Sabık Başbakan Ahmet Davutoğlu, düne kadar kendisine övgüler yağdıran yandaş-yağcı medyada birden “sabıkalı Başbakan” olup çıkıyordu. Güya O, Sn. Erdoğan’a vefasız davranıyordu… Sadakatini ispatlayamıyordu… “Başkanlık” arzularına tam destek vermiyordu… Üstelik haddini aşıp rol çalmaya kalkışıyordu… Erdoğan’ı kısıtlamak üzere CHP ile koalisyona yelteniyordu… Cumhurbaşkanının AKP üzerindeki ağırlık ve saygınlığını törpülemeye çalışıyordu… 1 Kasım seçim başarısında kendisine de pay çıkarıyordu… Velhasıl tek kelime ile şirk koşuyor ve isyankar oluyordu!…
AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ “Gittikçe siyasetin ve siyasetçinin profili düşüyor. Şahsi yeteneklerin yerini, bütün yeteneklerden vazgeçmek alıyor” diye yakınmaya başlıyordu. ‘Düşük profilli Başbakan’ oldum diye sevinilir mi? diye soruyordu. 12 Eylül 2015 tarihinde yapılan AKP 5. Olağan Kongresinde MKYK Üyesi seçilen Özdağ, geçen pazar günü yapılan 2. AKP Olağanüstü Kongresi’nde MKYK’ya giremiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan çizik yiyen ve Davutoğlu’na yakınlığıyla bilinen Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, “Vefa, hakkı verilince güzel bir meziyettir. Herkes vefasızlıklardan dem vurur, bir başkasından vefa bekler. Kimse kendinin de vefa göstermekle mükellef olduğunu düşünmez. Oysa vefa çift taraflıdır, karşılığı olmayan vefa, vefa değil biattır” diyerek ateş püskürüyordu.
“Ortadoğu’nun ne kadar hastalığı varsa transfer edilerek bir iç sorun haline getiriliyor. Bu gibi durumlarda dikkatlerin milli varlığımızı hedef alan tehditlere yönelmesi gerekiyor. Kişiye odaklı bir siyaset hem itibar kaybettiriyor, hem de var olan sorunları içinden çıkılamaz hale getiriyor” diyerek Erdoğan’ı eleştiren Özdağ, şunları yazdı: “Gücün tek elde toplanması her şeyin çözümü olsa bugün Suriye’de, Irak’ta, Libya’da olanların hiç biri yaşanmazdı. Aslolan devlet yönetimine mümkün olduğu kadar daha çok aklı dâhil etmeyi sağlamaktı. Eskiler bir elin nesi var çok elin sesi var buyurmuşlardı. Bu sözü bugün “bir aklın nesi var, çok aklın sesi var” diye düşünmek lazımdı. Öyle sorunlar yaşıyoruz ki çok farklı akılların devreye girmesi, bilgi ve tecrübelerin birbirine eklenmesi şarttı. Aksi takdirde içinde olduğumuz sarmaldan kurtulabilmemiz imkânsızdı.” “Ülkeyi yönetenler nasıl olurlarsa yönetilenler de öyle olmaktaydı. Toplumdaki her hastalık yukarıdan aşağıya doğru sirayet edip yayılmaktadır. Aşağıda ne varsa yukarıda da o vardır veya tersi ile söylemek gerekirse “yukarıda ne varsa aşağıda da o olmaktadır. Tarihin çöp tenekesi uçurumun kenarında bile bir araya gelemeyen ve ortak akıl üretemeyen toplumların akıbetini yansıtmaktadır” diyen Selçuk Özdağ’a “makamınız ve menfaatiniz elinizden alınınca mı aklınız başınıza geliyor” diye sormak gerekiyordu!
Oysa bu değişime iki farklı açıdan bakmak lazımdı:
1-Hükümet ve hesabı sorulacak mesuliyetleri açısından,
2- Devlet ve stratejik siyaset tahlili bakımından..
1- AKP’de aslında her şey “sıfır”la çarpılmakta, “değişme” edebiyatıyla “pekişme” yaşanmaktaydı.
