hayati derece önemlidir. Ayrıca PKK’nın Irak’ın kuzeyinden tasfiye edilmesidir. 1984 yılından bu yana terörle mücadelede sahip olamadığımız bir şans ve fırsatı yakaladık. Bu fırsatı en iyi şekilde kullanmamız lazım. Sorumluluk merkezi Irak’a aittir. Ayrıca kuzeydeki peşmerge gücü var. Bunlarında da bu işe dahil olması gereklidir. Bu işe aktif olarak dahil olması zorunludur. Suriye ile Türkiye arasındaki küçük seviyede olan ve bir ilk olan tatbikat var. Bugünler de sona erecek. İsrail’in tepkisi bizi ilgilendirmez. Bu bizim Suriye ile bizim konumuz. Ülkemizin büyüklüğünü yerine koyalım. 2006’dan itibaren Afganistan’da bütün operasyonların sorumluluğu NATO’da geçti… Bu harekatın içinde iki tane harekat var. Kabil bölge komutanlığında bir tane piyade taburumuz var. Muharip birliğimiz mevcut… Görevi kısıtlı. Bunlar yanlış ifade ediliyor. Bizim kısıtlamalarımız var. 800 kişilik bir takımımız var orada. Bu bizim planlamamız. Normal olarak Kabil Bölge Komutanlığı’nı Kasım’da biz alacağız. İtalyan ve Fransızlar buradaki taburlarını çekmek istiyor. Elbette bunu biz NATO’da yapılacak bir toplantıda diğer ülkelerden gelecek yardımla dolduracağız. 800’lük birliğimizin sayısı artabilir. Eğitim gibi kuruluşlara orada yardımcı oluyoruz.
Afganistan’daki birliğimizin
1-Terör Çatışmalarında
2-Uyuşturucu Takibinde
3-Taliban ve El-Kaide ile savaşta
4-Mayın taramasında
Kullanılmayacağına dair garanti verilmiştir.
Azerbaycan-Ermenistan
“Sorunlar nelerdir? Kars Anlaşması var, çizilen sınırın tanınması, toprak taleplerinden ve soykırım iddialarından vazgeçme sorunu var.. Soykırım olayı özel kasta yönelik uygulanır. Özel kast var, bunun ortaya konulması lazım. Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sorunu var. Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi çok önemli.
Türkiye’de her şey yasalara uygun yürüdüğü sürece sorunlarla başarıyla mücadele edilir. Türk milletine başsağlığı diliyorum. Terörle kimse bir yere varamaz…
Genel Kurmay Başkanının, her kesimden gazeteci aracılığıyla, toplumun tümüne, “TSK’da demokratik rejime farklı bakan kimseyi barındırmayız.” Demesi oldukça anlamlıydı.
Türk Silahlı Kuvvetleri içerik düzeyinde “demokrasiye bağlılığını” açıklamıştı.
Ama seçilen iletişim biçimi de en az içerik kadar önemli sayılmalıydı.
“Bu iletişim biçimi ile, Genelkurmay Başkanı’nın Silahlı Kuvvetler adına konuşuyor görünen “bazı sivil paşalar’ı ve durumdan kendi kendine vazife çıkartan sahte TSK sözcüsü” tavrı takınanları kökten emekli ettiği ortaya çıkmıştı.
Bundan sonra, “TSK ne düşünüyor” diye merak edildiği zaman, bakılacak tek yerin Genelkurmay Başkanı’nın sözleri olmasının kurumsallaşması, Türk demokrasisi açısından çok önemli bir mesafe olarak okunmalıydı.
Ergenekoncuların Arkasında Askerler Değil Kiliseler Vardı.
“Zirve”nin azmettiricisi kilise maaşlı çıkmıştı.
