NATO İLE İTTİFAK, İSRAİL'LE ORTAKLIK MI?
Bu NATO, Bosna’da katliamcıların yanındaydı. Bu NATO, Gazze soykırımında Kuduz İsrail’in tarafındaydı. Bu NATO, şanlı 1974 Kıbrıs Harekâtımızda Rumların ve Yunanistan’ın safındaydı ve parasını peşin verdiğimiz silahlarımıza bile el koymuşlardı. Bu NATO, Trump’ın haksız ve ahlâksız İran saldırısına fiilen katılmasalar da fikren destek çıkmışlardı. Özetle, gâvur her zaman gâvurluğunu yapmaktaydı ve asıl ahmaklar gâvurlardan medet umanlardı!
NATO Sekreteri Yahudi Rutte’nin İran Küstahlığı!
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara’daki NATO zirvesi öncesinde yaptığı açıklamada ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırılarını savunmuşlardı. Rutte, saldırıların “kesinlikle gerekli” olduğunu söylerken, Avrupa ve Kanada’nın savunma harcamalarını artırmasını da “Trump için kazanım, Putin için kayıp” diye yorumlamıştı. Rutte daha sonra, İran’ın ateşkesi ihlal ettiğini öne sürerek ABD’nin “güçlü bir yanıt vermesinin kritik ve gerekli olduğunu” söyleyip küstahlaşmıştı.
Milli Çözüm’ün İktidara ve Cumhur İttifakı’na yönelik “İsrail” sorusunu Yahudi Rutte yanıtlamıştı!
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Türkiye ile NATO ülkesi olmayan İsrail arasında çıkabilecek olası bir çatışmada, İttifak’ın izleyeceği politikanın ne olacağına dair soruyu yanıtlamıştı. NATO’nun 5. maddesi, bir üye ülkeye yapılan silahlı saldırının İttifak’taki tüm üyelere yapılmış sayılmasını şarta bağlamıştı. Ancak Türkiye’nin aksine İsrail, NATO’ya üye olmamıştı.
Sky News Arabia’ya konuşan Rutte, yanıtına şu ifadelerle başlamıştı:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan son derece bilge bir Cumhurbaşkanıdır. Erdoğan Türkiyesi kontrolden çıkacak bir durumun içine girmekten kaçınacaktır!.. 7 Ekim 2023’te HAMAS’ın İsrail’e düzenlediği korkunç saldırıyı unutmayalım. Çünkü bu süreç İsrail tarafından başlatılmadı!..”
Yani: Türkiye İsrail’e saldırsa veya İsrail Türkiye’ye saldırsa biz NATO olarak İsrail’in yanında duracağız!.. Zaten bu sözler “Trump; İsrail’e ciddi ve caydırıcı bir hamleye kalkışmadığı için Sn. Erdoğan’a övgüler yağdırmıştır.” gerçeğinin NATO Sekreteri tarafından itirafıydı…
NATO’da savaş riski artmıştı!
Rutte’nin açıklamaları, Ankara zirvesinde NATO’nun; İran, Rusya ve Ukrayna başlıklarında daha saldırgan bir hatta yerleştiğinin kanıtıydı. ABD’nin İran’a saldırılarını savunan Rutte, aynı konuşmada NATO içinde askeri harcamaların artırılmasını ve Trump’ın yük paylaşımı politikasını da sahiplenmiş durumdaydı. Böylece NATO Genel Sekreteri, Washington’ın askeri hamlelerini yalnızca desteklemekle kalmamış, Trump yönetiminin ittifak içindeki taleplerini de “NATO’nun kazanımı” olarak tanımlamıştı.
Zirve öncesinde Trump’ın, müttefikleri İran savaşında ABD’nin yanında yeterince durmamakla suçladığı, Grönland üzerindeki iddialarını tekrarladığı ve Avrupa’daki Amerikan askeri varlığına dair tehditler sıraladığı ise unutulmamalıydı. Ankara’daki tablo, NATO’nun “birlik” söyleminin arkasında ABD’nin savaş politikalarına uyum ve Avrupa’nın daha fazla silahlanması başlıklarının öne çıktığını ortaya koymaktaydı. Ve Türkiye, maalesef “ucuz ve kolay harcanacak müttefik” konumuna sokulmaktaydı.
Ankara Zirvesi ve ABD’nin Tehlikeli İsrail Hamlesi: Türkiye İki Ateş Arasında mıydı?
O dönemde uluslararası siyaset sahnesinde arka arkaya yaşanan iki kritik gelişme, Türkiye’nin güvenliği ve bölgesel geleceği açısından hayati bir önem taşımaktaydı. Bir tarafta ABD Kongresi’nde yasalaşmayı bekleyen ve İsrail ile Pentagon’u âdeta tek bir askeri gövdeye dönüştürmeyi amaçlayan 2027 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) tasarısı vardı.[1] Diğer tarafta ise Ankara’da düzenlenen ve savunma sanayimizi tamamen Batı’nın askeri vizyonuna entegre etmeyi hedefleyen NATO 3.0 deklarasyonu imzalanmıştı.[2] Bu iki tablonun birleşimi, Ankara için ciddi bir egemenlik sıkıntısının ve hayatta kalma sınavının yaklaştığının kanıtlarıydı. Sn. Devlet Bahçeli’nin NATO zirvesinin kerametlerini sıralayan cafcaflı lafları, ancak halkımızı avutup uyutmaya yarayacaktı!..
Sınırımızdaki Tehdit: ABD ve İsrail Orduları Birleşiyorlar mıydı?
İlk olarak, kamuoyunda “ABD ile İsrail tek devlet oluyor” şeklinde yayılan korkutucu iddiaların perde arkasına bakmak lazımdı. İki ülke resmi olarak birleşmese de, ABD’nin NDAA tasarısındaki 224. madde, iki ülkenin askeri-endüstriyel komplekslerini, yapay zekâ, siber savaş ve otonom sistemlerini benzeri görülmemiş bir şekilde birbirine bağlıyor olmasıydı.[3] Temsilciler Meclisi’ndeki bazı vekillerin bu tehlikeli maddeyi tasarıdan çıkarma çabaları ise ne yazık ki reddedilmiş durumdaydı.[4]
Bu durum, eskilerin “Melhame-i Kübra” (Büyük Kıyamet Savaşı) olarak adlandırdığı o topyekûn bölgesel çatışma riskine karşı İsrail’in, Pentagon’un devasa lojistik ve istihbarat gücünü “doğrudan ve otomatik” olarak arkasına alması anlamını taşımaktadır.[5] Cumhurbaşkanı düzeyinde bile açıkça dile getirilen “İsrail’in nihai hedefinin Anadolu olduğu” yönündeki tehdit algısı düşünüldüğünde, bu yasa Türkiye için açık bir asimetrik tehdit konumundadır. Bölgede Türkiye’den başka bu gözü dönmüş ittifaka karşı durabilecek dişe dokunur bir gücün kalmadığı da ortadadır. Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal gücüyle üçlü bir savunma ekseni kurma çabaları da lafta kalmıştır; bu nedenle hayati bir “B Planı”na, yani Rahmetli Erbakan’ın İslam Savunma Paktı programına acilen ihtiyaç vardır.
Ankara Zirvesi: Yuları mı Kaptırdık, İtibar mı Kazandık?
Tam da bu süreçte Ankara’da toplanan NATO Zirvesi, Türkiye’nin önündeki problemleri, çelişkileri daha da derinleştirmiş durumdaydı. Evet, ev sahibi olarak diplomatik bir itibar kazandık, dünya liderlerini ağırladık. [6] Ancak bildirgenin satır araları, ülkemizi yönetenlerin “sonuca giden her yol mübahtır” anlayışıyla hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktaydı.
Zirve bildirisinde Türkiye açısından en ufak bir somut kazanım yok. F-35 programına dönüş, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ya da S-400 krizi gibi canımızı yakan hiçbir konuda tek bir kelime bile konuşulmamıştı. Dahası, imzaladığımız metinle Rusya’yı tamamen “baş düşman” ilan eden Batı cephesine kendimizi perçinlemiş konumdaydık.[7] Bugüne kadar yürütülen Moskova ile dengede kalma siyaseti, sırf NATO içindeki itibar ve milyarlarca dolarlık yeni savunma pazarından pay kapma hırsı ve hevesi uğruna tehlikeye atılmıştı.[8]
Yapay zekâ, siber savunma ve “ortak savaş bulutu” gibi süslü kavramlarla duyurulan NATO 3.0 konsepti, yerli ve milli gururumuz olan savunma sanayimizi âdeta Batı’nın güdümüne sokmaktaydı ve küresel askeri pazarına göbekten bağlamıştı. İktidar, bu bağımlılığı Batı’nın bize uyguladığı gizli ambargoları kırmak ve mühimmat satıp para kazanmak için bir fırsat gibi görse de, uzun vadede egemenliğimizden taviz verme riskiyle karşı karşıyaydık.
