YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69e3c5636960f
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 6 8 6
Bugün : 53972
Dün : 64668
Bu ay : 1033245
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53178303
IP'niz : 216.73.217.119

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

 GKB İlker Başbuğ’un: “Güçlü ordu, güçlü Türkiye” sloganı, Sevr’in sinsi taşeronlarını ve Haim Nahum uşaklarını çileden çıkarmıştı. AKP’nin kültür bakanı ve eski sosyalist artığı Ertuğrul Günay: “demokrasiye saygı gereği, 12 Eylül’le hesaplaşılması gerektiğini” açıklamıştı. “Sembolik adımlar atılsın” diyen Günay, Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı unvanı, makam aracı ve lojmanının geri alınmasını tavsiye buyurmuşlardı.

AKP’li Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Genelkurmay Başkanlığı’nın 30 Ağustos vesilesiyle hemen her yere astığı afişlerdeki “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganını da doğru bulmadığını söyleyip ordudan rahatsızlığını ortaya koymuşlardı. Bu sloganın tersten okunması gerektiğini belirten Günay: “Takdim ve tehir yanlış olmuş. Bütünün adı Türkiye’dir. Türkiye güçlü olursa ordu, millet, devlet, meclis, hükümet, her şey güçlü olur. Güçlü ordular, güçlü olmayan halkını, yöneticilerini, sistemlerini koruyamadı. Saddam’ın ordusu güçlüydü ama Saddam’ı koruyamadı. İran ordusu da Şah’ı koruyamadı. Çünkü demokrasi yoktu, millet zayıftı, halka saygı yoktu” sözleriyle TSK’yı Saddam’ın ve İran Şahının ordusuyla kıyaslamaktan sakınmamıştı.

Ermeni mayalı ve Yahudi arkalı Fetullah’çı Zaman’dan Mümtaz’er Türköne de aynı Siyonist mutfaktan beslendiği için “Neden Güçlü Ordu?” yazısında:

“Evet, güçlü ordu iyi bir şey. Biz de güçlü bir ordumuz var diye mutluyuz ve içimiz rahat. Ama Napolyon’un Grande Armée (Büyük Ordu) tabir edilen ordusu da fena halde güçlüydü. Bu onun Rusya bozgununu engellemedi. Alman ordusu da çok güçlüydü… Ama Almanya yenildi. Ve de bölündü. ABD ordusu da çok güçlüydü. Vietnam’da çıplak ayaklı, aç ve perişan bir halk karşısında yenik düştü. Sovyet ordusu da müthiş güçlüydü. Ama Sovyetler Birliği iskambil kâğıdı gibi dağıldı.

Bizim ordumuz da çok güçlü. 25 yıldır PKK ile savaşıyor.” (Ama baş edemiyor demeye getiriyordu.)

“Bu slogan yanlış. Çünkü “Güçlü Ordu”dan “Güçlü Türkiye” çıkmıyor. Bu ikisini birbirinin sebebi ve sonucu olarak bir çevrim içinde düşünürseniz, bu sefer “Güçlü Türkiye” ortaya çıkmayınca, “Güçlü Ordu” ihtimali de ortadan kalkıyor. Kısaca bu sloganda mantık hatası var. Çünkü önünüze konan bu mantık sizi tam tersine “Zayıf Ordu”ya götürüyor.”

“Askerî harcamalarımız 27 Mayıs darbesinden sonra patladı. Atatürk ve İsmet Paşa savaşa giden bir dünya içinde neden “Güçlü Ordu” arayışına girmemişti? Bugün, millî hasılaya oranlandığı zaman Batılı ülkelerden birkaç kat fazla para harcadığımız “Güçlü Ordu”muz Türkiye’ye ne kadar güç katıyor? Ordu eliyle PKK’ya karşı 25 yıl yürüttüğümüz “savaş” yerine, etkin ve çevik iç güvenlik birimleri ile “terörle mücadele” etmiş olsaydık bugün önümüzdeki bilanço ne olurdu? Elimizdeki bilançoya bakıp neden her şeyi yeni baştan düşünmüyoruz?”[1] sözleriyle kinini kusmaktaydı. Üstelik yalan yanlış iddialarla konuyu çarpıtmaktaydı. Çünkü İsmet İnönü’nün “güçlü bir ordu” derdi olmadığı doğruydu, ama Atatürk’ün, her bakımdan güçlü ve caydırıcı bir ordu için çırpındığı, tarihi bir hakikatti.

