YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL MENÜ

DERGİLER

Ay Seçiniz
category
69ee8d94cba3a
0
0
6401,171,6356,117,28,27,170,98,3,144,26,4,145,113,17,6330,1,110,12
Loading....

TOPLAM ZİYARETÇİLERİMİZ

Our Visitor

2 0 9 7 2 4
Bugün : 1847
Dün : 57208
Bu ay : 1512316
Geçen ay : 1803365
Toplam : 53657374
IP'niz : 216.73.216.73

SON YORUMLAR

Son Yorumlar

YENİ ÇIKACAK KİTAPLARIMIZ

ÖZEL YAZILAR

YENİ ÇIKAN KİTAPLARIMIZ

ADİL DÜNYA YAYINEVİ

Tel-Faks:

0212 438 40 40

0543 289 81 58

0532 660 12 79

YALAN, NEFSİN GİZLİ FİRAVUNLUK İDDİASIDIR

İnsan dışındaki tüm varlık âlemi, Yaratıcısına karşı mutlak bir “sıdk” (doğruluk) içindedir. Kâinatın nizamı, dürüstlük üzerine kurulmuştur. 

Güneş, milyarlarca yıldır Yaratıcısına verdiği “doğma” sözüne sadıktır; asla yalan söyleyip batıdan doğmaya yeltenmez. Bulut, suyun emanetine hıyanet edip onu geri vermemezlik etmez. Toprağın altına giren bir elma çekirdeği, toprağın altında bin yıl da kalsa; asla “Ben şeftali ağacı olacağım” diye yalan söylemez. İçindeki İlahi programa (kadere) öylesine sadıktır ki, çatlayıp filizlendiğinde sadece kendi hakikatini haykırır. Bütün varlık âlemi, Allah’ın “Sıdk” sıfatının birer aynasıdır ve her zerre kendi lisanıyla “Hakk” diye haykırır.

Kâinat bu kadar dürüstken, insanın yalan söylemesi koca bir orkestrada çok çirkin bir ses çıkarmaya benzer. Yalan söyleyen kişi, aslında eşyanın tabiatına aykırı hareket eder; Güneş’le, toprakla ve suyla olan bağını koparır. Bu yüzden iç dünyasında huzursuzluk başlar; çünkü ruhu, kâinatın o muazzam dürüstlük ritminden kopmuştur.

İnsan da içindeki “eşref-i mahlûkat” çekirdeğine sadık kalmalıdır. Yalan, bu çekirdeği çürüten bir asittir. Tohum nasıl toprağı delip Güneş’e (Cemâl’e) ulaşıyorsa; kul da yalanın ve nefsin karanlık toprağını “doğruluk” ile delip Sultan’ın huzuruna öyle ulaşabilir.

Yalanın her zerresinde, nefsin sinsi bir “tanrıcılık oyunu” saklıdır. Allah; bir hadiseyi belli bir şekilde yaratmış, ona bir şekil ve hakikat vermiştir. Kul yalan söylediği an, hâşâ; “Ya Rabbi, Senin yarattığın bu gerçeklik benim işime gelmiyor, ben kendi gerçekliğimi inşa edeceğim” demiş olur.

Yalan söyleyen kişi, o an kendi dünyasının “hükmü geçen tanrısı” olmaya yeltenmiştir. Oysa hakikat tektir ve Allah’ın takdiridir. Kendi uydurduğu sahte dünyaya sığınan kişi, aslında örümcek ipliğinden bir kale inşa etmektedir; hakikat güneşi doğduğunda o kale yerle bir olmaya mahkûmdur.

Kur’an, Allah’ın bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir. Bu yakınlık, her an bir şahitlik halidir. Yalan söyleyen kişi; sanki Allah o an orada değilmiş, kalbindeki niyeti bilmiyormuş veya dilinden dökülen sahteliği işitmiyormuş gibi davranır. Bu, sadece bir ahlâk hatası değil; bizzat Allah’ın “Hakk” (Mutlak Gerçek) ve “Şehîd” (her an şahit) isimlerini pratik hayatta yok saymaktır. Yalan, insanın kendi içindeki İlahi “online” bağlantıyı kendi eliyle kesmesidir.

İnsan, doğruluğu iki seçenekten biri sanır; oysa doğruluk, seçenekleri Yaratan’a bırakmaktır. İnsan yalanı bıraktığında, aslında kendi hileli planlarından, “durumu kurtarma” telâşından ve sahte imaj kaygılarından vazgeçer. 