Teknolojimiz NATO Üzerinden İsrail’e mi Aktarılacaktı?
Peki, en çok korkulan o soru: Gururumuz olan İHA’larımızın, SİHA’larımızın, yerli radar ve yazılımlarımızın teknolojisi NATO üzerinden gizlice İsrail’e mi sızdırılacaktı? Hukuken ve teknik olarak bakıldığında yanıt hayırdı. Türkiye’nin ürettiği yerli teknolojilerin telif ve mülkiyet hakları tamamen devletimize ve firmalarımıza aittir.[9] ABD veya bir başka NATO ülkesi, bizden aldığı bir sistemi bizim yazılı onayımız (Son Kullanıcı Sözleşmesi) olmadan İsrail’e devredemezdi. Ayrıca İsrail bir NATO üyesi olmadığı için NATO’nun ortak veri havuzuna ve savaş bulutuna erişemez. Nitekim Netanyahu’nun, Türkiye’nin F-35’e dönmesini engellemek için Washington’da kulis yapması da teknolojimizin ve çıkarlarımızın ne kadar taban tabana zıt olduğunu göstermekteydi.
Ancak işin asgari casusluk ve istihbarat boyutu hâlâ çok büyük bir riskti. Biz NATO tatbikatlarında yerli sistemlerimizi kullandıkça, bu sistemlerin sinyal karakteristikleri ve algoritmaları müttefikimiz (!) ABD tarafından kaydedilmekteydi. Yarın bir gün ABD, yeni NDAA yasası gereği İsrail ile tam askeri veri entegrasyonuna gittiğinde, elimizdeki taktiksel verilerin dolaylı olarak İsrail’in önüne serilmeyeceğinin hiçbir garantisi mevcut değildi.
Çember Giderek Daralmaktaydı!
Türkiye, bir yandan yerli üretimle askeri bağımsızlığını ilan etmeye çalışırken, diğer yandan küresel güçlerin kurduğu bu devasa askeri çarkın dışında kalmamak adına tehlikeli tavizler vermekteydi. Ankara, NATO içindeki itibar ve finansal rasyonalizm uğruna Rusya ile köprüleri atma noktasına gelirken, güney sınırımızda ABD desteğiyle büyüyen İsrail tehdidine karşı kendi göbeğini kendisi kesmek zorunda kalacağı tarihen ve tecrübelerle sabitti. Unutulmamalıdır ki, bu kurtlar sofrasında bizi ne NATO’nun “sarsılmaz” denilen 5. maddesi, ne de Washington’ın sahte vaatleri korurdu. Türkiye’nin tek çaresi, yerli sanayisindeki milli şifrelemeyi korumak ve Pakistan-Suudi Arabistan gibi bölge ülkeleriyle acilen kendi güvenlik duvarını örmektir.
Yeri gelmişken tekrar hatırlatalım ki: Tarihten ve Erbakan Hocamız gibi büyüklerimizin tavsiyelerinden ibret almayanlar, sonunda ibretlik konuma düşmekten kurtulamayacaklardı!..
NATO Zırvası ve İşbirlikçi Zavallısı!
36. NATO Zirvesi, güvenlik mimarisinde “NATO 3.0” olarak tanımlanan yeni bir dönemin kapılarını aralamıştı. İttifak’ın küresel güvenlik tehditlerini yeniden tanımladığı zirve sonunda yayımlanan Sonuç Bildirgesi, Türkiye’nin hem sınır güvenliğini hem de dış politika dengelerini etkileyecek kritik taahhütler barındırmaktaydı. Bildirgede öne çıkan stratejik dayatmalar ve savunma diplomasisindeki S-400 düğümünü çözmeye yönelik yeni arayışlar, bölgedeki dengelerin kısa ve uzun vadede nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçlarıydı.
1. Madde: Transatlantik bağ ve “360 derece” yutturmacası
Biz, Kuzey Atlantik İttifakı Devlet ve Hükümet Başkanları, Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi kapsamındaki ortak savunmamıza ve transatlantik bağa olan sarsılmaz bağlılığımızı yeniden teyit etmek için Ankara’da bir araya geldik. Birimize yapılan saldırı, hepimize yapılmış bir saldırıdır. Birliğimiz, dayanışmamız ve ortak gücümüz, İttifakımızın özgür ve demokratik uluslarından oluşan bir milyar vatandaş için barış, güvenlik ve refahın temeli olmaya devam etmektedir. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derecelik yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.
Bildirgedeki “360 derecelik yaklaşım” ifadesi, İttifak’ın savunma konseptindeki genişlemeyi akıllara taşımıştı. Buna karşın askeri yığınağın ağırlıklı olarak Rusya sınırı hattına kaydırılması dikkat çekerken, Türkiye’nin maruz kaldığı terör tehditlerinin bu caydırıcılık kapsamının dışında bırakıldığı sırıtmaktaydı. Ayrıca geçmişte müttefiklerin Patriot sistemlerini Türkiye’den geri çekmesi gibi örneklerin, 5. Madde’nin işletilmesindeki güveni zedelediği hatırlatılmıştı.
2. Madde: 50 milyar dolarlık tedarik ve savunma ticareti tuzakları
Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik oluşturduğu uzun vadeli tehdide ve terörizmin kalıcı tehdidine karşı koymak için Müttefikler, Lahey savunma taahhüdünü yerine getirmektedir. 2025 yılında Avrupalı Müttefikler ve Kanada, temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar dolardan fazla artırmıştır. Yatırımlarımız, sanayi tabanımızı ve dayanıklılığımızı güçlendirirken ihtiyaç duyduğumuz yetenekleri sağlamaktadır. Bugün Ankara’da, 50 milyar doların üzerinde yeni tedarik projeleri açıklıyor, ortak üretim kapasitemizi genişletmeyi ve inovasyonu hızlandırmak için sanayi ile birlikte çalışmayı taahhüt ediyoruz. Müttefikler arasındaki savunma ticareti engellerini ortadan kaldırmak ve savunma sanayii derinliğini ve iş birliğini en üst düzeye çıkarmak için NATO’nun ortaklıklarından yararlanarak çalışmalarımıza devam edeceğiz.
Müttefiklerin, Rusya’nın oluşturduğu tehdide ve terörizmle mücadeleye karşı savunma harcamalarını artırdığı belirtilen bildirgede, 2025 yılı için 139 milyar dolardan fazla bir yatırım yapıldığı vurgulanmıştı. Ankara’da 50 milyar doların üzerinde yeni tedarik projesinin duyurulduğu metinde, savunma ticaretindeki engellerin kaldırılması ve sanayi iş birliğinin en üst düzeye çıkarılması taahhüt altına alınmıştı.
Oysa Rusya’nın “uzun vadeli tehdit” olarak tanımlanması, Türkiye’nin enerji ve savunma sanayiindeki denge politikasıyla çelişki oluşturacağı açıktı. Yeni projelerle savunma sanayii iş birliğinin artırılması vurgusu, bu durumun Türkiye’yi yerli sanayi yerine dışa bağımlı kılabileceği ve gelecekte Türkiye’nin kendi ürettiği ürünlerin ihracatına “son kullanıcı” kısıtlamaları getirilebileceği anlaşılmaktaydı.
3. Madde: Rusya ve terörizm tehdidinin eşit tutulması
Ukrayna, transatlantik güvenliğine katkıda bulunmaktadır ve Müttefikler, özgürlüğünü, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunan Ukrayna’ya verdikleri sarsılmaz destekte birleşmiş durumdadır. Müttefikler, 2026 yılı için Ukrayna’ya askeri teçhizat, yardım ve eğitim alanında 70 milyar Avro taahhüt etmekte ve 2027 yılında da en az eşdeğer seviyeleri sürdürme yönündeki egemen taahhütlerinin arkasındadır.