Zaman Gazetesi yazarlarından Abdülhamit Bilici, Türkiye Yahudilerinin Neve Şalom Sinagogunda yapılan bir toplantıya katıldığını söylüyor ve Türk toplumunun Yahudi ve Ermenileri ötekileştirip dışladığından yakınıyor; Kürtleri ve Alevileri de bunlara katarak konuyu çarpıtıyordu.

“Dün katıldığım bir toplantıda, Osmanlı’dan bize emanet olan bir cemaate (Yahudilere) bakışını ortaya koyan araştırmanın sonuçlarını dinlerken, kendime “Hangi toplum, hangi Osmanlı?” sorularını sormadan edemedim. Aynı toplum, bir yandan Osmanlı’yı yüceltirken, bir yandan da kendi dışındakilere karşı tahammülsüz olabilir miydi? Bir yandan Osmanlı’yı alkışlayıp, diğer yandan Yahudi, Kürt, Ermeni, Alevi, Rum gibi kimlikleri ötekileştirmek mümkün müydü?

Maalesef daha çok, hakkımızda olumlu şeyler söylenmesinden hoşlanıyor; çoğu kez aynaya bakmakta zorlanıyoruz. Bu açıdan, Frekans araştırma şirketinin toplumun “farklı kimliklere ve Yahudiliğe bakışı” üzerine yaptığı çalışma, ilginç sonuçlar içeriyor”[2] diyen Yahudi yalakası, Abdülhamit Bilici, milletimizin gayrı Müslimlere ve hele Kürtlere ve Alevilere hiç değil, devletimize ve ülkemize hıyanet eden kesimlere ve teröre destek verenlere kızdığını ve arkadan bıçaklandığını, pinti bir pişkinlikle gizlemeye çalışıyordu. Osmanlının yıkılışında, Kurtuluş Savaşımızda ve PKK eşkıyalığında düşmanlarımıza destek verenlerin, Fetullah gibi gidip ellerini öpmemiz mi gerekiyordu?

Oysa, bizim “Ordu-Millet” olduğumuz gerçeği mutlaka hesaba katılmalıydı.

Bakınız, Müslüman Türkler Abbasiler döneminde askeri karakteri ve ordu kişiliği ile rağbet kazanmış ve yönetimde söz sahibi olmuşlardı.

İran-Irak merkezli Büyük Selçuklu ve yine Anadolu Selçuklu Devletleri orduyla kurulmuşlardı. Şanlı Osmanlı medeniyetinin temeli orduyla atılmış, güçlü orduyla üç kıtaya adalet ve hürriyet taşımıştı.

Türk İstiklal Savaşı da, yine Osmanlı Ordusunun elde kalan komutan ve askerleri, din bilginleri ve halk önderleri işbirliğiyle başlatıp başarılmış ve Cumhuriyetin temelleri böyle atılmıştı.

Üstelik “Güçlü ülke güçlü ordusunu zaten çıkarır” iddiası tamamen yanlıştı. İşte Almanya güçlü bir ülkeydi, ama güçlü ordusunu kurmamışlardı veya kurdurmamışlardı.

İşte Japonya, güçlü bir ülkeydi, ama güçlü ordudan mahrum bırakılmışlardı.

Ve bu yüzden ne Almanya’nın ne de Japonya’nın bu ekonomik ve teknolojik üstünlüklerine rağmen, dünya dengelerinde, hatta ülke yönetimlerinde ağırlık ve saygınlıkları bulunmamaktaydı.