Doğruluk, “Sonucu ne olursa olsun ben Senin gerçeğine razıyım!” diyen insanı, Allah’ın adaletine fırlatır. Bu bir cesaret işi değil, tam bir tevekkül ve teslimiyet işidir.

Doğruluğa sarılmak; nefsin o sinsi firavunluk iddiasından vazgeçip, kendi ‘hiçliğini’ kabul ederek Allah’ın ‘Mutlak Varlığını’ ilan etmektir. Kul, yalanı bıraktığında aslında şunu haykırır: ‘Ya Rabbi, benim kurgum bitti, Senin gerçeğin başladı. Benim hilem söndü, Senin hükmün tecelli etti.

Yalan biterse “O” başlar; sen bittiğinde, “O” her zerrede görünür.

Yalçın Gözübüyük’ü Tebrik Yazısı

Yüksek fikrî ve imani kabiliyetinizden dolayı tebrik ediyorum.

Bu gibi kutsi hakikatler; işte böyle heves ve hayal etmekle başlar. Ancak; özenti başka, hakikatin özü başkadır…

Hallac-ı Mansur “ENEL HAK!” demiş, yani kendi varlığını hem tüm sahip olduklarını terk edip Cenab-ı Hakka kavuştuğu için böyle söylemiştir. Önce aile efradını, sonra bütün malını, sonra canını aldıkları durumda bile, nefsî bir tepki vermemiştir.

Bu nedenle Muhyiddin Arabi ve Hallac-ı Mansur gibi zatların makamına ulaşmadan onların iddialarını tekrarlamak çok tehlikeli sayılmıştır.

Hatta Yunus Emre’nin “İsteyene ver cenneti, bana Seni gerek Seni” mısralarını, o mertebeye gelmeden konuşmak yanlıştır. Allah cenneti va’detmiş, Hz. Peygamber övüp müjdelemiş, Sahabe-i Kiram dualarında Allah’tan cennet istemişken, biz haddimizi bilmeliyiz.

Şu anda bize yakışan ve en çok lazım olan:

1- Meal-i Kerim’e yoğunlaşmak,

2- Site yazılarını ve şiirleri okuyup yorumlamak,

3- Bu en haklı ve hayırlı Milli Çözüm hizmetlerine-sohbetlerine katılmak ve katkı sunmaktır.

Evet özenti güzeldir, gerçeğe erişmenin bir vesilesidir. Ancak öze yönelmek, kulluk bilincine erişmek ve Milli Çözüm’ü özümsemek çok daha önemlidir ve önceliklidir.

Tekrar tebrik ediyor, en hayırlı ve başarılı gayretler diliyorum.

İftiracılar İfsatçıdır!

Allah’ın ismine, Kur’an’ın kutsiyetine ve her türlü namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki; o itirafları ve pişmanlık duygularımı ben yazdım, eşime aktardım, sonra Ahmet Hocamızın bilgisine sunulmak üzere Ali Çağıl ağabeyime e-mail yolladım. Herkes biliyor ki, Üstadımız internette yazmakla ve e-mail aktarmakla uğraşmaz. Gönderdiğim bu itiraf ve özür beyanlarını okuyan Ahmet Akgül Hocamız, sadece “cümle bozukluklarını ve yazım hatalarını” düzeltip öyle yayımlanmıştır. Hâlâ inanmayan ve aksi iddialarda bulunanlara şu ayeti hatırlatalım:

“Artık Sana gelen (ve herkese tebliğ edilen) bunca ilimden (ve İlahi vahiyden) sonra; hâlâ onun (Hz. İsa’nın dünyaya gelişinin, Kur’ani gerçeklerin ve Peygamber sünnetinin) hakkında Seninle çekişip tartışmaya girişir (ve bâtılda inat ederler)se onlara de ki: ‘Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, biz kendi şahsımızı (ve en yakınlarımızı) ve siz kendi şahsınızı (ve arkadaşlarınızı) çağırıp (bir araya toplayalım); sonra da karşılıklı mübahale edip (içtenlikle Allah’ın kahrını ve ğadabını isteyip) de; Allah’ın lanetinin yalan söyleyenlerin üstüne olması için gönülden yalvaralım (böylece beddualaşalım).’” (Âl-i İmrân: 61)