Ukrayna’ya yönelik devasa yardım taahhüdü, savaşın kronikleşme riskini hatırlatmıştı. Savaşın uzamasının Türkiye’nin Karadeniz’deki ticari çıkarlarını ve liman güvenliğini olumsuz etkileyebileceği vurgulanırken, Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerindeki uluslararası baskının artabileceği tartışılmaktaydı.
4. Madde: “Daha güçlü Avrupa” ve transatlantik savaş bulutları
“Geleceği inşa ediyoruz: Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa; modernize edilmiş bir İttifak. Avrupalı Müttefikler ve Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte çalışarak İttifak’ın savunmasında daha büyük sorumluluk üstlenmektedir. NATO’nun caydırıcılığı ve savunması; uzay ve siber varlıklarla tamamlanan nükleer, konvansiyonel ve füze savunma yeteneklerinin uygun bir karışımına dayanmaktadır.”
“Daha güçlü bir Avrupa” vurgusu, AB savunma mimarisinin güçlenmesiyle Türkiye’nin karar alma süreçlerinden dışlanma riskini içinde taşımaktadır. Askeri verilerin ortak “savaş bulutu” havuzunda birleştirilmesi ise milli projeler geliştiren Türkiye’yi, operasyonel gizliliği ve siber egemenliği açısından büyük bir riske sokacaktır.
5. Madde: Sınır komşumuz İran, NATO’nun hedef tahtasındaydı!..
“İttifak, daha geniş güvenlik ortamımızı tanımlayan stratejik rekabete, yaygın istikrarsızlığa, hibrit tehditlere ve tekrarlayan şoklara yanıt vermeye ve uyum sağlamaya devam etmektedir. Müttefikler, İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini yinelemekte ve İran’ı Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer serbestisine tam olarak saygı göstermeye çağırmaktadır.”
NATO sonuç bildirgesinde İran’a yönelik kullanılan ifadeler ve Hürmüz Boğazı’na dair yapılan çağrılar, Türkiye’nin komşuluk ilişkileri ve bölgesel güvenliği açısından açık riskler taşımaktadır. NATO’nun görev alanının küresel bir boyuta taşınması, Türkiye’nin krizlerin merkezinde bir “ileri karakol” haline getirilme ihtimalini artırmaktadır. Ankara’da imzalanan bildiride İran’ın hedef alınması Tahran’la ilişkilerimizi bozacağı ve Hürmüz’deki bir çatışmanın Türkiye’ye ağır ekonomik faturalar çıkaracağı açıktır. Ayrıca, bu müdahaleci dilin ileride Türk Boğazları üzerinde emsal teşkil edebileceği endişesi dikkate alınmalıdır.
S-400’ler Körfez’e mi taşınacaktı?
Türkiye ve ABD arasındaki savunma diplomasisinde uzun süredir devam eden S-400 ve CAATSA yaptırımları düğümünde yeni bir aşamaya geçilmiş durumdaydı. Ankara, Washington ve Moskova hattında yürütülen yoğun trafik, çözüm için “üçüncü bir ülkeye devir” seçeneğini öne çıkarmıştı. Amerikalı yetkililer, masadaki en gerçekçi çözümün S-400 sistemlerinin bölgede uygun bir Körfez ülkesine satışı olduğunu hatırlatmıştı.[10]
Netanyahu sözde F-35 satışına karşı çıkmıştı!
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’ye F-35 savaş uçağı satmayı değerlendirebileceği yönündeki açıklamasına tepki koymuşlardı. CNN canlı yayınına katılan Netanyahu, Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedef alan skandal ifadeler kullanmaktan sakınmamıştı. Sunucunun, Trump’ın F-35 yasağını geri alabileceği yönündeki sözlerini hatırlatarak, “Bunun Ortadoğu’daki güç dengesini bozacağını söylemiştiniz. Bunu Başkan Trump’a açıkça belirttiniz mi?” sorusuna yanıt veren Netanyahu, Trump ile bu konuyu birkaç kez görüştüğünü aktarmıştı. Netanyahu, Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel dostluğa atıfta bulunarak, bu durumun Türkiye’yi ABD için dost bir devlet yapmadığını hatırlatmıştı. İsrail Başbakanı, Türkiye’nin iç ve dış politikasına yönelik haddini aşan suçlamalarda bulunarak şu ifadeleri kullanmıştı:
“Sanırım herkes anlıyor ki, Başkan Trump’ın Erdoğan ile olan kişisel dostluğuna rağmen; bu, Türkiye’yi ABD’ye dost bir devlet yapmıyor. Aksine, ABD’den nefret eden Müslüman Kardeşler zihniyetiyle enfekte olmuş bir rejim. HAMAS’ı, HAMAS teröristlerini barındırıyor. Onları destekliyor, finanse ediyor. Muhaliflerini hapse attı, hepsini. Anlaşılamayacak kadar çok gazeteciyi hapse atıyor. Yani ABD’nin tam olarak örnek bir müttefiki sayılmıyor.”
Türkiye’nin bölgesel politikalarını da hedef alan Netanyahu, sözlerini şöyle bağlamıştı:
“Ama bundan daha da kötüsü, Türkiye bir NATO müttefiki olan Yunanistan’ı tehdit ediyor. Başka bir NATO ülkesi olan Kıbrıs’ın yarısını işgal ediyor ve geri vermiyor!.. Ve en önemlisi, bunu doğrudan masaya koyuyorum, benim ülkemi, tek Yahudi devleti olan İsrail’i yok etmekle tehdit ediyor. İki numaralı adamı, İsrail’in milletler arasında yerimiz olmadığını söylüyor ve bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Ve üç numaralı adamı, İçişleri Bakanı, Kudüs Valisi olmayı dört gözle beklediğini söylüyor. Düşünebiliyor musunuz! Biliyorsunuz, biz egemen bir ülkeyiz ve bağımsız kalmaya devam ediyoruz!”
Kuduz ve Katil Netanyahu, bu iddialarının Sn. Erdoğan’ın, iktidarının ve NATO ortaklığının yararına olacağını bilmiyor olamazdı… O halde bile bile ve Erdoğan’a yarasın diye bu sözleri açıklamıştı. Kendileri ve Siyonist hedefleri için, Sn. Erdoğan’ın kurusıkı çıkışlarına katlanıyorlardı ve NATO’nun tüm Haçlı hizmetkârları zaten İsrail’in ve Siyonizm’in uşaklarıydı.
Selçuk Bayraktar’ın NATO’cuları Ürküten İtirafları!
Türk teknoloji şirketi Baykar; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş Başkanlığındaki TBMM ve Marcos Perestrello De Vasconcellos Başkanlığındaki NATO Parlamenter Asamblesi heyetini, Özdemir Bayraktar Milli Teknoloji Merkezi’nde ağırladı. Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar’ın rehberliğinde gerçekleştirilen saha ziyaretinde; şirketin faaliyetleri, savunma teknolojileri alanındaki çalışmaları ve yenilikçi projeleri hakkında sunum yapıldı.
Bayraktar sunumunda, KIZILELMA’nın yaptığı şeyin, 20 yıl önce Kasparov’u yenen makinenin yaptığına benzetilebileceğini söyledi. Kasparov’un büyük bir satranç ustası olduğuna ve belki bu seviyeye gelmek için 40 yıl çalıştığına işaret eden Bayraktar, şunları aktarmıştı: “Ama buzdolabı büyüklüğünde bir makine Kasparov’u yendi. O günden sonra artık cep telefonum bile Kasparov’u yenebiliyor. Yani o karşılaşmanın artık bir anlamı yok. Burada hava aracının içinde insan yok. Pilotlu bir savaş uçağının yapabildiği her şeyi yapabiliyor, hatta daha fazlasını, çünkü insan unsuruna sahip değil. Ve çok daha ucuz. Bu, Kasparov’a karşı makineyle oynanan bir satranç maçı gibi. Eğitim süresine ihtiyacımız yok. Bir pilotu savaş pilotu yapmak için belki 10 yıl eğitmeniz gerekir. Ayrıca kaybedecek çok şeyi vardır, bir ailesi vardır. İnsan unsuru gerçekte en maliyetli kalemdir.”
