Mahmud Celal Bayar, (16.05.1883-22.08.1986) Türkiye’nin meşhur masonlarındandır ve 3. Cumhurbaşkanıdır. Celal Bayar’ın babası, Yahudi kökenlilerin kendilerini gizlemek ve daha rahat hareket etmek üzere sıkça başvurdukları bir taktik gereği, ilmiye sınıfına mensup bir fıkıh bilgini diye tanınan Abdullah Fehmi Efendi’dir. 93 harbinden sonra muhacir olarak geldiği Bursa’nın Umurbey köyündeki rüştiyede müdürlük ve bir ara Gemlik’te müftülük yapmıştır.
1883 yılında Bursa Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğan Celal Bayar ilk ve orta öğreniminden sonra memuriyete geçmiştir. Aslen şimdi Bulgaristan’ın Romanya sınırındaki ve Plevne yakınlarındaki Lom şehrinden göçmüşlerdir, bu ailenin Museviliğininin Karaim (Karailer) inanışındaki Hazar Türklerinden geldiği bilinir. Gemlik Mahkeme ve Reji Kalemleri’nde memur olarak başlamış, ardından Bursa’ya giderek Ziraat Bankası’nda görev almış ve bu sırada Harir Darüttalimi ve College Français De l’Assomption isimli okullara devam etmiştir. Bursa’daki çalışmalarını Deutsche Orientbank’ta sürdürdüğü bilinmektedir. 1907 yılında Yahudi ve Sabataistlerin güdümündeki İttihat ve Terakki’nin Bursa’daki gizli kolu “Küme” örgütüne girmiştir. 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldığı ve bu arada mason olduğu belirlenmiştir. Bu cemiyetin İzmir Şubesi Genel Sekreterliğine getirilmiş, 1918 yılında Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’ne intisab etmiştir.
12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan Sancağı Milletvekili olarak katılmış, Millî Mücadelenin başlaması ile birlikte Anadolu’ya geçerek Galip Hoca takma adıyla ve zeybek kılığıyla Eğe’de bazı faaliyetlere başlamıştır. Aynı zamanda Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Bursa Milletvekili olarak görev almış, 1921’de İktisat Vekili yapılmıştır.
Lozan Barış Konferansı’nda müşavir olarak görev almış, 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi’ne İzmir Milletvekili olarak atanmıştır.
1924 yılında Atatürk’ün talimatıyla, Hindistan-Afganistan Müslümanlarının Milli Mücadelemize destek amacıyla ve dönemin ulaşım zorlukları nedeniyle Rusya üzerinden gönderdikleri paranın arta kalanıyla Türkiye İş Bankası’nın kurulmasında görev almıştır. Mart 1924’te “Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı, 1932-1937 tarihleri arasında İktisat Vekilliği, 1937-1939 yılları arasında Başvekillik yapmıştır. 1943 yılına kadar İzmir Milletvekili olarak kalmıştır. Mustafa Kemal’in: “Dengeleri korumak, sabataist masonları ve İttihatçı artıklarını biribirine karşı kullanıp kontrol altında tutmak” siyasetinde sıkça devreye soktuğu bir insandır. Bunların birikim ve ilişkilerinden yararlandığı da bir vakıadır.
Çok partili siyasî hayata geçilmesi üzerine 1946 yılında arkadaşları ile birlikte Demokrat Parti’yi kurmuş ve başkanlığına getirilmiştir. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçilmiştir. (22 Mayıs 1950) Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar’ın, 1948 yılında, dönemin “Milli Şefi İsmet İnönü’nün demokratik seçimlere izin vermesi için: “Devr-i Sabık yaratmayacağız” (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra bazı DP’liler partilerinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948’de Mareşal Fevzi Çakmak önderliğinde, Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi’ni kurdukları bilinmektedir.
10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında indirilmiş, Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkûm edilmiştir. (15 Eylül 1961) HAÇLI KARARGÂHI Vatikan’ın dönemin Meşhur Mason Papasının politik baskılarıyla cezası daha sonra müebbet hapse çevrilmiştir. Yassıada’dan Kayseri Bölge Cezaevi’ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964 tarihinde rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakılmış, 7 Temmuz 1966’da da dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından, Anayasa’nın 97. maddesinde yazılı sebeplere dayanılarak affedilmiştir.
