TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ; DİREKSİZ BİR ÜLKE Mİ?
Atatürk’ten Ata-Kürt’e “Kurucu Önder” Kavramı ve Irkçılık Batağı
Sn. Devlet Bahçeli’nin, hem de rahmetli Alparslan Türkeş’in mezarı başında: Çocuk, kadın, yaşlı, sivil, asker, 50 bin masumun kahpece katlinden sorumlu teröristbaşı Abdullah Öcalan için “Kurucu Önder” sıfatını kullanması, sivil ve siyasi PKK olan sırf DEM Partisi yöneticilerinin övgüsüne ve rağbetine mazhar olmak gibi basit ve fasit gayelerden ziyade, bize göre; ırkçılık saplantısındaki kesimleri uyarıcı bir mesaj taşımalıydı.
Merhum Alparslan Türkeş’in kızı ve İYİ Partili Adana Milletvekili Ayyüce Türkeş’in, “Bebek katiline yönelik bu sözler ve benzetmelerin, hem de babamın mezarı başında yapılması, onun aziz hatırasına en büyük saygısızlıktır. Babam yaşarken onun yüzüne karşı bu benzetmeleri asla yapamayacak ve huzurundan kovulacak olanların, şimdi bu talihsiz sözleri onun mezarı başında söylüyor olmaları, aslında herkesin ayarını ortaya koymaktadır!” anlamındaki itirazları üzerinde durmak lazımdı.
Ardından Y. Tuğrul Türkeş’in bu konudaki uyarıları da anlamlıydı:
6 Haziran 2025 tarihinde, Devlet Bahçeli’nin konuşmasındaki ifadeleri içlerine sindiremeyen MHP yandaşı Bengü Türk TV ve Türkgün Gazetesi, Abdullah Öcalan’a yönelik “Kurucu Lider” benzetmesine sansür uygulamış ve metinden çıkarmışlardı. Ama “mızrak çuvala sığmamıştı” ve tüm ülke APO’ya yönelik bu benzetmeler ve yüceltmelerle sarsılmıştı. Yani Sn. Bahçeli, açıkça Abdullah Öcalan eşkıyasını Kürt devletine giden yolun Kurucu Lideri, yani Ata-Kürt’ü ilan edip çıkmıştı!?
Yaklaşık 100 yıldır “Kurucu Önder” sıfatı, haklı olarak, şanlı Milli Mücadelemizi başlatmış ve başarmış, ardından Cumhuriyeti kurmak uğruna bütün tepkileri göze almış ve yılmamış olan Mustafa Kemal için kullanılmıştı. Ama şimdi siz kalkar da 50 bin kişinin katili, ülkenin 40 yılda 3 trilyon dolar kaybının ve geri kalmasının müsebbibi bir şahıs için “Kurucu Lider” vasfını kullanıp onu aklamaya ve meşrulaştırmaya kalkışırsanız, elbette bunun altında başka şeyler aranırdı.
Ee, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Önderi’ne ait ve layık olan “ATA-TÜRK” deyimine nazire yapılmış gibi; sözde, Kürt devletini amaçlayan şeytani hareketin “Kurucu Lideri” Abdullah Öcalan anarşistine “ATA-KÜRT!..” sıfatı yakıştırılırsa… Yarın birileri tarafından, din istismarcısı ve Milli Görüş davasının inkârcısı (o gömleği çıkardığını kendisi açıklamıştı) Sn. Tayyip Erdoğan’a “ATA-PURT” (Purt-Port: Sığınılan liman) yaftası yapıştırılırsa… Düne kadar hakaret ettiklerine bugün hürmet eden Sn. Bahçeli’ye “ATA-KURT” demeye kalkışırlarsa, bu işin sonu nereye varacaktı? Biz, suizandan sakınıp hüsnüzanla yaklaşarak, Sn. Devlet Bahçeli’nin bu benzetmesinin; “Ey Türk veya Kürt ırkçıları!.. Her kesim ve kavim, kendilerinin lideri sandıkları, aslında dış güçlerin boyunlarına yular takıp kullandıkları şahısları, böyle kutsamaya ve putlaştırmaya kalkışırsa, ortada MİLLET diye bir olgu kalmayacak ve DEVLET’in temelleri sarsılacaktır… Artık bu gafletten uyanın ve vahdet mayamız olan İSLAM’a sarılın!” mesajı olarak yorumlamaktayız.
Rahmetli Erbakan Hocamıza: “Bu Erdoğan ve AKP’liler sizin eski talebeleriniz… Bunları kıskandığınız için mi bu denli ağır eleştiriler yöneltmektesiniz?” diye soranlara: “Size bir kez daha hatırlatıyorum:
Ben asla kıskandığım için değil, bunlara şefkatle yaklaştığım ve acıdığım için bu uyarıları yapmaktayım. Bunlar, ‘Biz Müslüman insanlarız, hiç Siyonizm’e ve İsrail’e hizmetkârlık yapar mıyız?’ iddiasındadır. Oysa, Siyonizm şeytanlıkta öylesine ustalaşmıştır ki ‘Hadi oradan be kardeşim; ben hiç Siyonizm’e hizmet eder miyim?’ marşını söyleterek sana Siyonizm’in işbirlikçi ordusunda talim yaptırır. Bakınız, Haim Nahum Hahamının doktrin kurallarının hepsini bu AKP iktidarı aynen uygulamaktadır.
1- Bu milleti işsiz bırakacaksınız.
2- Böylece açlığa mahkûm hale sokacaksınız.
3- Faizli dış borca batırıp esir konumuna taşıyacaksınız.
4- İsmen ve resmen değil, ama fikren ve fiilen İSLAM DİNİ’nden, ahlâki ve manevi değerlerinden uzaklaştıracaksınız.
5- Bu milleti; parti, ırk, mezhep ve sağ-sol temelli kışkırtıp ayrıştıracaksınız…
6- Bu parçaları birbirleriyle boğuşturacaksınız.
7- En sonunda bu zayıflamış parçaları küçük lokmalar halinde yutacak ve Türkiye’yi Büyük İsrail’e eyalet yapacaksınız.”
Elbette merak ediyoruz:
• Bunların hepsini AKP iktidarı yaptı mı?.. Yaptı…
• Sn. Bahçeli uzun yıllar, bu tahripçi tavrından dolayı Sn. Erdoğan’ı şiddetle ve hiddetle kınadı mı? Kınadı…
• Sn. Bahçeli, Erdoğan ve ekibinin Rahmetli Erbakan’a hıyanetleri ve belli odaklarla iş birliğine girişmeleri karşılığı iktidara taşındığını haykırdı mı? Haykırdı…
Peki şimdi soralım:
a) O zaman mı, Sn. Bahçeli, Erdoğan’a iftira atmaktaydı?
b) Yoksa şimdi mi, kendisi de aynı odakların tuzağına kapılmıştı?
Sn. Devlet Bahçeli; 5 Temmuz 2014’te yaptığı basın toplantısı açıklamasında:
“Türkiye, hiçbir iz’an ve vicdan sahibinin inkâr ve ihmal edemeyeceği kadar sıkıntılı ve sarsıcı gelişmelere sahne olmaktadır. Bizi var edip millet kılan ve geleceğe taşıyan tüm Milli ve manevi değerler sorgulanmaya ve sarsılmaya çalışılmaktadır. Türkiye bu AKP iktidarında, her cephede zayıflayıp kayba uğramakta ve her hususta geri kalmaktadır. Bu tespitlerimiz, siyasi bir gayenin değil, bizzat gerçeğin tercümanlığıdır. Giderek yoğunlaşan ve çok tehlikeli boyutlara ulaşan iç ve dış sorunlarımızın asıl suçlusu ve sorumlusu bu Erdoğan iktidarıdır.” buyurmuşlardı ve bunlar haklı çıkışlardı.