Bayraktar, ziyaretçilerin, “İnsansız savaş uçağı hakkında biraz daha detay verebilir misiniz? Bugün pilotlu savaş uçaklarıyla nasıl kıyaslanıyor? Çünkü Hava Kuvvetlerinin büyük çoğunluğu için henüz bir seçenek olarak görülmüyor. Hava Kuvvetleri için bir seçenek haline gelmesinin ne kadar süreceğini düşünüyorsunuz?” sorularına karşılık, şu değerlendirmelerde bulunmuşlardı:
“Savaşlarla ilgili dünyadaki kurumlara baktığınızda, geçen sefer neler olduysa ona göre hazırlık yaparlar. Ama bir sonraki savaşların nasıl olacağına göre hazırlanmanız gerekir. Kimse Bayraktar TB2’nin başarısını önceden göremedi. Hiç kimse bunu sezemedi. Sonra kimse FPV’lerin başarısını da göremedi. Ama hiç kimse öngöremedi. Ne askeri analistler, ne üst düzey subaylar. Değişimi yönlendirenler, ancak onu kontrol edenlerdir. Şimdi, bilirsiniz, son Top Gun filmi neydi? Yine insanın gücünün makineyi yeneceğiydi! Hayır, öyle değil, çünkü şimdi makine bunu başarıyor ve bir canavar gibi yutuyor!
İşte burada, onları geleceğin oyun değiştiricileri saymalıyız ve onları, örneğin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci ya da altıncı nesil uçaklarla kıyaslamamalıyız. Onlar yedinci nesil değil, bir neslin insansız savaş uçağı da değiller. Bunlar farklı bir tür. Bunlar robotlar. Bazı ülkeler, örneğin ABD, altıncı nesil savaş uçağından bahsediyor. Bu pilotlu bir platform. Bizim anlattığımız ve hazırlandığımız ise insansız bir platform, bir neslinin olmadığı bir platform. Bu bir robot. Yani bir canavar. Çok tehlikeli. Hem de ucuz. Onu eğitebilirsiniz. Tüm jet uçuşlarının yüzde 90’ı nedir? Eğitim uçuşları. Yani 10 uçağınız varsa, hayatları boyunca dokuzu eğitim için kullanılıyor. Elinizde sadece bir tane savaşacak uçak kalıyor. Burada ise eğitime gerek yok, çünkü bir bilgisayarın buna ihtiyacı yok. Sadece yazılım. Bir kez optimize edildikten sonra, -ki sürekli optimize ediliyor- iş bitmiştir. Kapasiteyi anında kopyalayabilirsiniz. Kapasiteyi kopyalamak mikrosaniyeler sürer, bir yazılım güncellemesi kadar. Peki bu ne zaman gelecek? Bu iyi bir soru. Uzun zaman alacak. Ama bir savaşta kapasiteler gösterildiğinde gelecek. Ve gelecek de. Biz bu konuda öncüyüz, muhtemelen dünyaya bunu biz göstereceğiz.”
(Muhtemel saldırıları) “Önleme konusunda yetkinliklerinizi nerede görüyorsunuz ve ülkenize saldıran insansız hava araçlarını önleme pazarının gelişimini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna karşılık Selçuk Bayraktar, şunları kaydetti: “Bu çok önemli bir soru. Önleme çok daha zor, özellikle ucuz kamikaze insansız hava araçlarını önlemek. Ve ekonomik açıdan önleme tarafı çok dezavantajlı. Önleme her zaman çok daha maliyetli olacaktır. Son saldırılara bakın, örneğin Rusya-Ukrayna savaşına, bazen 1000 adet gönderiyorlar. Bunu önlemek çoğu zaman çok daha maliyetli oluyor. Hepsini önleyemezsiniz. Her zaman bir doygunluk sınırı vardır. Peki buradan nereye geliyoruz? Ya her iki taraf için de tam bir yıkım, ya da savaşı bırakmak. Ve bence anlamamız gereken şu: Yıkımın sonu yok.
Bu arada Türkiye ile İngiltere Savunma Ortaklığı Anlaşması imzalamıştı!
Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, NATO Ankara Zirvesi kapsamında İngiltere Başbakanı Starmer ile bir görüşme yapmıştı. Görüşmede, Türkiye Cumhuriyeti ile Birleşik Krallık arasında Güvenlik ve Savunma Ortaklığı Belgesi imzalanmıştı. İletişim Başkanlığının yaptığı açıklamada, söz konusu Ortaklık Belgesi’nin, Avrupa-Atlantik güvenlik ortamının değişen dinamikleri karşısında, Avrupa’nın önde gelen iki NATO müttefiki olarak iş birliklerini daha da güçlendirme ve kurumsallaştırma yönündeki müşterek kararlılıklarını yansıttığı vurgulanmıştı.
Açıklamada, şunlar yer almıştı:
“Ortaklık, Türkiye ile Birleşik Krallık’ın; caydırıcılık ve savunma, askeri iş birliği, savunma sanayisi ve teknoloji, siber güvenlik ve hibrit tehditler, terörizmle mücadele, dayanıklılık ve sivil hazırlık ile uzay dahil olmak üzere güvenlik ve savunma politikalarının siyasi-askeri boyutlarında, yeni mekanizmalar aracılığıyla istişarelerini derinleştirmek suretiyle iş birliklerini güçlendirmelerine imkân tanıyacaktır. Türkiye ve Birleşik Krallık, Avrupa-Atlantik güvenliğine eşsiz ve ikame edilemez katkılar sağlamaktadır. Türkiye ve Birleşik Krallık, müttefiklik dayanışması ile müşterek sorumluluk anlayışı temelinde ve daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa inşası için daha fazla sorumluluk üstlenmeye yönelik ortak taahhütlerini yeniden teyit ederek, savunma harcamalarını artırmakta ve ittifakın ihtiyaç duyduğu kabiliyetlerin teminine yönelik iş birliklerini güçlü transatlantik bağları muhafaza etmek suretiyle geliştirmiş olacaktır!”
Anlaşılan gizli ve kirli eller, sinsi ve Siyonist mahfiller, Türkiye’yi İslam dünyasından ve Erbakan’ın programlarından ayırıp koparmak için her şeytanlığa başvurmaktaydı!
Tam bu sırada; İran’dan Türkiye’ye: “İslam Güvenlik İttifakı” çağrısı
İran Savunma Bakan Vekili Seyyid Mecid İbn’ül Rıza, Savunma Bakanı Yaşar Güler ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, “dış aktörlerin istikrarsızlığı tetiklediğini belirterek İslam ülkeleri arasında güvenlik mekanizması çağrısında” bulunmuşlardı. İran Savunma Bakan Vekili Seyid Macid İbn’ül Rıza, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ın kendi güvenliklerini sağlaması gerektiğini vurgulayarak, bu ülkelerin bir araya geleceği bir “İslam Dünyası Güvenlik Birliği” kurulması teklif ve temennisini ulaştırmıştı. Görüşmede, İran ile ABD arasında varılan ateşkes anlaşmasının uygulanması ve bölgesel güvenliğin sağlanması konuları da ele alınmış; Türkiye’nin de bu sürece destek vereceğini umdukları hatırlatılmıştı.
ABD ve İsrail’e karşı ortak duruş çağrısı
Görüşmede, İran ile ABD arasında 27 Haziran 2026’da varılan ateşkes anlaşmasının uygulanması ve Türkiye-İran arasındaki savunma iş birliğinin artırılması ele alınmıştı. İbn’ül Rıza, Tahran yönetiminin dost ve komşu ülkelerin talebi üzerine bölgesel istikrara katkı sağlamak amacıyla ateşkesi kabul ettiğini hatırlatmıştı. Ancak Washington’ın geçmişteki taahhütlerini yerine getirmeme konusundaki siciline dikkat çeken İranlı Bakan, “ABD’nin sözünü tutmama konusundaki uzun geçmişi göz önüne alındığında, karşı tarafa güvenimiz sıfırdır” ifadesini kullanmıştı. Ayrıca İbn’ül Rıza, “İran Silahlı Kuvvetleri’nin her an teyakkuzda olup, anlaşmanın herhangi bir ihlali orantılı bir karşılıkla karşılanacaktır” ifadeleriyle gerçekleştirilen saldırılara sessiz kalınmayacağını aktarmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti Hazımsızlığı ve Yeni Bir Devlet Hazırlığı
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin imzasıyla 15 Temmuz 2026’da gerçekleşecek etkinlikler hakkında 81 il Valiliğine gönderilen resmi yazıda “Tanklara, uçaklara ve silahlara karşı göğsünü siper eden Türk Milletinin bu eşsiz kenetlenmesi, sadece bir darbe girişiminin püskürtülmesi olarak kalmamış; devlet ve millet bütünleşmesini en üst düzeyde tahkim ederek dünya demokrasi tarihine kurucu ve sarsılmaz bir dönüm noktası olarak kazınmıştır.” ifadeleri yer almıştı.