22 Ağustos 1986 tarihinde, 103 yaşında İstanbul’da vefat etmiş, cenazesi Gemlik Umurbey’e nakledilmiştir.
Bu arada 27 Mayıs 1960 İhtilalinin, bilinen sebepler dışında, “Yahudi fırkalarının gizli haset ve rekabeti, kendi aralarındaki makam ve menfaat çekişmesi” yüzünden yapıldığı da sezilmekte ve söylenmektedir.
Çünkü Celal Bayar da, ihtilalcilerin önde gelen paşalarından Cemal Madanoğlu da ve yine Adnan Menderes, Fatin Rüştü ve Polatkan da, bunların hepsinin sabataist olduğu bilinmektedir.
Doğu Perinçek: “Celal Bayar ve komitacı geleneği” yazısında
“Mahmut Celal Bey, milli devletimizi ve çağdaş toplumumuzu kuran büyük mücadeleye, İttihat Terakki Fırkası’nda genç bir teşkilatçı olarak katılmış, Türk Devrimi’nin her aşamasında en önde yer almıştır. Celal Bayar, bugün ezilmek istenen, kendini milletine adamış fedailer geleneğinin inkılâpçılarındandır.
Anlamlıdır; 1950’lerde ve 1960’larda, Sayın Bayar kimi çevrelerde “komitacı” diye anılırdı.”
“Sayın Dr. Nilüfer Gürsoy,
Dikkatinizi çekmiştir ve belki de sizi üzmüştür; Sayın Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı’na değil, o inkılâpçı komitacılığına vurgu yaptım.
Haklı olduğumu sanıyorum, çünkü Türkiye’yi cumhurbaşkanları veya padişahlar değil, komitacılar kurtardı ve kurdu.”
“Muhtaç olduğumuz gelenek budur. Bu gelenek bize kuşaktan kuşağa kalmıştır. O nedenle Sayın Celal Bayar’ın, Talât Paşa’dan “O bizim şefimizdir” diye söz etmesi, bana heyecan vermiştir ve örnektir.”
“Atatürk Devrimi’nin 1940’lı yıllarda hayatiyetini kaybetmesi, Bayarları ve İnönüleri birbirinden ayırdı. O süreç, bizi bugünkü çözülme noktasına getirmiştir.”
“Sayın Dr. Nilüfer Gürsoy,
Siz bizim milletimiz için aziz bir ailesiniz; Atatürk Devrimi’nin yadigârısınız.”
“Bu güzelliklerinizle var olun ve milletimizi ışıklandırın.
Sayın Dr. Gürsoy,
Ben de “komitacı” olduğum için, bu anlamlı toplantınızda bulunamıyorum. Özrümü anlayışla karşılayacağınızdan eminim.”[1]
Sözleriyle:
a) Celal Bayar’ın “komitacı”lığına vurgu yapıyor yani Mason ve Sabataist İttihat ve Terakki şebekesinin kafa yapısına sahip olduğunu hatırlatıyordu.
b) Yahudi ve mason Talat hainine “şefimiz” diyen Karayim Yahudisi Celal Bayar’ın, İsmet İnönü gibi “Atatürk Devrimini Milli İstikametinden saptırdıklarını dolaylı olarak dile getiriyordu.
c) Celal Bayar’ın kızına:
“Siz aziz bir ailesiniz… Milletimizi ışıklandırın” ifadelerinde masonik ve sabataist bir şifre seziliyordu.
d) Ve Doğu Perinçek, acaba, sabataist ve mason ailelerden medet ve inayet mi bekliyordu?
Oysa bir sonraki yazısında:
“ABD, BOP Eşbaşkanlığını bir koçbaşı gibi Asya kayalarına çarpmaktadır. Artık o kafanın bu çarpışmadan nasıl çıkacağını siz hayalinizde canlandırın.
ABD, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu böleyim derken, birleştirecektir!
Sakın o haritayı, ABD’nin kuyusunu kazanlar yapmış olmasın?
Türkiye, hedefini bu yüzyılın başında Kemalist Devrim’le belirlemişti. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yoldan çıktı ve Küçük Amerika sürecine saplandı.”
Sözleriyle Celal Bayar ve İsmet İnönü’nün; “küçük Amerika olacağız” yalanıyla Türkiye’yi Atatürk’ün hedeflerinden saptırdıklarını kendisi de itiraf ediyordu.
Celal Bayar’ın İsrail aşkı!