Aslında bunca yıllık ahlâki eğitim ve öğretimden nasibini almamış bir insana cevap vermek bile boşunadır. Fakat Enfâl Suresi 42 “… Böylece helak olacak (sonunda pişmanlık ve perişanlık içinde kıvranacak) kişi (ve kesimler); apaçık bir belge ve bilgiden (sonra, ‘bilmedim, ikaz edilmedim’ gibi mazeretlere sığınma imkânı kalmadan, hak ettiği) belaya ve cezaya uğrasındı; (bunlara karşılık manevi olarak ve karakter bakımından) dipdiri kalacak (dünyada izzete, ahirette saadete ulaşacak, onurlu ve şuurlu yaşayacak) kişi (ve kimseler) de, yine apaçık bilgiler ve belgelerle hayatta kalıp (huzura ulaşsındı). Şüphesiz Allah, gerçekten (her şeyi) İşitendir, (ve herkesin kalbinden geçenleri ve niyetlerini) Bilendir.” ayetinde uyarıldığı gibi hiçbir mazeret ve bahanesi kalmasın, feraset ve basireti olan herkes bu şahsın gerçek ayarını anlasın diye bunları yazmak zorunda kalan Üstadımız ise, bize bizden daha merhametli davranmaktadır…

5 9 votes
Değerlendirmeniz

Makale Paylaşım Sayısı: 

Picture of Yalçın GÖZÜBÜYÜK

Yalçın GÖZÜBÜYÜK

Subscribe
Bildir
3 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

NEFSE DEĞİL, RABBİNE UY!
Nefs insanın, katırıdır
Azdırırsan, satırıdır
Hak; Allah’ın, hatırıdır
Nefse değil, Rabbine uy!..

Rabbini tam, bilmen için
Tahmin değil, “İlmen” için
Vesveseyi, silmen için
Nefse değil, Rabbine uy!..

Hak üflemiş, o nurundur1
İzzet-i nefs, onurundur
Meşru makbul, konurundur2
Keyfe değil, Rabbine uy!..

Nefis sana, bir binektir
İman yoksa, bir inektir
Güçlü sanma, bir sinektir
Nefse değil, Rabbine uy!..

Çıban deşip, irin akıt
Tevbe et ki; olma sakıt3
İman cihad, ruha yakıt
Nefse değil, Rabbine uy!..

Mahkûm musun, hâkim misin
Misafir mi, mukim misin
Tahkim misin, akim4 misin
Nefse değil, Rabbine uy!..

Yaratışa, hayretinle
Has gayenle, gayretinle
Cennet rü’yet, hasretinle
Nefse değil, Rabbine uy!..

Meal mesaj, Kur’an ile
Hak yolda can, kurban ile
Kalbin dilin, her an ile
Nefse değil, Rabbine uy!..

İman ile, istikamet
Cihad ahlâk, hoş ganimet
Çün kesindir, bil kıyamet
Keyfe değil, Rabbine uy!..

Yıldızlarla, feleklerle
Velilerle, meleklerle
Hep en halis, dileklerle
Nefse değil, Rabbine uy!..

Ahmet Hoca, lafla olmaz
Dibi delik, kova dolmaz
Bir yüz ki Hak; yolda solmaz
Neye yarar, Rabbine uy!..

( Aralık 2024 MÇ )

Kâinatın Nizamı ve İnsanın İstisnası

Kâinatın varoluş nizamı, iradeden yoksun varlıkların “Tekvini Şeriat” olarak adlandırılan fıtri yasalara mutlak itaati üzerine tesis edilmiştir. Cansız cisimlerden nebatata ve hayvanata kadar tüm mahlûkat, kendilerine tayin edilen bu nizamın dışına çıkma, günah işleme veya yalana sapma kabiliyetinden yoksun oldukları için seçimsiz ve mecburi bir dürüstlük sergilerler.

Oysa insan, kendisine emanet edilen “cüz-i irade” ile bu yaradılış ahengin içinde istisnai ve riskli bir konuma yerleştirilmiştir. İnsanın iç alemine yerleştirilen “fücur” (günah eğilimi) ve “takva” (vicdanî doğruluk) arasındaki bitmek bilmez muharebe, onu mecburi bir itaat yerine bilinçli bir teslimiyete davet eder.