Milli Gazete Genel Yayın Yönetmeni Değerli Mustafa Kurdaş’ın, enfes yorumlarıyla:
AKP’de “Aslında her şey “sıfır”la çarpılmaktaydı!”
“Malum İktidar cenahında güya müthiş değişimler yaşanıyor… Genel Başkan da değişiyor, Başbakan da… Hem MKYK hem de MYK yeniden dizayn edilmiş bulunuyor. “O mu bakan olacak, bu mu bakan olacak” diye tartışıladursun kabine de “yıldırım hızıyla” şekilleniyor. Peki gerçekte ne oldu, ne oluyor? Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlıktan alınmasıyla birlikte başlayan süreç iktidar partisinde ve hükümette Binali Yıldırım dönemini başlatıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi büyük gelişmelere gebe yeni bir yola girdiği seziliyor. Dikkat ederseniz, “Türkiye yeni bir yola girdi” demiyoruz. “Türkiye’de yeni bir dönem başladı” da demiyor, diyemiyoruz. Gidenlerle gelenler arasında isim farkları var. Belli ki, gidenlerle gelenler arasında iş tutuşta da bazı farklar olacak. Hiçbir zaman danışılmayan danışmanlar da değişecek, üst düzey kadrolar da.. AKP ve hükümette isimler bazında ciddi bir değişim yaşanıyor, bu doğru.. Fakat “Türkiye’de ne değişecek” derseniz; 14 yıldır değişmeyen katsayı çarpanına bakmak gerekiyor. Bütün bu değişen onlarca, yüzlerce isme rağmen değişmeyen şey; çarpanı “sıfır” olan bir katsayı olduğu yerde duruyor. “Sıfır çarpanı” ifade eden katsayı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisi oluyor. (Hangi merkezlerin projesi, hangi rejisörlerin eseri ve planlanıp iktidara taşınış gayesi ne ise bu esas hiç değişmiyor…) Matematikte “Sıfır” rakamı yutan eleman sayılıyor ve “sıfır” ile çarpılan tüm işlemlerin sonucu sıfır oluyor. AKP günümüz siyasetinin “yutan elemanı” hükmünde bulunuyor. Bu bakımdan AKP’deki hiçbir değişimin karşılığı yoktur, bu millet ve ümmet adına gerçekte işlemin sonucu hep “sıfır” olarak karşımıza çıkıyor. Ne Abdullah Gül AKP’de bu acı gerçeği değiştirmeyi başaramamıştır, ne Ahmet Davutoğlu AKP’de bir şeyleri farklı kılmıştır. Hatta ne de Sayın Recep Tayyip Erdoğan AKP’de bir şeyler değiştirebilecek konumdadır. Gemi hangi amaçla inşa edildiyse o hedefe doğru otomatik pilot misali yol almaktadır. İktidarda 14 yıl geride bırakılmış; farklı farklı dönemler, süreçler yaşanmış fakat bu AKP gemisinin rotasında hiçbir değişme olmamıştır!.. Aslında her şey “sıfır”la çarpılmaktadır.
Evet, gemi mürettebatının görevleri değişmiştir sürekli. Dönem gelir, geminin kaptan köşkünde oturan değişir. Kimisi dümeni kıvırır, kimisi yelkeni açar. Kimisi küreği çeker, kimisi kamerasında yemek saatini bekler. Kimisi direğe, en zirveye çıkar dürbünle hedefi gözetir. Kimisi güverteyi temizler. Gemi hep aynı gemidir ve maalesef rota da hep aynı rotadır. Değişenlerle değişen rota değil, gemi mürettebatının görevleridir. Değişen şey şartlara ve dengelere göre mürettebatın görevleri ve elde edecekleri imkânlardır. Bu bakımdan, katsayı çarpanı Milli Görüş gömleğini çıkarıp, Batının modelliğine soyunan AKP olunca 14 yıllık tecrübeyle sabittir ki; (bu zihniyet ve istikamette) hiçbir değişim bu milletin lehine sonuçlar doğurmayacaktır. İstikamet ve zihniyet değişmedikçe; “araç ve elemanların” değişmesi, “Başbakanların” değişmesi, “Bakanların” değişmesi sadece yeni makyajdan başka bir şey olmayacaktır. Eksikler, gedikler, hatalar, yapılan yanlışlar, fecaatler örtbas edilse de, zaman gelecek ve makyaj yine akacaktır…”
Hatta, ayarı ve amacı malum Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök: “Hepimize müjde: Yiğit Bulut kafası kabine dışında kaldı”yazısıyla; “Yeni AKP Hükümeti küresel sermayenin ve lobilerin güdümündedir, telaş ve tedirginliğe gerek yok” mesajı ulaştırmaktaydı.