Bu “kurucu dönüm noktası” nitelendirmesi, duyarlı insanların gözünden kaçmamıştı!?
“Bilindiği gibi Türkiye 15 Temmuz’a bir günde taşınmamıştı. İslamcı geçinen Batıcı (Amerikancı, AB sevdalısı) nesiller hazırlanmış; bunlar yargıya ve emniyete konuşlandırılmış, orduya sızmış ve iktidarın kararıyla TSK’ya; Ergenekon, Balyoz ve Casusluk operasyonları yapılmıştı. Sürecin sonunda iktidar da bu operasyonları “orduya kumpas” kabul ettiğini açıklamak zorunda kalmıştı. Şimdi alenen FETÖ kalkışmasının, ‘kurucu bir dönüm noktası’ olduğunu resmi yazıyla itiraf etmeleri, 15 Temmuz’da gerçekte ne olduğunu ortaya koymayı zorunlu kılmaktadır.” saptamaları haklıydı.
Peki 15 Temmuz kurucu dönüm noktası ise, ne kurulmaktadır? sorusunu Arslan Bulut şöyle yanıtlamıştı: Bunu AKP eski MKYK üyesi Ayhan Oğan, katıldığı bir televizyon programında “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin-beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır” diyerek açıklamıştı. Ayhan Oğan, bu tartışmalardan bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı görevine atanmıştı. Yine AKP Balıkesir eski Milletvekili Tülay Babuşçu da Cumhuriyet dönemi için “100 yıllık reklâm arası” ifadesini kullanmıştı. AKP adına konuşanlar, yıllardır “Yeni Osmanlı”dan söz ediyor ama ne demek istediklerini net olarak açıklayan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’tı. Tom Barrack, İzmir’de Anadolu Ajansı muhabirine “Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek.” diyerek, “Bu tüm dünyada ve Ortadoğu’da olması gereken bir durum” değerlendirmesini yapmış ve “Bence Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir, Suriye’de gördüğünüz üzere. Suriye’de olanların büyük bir kısmı, Türkiye ve liderliği sayesinde gerçekleşiyor. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sistemi, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkân verdi. Şimdiki nesiller için yeni bir diyaloğa ihtiyaç vardır. Bu diyalog, savaş değildir.” buyurmuşlardı… Tom Barrack daha sonra da “Akdeniz’e açılan fosil yakıt kaynaklarının bulunduğu Hazar’a, Türkiye ve Yunanistan bir kapı; ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz, yeni bir bölgesel düzenlemenin zamanı geldi” diye asıl Siyonist hedeflerini açıklamıştı.
“Kurucu dönüm noktası”nın ne anlam taşıdığını, yeni bölgesel düzenlemenin nasıl yapılacağını, bunun için Trump’ın “Erdoğan’a meşruiyet vermek gerekir” sözlerinin perde arkasını açıklayan hep Tom Barrack’tır. Yani “yerli ve milli” dedikleri ideoloji, tamamen ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne zemin hazırlamaktır. 15 Temmuz’da yeni devletin işaret fişeği yapılmıştır!
Öyle Anlaşılıyor ki; Sivil Anayasa Maskesi Altında Eyalet Planı Yapılmaktadır!
Demokratikleşme söylemleri altında gizlenen esas plan, Türkiye’de üniter yapının yerine federasyon yönetim modelini dayatarak egemenliğimizi parçalamaktır. Bir gecede kontrol noktalarının kaldırılması ya da yerel yönetimlerdeki dil değişikliği küstahlıkları, sancılı sürecin küçük adımlarını oluşturmaktadır. Eğitim müfredatındaki “köklü değişiklik!” çalışmaları ise geleceği şekillendirecek asıl operasyonun merkezinde yer almaktadır. Halk, farkında olmadan farklı devlet kurgusuna doğru sürüklenirken, sessizlik; giderek büyüyen tehlikeyi besleyen bir gaflet, cehalet, hatta hıyanettir.
Sınır bölgelerindeki denetimsizlik ve mülki amirlerin sessizliği, uzmanlar tarafından bölgesel özerkliğe geçişin hazırlıkları olarak yorumlanmaktadır. Milli kimliğin zayıflatılması hedeflenirken, yerel güçlerin merkeze başkaldırmasını sağlayacak hukuki zeminler saray koridorlarında inşa edilmeye başlanmıştır. Meclis’te yankılanan sivil anayasa çağrıları, aslında merkeziyetçi yapının tamamen yıkılmasını amaçlayan küresel projenin yansımalarıdır. Türkiye, tarihindeki en kritik viraja yaklaşırken, hıyanet; üniter yapının devredileceği karanlık senaryonun en önemli ve en tehlikeli aşamasına gelip dayanmıştır. Ama bu durum, kutlu ve umutlu bir çıkışın da yaklaştığının müjdesi sayılmalıdır…
- https://www.congress.gov/bill/119th-congress/house-bill/1229
- https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2026/07/08/the-ankara-summit-declaration
- https://www.aa.com.tr/en/americas/us-congress-quietly-moving-to-integrate)
- https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/abd-israil-hattinda-yeni-savunma-ortakligi-askeri-isbirligi-maddesi-korundu-2509591
- https://responsiblestatecraft.org/israel-us-military/
- https://www.aa.com.tr/en/turkiye/nato-summit-in-ankara-tremendously-successful-says-alliance-chief/3991705
- https://agerpres.ro/english/2026/07/08/ankara-held-nato-summit-declaration-russia-poses-long-term-threat-to-euro-atlantic-security-and-stab–1574527
- https://www.c4defence.com/en/nato-ankara-summit-declaration/
- https://www.aa.com.tr/en/turkiye/turkish-defense-industry-stressed-trusted-partnership-with-allies-during-nato-summit/3991121
- Odatv.com – 09 Temmuz 2026

NEDEN TÜRKİYE!
Nato zirvesi neden Türkiyenin ev sahipliğinde yapıldı. Kendi memuruna, işçisine, asgari ücretlisine, emeklisine zam yapmamak için her türlü taklayı atanlar, Nato zirvesi için servet harcadılar. İsrail’in hizmetkârı Nato, yine İsrail’in çıkarları doğrultusunda karar almıştır. Hemde kınamada başrolü oynayanların ev sahipliğinde..
NATO ambalajı altında yürütülen “Birliktelik-Müttefiklik” çalışmalarının aslında Amerikanın, diğer bir ifade ile Siyonist işgal yöntemlerinin genişlemesine, uyum sağlama metodu olduğu artık apaçık haldedir..
*********
Rusya ile çok yönlü, geniş çerçeveye oturan hayati, ciddi anlaşmalarımızın, antlaşmalarımızın olması doğaldır, mecburidir, hayati bir gerçekliğin sonucudur.. Zira sonsuza kadar birlikte, bölgesel bir hat üzerinde, sınır komşusu olarak hep var olacağımız bir komşu ülkeyi, “Uzun vadeli tehdit” olarak algılamak, Siyonizme uşaklıktan öte bir anlam taşımayacaktır..
********
Kanada ve Avrupa’nın dış politika hattının aslında, doğrudan Tel Aviv’i bağlı, olduğu tüm dünya tarafından bilinen bir gerçekken, ve bu gerçek, eski model dış politika yönteminde dolaylı olarak, ilgili aktörlerin kulağına fısıldanırken, şimdilerde, Nato Genel Sekreterinin açıkça ve adeta bir itirafı niteliğinde ;”Kanada ve Avrupa nın savunma alanındaki harcama artırımları, Trump’ın kazanımıdır” ifadeleri, aslında Natonun acilen etkisiz hale getirilmesinin ve dağıtılması gereken bir kanser çıbanı olduğunun delilidir.
****
Komşumuz İran’ı da aynı şekilde Irak ve Libyanın kaderine benzetmeye çalışan bu şer ittikafının Türkiye’de yaptığı son toplantısı, yukarıda da ifade edilen anlaşma maddelerinin içeriği itibariyle, Türkiye açısından tam bir teslimiyet ve zillet göstergesidir..!
Bütün bu etkisiz ve teslimiyetçi bir dış politika anlayışı ile Siyonist odakların, Nato perdesi altında Türkiye’de boy göstermelerinden, memnuniyet duyan Akp İktidarının trol ve yazar tayfası, yirmi beş yıl önceki Ecevit İktidarı ve şimdiki Erdoğan İktidarının Natodaki protokol sıralamasını kıyas ederek, adeta bir dünya devleti olduğumuzu ima etmektedirler..!
