YA SİYONİST-EMPERYALİST HEGEMONYA
VEYA YENİ VE ADİL BİR DÜNYA
Evet, başka çare kalmamıştı ve artık ortası bulunamazdı. Ya tüm insanlık Kuduz İsrail merkezli bir Siyonist-Emperyalist sistemin dolaylı köleleri olacaklardı; veya yeni ve Adil bir Dünya kurulacaktı! Çılgın ABD’nin ve Azgın İsrail’in başlattığı, haksız ve dayanaksız İran savaşı da, inşaallah kutlu sonuçlara vesile olacaktı; çünkü birkaç günde bitireceklerini sandıkları saldırılar, şimdi aylar sonra ayaklarına dolanmaya başlamıştı!..
ABD’nin en pahalı hava aracı İran yakınlarında kayıplara karışmıştı!
Hatırlayınız; ABD’ye ait yaklaşık 230 milyon dolar değerindeki MQ-4C Triton gözetleme İHA’sı, İran yakınlarında görev sırasında radardan kaybolmuş, elektronik harp müdahalesi ihtimali üzerinde durulurken olay Washington-Tahran hattındaki gerilimi yeniden yükseltmeye başlamıştı. ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait MQ-4C Triton insansız hava aracının İran kıyılarına yakın bölgede radardan kaybolması, ABD’de paniğe yol açmıştı. MQ-4C Triton yaklaşık 230 milyon dolar değerinde ve ABD envanterindeki en pahalı insansız hava aracıydı. İran’ın bölgede uydu iletişimi ve GPS sinyallerini bozabilen elektronik savaş sistemleri bulunmaktaydı ve teknoloji harikalarının İran’a Rahmetli Erbakan tarafından aktarıldığı konuşulmaktaydı!?.. Yüksek irtifada istihbarat ve keşif uçuşu gerçekleştiren hava aracının acil durum sinyali verdikten kısa süre sonra tüm bağlantısını kaybettiği açıklanmıştı.[1]
Triton, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı çevresinde deniz trafiği ve askeri hareketliliği izlemek amacıyla kullanılan gelişmiş bir ISR (istihbarat, gözetleme ve keşif) platformu olarak tanınmaktaydı. Yaklaşık 30 saat havada kalabilen ve geniş alan tarama radarıyla donatılan sistem, ABD’nin bölgedeki en kritik hava unsurlarından biri sayılmaktaydı. Bölgedeki askeri kaynaklar, insansız hava aracının elektronik sistemlerinin ani şekilde devre dışı kaldığını aktarırken, İran’ın bölgede konuşlu elektronik harp kapasitesi tartışılmaktaydı. İran’ın, uydu iletişimi ve GPS sinyallerini bozabilen gelişmiş elektronik savaş sistemlerine sahip olduğu ve bunların Erbakan Hoca tarafından kendilerine aktarıldığı gündeme taşınmıştı. Olayın ardından Triton’un kontrol kaybının elektronik müdahale sonucu gerçekleştiği üzerinde durulmaktaydı.
Envanterdeki en pahalı hava aracıydı!
Yaklaşık 230 milyon dolar değerindeki MQ-4C Triton, ABD envanterindeki en pahalı insansız hava aracı olarak kayıtlarda yer almıştı. Bu kayıp, yalnızca maddi değil aynı zamanda stratejik açıdan da Washington için önemli bir darbe anlamı taşımaktaydı. ABD Savunma makamları olayla ilgili inceleme başlatırken, İran tarafından resmi bir açıklama yapılmamıştı. Bölgedeki yüksek tansiyon göz önüne alındığında, gelişmenin ABD-İran hattında yeni bir gerilim başlığı açabileceği tartışılmaktaydı.
Siyonist Emperyalizmin Büyük Kaybı; ABD Kongresi, İran Savaşında 42 ABD Hava Aracının Düştüğünü Açıklamıştı!
ABD Kongresi tarafından yayımlanan şok rapor, Ortadoğu’da devam eden İran savaşında Amerikan ordusunun askeri havacılık tarihinin en ağır kayıplarından biriyle karşı karşıya kaldığını kanıtlamıştı. “Destansı Öfke” (Operation Epic Fury) adı verilen operasyonun başlangıcından bu yana, aralarında radara yakalanmayan F-35 hayalet uçağının da bulunduğu 42 ABD askeri hava aracının düştüğü veya imha edildiği itirafı yapılmıştı.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla başlayan ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ölümüyle sonuçlanan hava saldırılarının ardından bölgeyi saran savaş, Washington için adeta bir lojistik ve askeri kâbusa dönüşmüş durumdaydı. ABD Kongresi tarafından hazırlanan yeni bir resmi rapor, Amerikan Hava Kuvvetleri’nin bölgede uğradığı sarsıcı kayıpları tüm şeffaflığıyla ortaya çıkarmıştı. Raporda, savaşın başından bu yana tam 42 askeri hava aracının çatışma operasyonları, hava savunma füzeleri veya trajik dost ateşi kazaları neticesinde kaybedildiği belirtilmişti. Ortaya çıkan bu ağır tablonun ardından Pentagon, bölgedeki tamir ve yeni uçak ikame maliyeti tahminlerini acilen 25 milyar dolardan 29 milyar dolara yükseltmek zorunda kalmıştı.