Bu arada eski sosyalist Ertuğrul Günay ağzıyla ve İsrailci Masonların kafasıyla Türkiye’nin 12 Eylül Anayasasının geçici 15. maddesini kaldırmadan demokratik bir ülke olamayacağını vurgulayan Numan Kurtulmuş: “12 Eylül ile yüzleşmeyen, 27 Nisan’la, 28 Şubat’la hiç yüzleşemez. 12 Eylül, Türkiye’yi endazesinden çıkarmış, çivisini oynatmış olan bir dış müdahaledir. Artık herkes biliyor ki, dünyanın büyük güçlerinin, devletlerinin resmi kriptolarında; (hiç merak etmeyin, bu ihtilali bizim çocuklar yaptı) diyerek, onlar tarafından desteklenen bir ihtilaldir. Ve Türkiye’nin siyaset ve toplumsal yapısının bozulmasına neden olmuştur. 12 Eylül Türkiye’nin yönetimine ve siyasetine, 28 Şubat’ta Türkiye’nin sosyolojisine müdahaledir. Türkiye’de eğer demokratikleşmekten bahsediyorsak, 12 Eylül’le ve 28 Şubat’la, 27 Nisan’la da hesaplaşacağız” sözleriyle ve demokratikleşme demagojisiyle, orduyu zayıflatma girişimlerine hararetle destek vermekte ve sanki malum merkezlere yeşil ışık yakmaktaydı.

Oysa Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca şu çarpıcı açıklamaları yapmaktaydı:

Oyunları Milli Görüş’le bozacağız

Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan 4 Eylül 2009 Cuma namazını kıldığı Altınoluk’taki mutat Cuma toplantısında çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu. Erbakan yaptığı konuşmada 1. Dünya Savaşı’nda büyük İsrail’in kurulması için çok çabalandığını hatırlatarak, “1. Dünya Savaşı’ndan sonra 5 sene boyunca Anadolu’yu işgal edip büyük İsrail’i kurmak için uğraştı. Fakat Anadolu’nun imanlı insanları buna müsaade etmedi. Bilahare 10 yıl daha savaşıldı. Artık iyice yorulan düşmanlar ise Lozan Barışı imzalamak zorunda kaldı. Batılılar bunu bir türlü kabule yanaşmadı. Çeşitli vesilelerle Lozan’ı imzalamadılar. İsmet İnönü belki, Lozan anlaşmasını lehimize sonuçlandırabilir düşüncesiyle arabulucu olarak Mısır Hahambaşını Lozan’a yolladı.  Fakat bu Yahudi oradakilere, ‘Ben Türk delegesi olarak geldimse de, siz buna bakmayın. Aslında ben sizden yanayım. Sizin bu Lozan’ı imzalamayışınızı tadtirle karşılıyorum ve Anadolu’yu işgal edip Büyük İsrail’i hemen kurma amacınıza katılıyorum. Ancak, siz bu Müslüman Milleti tanımıyorsunuz. Beş on sene sonra, onların yeniden toparlanıp bağımsızlık savaşı yapacaklarını unutuyorsunuz.(Bunlar ordu millettir) Evet, siz ve biz, cihan harbini büyük İsrail’i kurmak için yaptık ve harbin galibiyiz. Neden şimdi büyük İsrail’i kurmayacakmışız? Sorusunun cevabı şudur:

Hayım Nahum planını aklımızda tutmalıyız

“Lozan’a gönderilen hahambaşı şunları anlattı: ‘Binlerce yıldır uğraşıyoruz, ama hala bu arz-ı Mev’ud-u kuramadık. Müslümanlar buna müsaade etmiyor. Bunların içindeki imanlı ve şuuru insanlar buna geçit vermiyor. Onun için gelin yeni bir taktik uygulayalım. Bunları muharebe ile değil, “yumuşak lokma metoduyla” İsrail’e vilayet yapalım. Nedir bu yumuşak lokma metodu?  İşte bu Hayım Naum Doktirinidir ve 7 maddeden ibarettir:

1. Türkiye’yi işsiz bırakacaksınız,

2. Aç ve sefil koyacaksınız

3. Borca esir edip batıracaksınız

4. Dininden uzaklaştıracaksınız

5.Bu milleti kamplara bölüp ayıracaksınız

6. Böldüğün parçaları birbirleriyle çarpıştıracaksınız,

7. Bu parçalanmış ve yeterince yumuşamış lokmaları alıp İsrail’e vilayet yapacaksınız.

İşte bunun üzerine Fransa Başbakanı Clemanson ve İngiliz Başbakanı Lozan’ı imzaladılar. Amerika ise imzalamadı. Hala da imzalamış değildir. Bundan dolayı Avrupa Devletleriyle yapılan münasebetlerde hep Lozan yok sayılır ve Sevr esas alınır. İşte 80 yıldır üzerimizde bu oyunu uyguluyorlar. Bunun için dikkatli olmalıyız ve Batılıların oyunlarını Milli Görüşle bozmalıyız.”

Refahyol’un, Siyonist senaryoları nasıl bozduğunu hatırlatmalıyız

Erbakan, iktidara geldiklerinde bu oyunu bozmak için, önce işe ezilen kesimlerin maaşına zamla başladıklarını anlatarak, “Refah Partimizin işbaşına gelmesi bunların planlarını bozdu. Bendeniz 26 Haziran’da Başbakanlık koltuğuna oturdum. Biraz sonra müsteşar geldi ve 3 gün sonra memurlar maaşını alacak. Bir zam verecek misiniz? dedi. Ben kendilerine, “Yüzde 50 zam yapacaksınız” dediğimde adam neredeyse kalp krizi geçirecekti. Biz bundan sonra Besmeleyi çektik, 1 Temmuz’da bütün memurlara yüzde 50 zam, 6 ay sonra yüzde 25 ve yüzde 30 daha zam verdik. 100 alan memur 250 almaya başladı. Zamlar böyle olunca milletin cebine para aktı. Çarşıda alışverişler arttı ve ekonomi canlandı. Ülkeye bereket geldi. Kaynağımız ise Havuz sistemidir. Bu sistemle ülkeyi faizcilere soydurmadık. Faizcinin cebinde olan sömürü hortumunu milletin cebine gelir olarak aktardık” ifadelerini kullandı.

AKP’liler İşsizliği arttırdı, faizi ve borcu katladı

Erbakan, her dönemde işsiz olduğunu, ancak bu hükümet döneminde katmerli işsizliğin türetildiğini hatırlatarak, “Sen geldin mevcut işsizlere 2,5 milyon daha işsiz ilâve ettin. AKP geldiğinde Türkiye’nin üçte biri açlık sınırındaydı. Sen bunu üçte ikiye çıkardın. Bunlar devlet rakamları ve dünya istatistikleridir. Bundan başka borç 125 Milyon dolardı, sen 500 Milyar dolara çıkarttın. Üstelik her şeyi de faize veriyorsun. Faize para bulamayınca elektriğe yüzde 10 zam yaptı. Bu milleti ezmektir. Milletten aldığı parayı da götürüp faize verecek ve hepsi siyonizme gidecek” diye uyardı.

AB için manevi değerlerimiz ve milli birikimlerimiz tahribe uğradı

Erbakan, diğer göstergeler gibi ekonomik göstergelerin de kırmızı sinyal verdiğini, bunun sonunun felaket olduğunu söyleyerek, “Dinden uzaklaştırmak için ne gerekiyorsa AB aşkına yapıyorsunuz. Bizim zamanımızda 600 tane İmam Hatip okulu vardı ve burada 600 bin evladımız okuyordu. Şimdi bunların sayısı 60 bine indi. Bizim zamanımızda 5000 Kur’an kursu vardı, IMF’nin ve AB Komisyonunun emriyle bunların önemli bölümünü kapattılar. 8 yıl kesintisizle önünü tıkadılar. Halbuki bizim en önemli değerlerimiz milli ve manevi değerlerimizdir. Türk Kürt diye bir ayırım yapmak ırkçılıktır. Her şeyin başı, önce kardeş olduğumuzu bilmek, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkarak Milli Görüş bayrağı altında toplanmaktır.”