Türkiye ile İsrail arasında ilk resmi diplomatik ilişki temeli 4 Temmuz 1950’de imzalanan “Ticaret ve ödeme Anlaşmaları” ile atılmış, ancak iki ülke yönetimi Arap ve İslam faktörü nedeniyle dikkati çekmeme politikası izlemiştir.[2]
Ticaret alanındaki ilişkileri müteakip, kültürel işbirliği kapsamında Türk ve İsrailli öğrencilerin birbirlerinin ülkelerinde eğitim görmeleri için burslar verilmiştir.[3] Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, merkezi Avrupa’da olan “Evrensel İsrail Birliği” tarafından Yahudilere dil öğretmek için dünyanın dört bir yanında kurulan “Alliance Israelite” okulunun Bursa Şubesinde İbranice öğrenmesi, İsrail’in kurucusu Ben Gurion’un ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmesi ve İzmir Amerikan Kolejinden mezun olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes’in en yakın dostlarını İzmirli Yahudi sosyetesinin teşkil etmesi[4] bu dönemde iki ülkenin ilişkilerinde önemli etkenlerdir.
Türkiye ile Irak arasında 1955 yılında kurulan “Bağdat Paktından” sonra biraz bozulan Türkiye İsrail ilişkileri, 1956 yılında patlak veren Süveyş krizi sırasında Türkiye’nin İsrail’i kınaması ile kopma noktasına gelmiş ve 26 Kasım 1956’da Türkiye Tel Aviv’ deki büyük elçisini geri çağırarak, İsrail ile ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine indirmesi ise tamamen göstermeliktir ve Müslüman halkların tepkisini törpülemeye yöneliktir.[5]
Çünkü Türk Hükümeti ekonomik ve istihbarat alanındaki işbirliğinin yanı sıra Amerikan Kongresinde çok güçlü ve etkili olan Yahudi Lobisinin desteğini kaybetmemek için İsrail ile ilişkilerini bilinçli olarak tamamen kesmemiş, el altından daha da güçlendirmiştir.[6]
Ticari işbirliğinin yanı sıra istihbarat konusunun önemini çok iyi değerlendiren İsrail, Ağustos 1957’de MOSSAD’ın Casusluk ve Özel Görevler Bölüm Başkanı Eliahu Sasson’u Ankara’ya büyük elçi olarak atamıştır. Türkiye’yi işbirliği için ikna etme görevi verilen Sason, o dönemde MİT’in karşılığı olan Türkiye MAH (Milli Amale Hizmet) Teşkilatı Başkanı Hüseyin Avni GÖKTÜRK’ün yanı sıra, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU ve Başbakan Adnan Menderes’le de görüşmeler yapmış ve daha sonra MOSSAD Başkanı Ravven Shiloah’ın da katıldığı iki ülke istihbaratçılarının ortak toplantıları sonucunda, bölgede İran, İsrail ve Türkiye’yi kapsayacak bir güvenlik üçgeni oluşturulması konusunda Türk yöneticilerin iknası için ABD’den yardım isteyen İsrail’e ABD yönetimi destek olmuş ve Türkiye’nin İsrail ile işbirliği konusunda ikna edilmesi ABD’nin girişimleri sonucunda sağlanmıştır.[7] MOSSAD ajanı Eliahu Sasson’un Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la özel dostluğu oldukça anlamlıdır.
Ankara’nın işbirliği konusunda ikna edilmesinden kısa bir süre sonra İsrail’den Türkiye’ye üst düzey ziyaretler düzenlenmiş ve İsrail Başbakanı Ben Gurion Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Perez ve Genelkurmay Başkanı Zvi Zur 28 Ağustos 1958 de Adnan Menderes ile görüşmek üzere Ankara’ya gelmiş, ancak İslam âleminin tepkisini çekmemek için ELAL uçağının arıza nedeniyle Ankara’ya mecburi iniş yaptığı açıklanmıştır.[8] Siyonist İsrail kabinesinin Ankara’da toplanmasını ve Adnan Menderes’e talimat yağdırmasını ayarlayan ise Celal Bayar’dır.
İran’ı da içine alan ve istihbarat alanında işbirliğini geliştiren bu görüşmeden sonra Amerikan Merkezi Haberleşme Teşkilatı CIA,” İsrail, Gizli Servisler ve Dış İstihbarat” başlıklı bir rapor hazırlamış ve raporda MOSSAD, MİT ve İran Gizli Servisi SAVAK arasında imzalanan üçlü işbirliği anlaşması değerlendirilirken; Türkiye-İsrail işbirliği de ele alınmıştır. Türkiye-İsrail ve İran İstihbarat örgütleri arasında kurulan ve Trident adı verilen bu ağ üç ülkenin gizli servis başkanlarının yılda iki kez toplanarak, ele geçirdikleri istihbarat konusunda değerlendirme yapmalarını amaçlamıştır.[9] İşin aslı ise, Türk İstihbaratı fiilen İsrail’in kontrol ve güdümüne kaydırılmıştır.