F-35 İlk Kez Düşürülmüş, Kayıpların Maliyeti Milyar Dolarları Aşmıştı!
Kongre raporunda yer alan ve askeri envanterden silinen 42 hava aracının detaylı dökümü, savunma sanayii uzmanlarında şaşkınlığa yol açmıştı. İlan edilen resmi envanter raporuna göre kaybedilen araçlar şu şekilde sıralanmıştı:
1 adet F-35A Lightning II hayalet savaş uçağı
4 adet F-15E Strike Eagle savaş uçağı
1 adet A-10 Thunderbolt II yakın hava destek uçağı
7 adet KC-135 Stratotanker havada yakıt ikmal uçağı
1 adet E-3 Sentry AWACS erken uyarı ve gözlem uçağı
2 adet MC-130J Commando II nakliye uçağı
1 adet HH-60W Jolly Green II arama-kurtarma helikopteri
24 adet MQ-9 Reaper insansız hava aracı (İHA)
1 adet MQ-4C Triton yüksek irtifa gözlem İHA’sı
Yalnızca tek bir F-35A uçağının gövde maliyetinin 110 milyon doları bulduğu hatırlatılan raporda, kaybedilen F-15E’lerin toplam faturasının 300 milyon dolara yaklaştığı aktarılmıştı. F-15’lerden üçünün 2 Mart’ta Kuveyt semalarında yaşanan feci bir “dost ateşi” kazasında düştüğü, sonuncusunun ise 5 Nisan’da İran hava savunması tarafından vurulduğu kanıtlanmıştı. Ayrıca güvenli hava sahalarında kaybedilen 7 adet dev KC-135 tanker uçağının ABD bütçesine ikame maliyeti 1,8 milyar dolar olarak hesaplanırken, bu uçaklardan birinin Irak’ta düşmesi sonucu 6 Amerikan mürettebatının hayatını kaybettiği aktarılmıştı.
İran Dışişleri Bakanı Arakçi’nin: “Yere Göğe Sığdıramadığınız F-35’i Düşürdük!” Çıkışı!
ABD kanadından gelen bu tarihi itiraf, Tahran’da memnuniyetle karşılanmıştı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, sosyal medya hesabı üzerinden Washington yönetimiyle alay ederek, “Savaşın başlamasından aylar sonra ABD Kongresi, milyarlarca dolar değerindeki düzinelerce hava aracının kaybedildiğini nihayet kabul etti. Güçlü Silahlı Kuvvetlerimizin, yere göğe sığdırılamayan o F-35’i düşüren dünyadaki ilk ordu olduğu böylece tescillenmiş oldu” ifadelerini kullanmıştı.
Kahraman Erdoğan’ın İran’a karşı Amerikan Kabadayılığı!
Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kabine toplantısı sonrasında açıklamalar yapmıştı. ABD-İsrail ile İran savaşının meydana çıkardığı gerginliğin ardından sınır güvenliği hususunda endişe edenlere seslenip F-16’larımızın havadan erken ihbar ve tanker uçaklarımızla muhtemel tehditlere karşı hava sahamızı 7/24 gözlemlediğini hatırlatmıştı. İran’dan atılan ilk füzeden sonra ilgili makamlara gereken ikazın yapıldığını belirten Erdoğan “Samimi uyarılarımıza rağmen Türkiye’nin dostluğunu zora sokacak, son derece yanlış ve provokatif adımlar atılmaya devam ediliyor. Türkiye’nin yeri de tavrı da bellidir. Ateşin daha fazla yayılmaması, daha fazla kan dökülmemesi için gösterdiği olağanüstü çabalar da ortadadır. Gelişmeleri NATO ve diğer müttefiklerimizle eş güdüm içinde takip edecek, güvenliğimizi tahkim edecek ilave önlemleri almayı sürdüreceğiz!”[2] diyen Erdoğan, Müslüman komşumuz ve D-8 ortağımız İran’a karşı, Trump ağzıyla konuşmaktaydı.