Bu bağlamda, insanın hata yapabilme ve hatta yalana meyledebilme potansiyeli; salt bir ahlaki çöküşten ziyade, onu meleklerden bile üstün kılabilecek “eşref-i mahlûkat” makamına aday yapan kulluk imtihanının zorunlu zeminidir. Zira iradi bir tercih ve saptırıcı dürtülere karşı kazanılmış bir direnç olmasaydı; insanın elde edeceği ahlaki faziletten ve “sıdk” makamının manevi şerefinden bahsetmek mümkün olamazdı. Dolayısıyla insanın zaafiyetleri, kâinat orkestrasındaki basit bir ahenksizlik değil; aklıyla ve hür iradesiyle gerçekleştireceği o zorlu ve kıymetli teslimiyetin mecburi bir yansımasıdır.

Sıdk ve doğruluk mücadelesinin üzerinde, tüm iradi tercihleri kuşatan ve onlara asıl kimliğini veren bir ‘niyet’ şemsiyesi yer alır. İnsanın dünyadaki varoluşsal imtihanı, yalnızca fiillerin zahiri doğruluğu ile değil, bu fiilleri yönlendiren ‘gaye’ ile şekillenir. Nitekim ‘Ameller niyetlere göredir’ nebevi düsturu uyarınca; niyet, amelin bizzat ruhu ve içinde saklandığı manevi kaptır.

Bu noktada İslam ahlakının en güzide duraklarından biri olan sükût, niyetin saflığını koruyan bir ’emniyet kilidi’ olarak karşımıza çıkar. Peygamber Efendimiz’in (SAV) hayır konuşmayı imanın gereği sayması, aksi durumda sükûtu tavsiye etmesi; aslında niyetin bozulma ve nefsin konuşma şehvetine yenik düşme riskine karşı bir önlemdir. İradeli bir doğruluk, ancak sükûtun süzgecinden geçmiş ve Hakk’ın rızasıyla yoğurulmuş bir niyetle gerçek kimliğini bulur.

Bu bağlamda insanın kendi nefsini hakikat karşısında nasıl konumlandırdığı, onun yalan ve sıdk (doğruluk) kavramlarına olan yaklaşımını belirler. İnsanların “doğruluk” iddialarını incelediğimizde, temel kaynakların da ruhuna uygun biçimde, iki farklı sapma ve itikadi risk sınıfı karşımıza çıkmaktadır.

İnsanın “doğruluk” iddiasıyla düştüğü iki büyük tuzak: Kendi dürüstlüğüyle övünmek (kibir) ve kendi fikrini hakikat saymak (gizli şirk/firavunlaşma). Niyetin burada ameli nasıl ifsat edebileceği görülecektir.

Birinci tip; “Ben (hep) doğruyu söylerim!” iddiasında bulunan zihniyettir. Bu ifadede, kişinin kendisini dışarıdaki müstakil bir “doğru”ya (Hakikat’e) nispet etmesi ve doğruluğu uymakla yükümlü olduğu bir ideal olarak kabul etmesi söz konusudur. Yani nirengi noktası kişinin dışındadır ve şahıs “sıdk” makamına talip olmaktadır. Ancak bu cümlede öne çıkan “ben” vurgusu, kişinin nefsi temize çıkarma (nefis tezkiyesi) ve kendi meziyetlerini bizzat kendisine mal etme kibrini barındırır.

İnsana verilen dürüstlük ve doğruluk yeteneği aslında Allah’ın bir emaneti iken, kişinin bu başarıyı sahiplenerek “Ben doğruyum” demesi, ahlaki bir olgunlaşma sürecindeki “nefs-i emmare” kibrini yansıtır. Zira gerçek inançta doğruluğu Allah’tan bilmek esastır.

İkinci ve çok daha tehlikeli olan tip ise; “Benim (her) söylediğim doğrudur!” diyen ve derin bir itikadi risk barındıran yaklaşımdır. Bu ifadede kişi, nirengi noktasını dışarıdaki mutlak “Hak”tan alıp şahsın kendi “Hevâ”sına, yani şahsi istek ve görüşlerine taşımaktadır. Bir insanın kendi sözünü mutlak doğrunun kriteri olarak sunması, bir anlamda, hüküm verme (teşri) yetkisini kendinde görmek demektir ki bu, dolaylı ve üstü kapalı bir şekilde bir ilahlık ve firavunluk davası gütmektir. Kur’an’ın “kendi hevâsını ilah edinenler” olarak tarif ettiği bu sapkın psikolojide kişi, kendisini kâinatın merkezi zannetmeye başlar ve hakikatin yegâne sahibi gibi davranır.