Bu bağlamda Menderes döneminde, özellikle Adana ve çevresi İsraillilerin çalışma alanı olarak verilmiş ve Türk İstihbarat Teşkilatı MAH’ın Başkanı Ziya Selışık da alışılmışın ötesinde İsrail Elçiliği ile temaslarda bulunmaya başlamıştır.[10] Ziya Selışık, Ankara’dan ziyade, Telaviv’e bağlıymış gibi bir tavır takınmıştır ve bu kişi Celal Bayar’ın özel elemanı gibi çalışmaktadır.
1960-1990 Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri ve Kenan Evren’in Milli haysiyet ve hassasiyeti:
1967 Arap İsrail savaşında, “kuvvet kullanılarak toprak edinilmesine” karşı olan Türkiye zahiren İsrail’i kınamış ve 1973 Arap-İsrail savaşından sonra İslam ülkelerine daha yakın politikalar izlemeye başlamış; savaş sırasında İsrail’e yardım etmek isteyen ABD’nin, İncirlik Üssünü kullanmasına izin vermemiş”[11] ve İslam dünyasına yaklaşmıştır. Erbakan Hoca’nın etkili olduğu bu politikalar yüzünden ihtilaller yapılıp MSP kapatılmıştır.
1980 de İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak etmesi ve 30 Temmuz 1980 de Kudüs’ü İsrail’in baş şehri ilan etmesini müteakip Kenan Evren’in 26 Kasım 1980 de Doğu Kudüs’teki başkonsolosluğunu kapatıp İsrail’le diplomatik ilişkilerinin seviyesini “ikinci kâtiplik” düzeyine indirmesi, bu çerçevede THY’nin İstanbul-Tel Aviv seferi ile Türk gemilerinin İsrail limanlarına yaptığı seferleri iptal etmesi[12] Siyonitlerde panik yaratmıştır.
Türkiye’nin İsrail’e karşı izlediği bu politika ABD Yahudilerince tepkiyle karşılanmış ve 1981 yılı Ocak ayında Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğine bir mektup gönderen 61 ABD’li Senatör, “Türkiye’nin İsrail’e karşı izlediği politikanın Türk-Amerikan ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebileceği” uyarısında bulunmuşlardır. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi Hükümeti’nin ABD’nin bu tepkisine, “Türkiye’ye gelmek isteyen bir İsrail Spor Kafilesine vize vermeyerek” rest çekmesi, ABD Kongresindeki Yahudi Lobisini son derece kızdırmıştır.[13] Acaba Kenan Evren’e duyulan rahatsızlıkların temelinde bu yaptıkları mı yatmaktadır? ABD Yahudi Lobileri, “Bizim çocuklar!” dedikleri Kenan Evren ve ekibi tarafından aldatılıp ters köşeye yatırıldıklarının farkına çok geç varmışlardır. Çünkü Kenan Paşa’nın İsrail’e karşı tutum ve yaptırımları, öyle göstermelik ve geçici değil; ciddi, cesaretli ve etkili tavırlardır. Sağcı, solcu, İslamcı; Siyonistlerin üfürdüğü düdüğü çalan “Küresel köyün kavalcılarının”, hiç dinmeyen “Kenan Evren kini”nin altında, kim bilir ne derin kuyruk acıları depreşip durmaktaydı!?
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gittikçe kötüleştiğini gören ABD, Türkiye’nin İsrail’e karşı izlediği sert politikayı gözden geçirmesi ricasında bulunmaya mecbur kalmış ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren 14 Şubat 1982’de Türkiye’deki Yahudi Cemaati Lideri Hahambaşı Dawid Aseo ile görüşerek ilişkileri yumuşatmaya çalışmıştır.[14]
Selman Rüştilerden, Danimarkalı karikatüristlerden ve onları destekleyen şimdiki NATO Sekreteri Rasmussenlerden daha şeytani bir hınçla; Allah’a, Resulüllah’a, Kur’an’a, İslam’a ve kutsallarımıza saldıran Turan Dursun denen bu zındık ve sapık kişi, 12 Eylül darbesini ABD’yle birlikte ve onların bilgisi dahilinde yapan, ama haysiyetli ve cesaretli bir taktikle Amerika’yı oyuna getirip ters köşeye yatıran, Siyonist İsrail’i hizaya sokan çok ciddi ve gerçekçi yaptırımlar uygulayan, milli ve manevi değerlere sahip ve saygılı davranan ve işte bu yüzden sürekli ve şiddetli hücumlara uğrayan Kenan Evren’e kin kusan asılsız ulusalcılara göre, “örnek bir aydındır ve ışık saçmaktadır!