Zaten Trump “Mısır, Türkiye, Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Pakistan gibi 14 İslam ülkesi; İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamaya hazır durumdadır. Biliyorlar ki buna yanaşmamaları, başlarına büyük sıkıntılar açacaktır!..” buyurmuşlardı. Oysa herkes biliyor ki, İbrahim Anlaşmaları, Büyük İsrail’e hazırlık anlamını taşımaktaydı… Bu gerçekler ışığında aklımıza takılmıştı: “Yani Sn. R. T. Erdoğan, BOP’un Eşbaşkanlığı görevine hâlâ devam mı ediyorlardı?..”
İran’a Karşı Malatya’ya Patriot Bataryaları!?
İran’dan yönelen 2 balistik füzenin Türk hava sahasında imha edilmesinin ardından Malatya’daki Radar Üssü’nün güvenliğini güçlendirmek amacıyla bölgeye NATO’ya ait bir Patriot hava ve füze savunma sistemi konuşlandırılmıştı. Sözde İran’dan Türk hava sahasına yönelen balistik füze tehditlerinin ardından Ankara, hava savunma tedbirlerini artırmıştı. Malatya’da bulunan Radar Üssü’nün güvenliğini güçlendirmek amacıyla bölgeye NATO’nun Ramstein Üssü’nden Patriot PAC-3 modeli hava ve füze savunma sistemi taşınmıştı. Almanya’dan gelen Patriotların İncirlik’tekilerin daha üst modeli olduğu konuşulmaktaydı.[3]
Amerikan medyasında şok iddia: İsrail, Demir Kubbe’yi Abu Dabi’ye taşımıştı!
İran’la yaşanan çatışmaların en kritik döneminde, Siyonist İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri’ne yalnızca hava savunma sistemleri değil, aynı zamanda operasyonel askeri birlikler de sevk ettiği anlaşılmıştı. ABD merkezli Axios’un üst düzey İsrailli ve ABD’li yetkililere dayandırdığı iddiaya göre, İran ile yaşanan gerilimin en kritik günlerinde İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında dikkat çeken bir askeri iş birliği yaşanmıştı. Habere göre süreç, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid Al Nahyan arasında yapılan gizli bir görüşmeyle başlamıştı.
“Demir Kubbe” BAE Topraklarına Taşınmıştı!
İddialara göre İran’ın bölgedeki saldırı riskini artırması üzerine BAE yönetimi, İsrail ve ABD’den acil destek talebinde bulunmuşlardı. Bunun üzerine İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe’ye ait bir bataryanın BAE’ye sevk edildiği ortaya çıkmıştı. Sistemi kullanmak üzere İsrail ordusuna bağlı askerler de bölgeye konuşlandırılmıştı.
“İlk Kez Yabancı Ülkede Aktif Kullanım” İddiası
ABD basınına göre BAE, Demir Kubbe sisteminin ABD ve İsrail dışında aktif şekilde kullanıldığı ilk ülke konumundaydı. İddialarda, İsrail askerlerinin komuta ettiği bataryaların BAE hava sahasına yönelen çok sayıda İran füzesini ve İHA’yı etkisiz hale getirdiği aktarılmıştı. BAE Savunma Bakanlığı’nın paylaştığı resmi verilere göre, İran saldırılarının başladığı tarihten bu yana, 550 balistik ve seyir füzesi, 2200’den fazla insansız hava aracı BAE hava sahasında imha edilmiş durumdaydı. İddialar doğrulanırsa, bu gelişme İsrail-BAE hattında askeri iş birliğinin açık biçimde yeni bir aşamaya geçtiğinin kanıtıydı. Bölgedeki güvenlik dengelerinin yeniden şekillendiği yorumları yapılmaktaydı.
Yani BAE ve Körfez Ülkeleri, 2. İsrail olan Kuzey Irak Barzanistanı’ndan sonra 3. İsrail yapılmıştı. Ve Sn. Erdoğan hem Barzanilerin hem BAE’nin en yakın kankasıydı!..
Trump, Çin Devlet Başkanı Şi ile Görüşmesinin Ardından Tayvan’ı Satmıştı.