Irkçılık; kendi kavminin, diğer kavimlerden ve halk kesimlerinden, daha üstün, daha özgün, daha seçkin ve yetkin yaratıldığı ve daha değerli, daha öncelikli, daha becerikli yeteneklerle donatıldığı inanç ve iddiasında bulunmaktır. Bu temelsiz düşünce, önce Allah’a iftiradır, O’nun kullarını adil ve eşit yaratmadığı ithamıdır ki elbette asılsız ve alâkasızdır. Evet, insanın kendi kavmini-mensubiyetini, ailesini, yakın çevresini, dilini, geleneklerini benimsemesi ve sahiplenmesi fıtri (doğal ve normal) bir yaklaşımdır. Kendi ülkesini, Milletini ve devletini sevmek ve yüceltmek gayreti gütmek de elbette doğru ve değerli bir amaçtır. Ama Siyonist Yahudiler gibi, kendi ırkını efendi, başkalarını köle gören ve onların temel insan haklarını gözetmeyen düşünceler ise, şeytanlık damarıdır, safsata ve sapkınlıktır.
Meşru Olan, Müspet Milliyetçilik Anlayışıdır
İslam, meşru ölçüler içerisinde olmak kaydıyla; kişinin kendi kavim ve kabilesini sevmesini ve ilgi göstermesini olumlu saymıştır. Dinimiz tarafından yasaklanan ise kendi ırkını, diğer ırklardan üstün ve ayrıcalıklı görerek soyunu ve nesebini övünç kaynağı kılmaktır. Kavmini, ülkesini, devletini sevmekle, ırkçılık davası gütmek farklıdır. Nitekim Efendimiz Aleyhisselam’a, “Ya Resulüllah! Kişinin kendi kavmini sevmesi ırkçılık sayılır mı?” diye sorulmuş ve O, “Hayır. Lâkin ırkçılık, kişinin kendi kavminin haksız davranışına arka çıkmasıdır (ve kâfir=zalim atalarıyla gururlanmasıdır).” (İbni Mâce) şeklinde cevaplamıştır.
Her insan kavmini ve kabilesini sever, onların başarılarıyla gurur duyar, onlara iyilik ve ihsanda bulunur. Çünkü bu, insanın fıtratında olan bir duygudur. Mekke’den ayrılarak Medine’ye hicret etmek zorunda kalan Sevgili Peygamberimiz (SAV) yıllar sonra Mekke’nin fethinde, “(Ey Mekke!) Vallahi sen, Allah’ın arzının en hayırlısı ve Bana, Allah’ın arzının en sevimlisisin. Senden çıkarılmış olmasaydım, vallahi seni terk etmezdim.” (Tirmizî) buyurarak doğup büyüdüğü beldeye duyduğu sevgiyi ve vatan hasretini açığa vurmuştur.
Evet, İslam; ırkçılık anlayışını yasaklamış, ancak kişinin soy ve akrabalarıyla ilişkisini kesmesine ise karşı çıkmıştır. Sıla-i rahim anlayışına sahip olan dinimiz, akrabaya iyilik ve ihsanda bulunmayı teşvik etmiş, yakınlarıyla bağlarını koparanları ise kınamıştır. Kişinin kendi milletini ve kabilesini sevmesini meşru kabul eden ve “Sizin en hayırlınız, günaha girmemek şartıyla yakınlarına (yurduna ve toplumuna) arka çıkanınızdır.” (Ebû Dâvûd) buyuran Hz. Peygamberimiz (SAV), bir kimsenin kendisini öz babasından başkasına nispet etmesini ve onlardan olmadığı hâlde kendisinin başka bir kavme mensup gibi göstermesini, müşriklere ve Ehl-i Kitap kâfirlere özenmesini de soysuzluk saymıştır. Bununla birlikte, kişinin kendi akrabalarına, kabilesine veya aşiretine körü körüne arka çıkmasını veya haksız ve ahlâksız da olsalar kabilesine/aşiretine mensup insanları kayırmasını yasaklamıştır.
Irkçılığın Alâmetleri Şunlardır:
1- Kişinin kendi kavmini üstün sayması veya başka kavimleri küçük görmesi ve hafife almasıdır.
2- Kişinin haksız olduğunu bildiği halde, kendi kavminin yanında olması ve onları savunmasıdır. Konuya ilişkin Resulüllah (SAV) şöyle buyurmuşlardır: “Irkçılık, kişinin zulümde ve kötülükte bile kavmine yardım etmesidir.” (Müslim)
3- Irkçılık; kişinin müşrik ve zalim ataları ile övünmesi ve gururlanmasıdır. Bu hususta Resulüllah (SAV) Mekke’nin fethinde insanlara bir hutbe vererek şöyle buyurmuşlardır:
“Ey insanlar! Allah, cahiliye devrinden kalma kibir ve böbürlenmeyi, babalar ve atalarla övünmeyi sizden kaldırmıştır. İnsanlar sadece iki gruptur; ya takva sahibi bir mü’min yahut da fısk-u fücur sahibi bir bedbahttır. Siz hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Şu husus iyice bilinmeli ki, bazı kimseler ya ‘küfür ve kötülükleri yüzünden cehennemin kömürlerinden bir kömür olan’ bir toplulukla övünmekten vazgeçerler ya da Allah nazarında ‘burnuyla pislik yuvarlayan mayıs böceğinden’ daha değersiz olurlar.” (Tirmizî)
Irkçılığın Neticeleri ise Şunlardır:
1- Bir kimse ırkçılık güderek yaşarsa, sonunda cahiliye inancı üzere öleceği uyarılmıştır. Peygamber Aleyhisselam şöyle buyurmuşlardır:
“Kim ırkçılık propagandası yaparak veya kabileciliğe/ırkçılığa destek olarak yoldan çıkmış bir topluluğun bayrağı altında öldürülürse, onun ölümü cahiliye ehlinin ölümü gibidir.” (Müslim)
2- Irkçılığa çağıran ve İslam ümmetinden gıcık alan kimse, İslam’ın onurundan ve huzurundan mahrum kalır. Hz. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurmuşlardır: “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen de bizden değildir.” (Ebû Davud)
Terörü Sonlandırmak mı, Türkiye’yi Cendereye Sokmak mı?
Trump’ın Ahmet Şara’ya Talimatları!
Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada: “ABD Başkanı Trump, Suudi Amerika’da görüştüğü Suriye Cumhurbaşkanı Şara’ya, DSG’nin kontrolünde olan ve IŞİD mensuplarının tutulduğu hapishanelerin sorumluluğunu devralmasını” buyurmuşlardı. Söz konusu gelişmeyi Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt X hesabından aktarmıştı. Tabi amaç, SDG (Suriye Kürdistanı)’nın işini kolaylaştırmaktı. Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan da toplantıya online olarak katılmıştı.
Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Veliaht Prens Selman’a dostlukları için teşekkür etmiş ve Başkan El-Şara’ya “ülkesinde tarihi bir şey yapmak için muazzam bir fırsata sahip olduğunu” hatırlatmıştı. Başkan Trump, Başkan El-Şara’yı Suriye halkı için harika bir iş yapmaya teşvik etmiş ve onu şunları yapmaya çağırmıştı:
1- İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayın. (Yani resmen ve fiilen İsrail’in yanında yer alın ve Büyük İsrail projesine destek verin!)