“Bu büyük aydınlanma savaşçısı unutulmuyor…” “Turan Dursun karanlığa karşı mücadelesine devam ediyor. Her sene onun kitaplarını okuyan binlerce insan Aydınlanma üniversitesinden mezun oluyor ve gericiliğe karşı mücadele safına katılıyor.
“(İslam) Dinin temelindeki akıl dışılıkları, çelişkileri korkusuzca ve itiraza mahal bırakmayacak şekilde göz önüne serdi. Bu büyük birikimiyle herkese şapka çıkarttırdı.”
“1965 yılında dine olan inancını kaybettiği için müftülükten ayrıldı. Dursun daha sonra TRT’de on yıl boyunca çalıştı.” Övgüleriyle Haluk Hepkon Aydınlık’ta bu adamı övüyordu.
Şeytan ruhlu şarlatan kendisini şöyle tanıtıyordu:
“İyice bilin! Bilin ve unutmayın ki ben, yüzyılların doğurduğu bir ölümüm. İslam’ın, tüm dinlerin, tabuların, sonuçları bugün ve yarın görülecek ölümüyüm. Çıkarları din karanlığı üzerine kurulu olanlar, bu karanlıktan türlü şekilde yararlananlar, tüm karanlık böcekleri benden korksunlar.”
“Binlerce yıllık ilkelliklerin, yalanlarla örülüp piyasaya sürüldüğü imanın, kafalardaki, duygulardaki zincirlerin elbet bir gün sonu gelecektir.”[15]
Ey İslam dinini; “ilkellik ve gericilikler…”
İmanı ve manevi değerleri; “küflü kafalardaki zincirler…”
Hz. Peygamberimizi ve Müçtehitleri;
Hâşâ, “din ve duygu sömürücüleri.” Bütün inançlı ve dindar insanları ise “karanlık böcekleri…” olarak niteleyecek kadar aşağı ve bayağı bir mürtedin küfür karanlıklarını, akılsızlık ve ahlaksızlıklarını “aydınlanma ve çağdaşlaşma” zanneden zavallılar!
Turan Dursun’ların, İslamiyet ve millet düşmanı karanlık kafalı aydınlıkçıların, o çirkef fikirleri kendilerinden önce gebermiş bulunuyordu. Oysa İslam Türkiye’mizde ve tüm yeryüzünde nuraniyet ve adaletiyle ve bütün ihtişamıyla yeniden diriliyordu. Kininizle kıvranın, camiler bin misli artıyor, ramazanlar müminleri arıtıyor, Kuran’ın ve Ezanın sedası şimdi daha gür çıkıyordu!.
İttihatçıların itirafı ve Yahudi uşaklığı
Yahudi asıllı Sara Aronson, İngilizlerin Filistin’de büyük bir bölümü Musevilerden oluşan istihbarat teşkilâtının elemanlarından biriydi. Cemal Paşa ve kurmaylarının arasına sızabilecek kadar güvenlerini kazanmış, konuşmaları dinlemiş, edindiği bilgileri bir başka Musevi asıllı casusu Simonne vasıtası ile İngilizlere ulaştırmıştı.
Kurt Sınger, Sara Aronson’un Lawrence olan ilişkisinde şunları aktarır:[16]
“Sara ile Lawrence uzun zamandan beri birbirlerini tanıyordu. Lawrence daha savaştan yıllar önce Zamarin’e gelmiş ve civarda bir takım kazılar da yapmıştı. Bu itibarla Lawrence hem Sara, hem de Sara’nın ağabeyleri ile tanışmıştı. Her ikisi de aynı gaye uğruna çalışıyorlardı. Daha sonra harbin ilk yıllarında küçük bir ajan olarak meşhur İngiliz casusu Lawrence, Sara’nın Cemal Paşa’dan aldığı bir belge sayesinde Filistin’e geldi.”