ABD, Tayvan’a planlanan 14 milyar dolarlık silah satışını İran’daki savaş gerekçesiyle askıya almıştı. Kararın Trump-Şi görüşmesinin hemen ardından gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı. ABD’nin Tayvan’a silah satışı, uzun süredir Çin ile gerilime neden olurken Pekin, Tayvan’ı kendi toprağı saymakta ve gerekirse güç kullanarak kontrol edebileceğini savunmaktaydı. Söz konusu 14 milyar dolarlık paket, Lockheed Martin üretimi PAC-3 hava savunma füzeleri ve yüzeyden havaya füze sistemlerini içeriyor ve aylardır ABD Başkanı Donald Trump’ın onayını bekliyordu. Trump, Fox News’e yaptığı açıklamada, satışa ilişkin olarak, bunun Çin ile ilişkilerde “çok iyi bir pazarlık kozu” olduğunu ifade ediyor ve henüz nihai karar vermediğini söylüyordu. Trump ayrıca, “önümüzdeki oldukça kısa bir süre içinde” karar vereceğini belirtiyordu. Bu gelişmelerin, Trump’ın Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Beijing’de gerçekleştirdiği zirvenin hemen ardından gelmesi dikkat çekiyordu. Görüşmede Şi’nin Tayvan meselesini ABD-Çin ilişkilerinde “en önemli konu” olarak gündeme getirdiği biliniyordu.
Rusya ile Çin’den Ortak Bildiri: “Dünya ‘Orman Kanunları’na Geri Dönme Riskiyle Karşı Karşıyadır!”
Rusya ile Çin, Pekin’de yayımladıkları ortak bildiride “kurallara dayalı uluslararası düzeni ortadan kaldırmak isteyen güçlere karşı sert mesajlar” paylaşmıştı. Moskova ve Pekin, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını ‘uluslararası hukuk ihlali’ olarak tanımlarken; NATO’nun Asya-Pasifik’e genişlemesini, Japonya’nın yeniden silahlanma girişimini ve Batı merkezli ‘hegemonya siyasetini’ açık şekilde hedef almıştı. Rusya ile Çin, Pekin’de düzenlenen zirvenin ardından yayımladıkları kapsamlı ortak bildiride, dünyanın yeniden ‘orman kanunu’ düzenine sürüklendiği uyarısında bulunarak Batı’ya ve özellikle ABD öncülüğündeki küresel güvenlik mimarisine sert eleştirilerde bulunmuşlardı. Ortak bildiride, iki ülkenin askeri, ekonomik ve stratejik iş birliğini daha da derinleştirme kararı aldığı vurgulanmıştı. Kremlin tarafından Rusça yayımlanan bildiride, küresel sistemin giderek daha kırılgan hale geldiği belirtilirken, dünya barış ve kalkınma gündeminin ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğu hatırlatılmıştı. Moskova ve Pekin, bazı ülkelerin uluslararası sistemi tek taraflı şekilde yönetmeye çalıştığını savunarak, “sömürgecilik dönemini andıran bir zihniyetle diğer ülkelerin egemenlik gelişimini sınırlama girişimlerinin başarısız olacağı” aktarılmıştı.
Ortak açıklamada şu ifadeler yer almıştı:
Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘Orman Kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıyadır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları da bunun kanıtıdır. Söz konusu operasyonlar uluslararası hukuku tanımamaktır ve Ortadoğu’daki istikrarı ciddi biçimde sarsmıştır. Bu askeri operasyonlar bölgesel savaşı büyütme riski taşımaktadır ve krizin çözümü için yeniden diplomasiye dönülmesi lazımdır.
Filistinli Riyad Mansur, ABD yönetiminin baskıları ve vize tehdidinin ardından Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkan Yardımcılığı adaylığını geri almıştı.
Kararın ardından Filistin yerine Lübnan’ın aday gösterildiği açıklanmıştı. Diplomatik kaynaklara göre Amerika Birleşik Devletleri yönetimi, Filistin’in BM Daimi Temsilciliği üzerinde yoğun baskı kurarak Mansur’un yarıştan çekilmesini sağlamıştı. Sızdırılan ABD diplomatik belgelerinde, Filistinli diplomatların vizelerinin iptal edilmesinin “masada olduğu” hatırlatılmıştı. Belgede ayrıca Mansur’un geçmişte İsrail’i “soykırım” ile suçlayan açıklamalar yaptığı öne sürülerek, BM’de üst düzey görev üstlenmesinin “gerilimi artıracağı” vurgulanmıştı.
ABD yönetiminin asıl kaygısının, Filistinli bir diplomatın BM Genel Kurulu oturumlarına başkanlık etmesi olduğu açıktı. Belgede, “Filistinliler yarıştan çekilmediği sürece BM Genel Kurulu oturumlarını yönetme riski devam ediyor” değerlendirmesi yer almıştı. İsrail’in BM Daimi Temsilcisi Danny Danon, Filistinli Mansur’un adaylıktan çekilmesini memnuniyetle karşılamıştı. Siyonist Danon, Filistin’in adaylığını “BM Genel Kurulu’nu İsrail karşıtı siyasi bir sirke dönüştürme girişimi” olarak tanıtmıştı.
NATO Genel Sekreteri “ABD’ye Bağımlılık Çeşitli Riskler Barındırır!..”