2- Tüm yabancı teröristlerin Suriye’yi terk etmelerini sağlayın. (Ama YPG’ye karışmayın!)
3- Filistinli teröristleri sınır dışına çıkarın. (Filistinlileri barındırmak İsrail’i kızdıracaktır!..)
4- ABD’nin, IŞİD’in yeniden canlanmasını önlemesine destek çıkın…
5- Kuzeydoğu Suriye’deki IŞİD gözaltı merkezlerinin sorumluluğunu siz alın. (Ama Kürt Otonom Bölgesi Rojava yapılanmasına fırsat tanıyın!..)
Bunun üzerine İslamcı Kahraman(!) Başkan El-Şara’ya, İsrail ile 1974’teki ayrışmaya ve anlaşmalara olan bağlılığını hatırlatmıştı. Ayrıca, “Suriye’nin doğu ile batı arasındaki ticareti kolaylaştırmada kritik bir bağlantı görevi göreceği” hatırlatmasıyla sözlerini tamamlamıştı.[1]
Tam 23 sene önce, Milli Çözüm Dergimizin ilk sayısında (01 Ocak 2004) ve “Terörün Dini” yazımızda şunları uyarmıştık:
Türkiye’yi parçalamayı amaçlayan Sevr Anlaşması’nın, milletimizden gizlenen maddeleri bir bir uygulamaya koyulmaya çalışılmaktadır.
Madde 62: Kurulacak bir komisyon Irak’ın kuzeyinde Türkiye’nin ise güneyinde Kürtlerin yoğun bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğinin tanınmasını sağlayacaktır.
Madde 63: Türk hükümeti yukarıdaki maddedeki komisyonun kararlarını 3 ay içinde tanıyacaktır.
Madde 64: Bundan 1 yıl sonra Kürtler, genel olarak bağımsız olmak isteyip Birleşmiş Milletlere başvururlarsa, konsey de bu kararı onaylarsa Türkiye, bölgedeki bütün haklarından vazgeçip, burayı Kürtlere bırakacaktır.
Evet, işte bu sonuca ulaşmak ve kanuni altyapısını hazırlamak üzere maalesef AKP ve CHP’nin iş birliği ile 4 Haziran 2003’te İkiz Yasalar diye bilinen ve “Bütün halklar, kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir” maddesini içeren, uluslararası anlaşma metni Meclis’ten geçirilmiştir. Fransa bile, milli bütünlüğünü tehlikeye sokacağı gerekçesiyle bu maddeye şerh koymuşken, bizim Genelkurmay yetkililerimizin bütün ısrarına rağmen, AKP hükümeti buna bile gerek görmemiştir.
Bu arada Meclis gündemine getirilen Yerel Yönetimler ve Kamu Personel Tasarıları da bu bölünmeye zemin hazırlayacak girişimlerdir.
7. Uyum paketleriyle MGK Genel Sekreterliğini işlevsiz hale getiren AKP, Meclis’e sevk ettiği tek maddelik bir tasarı ile de TSK’ya lojistik destek sağlayan ve (Ulusal Kriptoloji Enstitüsü gibi) milli ve gizli stratejiler üreten birimleri bünyesinde barındıran TÜBİTAK’ı siyasallaştırmak ve Orduyu zor durumda bırakmak amacını taşıyan hıyanet odaklarının sinsi emellerine bilmeden hizmet etmektedir. Ülkemizde, milliyetçi sağcılığı ülkücüler ve MHP eliyle öldürten… Solculuk ve sosyal adalet ümidini Ecevit ve CHP eliyle söndürten güçler şimdi de İslamcılığı ve milli şahlanışı AKP eliyle gömdürmek hevesindedir.
Önce şu anda Türkiye’de, dört farklı kesim bulunduğunu hatırlatmakta fayda vardır:
Birinci kesim ve de maalesef, ekonomik ve siyasi yönden etkili ve yetkili konumdaki bir kesim: “Efendim; Dincilik, Devrimcilik, Milliyetçilik, Vatanperverlik, Kemalistlik gibi kavramlar, çağ dışı kalmıştır. Artık statükoculuğu bırakmak zamanıdır” düşüncesindedir.
Bunların “Küreselleşme, Batı ile bütünleşme, değişme ve yenileşme” perdesi altındaki asıl niyetleri; Türkiye’yi köleleştirmek, Siyonizm’e teslim etmek ve sömürgeleştirmektir… Bunların bilinçli takımı HAİNLER’dir.
İkinci bir kesim: “Aman devrimler elden gidiyor! Tesettürlüler ülkeyi istila ediyor! Kaçılın, İmam Hatipliler geliyor! Camiler çoğalıyor, Gericilik hortluyor! Atatürk’ün kemikleri sızlıyor!..” gibi hayali kuşkular ve boş kuruntularla halkı tedirgin etmekte ve ortalığı velveleye vermektedir. Bunlar bindiği dalı kesen ve kaymakla yedikleri bala tüküren nankör GAFİLLER’dir. Çünkü hakaret ettikleri halkın ve inancının sayesinde var olduklarının farkında bile değillerdir.
Üçüncü bir kesim de; “Demokrasi küfürdür, Laiklik zulümdür! İran örneği bir şeriat devrimi kurtuluştur!.. Bin Ladin gibi Taliban rejimi, hedefimiz ve arzumuzdur!” şeklinde ne İslam’ın esaslarına ve amaçlarına ne de insanlığın ihtiyaçlarına asla uygun ve uygulanabilir olmayan katı ve baskıcı beklentiler peşindedir. Böylece hem Müslümanlara kötülük etmekte hem de toplumu İslam’dan ürkütmektedir… Bunlar ise slogancı ve oyunbozancı CAHİLLER’dir. Bu üç kesim, her ne kadar birbirlerinin panzehiri ve alternatifi gibi görünseler de aslında birbirlerinin partnerleridir. Biri, ötekileri kastederek ve “Aman ha, biz olmazsak, onlar gelecek!” diyerek toplumu korkutmakla, bir nevi birbirlerinin varlık sebebi ve sermayeleri gibidirler…
Dördüncü ve dürüst bir kesim… Toplumun büyük çoğunluğunun temsilcisi olan ama maalesef sesleri pek çıkmayan bir kesim ise; Türkiye’nin her bakımdan ve kendi imkânlarıyla kalkınmasını… Tarihin akışına ve dünya barışına katkıda bulunabilen Lider Ülke konumuna taşınmasını… Farklı köken ve kültürden, değişik din ve düşünceden, herkesin inandığı gibi yaşama haklarına sahip olduğu örnek bir laikliğin ve gerçek bir demokrasinin sağlandığı, mutlu ve umutlu günlerin hevesinde ve hedefindedir.
Artık bir kişinin veya kesimin gerçek kimliği ve karakteri;
“Solcu mu, sağcı mı? Dindar mı, kalender kafalı mı? Ilımlı mı, İslamcı mı? Sünni mi, Alevi mi? sorularının karşılığı ile tam anlaşılmamaktadır. Bunların yerine:
Avrupa’nın eyaleti, IMF’nin borç kölesi bir ülke mi amaçlıyor? Yoksa, her yönden kalkınmış ve bağımsızlığını kazanmış bir Türkiye için mi çalışıyor?