Gavura Taraf Gazetesi’nin Yasemin Çongar’ı, Elazığ Karakoçan’daki münferit bir olayı bile orduyu yıpratma gerekçesine döndürüyordu:

“O teğmenin ölümüne sebebiyet verdiği dört erin ailelerinden gerçeği esirgerseniz, o ailelerin olup biteni gazetelerden öğrenmesine yol açarsanız “güçlü Türkiye’nin güçlü ordusu” olamazsınız… Denebilir ki, Elazığ’da yaşanan münferit bir olaydır. Denebilir ki, teğmen hata yapmıştır ama bu münferit bir hatadır. Ama bunu söylemekle yetinemezsiniz.

Bir suçun, bir vahşetin “münferit” olduğuna inanabilmek için, o uygulamanın, o suçun, o vahşetin kurumsal olarak desteklenmediğini, hoş görülmediğini, yaygın biçimde gerçekleşmediğini, gerçekleştiğinde de cezalandırıldığını, gerek olayla gerek olay sonrasındaki yaptırımlarla ilgili bize anlatılanın doğru olduğunu, gerçeklerin gizlenmediğini bilmemiz gerekir. Bir askerin “kaza sonucu” öldüğüne inanabilmek için, daha önce kaç askerin “kaza sonucu” öldüğünü de bilmemiz ve bu konuda bize yalan söylenmediğinden emin olmamız gerekir.

Türkiye’deki annelerin yirmi beş yıldır gayet iyi bildiği bir şey var… Her anne, asker kurasında Doğu’yu çekmenin anlamını kavrıyor; oğlunu “vatani hizmete” göndermenin, etinden bir parçayı savaşa ve belki de ölüme göndermek olduğunu biliyor. Ve yirmi beş yılda, o annelerden binlercesi, bu bilgiyi teyit eden tabutların üstüne kapanıp bağrını yırtarcasına ağladı… Geçenlerde, Elazığ’da şehit düşen dört askerin anneleri bugün hâlâ ağlıyor.

Kendilerinden önceki binlerce anne gibi, o dört annenin yüreğindeki kor parçası da muhtemelen hiç küllenmeyecek… Ama bu ordu ve bu devlet, o kor parçasını yalanlarla büsbütün yalazlandırmamalı…[3] diye halkımızı TSK’ya karşı kışkırtıyordu.

Oysa, bu elim olayda şehit düşen Afyonkarahisar’lı şehidin babası:

“Ben o teğmene dava açmayı içime sindiremiyorum. Çünkü zaten devletimin gerekli cezayı vereceğini düşünüyorum” diyerek bu aziz Milletin ordusuna ve devletine bağlılığını herkese gösteriyordu.

Ve Milliyet’ten Derya Sazak “Kürt Açılımına” mesafeli duran TSK’ya şöyle yükleniyordu:

“Kürt açılımını çıkmaza sokmak için her türlü yolu deneyenlerin “çözümsüzlük” halinde savunacakları bir düşünce, plan-proje acaba var mıdır? “Son terörist de temizlenene dek” çatışmalar sürüp gidecek midir? Daha kaç gencimizi “siyaseten çözemediğimiz” bir sorun nedeniyle, askerlik yaparken şehit vermeye devam edeceğiz? Analar, babalar, eşler, kardeşler, çocuklar, Meclis’e gönderdikleri kadrolara, “Barış için ne yaptınız?” diye sormayacaklar mıdır?