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa’nın “savunma” kapasitesini anlatırken Türkiye’yi de katarak, “Avrupa; İngiltere, Türkiye ve Norveç ile birlikte 500 milyondan fazla insandır” hatırlatması yapmıştı. Rutte ardından Rusya’ya karşı “savunma”da ABD’ye aşırı bağımlı olmanın “uzun vadede sürdürülemez” olduğunu vurgulamıştı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında Avrupa’nın “savunma” kapasitesine ilişkin değerlendirmelerde bulunurken Türkiye’yi de doğrudan Avrupa güvenlik denklemine katmıştı. Rutte, Avrupa’nın; İngiltere, Türkiye ve Norveç ile birlikte 500 milyonu aşan bir nüfusa sahip olduğunu vurgulayarak, buna rağmen kıtanın “savunma” konusunda hâlâ ABD’ye fazla bağımlı olduğunu hatırlatmıştı.
Rutte, “Avrupa; İngiltere, Türkiye ve Norveç ile birlikte 500 milyondan fazla insan demek. Rusya’da ise yaklaşık 120 ila 140 milyonluk bir hasımla karşı karşıyayız. Ve şimdi, Rusya’ya karşı kendimizi savunabilmemiz için yaklaşık 350 milyon nüfuslu bir müttefike aşırı bağımlı durumdayız. Bu uzun vadede sürdürülebilir değil” ifadelerini kullanmıştı.
Trump’ın: “Netanyahu Ben Ne İstersem Onu Yapacak” Uyarısı!
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ilgili dikkat çeken bir çıkışa imza atmıştı. Trump, “Ben ne istersem, ona ne yapmasını söylersem onu yapacak. Benim için iyi bir adam. Kendisi savaş zamanı Başbakanı. Şu an Başbakan olarak İsrail’e gitseydim aday olsaydım %99 onay oranım var. Dün bir anket yaptılar, yani İsrail’e gitsem seçilebilirim.” ifadelerini kullanmıştı.[4]
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve kendisinin İsrail’deki popülaritesi hakkında çok konuşulacak açıklamalara imza atmıştı. Netanyahu ile yakın bir ilişkisi olduğunu belirten Trump, “Ona ne yapmasını söylersem onu yapacak, benim için iyi bir adam” diyerek İsrail Başbakanı üzerindeki nüfuzunu vurgulamıştı. Bu ifadeler “Aba altından sopa sallamak” olarak yorumlanmıştı.
Nuray Mert’in Siyonizm Yanılgıları
“Uzun zamandır İsrail’in Filistinlilere yaptıkları karşısında haklı tepkilerin yanı sıra, işin antisemitizme varması konusunda bir şey yazmak istiyordum. Bir yandan sağlık sorunlarım, diğer yandan böyle bir ortamda yanlış anlaşılmak dışında bir faydası olmadığını düşündüğüm için bu konudan uzak durmayı tercih ettim. Zamanında, Doğu Konferansı adı altında bölgemizde barış ve demokrasi adına yola çıkmış, Ortadoğu ülkelerine geziler yapmış, farklı çevreler ile diyalog kurmaya çalışmıştık. Bu süreçte, İsrailli barış yanlıları ile de görüşmemiz gerektiğini ileri sürdüğüm için, hakkımda türlü tezvirat çıkmıştı. Dahası, bu tezviratları çıkaranlar ile yüzleşmek istediğimde sözlerini inkâr ettiler. Gizleyecek bir şeyim olmadığı için içim rahat, alnım ak.
Son günlerde, bir medya sitesinde ‘ben Siyonist’im’ dediği için, Rıfat Bali’ye karşı bir linç kampanyası başlatılmış durumdaydı. Rıfat, benim sevdiğim ve çalışmalarına büyük saygı duyduğum bir arkadaşım. Zamanında, koruma kalkanı olsun diye daha önce Siyonist olmadığımı söylemiştim diyor. Aslında konuya bu noktadan başlamak lazım; bir Türkiye Yahudisi neden koruma kalkanına ihtiyaç duyar? Hemen ardından bir diğer soru; bir Türkiye Yahudisi Siyonist olamaz mı?