Mazlum ve mağdur Irak halkını mı düşünüyor, yoksa zalim ve mağrur Amerikan çıkarlarını mı kolluyor?
Dünyanın baş belası ve Ortadoğu’nun çıbanbaşı olan Siyonist ve saldırgan İsrail artık durdurulsun mu istiyor, yoksa kaypak ve yalaka bir ağızla, hâlâ “İsrail-Filistin barışına katkıdan mı dem vuruyor?” sorularının yanıtı, bir insanın gerçek ayarını ortaya koyacaktır.
İşte görüyorsunuz; Milliyetçi sağcılığı, Ülkücüler ve MHP eliyle öldürten… Solculuğu ve sosyal adalet kavramını CHP eliyle mezara gömdürten güçler, şimdi de İslamcılığı AKP eliyle bitirmenin gayretini taşımaktadır. Artık uyanmak ve toparlanmak zamanıdır.
Bugün İstiklal Savaşı öncesi şartlarla aynı konumda bulunuyoruz. Atatürk Samsun’a çıktığı günlerde, ülkenin durumunu, meşhur “Nutuk”un ilk konusu olarak şöyle özetliyordu:
Kürt Teali Cemiyeti, ayrı bir Kürdistan devleti kurmak için özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ve yabancıların himayesinde fesatlık faaliyetlerini sürdürüyordu!.. Bugünkü PKK ve siyasi uzantıları gibi…
Devletin en yetkili ve rütbeli kadrolarının da içinde bulunduğu bir grup “İngiliz Muhipler Cemiyetini” kurmuş, İngiliz himayesinde kurtuluş arıyordu!.. Bugünkü AB’ciler gibi…
Sözde aydın geçinen önemli başka bir elit tabaka, Amerikan Mandacılığına sığınıp, kendilerini ve geleceklerini garantiye almayı düşünüyordu… Bugünkü NATO’cular ve dış borç bağımlıları gibi…
Yunanlılar, İngilizler desteğinde (ve Sabataist dönmelerle gizli iş birliği içinde) İzmir’e asker çıkarıp, bütün Ege’yi işgale hazırlanıyordu… Bugün ABD’nin, Büyük İsrail hesabına Kıbrıs ve İzmir’i NATO üssü yapmaya çalıştığı gibi…
Evet, bugün de maalesef durum aynıdır ve ülkemiz dört yandan kuşatılmıştır. Yeni bir Kuvay-ı Milliye dirilişine acilen ihtiyaç vardır. Artık Türkiye’mizin ve geleceğimizin kurtarılması adına; Kuvay-ı Milliyeci Atatürkçülerin, Ülkücülerin ve Milli Görüşçülerin el ele vermesi lazımdır. Milli Çözüm öncülüğünde Milli Mutabakat Hükümetinin kurulması şarttır.
Artık anlayınız ki; bugün iktidarın ve Cumhur İttifakı’nın da, sözde muhalefet takımının da, hepsinin ortak amacı ve tek kurtuluş programları Haçlı AB’ye alınmaktır. Atatürk istismarcısı Kemalistlerin de, Komünist kafalı Sosyalistlerin de, İYİ Parti gibi ırkçı Liberalistlerin de kutsal hedefleri ve hevesleri AB’ye katılmaktır.
Bakınız 15 Mayıs 2025 Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un programına katılan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ilk sözleri ve kurtuluş projeleri:
“Bir an evvel AB’ye girersek, başta Kıbrıs sorunumuzun kendiliğinden çözümü kolaylaşacaktır. Çünkü hem Rum hem Türk kesimi aynı birliğin parçaları olacaktır!” hezeyanlarını savurmuşlardı.
Bu marazlı mantığa göre, Yunanistan’la da hiçbir sorunumuz kalmayacaktı. Çünkü aynı AB’nin parçaları olacaktık. Hatta ileride “Bölge barışının sağlanması ve kontrol altında tutulması” kılıfıyla İsrail de AB’ye alınacak ve Türkiye dolaylı biçimde Büyük İsrail’in bir parçası konumuna taşınacaktı!? Çünkü aslında AB’ye katılmakla, özenle gizlenen anlaşma maddeleri icabı, bağımsızlık haklarımızın bazılarının ve milletimizi oluşturan halkların bir kısmının yönetim ve denetimi AB kurumlarına bırakılacaktı.
Şimdi bu kafalarla, bu iktidar ve bu muhalefet kanadıyla Türkiye’nin sorunlarını aşması, düze çıkması ve şaha kalkması elbette imkânsızdı, artık Milli bir Mutabakat oluşumuna acilen ihtiyaç vardı.
“Terörsüz Türkiye” söylemi, küresel merkezlerin şeytani hesapları ve işbirlikçilerin iktidar ihtirasları uğruna, geleceğimizi karartacak sinsi ve Siyonist planların, BARIŞ jelatinine sarılmış palavralarıdır!
Hatırlayınız; 1. Körfez Savaşı sırasında, Suudi Arabistan’daki ABD kumanda merkezi olarak kullanılan otelin bir odasında, Amerikalı Yarbay duvardaki harita üzerinde Türkiye’nin Güneydoğu’sunu ve Kuzey Irak’ı işaret ederek Güneri Cıvaoğlu’na özetle şunları aktarmıştı:
“Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulacak… (Özerk Barzanistan oluşturulacak… Suriye ve) Türkiye’ye de benzeri dayatmalar yapılacak… Ya vereceksiniz, BARIŞ olacak… Ya da vermeyeceksiniz, o zaman da size savaş açılacak!..”
- Rûdaw – 15.05.2025

“Terörsüz Türkiye” ve “Terörsüz Bölge” kavramları, 2026 yılında gerçekleştirilen tüm kritik Millî Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarında kayıtlara geçmiştir.
Sözde millet yararına gibi savunulan ama pek çok ihaneti içinde barındıran bu kavramlara yönelik eleştirilere, “devlet aklı” savunması dışında geçerli bir izah yapılmamıştır.
Ağustos ayı içinde Meclise gelmesi beklenen ve “Terörsüz Türkiye” projesi kapsamında hazırlanan çerçeve yasada yer alan hususlar yetmezmiş gibi, DEM Grubu da Devlet Bahçeli’den aldığı destekle “umut hakkını” yasa kapsamına dahil etmeye çalışmaktadır.
Örneğin, çerçeve yasada geçmesi beklenen “silahlı eyleme katılmamış örgüt mensuplarının ülkeye gelip affedilmesi” ne demektir? Bu tespiti kim yapabilecektir? Bu, şehitlerin kanı elinde olan çok sayıda hainin önce ülkeye, oradan da Meclise girmesi demek değil midir? İktidar ve muhalefet, böylesine ihanet dolu bir konuda nasıl bir araya gelebilmektedir?
Çok şükür ki hesaplar üzerinde bir hesap, tuzaklar üzerinde bir tuzak vardır.
Tüm bu olaylar bir kez daha göstermektedir ki, iktidardan da muhalefetten de umut beklemek boşunadır. Bu nedenle, bir an önce Millî Mutabakat Hükümeti kurulmalıdır.
MİLLİ ÇÖZÜM ZALİMLERİN VE İŞBİRLİKÇİ HAİNLERİN, TİYNİYET VE ZİHNİYET RÖNTGENİNİ ÇEKMEKTEDİR!..