Demeç vermenin, cenazelerde saf durup, “Şehitler ölmez” diye nutuk atmanın ötesinde iktidarıyla muhalefetiyle, askeriyle siviliyle ülkeyi yönetme iddiasında olanların bu ülke insanlarını huzur-refah içinde yaşatma sorumluluğuna aykırı değil midir sonuç almayı engellemek, çözüme takoz koymak?! PKK’yı silahsızlandırma, Kandil’i tümüyle boşaltma, örgütün yönetici kadrosunu Norveç’e gönderme gibi niyetler, “bir yaz rüyası”ydı diyelim, 2009 Türkiye’sinde bir “ütopya”yı daha tarihe gömeceğiz de ne olacak?! Yarın kan dökülmeye başladığında bunun sorumluluğunu kim üstlenecek? Kürt açılımına “edebiyat” diyenler, çocuklar ölmeye başladığında en hafif deyimle mahcup olmayacaklar mı? “Anadolu insanı asırlardır zaten iki işe yarar: Askerlik yapar, vergi öder” diyen “kast” sistemi, daha kaç yıl savaş lobisinden beslenecek?

Oysa çözüm için toplumca umutlanmıştık. Siyasi iklim son derece uygundu. Ancak barış korkutuyor! “Ya çözüm olursa?” diye olmadık çarpıtmalar yapılıyor. Süreci boşa çıkarmak için, gerçeğe sığmayan kuşkular yaratılıyor. Türkiye’nin “üniter yapısı” sorgulanıyormuş, sınırları değişecekmiş gibi korkular salınıyor. Bölünme paranoyası yaratılıyor. DTP “Federasyona karşıyız” diyor, inandıramıyor. CHP orduyu açıkça kışkırtarak Genelkurmay Başkanı’nı MGK bildirisi dışında tavır almaya yöneltti.

Başbuğ da, Anayasa’nın üçüncü maddesini hatırlatarak, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bir bütün. Dili Türkçe. TSK ulus devlet ve üniter devletin korunmasında taraf ve öyle kalacak” diye güvence verdi. Siyasetin sefaletine bakın ki, “orduyu göreve” çağırıyor, bunu da ana muhalefet partisi yapıyor! Askeri “Sürecin parçası haline gelmeyin” diye uyarıyor. Peki, 25 yıllık PKK mücadelesinde Apo yakalandıktan sonra, “Biz terörle mücadelede görevimizi yaptık, bundan sonrası siyasetçilerin görev alanına giriyor” diyen de askerler değil miydi? Madem ordu bu işte taraf, “çerçeve”yi askerler çiziyor, sivillere, seçimle gelen hükümetlere, parlamentoya ne gerek var?!

Türkiye “askerin vesayeti”nde yönetilmeye devam etsin, cumhuriyet tarihinin bu en sıkıntılı alanında siyaset fikir üretmesin, “Üniter yapıyı değiştirecekler” diye bir yalanın arkasına sığınarak Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynayalım?!” sözleriyle Sevr’in gereği Türkiye’nin bölünmesi girişimine destek veriyordu.

Önce hainleri temizleyin! diyen Necati burada Doğruydu

Gerçekten “temiz, lekesiz, ABD’den güdümsüz, AB’den bağlantısız, yüzde yüz yerli; katıksız, Kürt’ün hakkı Kürt’e, Türk’ün hakkı Türk’e bir açılım olacaksa” önce PKK’nın silahı bırakmasını isteyelim. Nedense şu sıralarda Güneydoğu’ya gidip oğlunun ve kızının PKK’ya asker olarak gitmesini önleyememiş annelerle konuşan ya da kocası Diyarbakır hapishanesinde işkence görmüş (bu aşağılık işkenceleri savunmamız ve onaylamamız mümkün değil) insanlarla söyleşi yapan çok sayıda hanım ve erkek gazeteci, “PKK silah bıraksın mı, bundan yana mısınız?” sorusunu sormuyorlar. Bu açıdan okuru hiç bilgilendirmiyorlar.