Siyonizm ve Rıfat Bali Meselesine Bakışı
Siyonizm’in bir küfür haline geldiği bir ortamda (kimse Siyonist) olamaz, olursa başına dert açar. Oysa, Siyonizm Yahudilerin kendilerine ait bir devleti olması gerektiğini ileri süren bir tür milliyetçiliktir. Siyonist olmak İsrail’in dün veya bugün uyguladığı şiddet ve katliamları onaylamak anlamına gelmez. İsrail’in kolonyalist bir devlet olarak kurulmuş olması ve Ortadoğu’da husumet unsuru haline gelmesi bir vakıadır. Ancak, bu konuyu tartışırken, 19. yüzyılın sonlarında, Yahudilerin bir devlet kurma ideolojisi geliştirdikleri koşulları göz önünde bulundurmak lazımdır. Modern dönem öncesi, Hristiyan Avrupa’da Yahudilik, dini bir dışlanma ve onun ötesinde zulüm içinde yaşama nedeni sayılmıştı. Başlangıçta, Batı’da sekülerleşme ve uluslaşma Yahudiler için bir kurtuluş imkânı gibi algılandı. Dini farklılığın yerini ulusal birliğin alması ile ayrımcılığın sona ereceği bekleniyordu. Öyle olmadı. Zira, seküler ulus kimliği, her durumda içinde dini kimlik barındırıyordu. Yahudi bir Fransız, Alman, hatta İngiliz dindar olsun-olmasın hiçbir zaman tam bir vatandaş muamelesi görmüyordu. Modernleşmesi Fransız ihtilali ile radikal bir dönüşüm sürecinden geçen, laiklik fikrinin kurucusu Fransa’da bile durumun bu olduğu Dreyfus Davası (1894) ile teyit edilmiş oldu. Siyonizm’in kurucu fikir babası Theodor Herzl, özellikle bu davadan sonra, Yahudilerin ancak kendi devletleri olursa özgürce yaşama imkânı bulacağı noktasından hareket ediyordu. Bu devletin Filistin’de kurulması düşüncesi, dini mitolojiden beslendiği kadar güncel gelişmeler ile de alâkalıydı.
Rıfat Bali’nin sözünü ettiği ‘her Yahudi’nin Siyonist olduğu’ fikri böyle gelişti. Nitekim, Bali’ye karşı linç kampanyasına katılan bir Türkiye Yahudisi de ‘Bu ülkede rahatsız oluyorsa başka yere gitsin’ diyerek bu döngü içinden konuşmuş. Rıfat Bali İsrail’de yaşamayı seçen bir Yahudi olsa, kolaylıkla bunu yapabilirdi, dahası milliyetçi geçinen pek çoklarının çocukları yurtdışına yerleşmeyi seçerken onun çocukları bu ülkede yaşıyor. Çünkü burası onların da ülkesi. İsrail’i hini hacette bir sığınak olarak kabul etmek anlamında Siyonist olmak başka, Türkiye’de yaşamak ve bu ülkeye sadakat ile bağlanmak başka şeyler. Rıfat Bali’yi yıllardır tanırım, bu konuda sohbet ederiz. Son olarak en çok gücüne gidenin “askerlikte bu ülkeyi savunmak için namusum ve şerefim üzerine yemin ettiğim halde hain damgası yemek” olduğunu söyledi. Onun gibi bir insan için bu yeminin samimiyetinden bir an bile kuşku duymuyorum. İsrail ile çifte vatandaşlığı olan Yahudiler ve bunların bazılarının İsrail ordusunda hizmet etmesi sorun ise, işin doğrusu bu uygulamanın kaldırılması. Tüm Yahudileri zan altında bırakmanın âlemi yok. Diğer önemli bir husus, bizim devletimizin İsrail devletini resmen tanıyor olmasına rağmen, sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranılmasıdır.[5]
Önce, Nuray Mert Hanım’a bilmediği; yok, biliyorsa kasıtlı olarak gizlediği bir gerçeği hatırlatalım.
Bizzat Kur’an-ı Kerim; “Siyonist ve ırkçı emperyalist” Yahudilerle, Dinlerine ve Tevrat ilkelerine bağlı “Beni İsrail’i” ayırmaktadır. Yani şuurlu Müslümanların karşıtlığı ve rahatsızlığı tüm Beni İsrail’e değil, “Kendilerinden başka bütün milletlerin köleleştirilmesi ve gerekirse öldürülmesi gereken insan görünümlü hayvani varlıklar” sayan sapkın ve azgın Siyonist yaklaşımlaradır. Irkçı emperyalist ve Siyonist düşünce ve hedeflere karşı çıkan ve dışlanan bir sürü Yahudi’nin bulunduğunu Nuray Hanım bilmiyor olamazlardı. Önceki yanlış yaklaşımlarını yeni iddialarına gerekçe yapmakla hiçbir yere varamazlardı. Kaldı ki Siyonist ve kuduz İsrail’in, hem ülkemiz, hem bölgemiz, hem de insanlık âlemi için nasıl bir fitne ve fesatlık merkezi olduğu Hristiyan kesimlerden Ateist kesimlere, farklı din ve kavimden vicdan ehli herkesin ortak kanaatiydi.