Bu yalaka, trol tayfasına sesleniyoruz ki;
Siyonizmin işgal ve zulüm taburuna asker olduktan sonra, bu taburda subay olsan ne yazar, onbaşı olsan ne yazar…?!
Değil mi ki;Siz bu zalimlerin bir numaralı uşağı ve ulağısınız, beş para etmezsiniz!
Millî Çözüm’ün ,Türkiye’den başlayacak ve tüm insanlığa tarihi model olacak Millî Mutabakatına ve Adil Düzeni ilanına hazır olun!
Makalede; gerek NATO yetkililerinin ve gerekse diğer yetkili şahısların yazıp söyledikleri çok iyi analiz edilmiş ve milletimizin aleyhine olacak gizli niyetler ortaya dökülmüştür. Milli Çözüm’ün en önemli özelliği; Rabbimizin verdiği feraset ve basiretle ayrıntılarda yer alan gizli hedefleri çok iyi görmesi ve bunu cesurca ortaya koymasıdır.
Erbakan Hocamızın “büyük israili kurmak” olarak NATO ve BM gibi kuruluşların asıl gayesini anlattığı konuşmaları halen tüm sosyal medya platformlarında yayınlanmaktadır. Dolayısıyla İslam’ı düşman kategorisine koymuş bir kuruluşta yer almak, bu kuruluştan medet ummak zilletten başka bir sonuç getirmez.
Ahmet Akgül Hocamızın bu fetö hakkında kırk yıl önce yazdıkları ve konferanslarda konuştukları nasıl tek tek çıktı ise hain kalkışmadan sonra yaptığı analizler, özellikle günümüze kadar çeşitli yetkililerin açıklamaları hakkında sorduğu sorular da iyi incelenmelidir. Feraset ve basiretle yapılan analiz ve neticesindeki sorular, ümmet ve milletimiz hakkında taşınılan büyük kaygılardan kaynaklanmaktadır.
İran ile yaşanan süreç göstermiştir ki ABD ve İsrail, birer “kâğıttan kaplan”dan ibarettir. Bu devletler, dolar ve şantaj üzerine kurulu sanal bir güç olmanın ötesine geçememişlerdir.
Sözde süper güçlerin, sadece füzeleriyle direniş gösteren ve teknolojik açıdan pek çok eksiği bulunan İran karşısındaki durumu bunu ispat etmektedir.
Özellikle İsrail toplumu, İran’dan gelen füzelerin yarattığı yıkımla sarsılmış ve neredeyse pes etme noktasına gelmiştir. İran toplumunun gösterdiği direniş, birlik ve anlaşmayı kabul etmemesi, materyalist Batılı zihniyetin kavrayamayacağı bir olgudur.
Yapılan geçici barış dahi İran toplumunun değil, İsraillilerin nefes alması için tesis edilmiştir.
Bu durum, silahlardan daha önemli olanın toplumsal dayanışma ve birlik olduğunu göstermektedir. Gazze toplumunun direnişi ve mücadelesi ise tüm dünyada saygı kazanmış, pek çok insanın İslam’a yönelmesini sağlamıştır. Yine Gazze’deki mücahitler sayesinde, siyonizmin bir pislik olduğu dünya genelinde kabul görmüştür.
Ancak Gazze’ye gösterilen uluslararası toplumsal destek, İran’a karşı aynı şekilde gerçekleşmemiştir. İran’ın mezhep kavgaları sebebiyle İslam toplumlarından yeterince destek alamadığı bu dönemde, Türkiye’nin durumu nedir?
Kendi içinde parçalanmış olan halkımız, boş rüyaların peşindedir.
“Yeni Osmanlı” fikri ilk olarak 1986 yılında İngiliz gazeteci David Barchard tarafından bir Chatham House raporunda dile getirilmiştir. Güncel bir Chatham House raporunda ise “Türkiye Projesi” sorumlusu Aslı Aydıntaşbaş açıkça şunları söylemektedir: “Yeni Osmanlı fikirleri Türk toplumunda heyecan yaratırken, Orta Doğu ülkelerinde tepkiyle karşılanmakta ve Türkiye’yi yalnızlaştırmaktadır.”
Bu gerçeklerden habersiz olan Türk toplumu, mehter marşının gururunu yaşarken; Osmanlı rüyasıyla eyaletlere bölünmeye hazır hale geldiğini ve savaş öncesinde yalnızlaşan bir toplum olduğunu fark etmemektedir.
Mehter marşının Batılı ülkelere bir mesajdan çok, aslında kendi toplumuna verilen bir narkoz olduğunu anlaması biraz geç olabilir.
NATO zirvesinde “dostu” Trump ile mesaj verenlerin, İran ve Filistin halklarından dua aldığını düşünmek imkânsızdır. Diğer yandan, dün kendisini işgal eden Batılı dostlarının hatırına Rusya ile ilişkileri riske atmak, kuzey cephesini tehlikeli bir noktaya taşımakta ve Türkiye’yi “güvenilmez ülke” sınıfına sokmaktadır.
Tüm bu politikalar, Türkiye’yi savaş öncesinde yalnızlaştırmaktadır. Türk toplumunda dünyaya yön verdiğimiz düşünülürken, dışarıdan bakıldığında durumun hiç de öyle görünmediği aşikârdır.
Milli Çözüm uyarmaktaydı; Tarihten ve Erbakan Hocamız gibi büyüklerimizin tavsiyelerinden ibret almayanlar, sonunda ibretlik konuma düşmekten kurtulamayacaklardı!..
Aziz Erbakan Hocamız sürekli hatırlatmaktaydı: “Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz!” diye.
NATO ve tüm Haçlı hizmetkârları İsrail’in ve Siyonizm’in uşaklarıydı.
İşte Milli Çözüm’ün tarihi tespitiyle;
“Gâvur her zaman gâvurluğunu yapmaktaydı ve asıl ahmaklar gâvurlardan medet umanlardı!”
NATO, İslam düşmanıydı!
NATO, Bosna’da katliamcıların yanındaydı.
NATO, Gazze soykırımında Kuduz İsrail’in tarafındaydı.
NATO, Trump’ın haksız ve ahlâksız İran saldırısına fiilen katılmasa da fikren destek çıkmaktaydı.
NATO, Türk düşmanıydı!
NATO, şanlı 1974 Kıbrıs Harekâtımızda Rumların ve Yunanistan’ın safındaydı ve parasını peşin verdiğimiz silahlarımıza bile el koymuşlardı.
NATO, Türkiye’ye yönelik örtülü veya açık silah ambargoları uygulamakta ve stratejik savunma sanayii projelerinde kısıtlamalar yapmaktaydı.
NATO Türkiye’nin maruz kaldığı terör tehditlerini caydırıcılık kapsamı dışında bırakmakta; NATO müttefikleri ise Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden PKK/YPG gibi terör örgütlerine açıkça destek vermekteydi.
NATO tatbikatlarında Türkiye’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk “düşman” figürü olarak gösterilmekteydi.
“Büyük Ortadoğu Projesi” yani “Büyük İsrail Projesi” devem etmekteydi.
Büyük İsrail Projesinin asıl hedefi Türkiye’nin bölünüp Büyük İsrail’e vilayet yapılmasıydı!
Gizli ve kirli eller, sinsi ve Siyonist mahfiller, Türkiye’yi İslam dünyasından ve Erbakan Hocamızın programlarından ayırıp koparmak için her şeytanlığa başvurmaktaydı!
Türkiye, tarihindeki en kritik viraja yaklaşırken, hıyanet; üniter yapının devredileceği karanlık senaryonun en önemli ve en tehlikeli aşamasına gelip dayanmıştı.
Sivil anayasa çağrıları, aslında merkeziyetçi yapının tamamen yıkılmasını amaçlayan küresel projenin yansımalarıydı.
Ama bu durum, kutlu ve umutlu bir çıkışın da yaklaştığının müjdesi sayılmalıydı…
İSRAİL’İN BOŞ VE ÇARESİZ ÇIRPINIŞLARI…
Türkiye; bir tarafta ABD Kongresi’nde yasalaşmayı bekleyen 2027 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) tasarısı diğer tarafta ise savunma sanayimizi tamamen Batı’nın askeri vizyonuna entegre etmeyi hedefleyen NATO toplantısıyla nasıl bir durumla karşı karşıya kalmıştı.