Malatya’daki 1’i Alman olan 3 kişinin öldürüldüğü Zirve yayınevi davasının ikinci iddianamesinde olayın azmettiricisi olmakla suçlanan 2 kişiden birisi olan Hüseyin Yelki’ye olaydan sonra Adana’daki Babtiz Kilisesi’nin kendisine her ay 500 TL para verdiği ortaya çıkmıştı. Hüseyin Yelki, İstanbul Balıklı Rum Hastanesi’nde yaptırılan ameliyatının kiliselerden gelen yardımlar sonucu gerçekleştirildiğini ve ikinci ameliyatının ise olayın meydana geldiği 18 Nisan 2007’den 1 gün önce yine İstanbul’da yapıldığını ve kendisinin olayın olduğu gün sabah uçakla Malatya’ya geldiğini açıkladı. Kendisi gibi azmettirici olmakla suçlanan Varol Bülent Aral’ı tanımadığını ve yüz yüze hiç görüşmediğini söyleyen Yelki, olayın kilit ismi olan Emre Günaydın ile de olaydan yaklaşık 2 ay önce tanıştığını anlatmıştı. Olayın azmettiricisi olmakla iddia edilen Hüseyin Yelki, kardeşi olan Y. Yelki’nin ise 1993-1994 yılları arasında olayın kilit ismi olan Emre günaydın’ın babasına ait spor salonuna gittiğini hatırlatmıştı.
Yani Ergenekon’un arkasında askerler değil kiliseler vardı.
Malum ve Mel’un Bir Gazete “Şeytani Taraf”ını gösterecek şekilde: “İlker Başbuğ, Ergenekon’un yeni Avukatı” başlığını atmıştı.
Kayıp Silahların Kaynağı Emniyet mi?
CHP, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, isim vermeden Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen silah ve mühimmata ilişkin yaptığı açıklamayı TBMM gündemine taşımıştı.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yanıtlaması istemiyle TBMM’ye soru önergesi veren CHP Konya Milletvekili Atilla Kart: “Genelkurmay’da bu silahların bulunmadığı kayıtlı olduğuna göre, bu silahlar emniyet bünyesinden kaynaklanan silahlar mıdır?”
‘Emniyet ve hükümet niye suskun’
“Genelkurmay Başkanı rakamlar vererek çok net değerlendirmeler yaptı. Bu konulardaki yönlendirmelerin, spekülasyonların önünü kesmiş oldu. Aslında böylesine net değerlendirmeler çok daha önce yapılmalıydı”
Aradan 24 saat geçmesine rağmen, emniyet ve hükümetin hiçbir açıklama yapmamasını kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştı. Silahların, emniyetten mi ya da her nereden kaynaklandıysa bunu açıklamak, hükümet ve emniyetin sorumluluğundaydı.”
‘Failler kamufle ediliyor’
“Ergenekon soruşturmasının, politize olan kolluk güçleri ve iktidar ile iktidar güdümündeki belli kişi ve kurumların işbirliğiyle sürdürüldüğü açıktı” Soruşturmadaki ihlaller nedeniyle gerçek faillerin kamufle edildiği kaygısı taşınmaktaydı.
Başbuğ’un “Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın ülke sathında gömülü silah ve mühimmatının kalmadığı” açıklaması da hatırlanırsa “Soruşturma kapsamında bulunan LAW’larla ilgili kafile ve stok numaralarının SAT Komutanlığı’nın envanterinde olmadığını beyan etmesi, el bombası olarak TSK’ye intikal edenin 10 katının Emniyet’e intikal ettiğini de ayrıca belirtmesi” anlamlıydı.
Emniyetin envanteri
Emniyetin konuyla ilgili olarak kamuoyunu acilen bilgilendirmesi bir zorunlu halini almıştı. Bu soruşturmayı sürdüren savcılık makamının da artık görmezden gelemeyeceği bir durum ortaya çıkmıştır. Beşir Atalay’ın şu soruları yanıtlaması lazımdı:
– Emniyet bünyesinde mevcut olan LAW, havan, el bombaları vb. silah mühimmatın envanter durumu nedir? Hangileri kayıp görülmektedir?
– Genelkurmay konuyla ilgili olarak somut açıklama yaptığı halde, Emniyet neden suskun ve tepkisizdir?
– Hükümetin, bu soruşturmaya iştirak ettiği ve yönlendirdiği yönündeki iddia ve eleştiriler bilinirken şimdi neden hala bir açıklama gelmemşiştir?
Ama Fetullahçı ve Amerikan Uşağı İhsan Dağı Zaman Gazetesinde Şunları Yazıyordu:
Başbuğ ne yapmaya çalışıyor?
Son on yılda iktidar alanı daralan, iktidar araçları yıpranan ve meşruiyeti sarsılan ‘askerî vesayet’ rejimini yeniden kurmaya çalışıyor; iktidar için yeni araçlar deniyor.