“Ey iman edenler! (Fitne çıkarmamak, anarşi ve ahlâksızlığı kışkırtmamak ve karşılıklı hak ve hürriyetlere saygılı bulunmak şartıyla; Ehl-i Kitapla birlikte yaşayın, komşuluk yapın, ülke ve bölge nimetlerini paylaşın, ilmi ve iktisadi konularda yardımlaşın, ama gerçekten iman ve Allah’a itimat ediyorsanız sakın ha!) Yahudilerin (ırkçı emperyalist kesimlerini ve yine haksızlık ve ahlâksızlık hedefleyen bazı) Hristiyan (merkezlerini) veliler (yöneticiler) edinmeyin. (Onları dost ve dürüst zannedip, kendinize idareci, karar verici olarak kabullenmeyin. Zulüm ve hıyanet örgütlerine ve girişimlerine destek vermeyin.) Çünkü onlar, (sizin değil) birbirlerinin dostları ve destekleyicileridir. (Artık) Sizden her kim onları dost (ve rehber) edinip (peşlerine giderse), kesinlikle o da onlardandır. Şüphesiz Allah (Siyonist Yahudilere ve emperyalist Hristiyanlara değer ve destek veren ve Müslümanlara hıyanet eden) zalimler topluluğuna hidayet etmez (onların iman nurunu karartır). [Not: Bu ayet Yahudi ve Hristiyan kimselerle iyi ve insani ilişkileri, ticari ve bilimsel işbirliğini değil; zulüm sistemlerinin ve oluşumlarının güdümüne girmeyi yasaklamaktadır.]” (Maide: 51)
Şimdi ABD-İsrail ve İran savaşının asıl amacı da Avrupa’yı zayıflatmak, Çin’i kuşatmak ve Büyük İsrail’i kurmaktır!
İngiltere pek geri planda duruyor gibi… Avrupa’nın kafası oldukça karışık… Rusya, uzaktan seyrediyor… BOP’un Türkiye’de, İsrail bekçiliği ile görevlendirilen yürütücü aparatları sayesinde -her zaman olduğu gibi- dünya ölçekli gelişmeler, tek pencereden seyrediliyor!..
“-Osmanlı sonrasında Türkler Kemalizm ile kendi devletlerini Asya topraklarında kurarlarken, Museviler de Filistin’de bir Yahudi devletini iki bin yıl sonra Siyonizm ile kurma şansını elde ediyorlardı. İkinci Dünya Savaşına kadar Siyonistler bütün Yahudileri Filistin’de toplayamadıkları için Osmanlı sonrasında hemen bir İsrail devleti kuramamışlar, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda bu şansı yakalamışlardı. Ne var ki, gene bütün Yahudiler kutsal topraklara geri dönmemişler, özellikle deniz kenarı kentlerde dünya ticaretini tekellerinde tutan zengin Musevi grupları çöl araziye gitmeyince, İkinci Dünya Savaşı koşullarında Hitler ile yaratılan büyük korku sayesinde fakir ve işsiz Yahudiler gemiler ile Filistin’e taşınarak bir Yahudi devleti kurabilmenin girişimleri ile sonuç alınmıştır. Ne var ki, İsrail’in kurulmasından bu yana yarım yüzyılı aşan uzunca bir süre geçmesine rağmen, gene de bütün dünya Yahudileri bu çöl alan ülkesine gitmeyi reddederek zengin yaşamlarını dünyanın önde gelen büyük ülke ve kentlerinde sürdürmeyi başarmışlardır. Kurulduğu günden bu yana sürekli olarak savaşmak (ve Ortadoğu’da fitne ateşini yaygınlaştırmak) zorunda kalan İsrail devleti, giderek ABD ile beraber merkezi bir savaş makinesine dönüşmüş ve bölgesel hegemonya düzeni kurabilmek amacıyla bir üçüncü dünya savaşını dünya gündemine dayatmıştır.”[6] diyen Dostum Anıl Çeçen haklıydı.[7]
“-Çölün ortasındaki küçük ve susuz ülke olan Filistin’e gitmeyen zengin Museviler, bir üçüncü dünya savaşı sürecinde İsrail’e gitmek istemedikleri için kendilerine yeni bir yedek ülke arayışı içerisine dalmışlardır. İngilizler, Filistin öncesinde Uganda’yı; Fransızlar ise dünyanın en büyük adalarından birisi olan Madagaskar’ı; Amerikalılar da Kuzey Arjantin ile Batı Avustralya’yı Yahudilere devlet kurabilmeleri için önermelerine rağmen, Siyonizm dünya egemenliği amacıyla merkezi coğrafyadaki kutsal topraklara öncelik vermiş ama yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimi geçmesine rağmen, İsrail sınırları belli ve kutsal topraklara yerleşmiş yeni bir devlet yapılanmasını bir türlü kazanamamıştır. Yahudiler Siyonist çizgide Filistin’de ısrarcı olmuşlar, kutsal toprakların alternatifi olarak da Kırım Yarımadası’nı düşünenler bile çıkmıştır. Sovyet devrimini destekleyen Siyonistler, Sovyetler Birliği zamanında Kırım’ı Rusların elinden alarak geçici bir statü ile Ukrayna’ya bağlamışlar, sosyalist sistemin çöküşünden sonra bu yedek ülkeye doğru nüfus kaydırması yapmaya başlamışlardır.