Sara’nın Cemal Paşa’nın kurmayları arasına nasıl sızdığına da değinir:
“Sara casus şebekesini kurarken daha önceden tanıştığı Beyrut’un Belediye Başkanı Muhtar Beyhem’in kardeşi Nurettin Bey ile yeniden temasa geçti. Nurettin Bey genç, yakışıklı, kültürlü bir insandı. Oldukça geniş, zengin ve sosyetik bir muhite sahipti. Onun sayesinde gerek Müslüman gerekse Hıristiyan âleminden dostlar edindi.”
Cemal Paşayı da bu sıralarda tanımıştı, Onu güzelliği ile etkisi altına aldığı ve gönlünü çalıp kullandığı gerçeğini Prof. Hasan Köni de onaylayanlar arasındaydı. Dördüncü Askeri Tarih semineri 16, 18 Mayıs 1989 tarihleri arasında Ankara’da yapılmıştı. Konuşmacılar arasında yer alan Prof. Dr. Hasan Köni’nin konusu I’nci Dünya Savaşı öncesi istihbarat ve günümüze etkileriydi. Genelkurmay Basımevinin aynı yıl Bildiriler adı ile bastığı seminer konuşmalarında Köni’ye sorulan sorulardan biri de konu ile ilgiliydi ve yanıtları bu iddiamızı doğrulamaktaydı.
İttihatçı Mason Cemal Paşa, Bahriye Nazırlığından önce Filistin’deki 4. Ordu Komutanlığına atanmış ve Yahudi kadın casus Sara Aronson’la ilişkiye başlamıştı.
Birlikte çalıştıkları Yahudi asıllı İngiliz casusu Simonne’un Sara Aronson’a yazdığı mektupta Siyonist ideolojinin sinsi ve kirli planlarını, Abdülhamit düşmanlığını ve dönemin karışıklığını gösteren satırlar da yar almaktaydı:
“Kız kardeşim Sara
Gösterdiğin başarı, akılları durduracak kadar büyüktür. Ailemizin en becerikli insanı olarak sana hitap etmekten büyük bir zevk ve mutluluk duymaktayım.
Biliyorsun ki, ırkdaşlarımız ve dindaşlarımız bu topraklara, bize vaat edilen ve bizim olan bu kutsal vatana hicret edip, yerleşmek için her fedakârlığı göze aldılar. Yeryüzündeki bütün Musevi oluşumları, Musevi basını, Musevi hazineleri bu iş için seferber oldu. Milyonlarca altın bu uğurda harcandı. Milyonlarca altın, Sultan Abdülhamit’e teklif olundu. Buna şiddetle karşı çıkan Osmanlı Padişahı Abdülhamit tahttan indirildi. Yarın Türklerin ellerine yeni bir fırsat ve kuvvet geçse, sonumuz kötü ve vahim olur. Yarın yine Abdülhamit gibi bir Sultan, bu çapta bir hükümet adamı çıkarsa, bu mutlu hayallerimiz yıkılır, bu güneşli diyar bize zindan olur.
Fakat endişe duyma, dünyanın bütün köprübaşlarına ve bütün servetlerine sahip olan bizler artık bir daha o karanlık günlere dönmeyeceğiz.
Sen Filistin’deki Siyon öncülerine şunu duyurmalısın; her yuvadaki kadın, erkek, genç kız, çoluk çocuk, Türklerin bu topraklardan uzaklaştırılması için çalışmalıdır. Genç kızlar namus ve iffetlerini bu topraklar için vereceklerdir. Genç erkekler bu topraklar için kanlarını akıtacaklardır. Zenginler servetlerini, mal ve mülklerini bağışlayacaklardır. Yüzyıllardır süren kötü günlerin bir daha geri dönmemesi için ve Davut saltanatının kurulması ile Yehova için bunlar gerçekleşip yapılmalıdır. İngilizler şu anda bizimle beraber olmakla birlikte, yarın Rusların, Fransızların veya diğer müttefiklerinin baskısı altında kalabilir ve bize verdikleri sözden vazgeçebilir. Şu anda Cemal Paşa’nın Sultan ilan edilmesi konusunda müttefiklerin isteklerini reddetmiş oldukları halde, savaşta kaybedeceklerini anladıkları zaman pekâlâ Rusların teklifini kabul ederler. Siyaset bu, belli olmaz.