12 Mart, 12 Eylül ve de 28 Şubat ve 27 Nisan modeli müdahalelerin başarısızlıklarını anlayan, fakat iktidar talebinden vazgeçmeyen asker şimdi, siyasal ve toplumsal alanları denetleyici ve düzenleyici başka yollar arıyor; doğrudan olmayan ama daha incelikli, sofistike ve profesyonelce bir strateji izliyor.
Medyaya baktığımızda bu stratejisinin başarılı olduğunu görüyoruz. Neredeyse tüm yazarlar ve yorumcular Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un demokrasi vurgusundan ve ‘darbeciler aramızda barınamaz’ sözünden memnun. Ama asıl mesele, ‘nasıl bir demokrasi?’ sorusuna verilecek cevapta düğümleniyor. Askerin, seçilmiş sivillerin denetiminde olduğu modern bir demokrasi mi, yoksa 1961 modeli ‘vesayet demokrasisi’ mi?
Yani mesele darbe değil, o geçti. 2003-2004 döneminde bunu denediler ve başaramadılar. Bundan sonra da zor. Bu çağda bu ülkede fiili darbe düşünenler akıllarını kaçırmış olmalı. Türkiye dünya ekonomisiyle entegre bir ülke. Darbe olsun, darbeciler askerlerinin maaşını ödeyemez hale gelir üç ay içinde, memleketi iflas ettirirler. Ordunun bile fiili bir darbenin ardından tek bir parça olarak kalma ihtimali yok.
Başbuğ’un ‘darbecileri ba-rın-dır-ma-yız’ ifadesini bu çerçevede anlamak lazım. Başbuğ son derece stratejik düşünen bir ‘kurmay’. Neyin mümkün olup neyin mümkün olmadığını gayet iyi biliyor.
Tabii ki darbecilere kapalı. Akıllı hiçbir kurmay, mevcut dünya ve de Türkiye koşullarında darbeyi aklından bile geçirmez. Ama mesele darbe değil; Başbuğ’un anlayışında darbe yok, ama siyaset üzerindeki ‘asker vesayeti’ni kaldırmak niyeti de yok. Karşımızda duran, ‘neo-militarist’ bir yaklaşım; bir tür ‘insani yüzlü’ ve ‘kadife eldivenli militarizm,’ yoksa Kemalizm mi demeliydim?
28 Şubat’ın ve 27 Nisan tarzı müdahalelerin geri teptiğini, ordunun iktidar alanını daralttığını ve toplumsal saygınlığına zarar verdiğini gayet iyi anlayan Başbuğ, ordunun siyasal gücü ve toplumsal meşruiyeti için yeni bir alan, yol açmaya çalışıyor. Yürütülen iletişim stratejisi ‘askeri vesayet rejimi’ni yeniden üretecek, sürekli kılacak ‘açılımlar’ yapmaya dönük. Kimse yanlış anlamasın; ‘açılım’, Kürt meselesi veya demokrasi konularında değil. Asker, siyaseti ve toplumu denetleyecek yeni bir dil, yeni ve profesyonel bir iletişim üretiyor.
Yalnız, siyaset kurumları ve toplum buna razı mı? Demokrasinin geleceği asıl bu unsurların tutumuna bağlı.[4] Sözleriyle Kürtlere (güney doğu bölgesine) federasyon hakkı tanımadan, daha doğrusu AB’ye eyalet İsrail’e vilayet yapılmadan ve TSK dağıtılmadan, Türkiye’ye demokrasi gelmeyeceğini vurguluyordu.
Özkök’ten Savcılık İfade Sonrası Genelkurmay ziyareti!
Ergenekon soruşturması kapsamında İzmir’de savcılara tanık olarak ifade veren eski Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök ardından Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a sürpriz bir ziyarette bulunmuştu.Özkök ile Başbuğ arasında gerçekleşen görüşme, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden duyurulmuştu. Duyuruda “24’üncü Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök, saat 15.00’te, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a ziyarette bulunmuşlardır” ifadeleri yer alıyordu.