-Ne var ki, özellikle Amerikan Yahudileri İsrail’e gitmezken, Yahudiliğin yeniden Avrupa kıtasına dönüşünü gündeme getirerek, Balkanların merkez ülkesi olan Makedonya’yı İsrail’in gerçek alternatifi olabilecek bir ülke olarak görmeye başlamışlardır. Küreselleşme sürecinde Siyonist Musevi lobilerinin tekeline geçen büyük tekelci şirketler ve uluslararası bankalar yeni dönemde İstanbul’a taşınmaya yönelirlerken, Bizans’ın eski merkezi olarak Konstantinopolis’i Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde ve Musevi Sinagoglarının destekleriyle dünya ticaret merkezi olarak ilan etmeye hazırlanırlarken, New York merkezli Amerikan Yahudi lobilerinin Selanik merkezli büyük Makedonya’ya doğru gelmeye yöneldikleri anlaşılmaktadır.” tespit ve tahlilleri, aklı ve vicdanı olanlara yeni ufuklar açacak, ve şu İslamcı (işbirlikçi ve Din istismarcısı) AKP iktidarıyla hangi tehlikelere doğru kaydırıldığımız da artık anlaşılacaktır.
- 27.02.2026
- 10.03.2026
- Hürriyet – 11 Mart 2026
- Haber.com – 20.05.2026
- 03 Mayıs 2026
- ahttakan@gmail.com – 10 Mart 2026
- Bak: Büyük Makedonya Niçin Kuruluyor Makalesi.

CÜBBELİ AHMET “BEL’AM”CIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!
FETULLAH GÜLEN DOSYASI
Dünyanın Fikri Değişimi Türkiye’den, FİİLİ DEĞİŞİMİ İSE FİLİSTİN’DEN BAŞLAMIŞTIR!
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
FİLİSTİN’DE; BÜYÜK BAYRAMIN BÜYÜLÜ BAŞLANGICI VE ZEKİ GEÇKİL’İN ŞARLATANLIĞI
OĞUZHAN ASİLTÜRK’ÜN ERBAKAN’A İFTİRALARI
DİKKAT!? Soysuzların Soytarılığı!
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
KUR’AN’A TERCÜMAN, OLDUM KOVULDUM! (ŞİİR)
AKGÜLÜMÜZ!.. (ŞİİR)
BATMAYAN UÇAK GEMİSİ; KIBRIS… Kıbrıs; "Denizin ortasında, sürekli var olan doğal askerî üs." gibi; Türkiye,…
Üstadımız Ahmet Akgül’ün ifadesiyle; hidayet buyuran Allah’tır, haklı çıkan Kur’an’dır!.. “Dikkat edin ve kendinize gelin!…
Erbakan Hocamızın vizyonunu ve cesaretini anlayabilmek herkese nasip olmuyor. Aslında Kıbrıs Barış Harekatı ülkemizdeki diğer…
Milli Çözüm tam bir okul. Bizleri çağın gerekliliklerine göre eğiten bir okul. Yapay Zekayı nasıl…
İsrâ 81 De ki: "(Artık) Hakk geldi, bâtıl zail oldu. Hiç şüphesiz bâtıl sürekli yok…
İSRAİL'İN YIKILMASINDA ETKEN OLACAK KUR'AN'IN BAHSETTİĞİ O MÜSLÜMANLAR ve SİYONİST DÜZENİNDE İSRAİL'LE BİRLİKTE YIKILIP YERİNE…
MİLLİ ÇÖZÜM, DIŞI CİLALI MORUKLARI - İÇİ PASLI TENCERELERİ HEM DEŞİFRE EDİYOR, HEM UYARIYOR HEM…
YZ ile başlayan bu serinin ilerde beklenenden çok büyük etki oluşturacağını düşünüyorum. YZ nin bu…
Kıbrıs Barış Harekatı göstermiştir ki; cesaret öyle lafla, konuşma sırasındaki takınılan pozlarla olmuyor. Erbakan Hocamızın;…
Bu tür müfterilerin asıl dertleri "tüh! biz de zamanında şu gömlek çıkaranlarla birlikte olamadık, bir…