Biz başkalarına değil, kendi gücümüze, kendi imkânlarımıza dayanarak hareket etmeliyiz. Bu itibarla teşkilâtımız bir an önce Türk-Arap düşmanlığının kıvılcımlarını bütün Arap Yarımadasına saçmalıdır. Her tarafta Araplarla Türkler boğaz boğaza gelsin. İngilizler Şerif El Hüseyin’e Arap Krallığını teklif etmişlerdir. Sen, oğlu Emir Faysal’ı bir an önce Cidde’ye gönder. İngiliz hariciyesine mensup üç kişilik bir heyet yakında Cidde’ye gidecektir.”
Sara Aronson’un ağabeyi Aaron da bölgede görev yapmıştı. Seminerde bu noktaya da temas ediliyordu:
Sara Aronson’un ağabeyi Aaron Aronson da bölgede tarım uzmanı olarak faaliyetlerde bulunmaktaydı. Atlet köyünde inşa edilen laboratuar aynı zamanda İngilizlerin merkezi konumundaydı. Aaron, daha sonra bu bölgedeki faaliyetlerini kitaplaştırdığında “Cemal Paşa’nın tarım uzmanlığını da yaptığını, haberlerini ordu karargâhından postaladığını, Ortadoğu tarımında yaptığı çalışmalar nedeniyle California Üniversitesi’nden kürsü teklifi aldığını da yazacaktı. (Reliquia with journeys 1904-1908 and Flora Transiordanica, ed, H.R Oppenheimer, Geneva, 1931) Yani Sabataist İttihatçı Cemal Paşa bugünkü İsrail’in alt yapısını hazırlayanlardandı. Ancak şu var ki; Siyonist odaklar, Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi, “gözü kara, aklı kısa” Mason komitacıları Osmanlıyı yıkmada kullanmış ve işleri bitince harcamış, ama Celal Bayar, İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir gibi “sinsi ve siyasi kafalı” adamlarını ise Cumhuriyeti yozlaştırma ve Anadolu Siyon Devletini hazırlama projesine bırakmışlardı.
Alman ittifakı bazı nazırlardan neden saklandı?
l’nci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere dört imparatorluğun yıkılmasına neden olan bir savaştı. Osmanlı Devleti, Balkan yenilgisinden sonra o tarihlerde doğu politikasına önem veren Almanya yanında yer almıştı. Bu dünya siyonizminin Mason-Sabataist İttihatçılar eliyle, Osmanlıya hazırlanan kasıtlı bir tuzaktı.
Resmi askeri ittifak önerisi ilk kez 22 Temmuz 1914 günü Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından İstanbul’daki Alman Büyükelçisi Wangenheim’e yapılmıştı. Sadrazam Sait Halim Paşa da Avusturya büyükelçisinin kapısını aynı öneri ile çalmıştı. Görüşmeler büyük bir gizlilik içinde sürdürülmüş, Türk-Alman ittifakı 2 Ağustos 1914 günü imzalanmıştı.
Sadrazam ve Hariciye Nazırı Sait Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında yapılan görüşmeleri bilenler; Sadrazam, Enver Paşa, Talat ve Halil Beylerdi. Cemal Paşa ve Maliye Nazırı Cavid Bey anlaşma imzalandıktan sonra haberdar edilmişti.
Cemal Paşa’nın kendisine neden haber verilmediği sorusuna Sait Halim Paşa’nın cevabı İttihatçıların birbirlerine güvenmediklerini de ortaya koymaktadır:
“Vekiller içinde bu teşebbüsün azametinden ürkerek, bu mühim devlet sırrını vaktinden evvel açıklamanın getireceği sıkıntılara sebep olacak zatlar bulunduğu için haberdar etmek istemedim. Malûm ya nazik bir meselede, her türlü ihtiyat tedbirlerini almak bizim için bir vazifedir.”
Ali İhsan Sabis dönemin 1’nci Ordu kumandanıdır. Bu gizliliğin, “devlet yönetiminde Hıristiyan nazırların bulunduğundan, bazı nazırların da kolayca her fikre sürüklenecek kadar zayıf karakter taşımalarından ve ağızlarından birçok sırları almanın kolay olmasından” dolayı gerekli görüldüğünü anlatır. Ancak getirdiği bir başka açıklama da dikkat çekicidir:[17]
“Ekalliyet nazırlarının yanı sıra bazı sefirlerimizin ve yüksek memurlarımızın karıları ecnebi (Yahudi, Rum ve Ermeni) idi. Mesela Paris sefirimiz Rifat Paşa’nın karısı Rus Yahudisiydi. Londra sefirimiz Tevfik Paşa’nın karısı bir İsveçli,[18] Berlin sefirimiz Mahmud Muhtar Paşa’nın karısı ise bir Mısırlı Hıristiyan idi. Eğer o memur veya vekilin karısı yabancı nesillerden ve millettense, devlet sırları bu yüzden de kolayca açılır. Casusluk insanı kendi karısını, hatta kendi çocuğunu, kendi şahsı ve kendi milleti aleyhine düşmana haber verdirmeye sevk eder. Sevgili karınızın ve çocuğunuzun bilerek veya bilmeyerek sizden duyduğu şeyleri harice ifşa ettiğini neden sonra fark edersiniz. Fakat iş işten geçmiştir.”