Bugün çok daha iyi anlaşılmıştır ki Milli Çözüm Dergimizin on yıllardır hatırlattığı; Milli Çözümlü Milli Mutabakat Hükümeti ne kadar da elzem bir hal almıştır… Ta Nisan 1980 tarihli Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Hocamızın ifade buyurdukları: “Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki; TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU, Milli Çözüm’ e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması, Milli Çözüm’ e inanan bir Hükümet’in kurulması ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!..” sözleri bugün ne kadar da büyük anlam ifade etmekte…
Dünyamız bugün tarihin en büyük saadet asrının kurulduğu Efendimiz SAV. ‘den önceki zulüm, cehalet ve ahlaki perişanlık döneminden bin beter halde olduğu, ülkemiz ise AKP program ve projeleriyle 25 yılın sonunda geldiğimiz nokta Atatürk ve Milli Mücadele öncesi işgal ve çözülme sürecine benzediğini maalesef hep birlikte müşehade etmekte ve yaşamaktayız.
15 Mayıs 2025 Habertürk’ te konuşan Özgür Özel’in sözleri ve kurtuluş projeleri: “Bir an evvel AB’ye girersek, başta Kıbrıs sorunumuzun kendiliğinden çözümü kolaylaşacaktır. Çünkü hem Rum hem Türk kesimi aynı birliğin parçaları olacaktır!” hezeyanlarını savurmuşlardı. Bu marazlı mantığa göre, Yunanistan’la da hiçbir sorunumuz kalmayacaktı. Çünkü aynı AB’nin parçaları olacaktık. Hatta ileride “Bölge barışının sağlanması ve kontrol altında tutulması” kılıfıyla İsrail de AB’ye alınacak ve Türkiye dolaylı biçimde Büyük İsrail’in bir parçası konumuna taşınacaktı!? Çünkü aslında AB’ye katılmakla, özenle gizlenen anlaşma maddeleri icabı, bağımsızlık haklarımızın bazılarının ve milletimizi oluşturan halkların bir kısmının yönetim ve denetimi AB kurumlarına bırakılacaktı.
Özgür Özel’i parlatanlar kimlermiş bugün çok daha iyi ve rahat anlaşılıyor değil mi?! Özgür Özel’e buradan sesleniyoruz: Yazık etme gayri milli unsurların güdümünden çık, Milli unsurların güdümüne gir…
Şimdi bu kafalarla, bu iktidar ve bu muhalefet kanadıyla Türkiye’nin sorunlarını aşması, düze çıkması ve şaha kalkması elbette imkânsızdı, artık Milli bir Mutabakat oluşumuna acilen ihtiyaç vardı.
BUGÜN 15 TEMMUZ!
CIA MOSSAD destekli Fötö terör örgütünün ülkemize ve vatanımıza yönelik hain girişiminin ardından yıllar geçti. Peki bu zaman diliminde, hangi alanda ve sahada olumlu adımlar atıldı. Yarın yine hainlerin yeni ihanet girişimlerine karşı hangi önlemler alındı. Düşman uyumayacaktır ve fırsatları kollayacaktır. Geçmişten ders çıkarmayanların bugünün siyasetine yön verebilmeleri mümkün olabilir mi?! Onun için görünen oki; İktidarın terörsüz Türkiye söylemleri bir çok soru işaretlerini kafalarda barındırıyor. Yani güven kaygısı yaşanıyor.
HANGİ KÜRTLERİN HAKKINI SAVUNUYORSUNUZ?!
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan: “Ezilen Bir Halkın En Temel Haklarını Talep Etmesi Asla Milliyetçilik Değildir. Biz devrimci bir geleneği sahipleniyoruz.” diyor.
İyi de; “ezilen halk” dediğiniz Kürt kardeşlerimizi, PKK’lılar olarak siz ezdiniz!? Devletimizin bölgeye EĞİTİM için gönderdiği öğretmenlere ve yine SAĞLIK hizmeti için gönderdiği sağlık görevlilerine ve ambulanslara tuzak kurup öldüren sizsiniz!.. YOL VE ALTYAPI çalışması için kurulan şantiyeleri basıp iş makinelerini yakarak bölge halkının devlet hizmeti almasını engelleyen sizsiniz! Ardından halkı Devlet ile PKK arasında kalacak şekilde şartları oluşturan sizsiniz!.. Ve buna dayanamayanları Batıya göçe, göç etmeyip kalanların kız ve erkek çocuklarını dağa çıkmaya zorlayan sizsiniz!.. Yani halkın hakkını savunuyoruz görüntüsüyle, Büyük İsrail’e zemin hazırlayan sizsizin!.. Bunun adını da Kürtlerin hakkını savunma ve geri alma mücadelesi devrimi koyacaksınız öyle mi? Size Aziz Erbakan Hocamızın bir sözünü hatırlatmanın tam yeridir: “HADİ ORADAN!”
Velhasıl siz, PKK olarak bugüne kadar Kürt halkını savunmadınız; “Bu halkın bölgeyi terk etmesi” için her türlü şartları hem hazırladınız hem de zorladınız ama istediğinizi alamadınız ve başaramadınız…
Bu nedenle kafanız ilk çözüm sürecinde olduğu gibi yine karışık; “silah mı, sivil siyaset mi?”, “Öcalan mı, Kandil mi?”, “Türkiye mi, Suriye mi?” sorularına tek bir yanıt yerine her kafadan ayrı ses çıkıyor. Niye? Çünkü sırtınızı dayadığınız güçlerin (ABD, AB, İsrail, İngiltere, Almanya gibi) Ortadoğu’da sizin üzerinizden planladıkları menfaatleriyle kazanacağı haklar farklı olduğu için uzlaşılamıyor. Yani; Ankara, Washington, Tahran, Tel Aviv, Erbil, Bağdat, Kandil, Öcalan, Şam, Rojava hattı karışık ve uzlaşı hep de kaçık durumda. Hatta; çözüm sürecinde kendi aralarında anlaşamayanlar, devlet olup bir arada kavga etmeden yaşayacaksınız öyle mi? Ya, bir sınır kapısı gelirleri için Talabani ve Barzani birbirlerine girmedi mi?
Velhasıl;
Bizim inançlı ve dindar, onurlu ve namuskâr Kürt kardeşlerimiz; sizin bâtıl ve dinsiz olan Marksist ideolojinize ve Kürt milliyetçiliğinize asla prim vermez-vermedi zaten. Bir şehit kardeşi olarak yazıyorum: Benim abimi şehit eden PKK ile Kürt kardeşlerim arasında en ufak bir bağ yoktur, olamaz!.. Bizi bu şekilde birbirimize düşman edemez ve bölemezsiniz. Çünkü bizim bin yıllık birlikteliğimizin temeli İSLAM KARDEŞLİĞİ üzerine kuruludur. Siz bu mayayı kalplerden söküp atamazsınız. Buna müsaade etmedik-etmeyeceğiz.
MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİNİN KURULMASI ŞARTTIR.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan; “Temel hedeflerinin devlet kurmak değil; Türkiye sınırları içerisinde herkesin eşit, özgür ve onurlu yaşayabileceği demokratik bir cumhuriyetin inşa edilmesidir.” demiş, yani devlet talepleri yokmuş(!)…
O zaman; Abuzer Bali HAN’ın; Temmuz 2025 tarihinde https://rojnameyanewroz3.com’da yazdığına göre Kürtler hiçbir dönem devlet olmaya bu kadar yaklaşmamışlar(!); “Irak’ta Barzanistan, Suriye’de Rojava, İran’da Doğu Kürdistan ve bu üç Kürdistan gönüllü olarak Türkiye Kürtleri ile birleştiğinde dünyanın en büyük güçlerinden biri olmasının yolu Kürtlere açılmıştır.” öngörüsünde bulunan bu kişiye sormak lazım;
Peki tarih boyunca yaşadığınız topraklarda (Pers, Roma, Bizans, Osmanlı vb.) hep merkezi bir otoriteye tâbi oldunuz. Siz her zaman kendi içinde özerk olan beylikler, aşiretler ve emirlikler şeklinde örgütlendiniz. Çünkü siz; kendi aranızdaki (aşiret ve beyliklerin) rekabet ve sürtüşmeleri, farklı dil (Kurmancî, Soranî, Zazakî ve Goranî gibi) ve (Sünni-Şafi, Şii, Alevi, Ezidi gibi) farklı din birliğiniz (veya her dönem birilerinin sizi manipüle etmesiyle birbirinizle veya merkezi otoriteye başkaldırma-çatışma olayları) nedeniyle devlet kuracak bir siyasi yapıyı ve birlikteliği hiçbir zaman sağlayamadınız. Şimdi arkanızdaki güçler-devletler (yani size akıl veren ve sahip çıkıyor gibi görünüp size devlet kurmayı vadedenler) tarafından manipüle edildiğinizi ve Büyük İsrail projesine hizmet ettiğinizi ne zaman anlayacaksınız?
Kaldı ki bu Siyonist-Emperyalist güçler sizi düşündüklerinden değil; asıl sizinle Türkiye’yi rahatsız edip-oyalayıp, Türkiye’nin adım adım yaklaştığı ve ilan etmesine an kalmış olan Adil bir Düzene dayalı Yeniden Büyük Türkiye hedefinin gerçekleşmesini akıllarınca uzatmak-geciktirmek amacıyla, sizi nasıl bir ihanete yönlendirdiklerini ne zaman fark edeceksiniz?
Yıllar önce Türkiye ile İslam âleminin arasına, tampon bölge olarak planladıkları Şİİ Koridorunu başaramayınca, onun yerine şimdi Rojava denen KÜRT Koridorunu oluşturmayı düşünen (dıştakilere ve içerideki işbirlikçi)lere tam da hak ettikleri şekilde bir cevap (her zaman olduğu gibi ve tabi müdahale edilecek önem sırasına göre), vakti geldiğinde elbette verilecektir ve her zaman da verilmiştir.
Hatırlatalım; İlk Çözüm sürecinde ne olmuştu?
Hatırlayın ilk çözüm sürecini! Süreci yürütenlerin ve savunanların sözlerindeki şımarıklık ve hadsiz açıklamaları ve istekleri bir devletin bağımsızlık ve bekasının temayüllerini aşılınca; “Başlarım sizin çözümünüze de şehir yapılanmanıza da” denip bir kısmınız hendeklerin içinde bırakıldı ve bir kısmınız da hendeklerin içinden çıkartılıp Suriye sınırını geçene kadar kovalandı!.. 15 Temmuz darbe girişimiyle Türkiye’yi durdurmaya kalktınız ama size buna cevap olarak yaklaşık darbeden bir ay sonra başlattığı Fırat Kalkanı’yla cevap verildi.
Tabi bu arada büyük Kürt planı DAEŞ ile Suriye’de çok önceden devreye sokulmuştu. Önce Rojava bölgesi DAEŞ’e işgal ettirildi. Sonra DAEŞ baskısıyla Arap ve Sünni Müslüman nüfus göçe zorlanarak bölge kurmayı planladıkları Rojava için boşaltıldı. Sonra DAEŞ bölgeyi YPG/PKK’ya silah sıkmadan teslim ederek Rojava’yı oluşturma ve Fırat’ın doğusundan başlayıp Afrin üzerinden Akdeniz şeridine (Lazkiye kuzey kırsalına M4 karayolu ile) ulaşarak denize açılan bağımsız bir hat kurmak için bölgede ilk adımlar atılmaya başlanmıştı.
Türkiye; Fırat Kalkanı adıyla başlattığı ilk operasyonla Fırat’ın doğusundan Cerablus’tan başlayıp, Afrin’e kadar uzanan hattı; Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Pençe serisi operasyonlarıyla Rojava’ya kapattı ve aynı zamanda Kürtlerin büyük hedefi olan M4 karayolu ile Akdeniz’e açılma hayalini de şimdilik rafa kaldırmış oldu. Gereken cevap; gereken yerlere, gerektiği zamanda ve gerektiği kadar verilmişti.
Yazıda çözüm net bir şekilde söylenmiştir:
Milliyetçi sağcılığı, Ülkücüler ve MHP eliyle öldürten… Solculuğu ve sosyal adalet kavramını CHP eliyle mezara gömdürten güçler, şimdi de İslamcılığı AKP eliyle bitirmenin gayretini taşımaktadır. Artık uyanmak ve toparlanmak zamanıdır.
Evet, bugün de maalesef durum Kurtuluş Savaşı öncesi şartlarla aynıdır ve ülkemiz dört yandan kuşatılmıştır. Yeni bir Kuvay-ı Milliye dirilişine acilen ihtiyaç vardır. Artık Türkiye’mizin ve geleceğimizin kurtarılması adına; Kuvay-ı Milliyeci Atatürkçülerin, Ülkücülerin ve Milli Görüşçülerin el ele vermesi lazımdır. Milli Çözüm öncülüğünde Milli Mutabakat Hükümetinin kurulması şarttır.
NOT: Milli Çözüm olarak; ilk çözüm sürecinde (2013 yılında) yazdığınız “Türkiye, Kürdistan’ın Hamisi ve İsrail’in Dolaylı Hizmetçisi mi Yapılmaktaydı?” yazınızla durumu ta o günden özetlemiştiniz. Ve hele Üstad Ahmet Akgül Hocamızın yazılarından derlenip basılan “Irkçılıkla Milliyetçilik Farkı” kitabı ise, bu çözüm sürecini en iyi anlatan bir eserdir.