PKK silahı bırakmazsa! Türk ordusu yıpratılırsa! Açılım dedikleri nasıl olacak? Barış nasıl gelecek? Açılımın bu yanını merak etmiyorlar. İnce ruhlu, asil duygulu, sevgi yüklü şarkıcılar, türkücüler, artistler, romancılar, demokratlar, kayıtsız şartsız AB yandaşları, sorgusuz-sualsiz ABD destekçileri, yüksek insanlık değerlerini savunanlar, AKP yandaşı İslamcı yazarlar, eski cuntacı solcular, eski TKP artıkları, bir kadın memesine vatanı satarım diyebilecek sütü sümüğü bozuk gazete başyazarları, Kandil söyleşi yazıcıları, “Kan dursun, analar ağlamasın, barış gelsin” diyorlar, fakat “Önce PKK silahı bıraksın, çünkü kanın akmasını başlatan da, hala fırsat buldukça kahpece saldırıp sataşan da odur…” demiyorlar.

PKK’yı bir nevi gözetiyorlar diyebilirim. PKK için, onu kuranlar, besleyenler, geliştirenler için, sanki bahçeden erik çalmaya yeltenmiş “haylaz çocuk” bağışlayıcılığına giriyorlar. Fakat Türkiye’nin ordusuna ise “bilgisiz-kötü yönetilen- işkenceci-hukuk tanımaz-darbe planlayan-eğitim sırasında erlerin eline pimi çekilmiş el bombası veren psikopat subayların doldurduğu ve kendi döşediği mayına basan beceriksiz silahlı kuvvetler” olarak göstermek için her fırsatı değerlendiriyorlar. Densiz bir subay, bağışlanacak bir yanı yok, eğitim sırasında bir Mehmetçik’in eline pimi çekilmiş el bombası veriyor. Bomba patlıyor, er ve yanındakiler ölüyor. Bu olay, hemen orduyu aciz-beceriksiz, subaylarını psikopat ve merhametsiz göstermeye can atan gazetelere sızdırılıyor, günlerce yazılıyor, kanırta kanırta anlatılıyor. Başka bir örnek: Öncü birlik mayın döşüyor, arkadaki birlik gelip basıyor, 5-6 Mehmetçik şehit düşüyor.

Bunu birlik üstlenmiyor ve “Mayını PKK koydu” diye yalan söylüyor. Bu olaylar 3 ay önce meydana geliyor. Fakat gazeteye Genelkurmay Başkanı’nın “Açılımı bölünmez bütünlük çerçevesinde düşünmek gerekir” demeci verdiği günün ertesinde sızdırılıyor. Ve PKK’nın zafer ilan ettiği açılım günlerinde TSK’ya “kendi mayınıyla kendi erini öldüren ve suçu PKK’nın üzerine atan sahtekâr ordu” damgası vurmak için bu olay döne döne yazılıyor, yorumlanıyor

Bu olay 3 ay önce olmuş, niçin yeni sızdırılıyor, kim sızdırıyor? Genelkurmay’daki köstebekten mi, MİT’ten mi, polisten mi, CIA’dan mı sızıyor ve sızdıranlar neyi amaçlıyor? Amaç belli, hainlik. Haini bol ülkeyiz. Barış istiyorsanız, önce hainleri temizleyin! PKK silahı bıraksın. TSK çok güçlü olsun. Barış o zaman gelir. Açılım da o zaman olur.”

AİHM’ye giden Dilipak hükümetten uzlaşma teklifi bekliyordu!

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya ile ilgili yazısından dolayı evi haczedilen Vakit Gazetesi Yazarı Abdurrahman Dilipak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidiyordu. Ancak Türkiye’nin ceza almasını istemeyen yazar, şikâyetinden vazgeçebileceğinin işaretini veriyordu. Yargıtay’ın itirazını zamanaşımı nedeniyle kabul etmediğini anlatan Dilipak, AİHM’ye yaptığı başvuru konusunda hükümetten uzlaşma teklifi beklediğini söylüyordu.



[1] 3 Eylül 2009 / Zaman

[2] 30 Eylül 2009 / Zaman / Sh:14

[3] 29 Ağustos 2009

0 0 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Subscribe
Bildir
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Picture of Abdullah AKGÜL

Abdullah AKGÜL

YORUMLAR

Son Yorumlar
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...