Bu zehirli psikoloji, bizzat Şeytan’ın (İblis’in) Hz. Adem’in yaratılışı ve secde emri karşısında sergilediği küstah mantığın bir tezahürüdür. Nitekim şeytan, “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın” diyerek kendi eksik kıyasını ve şahsi mantığını Allah’ın mutlak emrinin önüne koymuş, kendi uydurduğu gerekçeyi mutlak doğru sayarak gizli bir şirk bataklığına düşmüştür. Kendi zan ve kuruntularını, İlahi emrin (mutlak dini esasın) yerine koyan bu zihniyet, hakikati tekeline alarak başkalarını nasipsiz ilan etme şirkindedir. Bu tip insanlar bir şekilde, ikrar etmeseler de kendilerini (hâşâ) “rab” ilan etmiş sayılırlar

Bu iki iddiayı değerlendirirken “Hakk” ve “Doğru” ayrımının üzerinden bir kez daha geçmek ve hatırlatmak lazım gelmektedir. “Hakk”, asla değişmeyen, zamana ve şartlara göre başkalaşmayan İlahi, mutlak gerçeklerdir. “Doğru” ise değişen şartlara göre üretilen beşeri içtihatlar ve yorumlardır. Birinci cümledeki “Ben hep doğruyu söylerim” diyen kişi, değişebilen beşeri düzlemde bir dürüstlük iddiasındadır. Ancak “Benim söylediğim doğrudur” diyen kişi, beşeri ve değişken olan şahsi sözünü kutsal ve mutlak “Hakk” mertebesine çıkararak açıkça ilahlık iddia etmiş olur.

Netice itibarıyla:

İnsanın hakikat karşısındaki duruşu, nefsin en sinsi katmanlarını ele veren iki temel iddia ile sınanır. Kişinin “Ben doğruyum” diyerek ahlaki bir narsisizme düşmesi ile “Doğru benim” diyerek kanun koyucu-hüküm koyucu bir narsisizme (firavunlaşma) sapması, hakikat yolundaki en büyük engellerdir. Zira “Hakk” ile “Doğru” arasındaki o ince çizgi; mutlak olanla beşeri olanın, ilahi olanla şahsi olanın ayrıldığı noktadır.

Mü’mine yakışan tavır; kendi şahsi doğrularını mutlaklaştırmak veya dürüstlüğüyle övünmek değil, kendi hiçliğini idrak ederek “Doğru olan ancak Allah’ın bildirdiğidir” (Hakk ancak Rabbinden gelendir) bilinciyle O’nun mutlak hakikatine teslim olmaktır. İnsanın fıtri sınırlarını ve her şeyi bilebilme kapasitesindeki kısıtlılıklarını idrak etmesinin en veciz ifadesi olan “En doğrusunu Allah bilir” (Vallahü a’lem) düsturu, İslami tefekkür ve içtihat geleneğimizin en temel emniyet supabıdır.

İnsan aklı ne kadar derinleşirse derinleşsin, her şeyin mutlak hakikatini ancak Allah bilir. Kula düşen; kendi zannını ve çıkarımlarını mutlaklaştırmak yerine, nefsin ilahlaşma hevesine karşı ilmi ve ahlaki bir tevazu duruşu sergilemektir. İnsanların kendi sınırlı cüz-i iradeleriyle şer veya zarar zannettikleri hususların ardında yatan ezeli hikmeti tam manasıyla kavramaları imkânsızdır; çünkü her şeyin doğrusunu ve insan için neyin hayırlı olduğunu ancak Allah bilir, kullar bilemez.

İnsanın en büyük yanılgısı zanlarına ve yalanına inanıp kendisini kandırmasıdır. Zannın bir çoğu yalandır, haramdır. Şuurlu bir insan normal şartlarda gerçeğe ulaşmayı, zandan kurtulmayı amaç edinir. Ancak gerçeğe şahitlik ettiği halde zanların peşine düşen insan harap olmuştur. Hesap gününde hakikat yüzüne vurulduğunda nasıl bir yüzle Rabbine cevap verecektir? İşte bu yüzden her daim hakikat aranmalı, doğruluktan şaşmamalıdır.

Yalan ile iman bir arada bulunmaz. (Hadis-i Şerif)

Yaşan söylemeyi ve yalan ile iş yapmayı bırakmayanın yemesini içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur. (Hadis-i Şerif)

ÖZEL YAZILAR

YORUMLAR

Son Yorumlar
3
0
Düşünceleriniz değerlidir, lütfen yorum yapın.x
Paylaş...