HAKKA TABİ OLURSANIZ ALLAH SİZE FERASET VERİR, OLAYLARIN PERDE ARAKSINI GÖREBİLME KABİLİYETİ VERİR. NE HAYRA HİZMET EDER NE ŞERRE HİZMET EDER BİLİR VE ONA GÖRE OLAYLARI YORUMLARSINIZ VE KONUŞURSUNUZ.BUGÜN HERKES ERBAKAN HOCAMIZIN 40 YIL ÖNCEKİ KONUŞMALRINI İZLİYOR, ERBAKAN HEPSİNİ YILLAR EVVELİNDEN ANLATMIŞ, ERBAKAN HAKLI ÇIKTI, BİZ ERBAKANI DİNLEMELİYMİŞİZ, DİYEREK HOCAMIZIN VİDEOLARI KONUŞMALRI SOSYAL MEDYADAN PAYLAŞILMAKTADIR. EĞER HAKKA DEĞİLDE BATILA HİZMET EDERSENİZ İŞTE O ZAMAN BATILIN SİZİ HANGİ KILIĞA SOKACAĞI BELLİ OLMAZ. SİZ BİLE KENDİNİZDEKİ DEĞİŞİMLERİ ALGILAMAKTA ZORLANIRSINIZ. İŞTE BUGÜN KENDİLERİNİ MİLLİYETÇİ TANIMLAYANLARIN DÜŞTÜKLERİ HAL ORTADIR. YILLARCA PKK VE TERÖRİST BAŞI ÖCALAN ÜZERİNDEN OY DEVŞİRDİKLERİ HATTA ÖCALANI ASMAK İÇİN İKTİDARA GETİRİLEN PARTİ BUGÜN AYNI KİŞİYE KURUCU ÖNDER DİYOR, MECLİSE SOKALIM DİYOR UMUT HAKKI DİYOR. KOSKACA TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR TERÖSİTTTEN MEDET UMAR HALE GETİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR GİBİ BİR DÜŞÜNCEYE İNSANLAR İTİLİYOR. BUGÜN MİLLİ ÇÖZÜM ÜSTAD AHMET AKGÜL HOCAMIZ, HAKKA TERCÜMANLIK YAPAN VE BÜTÜN İNSANLIĞIN SAADETİ İÇİN ADİL DÜZEN KURULMASI İÇİN ÇALIŞAN, AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN PLAN PROGRAM VE PROJELERİNE SAHİP ÇIKAN HOCAMIZIN EN SADIK TALEBE VE TAKİPÇİLERİDİR. TIPKI ERBAKAN HOCAMIZ GİBİ OLAYLARI HİKMETLE VE FERASETLE BAKMAKTA OLAYLARIN PERDE ARKASINI ÖNCEDEN HABER VERMEKTEDİR. O YÜZDEN ÜLKEMİZİN VE TÜM İNSANLIĞIN SAADETİ HAKKA TABİ OLAN HAKKIN HAKİMİYETİ İÇİN ÇALIŞAN ZİHNİYETLERE EMANET EDİLMELİ, MİLLİ ÇÖZÜM ÖNCÜLÜĞÜNDE BİR MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİ ACİL OLARAK KURULMALIDIR. AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN 1980 YILINDA TRT ERANLARINDA HAYKIRDIKLARI ŞU GERÇEĞİ BİR KEZ DAHA HATIRLATMADAN GEÇMEYELİM;
“Bakın size kesinlikle ifade ediyorum ki:
TÜRKİYE’NİN KURTULUŞU;
Milli Çözüm’e inanan bir Cumhurbaşkanı’nın o makama oturması,
Milli Çözüm’e inanan bir Hükümet’in kurulması
ve yeni bir devrin başlamasıyla mümkündür!”
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
(TRT Basın Toplantısı, Yazarlar soruyor – Nisan 1980)
AZİZ ERBAKAN HOCAMIZIN DİĞER TÜM SÖYLEDİKLERİ NASIL BİR BİR GERÇEKLEŞTİ İSE BU SÖZDE GERÇEKLEŞECEK VE ÜLKEMİZ VE BÜTÜN İNSANLIK ADİL DÜZENE KAVUŞACAKTIR İNŞALLAH.
Sözde Terörsüz Türkiye süreçlerinde Dem parti yetkilileri durmadan çerçeve yasayı gündeme getirmekte ve aşağıdaki maddeleri sıralamaktaydı ;
hususları kulislerde konuşulmaktaydı. Şüphesiz bunlar BOP’la paralel olarak ülkenin direklerini sökmek için yapılması gereken düzenlemelerdi. Bu taleplere cumhurbaşkanı ve bahçeli ne yazık ki olumlu açıklamalarla destek vermekteydi.
Bunlara karşı gelebilecek bürokrat kadrolar ise ya tasfiye ya da pasifize edilmişti. Bu nedenle meydan NATO cu mandacılara kalmıştı. Bu gerçekleri ise Milli Çözümden başka dile getiren kalmamıştı. Milletimizin gerçeği görmek için çok az zamanı vardı . Acilen Milli Çözüm liderliğinde Milli Mutabakata geçiş yapılmalıydı.
Aziz Erbakan Hocamız 17.07.2007 tarihinde ESAM Türkiye Konferansında Siyonizm’in “FİKİR KİRLENMESİ” ile insanları nasıl aldattığını izah etmişti.
İşte Milli Çözüm’ün “TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ; DİREKSİZ BİR ÜLKE Mİ?” başlıklı makalesi, tamda Siyonizm’in “FİKİR KİRLENMESİ” ile insanları nasıl aldattığının izahıdır.
Siyonist Yahudi ve Emperyalist Hristiyanların İslam ve Türk düşmanlıklarını hesaba katmadan “Terörsüz Türkiye” söylemlerini yorumlamak, ya ahmaklıktır veya kiralık ajanlıktır!
Siyonistler önce ting tank müesseslerinde bir takım mefhumlar icat ediliyorlar. Bu mefhumlar medya programları vasıtasıyla insanlara tanıtılıyor ve böylece insanlar aldatılıyor. Mesela “Terörsüz Türkiye” diye bir kelime uyduruluyor. “Terörsüz Türkiye” ile ilgili medya programları hazırlanıyor. Hazırlanan televizyon programlarını izleyenler vay canına, “Terörsüz Türkiye” ne güzel bir şeymiş diyorlar. Çünkü medya programlarında “Terörsüz Türkiye” methediliyor. “Terörsüz Türkiye” söylemi “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” gibi başka güzel kelimelerin arasına konuyor ve böylece “FİKİR KİRLENMESİ” yapılarak insanlar aldatılmaya çalışılıyor. Bütün bunları izleyenler de “Terörsüz Türkiye” söylemini iyi bir şey zannediyorlar.
Siyonistler ve işbirlikçileri, sinsi ve Siyonist planların kabul edilmesini “BARIŞ” olarak nitelemekte; Türkiye’yi köleleştirmek, Siyonizm’e teslim etmek ve sömürgeleştirmek için ise “Küreselleşme, Batı ile bütünleşme, değişme ve yenileşme” gibi mefhumları kullanmaktadırlar.
APO Teröristinin Çağrısı ise; “Türkiye’de silahlı mücadele dönemi kapandı; artık siyasi ve demokratik yöntemlerle hedefimize ulaşacağız… Yani; PKK yerine Türkiye’de Dem Parti, Suriye’de YPG ile Siyonist projelere hizmetkârlık yapacağız” anlamındadır.
İşte Milli Çözüm, Siyonist ve emperyalistlerin sinsi planlarını bozuyor!
Ey Siyonistler ve işbirlikçileri “Terörsüz Türkiye” diye bir kelime uydurdunuz diye insanları aldatarak Türkiye’yi bölüp Büyük İsrail’in vilayeti yapacağınızı mı zannediyorsunuz?!
İşte Milli Çözüm, “Terörsüz Türkiye” söyleminin nasıl bir “FİKİR KİRLENMESİ” olduğunu deşifre ediyor!
“Terörsüz Türkiye” söylemi, küresel merkezlerin şeytani hesapları ve işbirlikçilerin iktidar ihtirasları uğruna, geleceğimizi karartacak sinsi ve Siyonist planların, BARIŞ jelatinine sarılmış palavralarıdır!
Milli Çözüm’den Irkçılık saplantısındaki kesimlere uyarı:
Ey Türk veya Kürt ırkçıları!..
Her kesim ve kavim, kendilerinin lideri sandıkları, aslında dış güçlerin boyunlarına yular takıp kullandıkları şahısları, kutsamaya ve putlaştırmaya kalkışırsa, ortada MİLLET diye bir olgu kalmayacak ve DEVLET’in temelleri sarsılacaktır… Artık bu gafletten uyanın ve vahdet mayamız olan İSLAM’a sarılın!