İlker Başbuğ’un Harp Akedemilerindeki konuşmasına katılmayan Hilmi Özkök’ün şimdi Genelkurmaya uğraması, AKP’lileri ve Fetullah Gülencileri panikletmişe benziyordu
Emniyet’te F-Tipi örgütlenmenin belgesi
Fethullah Gülen Cemaat’inin önemli ismi Hüseyin Gülerce ‘Biz siyasetle ilgilenmeyiz, hani neredeyiz, belgesini gösteriniz’ diye yırtınıyordu. Erbil’de düzenlenen Kuzey Irak’ı tasarlama toplantısının, Abant Platformları’nın, Ergenekon operasyonları taraftarlarının açıkça ama alçakça bir siyaset olduğunu sanki kimse anlamıyordu.
Bir gazetenin ‘Utah’lı hoca Polis Akademisi Başkanı’ şeklindeki haberi bize; anlamlı geliyordu.
Zühtü Arslan, Polis Akademisi‘nin ilk sivil rektörü olarak atanıyordu. Kamuoyu, adını AKP’nin ‘sivil anayasa’ taslağından hatırlıyordu.
Milliyet’in Utah vurgusu önemliydi. Çünkü Utah, Gülen Cemaati’nin Amerika’da en iyi örgütlendiği eyaletlerin başında geliyordu. Türkiye’den pek çok Cemaat ilintili polisin yolu da Utah’tan geçiyordu.
Yakın zamanda Türkiye’ye döndürülen ve polis bünyesinde henüz aktif görev verilmeyen Emrullah Uslu. Utah Üniversitesi’nde doktora yapıyordu. Emniyet kökenli isimlerin yazdığı sucveceza.com’un yazarlarından Fatih Balcı, Zaman gazetesinde yazan Şaban Kardaş da CIA kontrolündeki Utah Üniversitesi öğrencilerinden oluyordu.
Artık Cemaat’le bir bağı olmadığı söylenen ama eskinin sıkı Cemaat’çisi Hakan Yavuz da Utah Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapıyordu.
Cemaat ve Utah Üniversitesi ilişkisini Oray Eğin şöyle anlatıyordu:
‘Utah Üniversitesi, Cemaat’in etkin olduğu yerlerden biri. Cemaat burada okumaları için öğrencilerine burs sağlıyor, onlarla beraber etkinlikler düzenliyor, paneller organize ediliyor. Cemaat’in Utah’ta organize ettiği panellerde konuşan öğrenciler sık sık Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni eleştiriyor, yabancılara karşı Türkiye’yi kötülüyor. Türkiye’nin demokratik olmadığını, inanç özgürlüğü bulunmadığı vurgulanıyor. Bunun sorumlusunun da Türk Ordusu olduğunun altı çiziliyor.’
Polis Akademisi’nin yeni rektörü Zühtü Arslan da ne tesadüf ki Utah’taki Atlas Ekonomik Araştırmalar Vakfı için çalışmalar yapıyordu. Arslan’ın 2004’te ‘Dinlerarası İlişkiler: Seküler ve Demokratik bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Anlayışı’ projesi Gülen Cemaati tarafından sahiplenilip, Yahudi lobileri ve CIA destekli konferanslara taşınıyordu.
Zühtü Arslan’ın makalelerinin Zaman gazetesinde yayımlandığını da unutmamak gerekiyordu.
Yine hatırlatmak gerekiyor ki Arslan’ın bir yazısından dolayı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ şikâyetçi olmuş, TESEV için kaleme aldığı ‘Türkiye’de güvenlik sektörü’ makalesi yüzünden Arslan ve dört öğretim üyesi hakkında soruşturma açılmıştı.
Bakalım, Emniyet içindeki F-Tipi örgütlenme iddiaları Utah’lı hocanın yetiştireceği yeni polis-şakirtlerle nasıl bir hal alacaktı!?[5]
[1] Zaman gazetesi / Bülent Ceyhan
[2] Milli Gazete / 12.05.2009
[3] Zaman Gazetesi / 29.04.2009
[4] i.dagi@zaman.com.tr 01 05 2009
[5] (http://www.aksam.com.tr/2009/05/01/yazar/12595/oray_egin/f_tipi_orgutlenmenin_belgesi.html)

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
Allah (CC) Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır! “Şeytan'ın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?"…
Bu reçeteleri bizlerin anlayabileceği şekilde şiir haline getiren muhterem Üstadımızdan Allah razı olsun.. Katmanlarını kavrayabilmeyi,…
Milletimizin artık bu Suriye yalanlarına kanmaması gerekiyordu. Şara'nın gelişinin ilk gününden bu yana sürekli olarak…
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…