Peki; neydi bu 2027 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) ve İsrail ne istiyordu? NDAA (Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası), ABD Kongresi’nin son 63 yıldır her yıl kesintisiz olarak geçirdiği, Amerikan ordusunun maaşlarından nükleer programlara kadar her şeyi finanse eden “geçmesi zorunlu” bir yasadır.
Ancak (NDAA) tasarıya bu yıl eklenen “Amerika Birleşik Devletleri-İsrail Savunma Teknolojisi İş Birliği Girişimi” 224. Maddesiyle İsrail; Pentagon bünyesinde atanacak tek bir “Yönetici Temsilci” vasıtasıyla, Kongre’ye sormadan doğrudan yapay zekâ, siber istihbarat ve otonom sistem havuzuna erişim hakkı istiyordu.
Bu sayede sistemi tıkayabilecek olan siyasetçileri (Kongre’yi) denklemden çıkarıp, Pentagon’da kendilerine yakın tek bir askeri/bürokratik temsilciye bağlayıp, böylece ABD teknolojisini, İsrail için bir “dış yardım” olmaktan çıkıp, adeta kendi ordusunun bir alt departmanıymış gibi kesintisiz, sorgusuz ve hızlı akan bir sisteme dönüşecekti.
ABD’nin küresel gücünü, parasını ve teknolojisini lobi faaliyetleriyle adeta rehin almış durum olan İsrail, her askeri krizde (Gazze, Lübnan veya bölgesel gerilimler) ABD Kongresi’ndeki bazı vekillerin silah satışlarını geciktirmesinden, Dışişleri Bakanlığı’nın “insan hakları” incelemeleri yapmasından son derece rahatsızdı. İşte bu maddeyle İsrail ABD’ye: “Senin bürokrasinle, Kongre denetimlerinle, insan hakları raporlarınla ve oylamalarınla zaman kaybedemem. Zaten ürettiğimiz ve paylaştığımız teknolojiyi bana resmi ve kurumsal olarak tamamen devret.” deme cüretiydi.
Ancakkk! İsrail’in bu maddeyi (NDAA Madde 224’ü) istemesinin asıl sebebi öyle sadece günlük bürokratik engelleri aşmak için falan sanılmasındı!.. Asıl sebep arka planda ABD derin devletinde ve küresel dengelerde yaşanan çok büyük bir yapısal depremdi. İsrail’in “Ben zaten bu verilere bugüne kadar gayriresmî yollardan ulaşıyordum” rahatlığını bozan ve onu bu maddeyi istemeye iten asıl nedenler şunlardı:
1- İsrail, ABD ileOrtaklığın Yakında Tamamen Kesilebileceği Korkusu!..
İsrail; ABD’deki lobi ve siber istihbarat ağları sayesinde ve Pentagon veya CIA içindeki İsrail yanlısı klikler, her türlü uydu verisini ve siber istihbaratı Kongre’den gizleyerek zaten Tel Aviv’e pürüzsüzce sızdırabiliyordu. Ancak bugün;
İsrail’e karşı iç direnç çoğaldı: Artık Amerikan ordusu ve istihbarat teşkilatları içindeki yeni nesil analistler ve subaylar, İsrail’in Ortadoğu’daki hukuksuz operasyonlarına ortak olmak istemiyor. Özellikle genç nesil ve Kongre’nin yükselen yeni isimleri arasında İsrail’e olan koşulsuz destek hızla çökmektedir.
İsrail’e yapılan sızıntılar engelleniyor: Gizli kanallardan veri aktarmaya çalışan bürokratlar içeriden deşifre ediliyor, yasal soruşturmalara uğruyor. İsrail, ABD devlet mekanizmasının içindeki bu “gizli hizmet” ağının felç olduğunu gördü.
Yani ABD iç politikasında; İsrail, 5 veya 10 yıl sonra Washington’da tamamen kendisinden yüz çevirmiş bir yönetimin geleceğini ve bu gayriresmî veri akışını tek bir başkanlık kararnamesiyle bıçak gibi kesebileceğini endişesiyle; Lobi gücüm zirvedeyken bunu “ABD federal yasası” haline getirip, gelecek hiçbir Amerikan başkanının değiştiremeyeceği hukuki bir garantiye bağlamak istemektedir.
2- Yapay Zekâ Çağında “Anlık Veri Akış” Zorunluluğu (Süre-Hız Savaşları)
Bugün yapılan Yapay Zekâ tabanlı askeri hedefleme ve siber savaşları; artık gayriresmî olarak sızıntı haber ve bilgi akış hızıyla yapılamazdı, işte İsrail bu sebeple, iki ordunun yapay zekâ
işlemcilerini yasal olarak tek bir bütün haline getirmeyi hedeflemiştir.
3- İsrail’in; Yasal Dokunulmazlık Almak İstemesi (Uluslararası Mahkemeler Korkusu)
İsrail, Gazze ve benzeri operasyonları nedeniyle uluslararası mahkemelerde savaş suçları ve soykırım iddialarıyla yargılandı ve ceza aldı. Yarın bu mahkemelerin vereceği kararlar veya uluslararası ambargolar yüzünden, Amerikan yapay zekâ şirketleri (Google, Amazon, Palantir gibi) İsrail ile olan veri ortaklıklarını ticari olarak kesmek zorunda kalabilirler. İşte bu şirketler, böyle bir durumda “Biz, ABD federal kanunları (NDAA) göre İsrail ordusuyla yapay zekâ havuzumuzu birleştiriyoruz” diyerek İsrail’e küresel yasal dokunulmazlık sağlayacaklardır.
4- İsrail’in; Türkiye’ye ve Bölgesel rakiplerine vermek istediği mesaj!..
İsrail, artık bölgede (özellikle Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan denkleminde) askeri imajının ve “dokunulmazlık” efsanesinin bittiğinin ve Türkiye gibi sahada oyun kuran bir güce karşı koyamayacağının farkındadır. İşte bu yüzden; İsrail, bu maddeyle başta Türkiye olmak üzere tüm bölgesel rakiplerine; “Bana karşı yapacağınız her asimetrik hamlede, karşınızda sadece İsrail ordusunu değil, ABD Kongresi’nin yasayla bağlandığı devasa Amerikan yapay zekâ ve siber gücünü bulacaksınız.” mesajı vermek istemiştir.
Özetle; İsrail’in bunu açıktan istemesi sıradan bir bürokrasiyi aşma hamlesi değildir; gelecekte tamamen yalnız kalma korkusuyla, ABD’nin yapay zekâ ve siber gücünü hukuken rehin alma, kalıcı olarak üzerine tapulama ve sarsılan askeri ve bölgenin yenilmez güç imajını bu resmi ilanla kurtarma çabasıdır.
Bu tasarının NATO’yu ilgilendiren kısmına gelirsek; Eğer bu sinsi ve NDAA tasarısı ABD Senatosu’nda yasalaşırsa, Estonya’da bulunan NATO Siber Savunma Merkezi’ne (CCDCOE) bağlı kurucu ortak veya katılımcı olan ve sistemlerinde Amerikan (Microsoft, Amazon, Cisco, Palantir gibi şirketlerin) siber altyapılarını kullanan toplam 39 egemen devletin siber savunma refleksleri, küresel tatbikatlarda denedikleri en gizli koruma kodları ve Amerikan yazılımlarına emanet ettikleri askeri lojistik verileri, İsrail’in yasal olarak erişimine açılıp önüne serilecekti.
[Not: Türkiye de bu 32 NATO üyesinden biridir ancak yerli ve milli yazılımlar [Mesela; MAIN-HAVELSAN – YAPAY ZEKASI] ve fiziksel her türlü geliştirilen izolasyon tedbirleri sayesinde hiç kimse ülkemizin bu sistemlerine giriş yapamaz.]