Başka kimler vardı?
Ziraat ve Ticaret Nazırı Süleyman Busteni Efendi idi. Posta-Telgraf Nazırlığını ise Ermeni Oskan Efendi yapıyordu. Maliye Nazırı Cavid Bey ise Sabataistti ve bir cariye olan Aliyye Melek Nazlıyar ile evliydi.
[1] 23 Ağustos 2003 / Aydınlık
[2] Türel YILMAZ, Türkiye-İsrail Yakınlaşması, İmaj Yayınevi, Ankara, 2001, s.9
[3] Yusuf BASASEL, Yahudi Tarihi, Üniversal DilHizmetleri ve yayıncılık, İstanbul, 200, s.13
[4] Nezih, TAVLAS, Türk-İsrail Güvenlik ve İstihbarat İlişkileri, Avrasya Dosyası (İsrail Özel), c.5, 1999, s.81-82
[5] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğusuna karşı Politikası, Ankara SBF Yayınları, Ankara 1972, s99-100
[6] Hüseyin bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, İmge Kitabevi, Ankara, 1990, s.81
[7] Yılmaz, Türkiye…, s.22
[8] Lbid,
[9] Lbid, s.23
[10] Lbid, s.24
[11] Gencer, ÖZKAN, 50nci Yılı Biterken Türkiye İsrail İlişkileri, TTK yayınları, Ankara 1999, s.541-542
[12] Basalel, Yahudi…,s.302
[13] Tavlas, Türk..,s.86
[14] lbid
[15] 30 Ağustos 2009 / Aydınlık
[16] Asya’da Casusluk, Kurt Singer, IQ Kültür Sanat yayıncılık, 2003
[17] Harp Hatıralarım, Ali İhsan Sabis, İnkılâp Kitapevi, İstanbul 1943
[18] Sadrazam Tevfik Paşa Elisabeth Tschumi ile evliydi. Ancak Yahudi asıllı Elisabeth sözde Müslüman olmuş ve Afife adını almıştı.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
ADİL DÜZENE DAYALI YENİ BİR DÜNYA MUTLAKA KURULACAKTIR. "Feth-i Mübin gerçekleşecek!.. Eğer sana, ‘bunlar hayal,…
Hakk; değişmeyen, dönüşmeyen, özelliğini ve güzelliğini yitirmeyen doğrular ve değerler anlamını taşır. Bunlar, her zaman…
Şara yönetimindeki Suriye’nin Erdoğan Türkiyesi’nin değil, İsrail ve ABD’nin güdümünde yol alması ve elimizden kaymasını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’ye konteyner…
ÜLKEMİZİN ACİLEN MİLLİ MÜTABAKATA İHTİYACI VARDI! Erbakan Hocamız iktidar ortağıyken 11 ay boyunca bir Filistinli…
Zafer sırrı inançta, sanma ki tankta imiş!.. "Bizim inancımızın ve davamızın %90'ı ahiret hazırlığı ve…
Yıkılışı görenler altında kalmamak için ben demiştim demeye getiriyorlar. Gerçi ne derlerse desinler o yıkıntının…
Kendi yapacakları melanetlere, Aziz Erbakan Hocamızın ismini kullanarak millet nezdinde meşruiyet kazandırma çabasına girişmeleri; asıl…
5375 Yıllık Siyonist Sömürü Düzeni, Kafirler ve Münafık Mücrimler istemese de yıkılacak , Tüm insanlığın…
Öncelikle belirtelim ki; Yahudiyi tanımadan dünyada olup bitenleri anlamak mümkün değildir. Makale bu anlamda çok…
Galiba tarihte hep böyle olmuş; Hakk uğruna mücadele edenler yalnız kalmışlar. Ne kadar kafir, münafık,…