Evet, bugün maalesef ülkemiz dört yandan kuşatılmıştır.
İşbirlikçi zihniyetle, işbirlikçi iktidar ve işbirlikçi muhalefet kanadıyla Türkiye’nin sorunlarını aşması, düze çıkması ve şaha kalkması elbette imkânsızdır, artık Milli bir Mutabakat oluşumuna acilen ihtiyaç vardır.
Yeni bir Kuvay-ı Milliye dirilişine acilen ihtiyaç vardır.
Artık Türkiye’mizin ve geleceğimizin kurtarılması adına; Kuvay-ı Milliyeci Atatürkçülerin, Ülkücülerin ve Milli Görüşçülerin el ele vermesi lazımdır.
Milli Çözüm öncülüğünde Milli Mutabakat Hükümetinin kurulması şarttır.
TEK ÇARE “MİLLİ ÇÖZÜM” ODAKLI “ADİL DÜZEN” MEDENİYETİ KURULMASINA ACİL İHTİYAÇ VARDIR.
“Terörsüz Türkiye” gibi kulağa olumlu gelen söylemlerin, eğer samimi bir toplumsal uzlaşıya değil de dış baskılara, iç siyasi hesaplara ve çıkar ilişkilerine hizmet edecek şekilde kullanılması halinde ne kadar tehlikeli olabileceğine dikkat edilmesi lazımdır.
Barış, ve bereket medeniyeti yani ADİL DÜZEN elbette herkesin ortak özlemi olmak mecburiyeti hissetmesine bağlı ancak barışın içi adaletle, şeffaflıkla, eşit vatanseverlik ve milletin iradesine saygıyla doldurulmadığında, sadece basit bir slogandan ibaret olarak kalır.
Toplumun hassasiyetlerini istismar eden, korku ve umut algı operasyonları arasında gidip gelen manipülatif söylemler, kısa vadede destek toplasa da uzun vadede güveni aşındırır, kutuplaşmayı derinleştirir ve gerçek çözüm yollarını tıkar ve çıkılmaz yollara sürükler, insanlık maddeden ziyade maneviyata yönelmesi ve Kur’an-ı Kerim’i rehber edinmesi gerekir. Çünkü tarihte bunun örneği çoktur, “kula bela gelmez hak yazmadıkça
Hakk bela vermez kul azmadıkça” ülkede bugün gelinen noktada maalesef mafya devletine dönmüş herkes güçlüden yana yalan söyleyen doğrulanıyor, doğru söyleyen yalanlanıyor, terörün dini, dili, ırkı olmaz onun için işi ehline ve ehliyet yani liyakat sahibi kişilerin devralma zamanı gelmiştir. Köklü bir dönüşüm ve değişim kaçınılmazdır. Lazımdır.
Bu nedenle meseleye duygusal değil, duyarlı ve bilinçli ve sorgulayıcı bir gözle bakmak gerekir.
Gerçek barış; dışarıdan dayatılan, vitrine uygun cümlelerle değil, içeride adaletin tesis edilmesiyle, hukukun üstünlüğüyle, toplumsal vicdanın onarılmasıyla mümkündür.
Eğer bir söylem, halkın güvenini kazanmak yerine onu uyutmayı, yönlendirmeyi ya da belli odakların çıkarına hizmet etmeyi amaçlıyorsa, orada barış değil, sadece sun’i barış görüntüsü vardır.
Bu yüzden her iddiayı, her sloganı ve her siyasi hamleyi dikkatle değerlendirmek; milletin geleceğini, günü kurtaran hesaplara değil, kalıcı ve caydırıcı kanunlara emanet etmek zorunludur.
Yeni AÇILIM Safsatası;KÜRT VE TÜRK YAHUDİLERİN ORTAK PLANIDIR!
Ülkemizdeki sorunların, sosyal ve ekonomik sıkıntıların tek çaresi, gerçek kurtuluş reçetesi ve hatta tüm insanlığın huzur, refah ve hürriyet prensipleri; Rahmetli Erbakan Hocamızın hazırladığı:
Aklı selim, Müsbet ilim, Tarihi tecrübe ve birikim, Vicdani kanaat ve tatmin ve elbette KUR’AN-I KERİM dayanaklı ADİL DÜZEN projeleridir. İslam kardeşliği temelli, Milli ve manevi birlik ve dirlik ölçüleridir. Ülkemizde KÜRT Sorunu dedikleri, suni, sinsi ve Siyonist-emperyalist hesap ve heveslerdir. Bizim asıl sorunlarımız; geri kalmışlık, az kalkınmışlık, işsizlik ve açlık, temel insan haklarından mahrum bırakılmışlık , imani , ahlâki ve ailevi yozlaşmışlık ve bunları doğuran bu bâtıl ve Batıcı (AB’ci) sistemler ve işbirlikçi hükümetlerdir.
Bu günlerde en çok okumaları ve gerçek Atatürkçülerin sürekli gündemde tutmaları gereken Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabesi’ni yeniden hatırlatıyoruz:
“Ey Türk gençliği!
İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin (sermaye ve silah yönünden çok üstün bir kuvvetin) temsilcisi olabilirler. Cebren ve hile ile, (saldırı veya zorla veya hain iktidarların yaptığı ve milletten sakladığı hileli kanun ve anlaşmalar yoluyla) aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş (ekonomik ve stratejik kurumları ele geçirilmiş), bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış, (etkisiz, yetkisiz ve çaresiz konuma getirilmiş) ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu ortam ve durumdan daha elim (üzücü) ve daha vahim (ürkütücü) olmak üzere, memleketin içerisinde iktidar sahibi olanlar (hükümet ve muhalefet partileri, sivil ve asker yüksek bürokrasi, yargı ve diğer yönetim yetkilileri) gaflet (vurdumduymazlık) ve dalalet (azgınlık ve dış güçlere yaslanmak) ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Daha da beteri, bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini; müstevlilerin (işgalci güçlerin, küresel sömürü çevrelerinin ve Siyonist emperyalist merkezlerin) siyasi emelleriyle (sinsi ve şeytani hakimiyet projeleriyle) tevhit edebilir (düşmanlarla iş birliğine girişebilir)ler.
Millet, fakr-u zaruret (işsizlik, fakirlik ve çaresizlik) içinde harap ve bitap düşmüş (yıkılmış ve yılgınlaşmış) olabilir.
Ey Türk istikbalinin (geleceğinin) evladı! İşte, bu ahval ve şerait (en kötü şartlar ve durumlar) içinde bile vazifen; Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmak (milli bağımsızlık ve bekamızı ve halkımızın ülke yönetimine hâkim olmasını sağlamak)tır.
Muhtaç olduğun kudret (sana gerekli ve yeterli olacak kuvvet ve cesaret, dış güçlerin himayesinde değil) damarlarındaki asil kanda mevcuttur. (Bizi asil ve şerefli kılan milli ve manevi değerlerimize; tarihi ve talihli dinamiklerimize, yani öz benliğimize ve bağımsızlık bilincimize sahip çıkmak suretiyle bütün bu tehdit ve tehlikeler aşılacaktır).”
Evet Atatürk’ün, tam doksan sene önce, hem çöküş nedenlerini, hem de çıkış çarelerini gösterdiği meşhur Gençliğe Hitabesi’ni okuyup, anlayıp gereğini yapmazsak, Allah korusun çözülüş ve çöküş kaçınılmazdır!
Artık Erbakan Projelerine Acilen İhtiyaç Vardır!