“İşte bu yüzden, 14 Temmuz 2026’daki o meşhur Senato oylamasında tasarıyı kilitleyen Amerikan devlet aklı ve sağduyulu senatörler, İsrail’in bu sinsi planının ABD’yi küresel bir hukuki felakete sürükleyeceğini gördükleri için tasarıyı şimdilik kilitlemişlerdir. Böylece sadece Amerika’yı değil, tüm dünyadaki bu NATO üyesi 32 ülkeyi, İsrail’in siber ve yapay zekâ sömürgesi olmaktan şimdilik kurtarmışlardır. ABD derin devleti ise, İsrail’in Amerikan devlet mekanizmasını adeta bir “parazit” gibi içeriden ele geçirip kendi çıkarları için kullanma cüretine karşı tarihinin en büyük bağışıklık refleksini göstermiştir.” yorumları tabi ki önemliydi…
Ancak bize göre; İSRAİL’İN PANİK OLMASININ ASIL VE TEK SEBEBİ; TÜRKİYE’DİR… Türkiye’nin ulaştığı askeri kapasite ve otonom sistemlerdeki becerisi, ABD ve İsrail’in bölgede kurmak istediği tek taraflı oyun planını bozan en büyük bölgesel faktördür. Yani Türkiye’nin geliştirdiği yerli teknoloji ve bağımsız askeri adımlar, onların bölgedeki “mutlak ve rakipsiz teknolojik üstünlük” stratejilerine doğrudan meydan okumaktadır. Bu yasa tasarısıyla asıl yapılmak istenen, Türkiye’nin ve bölgesinde yakaladığı bu asimetrik ivmeyi, iki dev gücün teknolojisini birleştirerek “açılan farkı” kapatmaya çalışmaktır.
Çünkü İsrail için ABD Kongresinden, 2008 yılında çıkarttırılan bir yasayla (Gemi Enformasyon ve Silah İhracat Kontrolü Yasası’na eklenen ek madde ile) İsrail’in Ortadoğu’daki askeri ve teknolojik üstünlüğünü (QME) korumayı hukuki bir zorunluluk haline getirilmiştir. Türkiye’nin özellikle İHA/SİHA teknolojilerinde, sürü otonomisinde ve operasyonel tecrübede yakaladığı muazzam başarı, İsrail’in bölgede “tek tabanca” olma statüsünü sarsmıştır. Dolayısıyla bu birleşme, Türkiye’ye karşı, İsrail’in bölgedeki kaybolan teknolojik üstünlüğünü (NDAA yasasıyla) yeniden tesis etme çabasıdır.
Ancak Türkiye’nin savunma sanayisinde dışa bağımlılığını %80’lerden %20’lerin altına indirmesi, kendi mühimmatını, uçağını ve yazılımını üretmesi, batılı güçlerin bölgedeki “baskı unsurlarını” (ambargo, parça vermeme vb.) boşa çıkarmıştır. Türkiye’nin bu bağımsız hareket yeteneği ve kendi çıkarlarını koruma gücü, ABD-İsrail (hatta NATO) ekseninde “kontrol edilemeyen bölgesel bir güç” olarak algılanmaktadır.
Ayrıca; Türkiye, Suriye, Libya ve Karabağ’da İHA/SİHA sistemlerinin konvansiyonel ordulara karşı, elektronik harp ile nasıl bir asimetrik üstünlük kurabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.
İşte Türkiye; bugün yaşanan durumu yıllar öncesinden sadece öngörmekle kalmadı; bugün ürettiği İHA/SİHA’lardan elektronik harp sistemlerine, yerli yazılımlardan siber savunma kalkanlarına kadar her şeyi ve asıl ERBAKAN HOCAMIZIN HENÜZ GÜN YÜZÜNE ÇIKMAMIŞ HARİKA TEKNOLOJİLERİNİ “Bu küresel güçler bizim onlara psikolojik caydırıcılık olsun diye ortaya çıkaracağımız ön teknolojik gelişmeler karşısında, bize karşı güç birliği yapmak zorunda kalacaklarını ve birleşerek topyekûn saldıracaklarını öngörerek tüm hazırlıklarımız (Elhamdülillah) yapılmıştır-yaptık” ve teknolojilerimizi bu plana ve günü geldiğinde kullanılmak üzere tasarlayıp ürettik. Türkiye; sahada hiçbir zaman pasif bir izleyici olmamıştır, bu teknolojik meydan okumaya kendi yerli ve milli aklıyla, zamanı geldiğinde İlahi bir yanıt verecek en hazırlıklı bölgesel güçtür.
İşte Milli Çözüm, yine ve her zaman olduğu gibi; NATO toplantısı sonrası tüm bakılması gereken yerleri tek tek gösteren ve uyaran yazısıyla gündeme projektör tutmuştur. Biz de yazının başlığı olan “NATO İLE İTTİFAK, İSRAİL İLE ORTAKLIK MI?” sorusuna “nasıl yani İsrail’le ortaklık!” diyenlere; Siz NATO ile ittifak sanırken, diğer yandan İsrail; ABD’de çıkaracağı NDAA yasasıyla nasıl tüm ABD teknolojisinin yasal sahibi ve NATO’ya üye olmadan ortak olacağını ve şayet çıkmaması durumunda da nasıl yoğun bakıma düşeceğini izah etmeye çalıştık.
Bunlar NATO ‘nun yeni taşeronu olmak için uğraşırken Eski CIA Analisti Larry Johnson, İsrail Türkiye’ye saldırırsa NATO kılını kıpırdatmaz! uyarısını yapmıştı. Ek olarak S400 ‘lerin 3. bir ülkeye verilmesi olayının ise düpedüz delilik olarak tanımlamıştı. Kaan motorlarını dahi vermeyen ABD birde ülkemize muharebe yeteneği gelişmemiş pahalı F35 oyuncaklarını halk diliyle kakalamaya çalışmaktaydı. Bunca ihanet silsilesinde bazı ahmaklar NATO cuları ağarladık diye göbek atmaktaydı. Milli Mutabakat hükümetine acilen ihtiyaç vardı…
İran’ın Türkiye’de gerçekleştirilen NATO zirvesinin hemen ardından Ankara hattına “İslam Dünyası Güvenlik Birliği” teklifiyle çıkması, bölgesel diplomasinin pratik gerçekleriyle bağdaşmayan zamanlamalara yeni bir örnek sunuyor. NATO üyesi bir ülkeye, müttefikleriyle gerçekleştirdiği kritik bir zirvenin hemen sonrasında bu tür bir kolektif güvenlik yapısı önermek, stratejik bir diplomasi hamlesinden ziyade, anlamsız ve yersiz, bir konjonktürel diplomatik gaf mıdır!?
İran yönetimine ve bu tür önerileri belli aralıklarla gündeme getirenlere sorulması gereken temel soru şudur: Küresel gerilimlerin tırmandığı anlarda yeni ve içi boş “güvenlik ittifakı” ambalajları tasarlamak yerine, mevcut ve kurumsal mekanizmalar neden atıl bırakılmaktadır? Türkiye, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan ve İran gibi aktörleri zaten bünyesinde veya etki alanında barındıran ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın temellerini attığı D-8 teşkilatı yıllardır bir kenarda bekletilirken, bu potansiyeli harekete geçirmeyenlerin, bu teşkilatın şemsiyesinde ve paralelinde çalışmaları sürdürmek ve her türlü (askeri, siyasi, ekonomik, teknolojik, savuma) paktlar kurmak varken, kriz anlarında ansızın bir “güvenlik birliği” hatırlaması inandırıcılıktan ve samimiyetten uzaktır.
Üstelik bu yaklaşım tamamen yerli de değildir. Zamanında Sn. Erdoğan tarafından da D-8 gibi somut kurumsal zeminler bir kenarda dururken ortaya atılan “İslam Natosu” söylemi, tıpkı İran’ın bugünkü teklifi gibi içi doldurulamayan kurgusal bir fikir olmaktan öteye gidememiştir.
Sahada karşılığı olmayan, kurumsal altyapısı bulunmayan bu tür hayali pakt söylemleri; Türkiye’nin mevcut NATO yükümlülükleri ve Batı ittifakıyla olan ilişkilerinde zamansız, lüzumsuz ve stratejik açıdan dezavantajlı gerilimler yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Sıcak bir NATO toplantısının ardından Türkiye’ye sunulan bu içi boş teklifler, Türk dış politikasının uluslararası platformlardaki öngörülebilirliğine ve kurumsal ciddiyetine katkı sunmadığı gibi, bölgesel aktörlerin diplomasiyi anlık popülist ve konjonktürel bir yaklaşımla idare sanatına dönüştürdüğünü de gözler önüne sermektedir.
Uluslararası arenada saygınlık ve itibar, her krizde yeni bir isim uydurarak içi boş paktlar önermekle değil; taraf olunan antlaşmaların ve D-8 gibi mevcut bölgesel örgütlerin nitelikli biçimde çalıştırılmasıyla kazanılır.