“Mehmet Şimşek Binali Yıldırım hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı yapıldı. Yorum: Hem AKP hem Türkiye için iyi haber, sayılırdı. Çünkü Sözcü gazetesine mülakat verdiği halde kaldı. Yani, Yiğit Bulut kafası (taşıyanlar ve ekonomide Milli bağımsızlık rolü oynayanlar) ekonomiye burnunu sokmayacak mesajıydı
Naci Ağbal yeni hükümette de Maliye Bakanıydı. Yorum: Faiz ve para politikalarında akılcılık (yani küresel sermayeye bağımlılık) devam edecek manasındaydı ve Yiğit Bulut kafası hâkim olamayacak mesajıydı.
Nihat Zeybekci Ekonomi Bakanıydı. Yorum: Makul ve medeni ilişkileri olan insandı, yani macera yok mesajıydı.
Lütfi Elvan Kalkınma Bakanıydı. Yorum: Başbakan Davutoğlu’na çok yakın bir isim olduğu halde kalmıştı. Bu “intikamcılık yok” mesajıydı..
İsmet Yılmaz Milli Eğitim Bakanı yapılmıştı. Yorum: Askeriyenin sevip saydığı bir kişilik olmaktaydı ve milli savunmaya katı dinci ideolojiyi sokmamıştı. Bu “milli eğitime de katı dinci ideoloji sokulmayacak” mesajıydı.
Recep Akdağ Sağlık Bakanıydı. Yorum: İyi haber. Başarısı konusunda herkes hemfikir durumdaydı. Bu “yalakalık değil başarı ödüllendirilecek” mesajıydı.
2- Ama Devlet ve stratejik siyaset bakımından tarihi ve talihli gelişmeler yaşanmaktaydı ve mevcut siyasi aktörlerin bu sürece “Mecburi katılım” dışında bir payları bulunmamaktaydı!
Eski AKP milletvekili Suat Kınıklıoğlu’nun, “NATO Türkiye’den habersiz toplanıyor” telaşı anlamlıydı. Şimdi Stratejik İletişim Merkezi (STRATİM) Direktörü olan Suat Kınıklıoğlu’nun , ”25 yıldır dış politika ile ilgileniyorum, Türkiye’nin yurtdışındaki algısını hiç bu kadar kötü görmedim” sözleri yeni bir tartışma başlatmıştı. 2007-2011 arasında AKP Çankırı Milletvekili sıfatıyla TBMM Dışişleri Komisyonunda ve partinin dış ilişkiler takımında yer alan Suat Kınıklıoğlu, dış politika vizyonunun son 5 yılda iyice ağırlaşan maliyetini Yeni Hayat Gazetesi’ne anlatmıştı:
“Model ülke”algısı yıkılmıştı.
Türkiye çok değil, 5-6 yıl öncesine kadar model bir ülke olarak görülüyordu. Arap ayaklanmaları başladığında net olarak söyleniyordu. Batı, ayaklanan ülkelere ‘Türkiye’yi örnek alın, Türkiye gibi olun’ telkinlerinde bulunuyordu. Bu kazanımlar bir tek kişinin kişisel ihtirasları yüzünden kaybedildi. Gezi protestosu ve 17-25 Aralık yolsuzluk-rüşvet operasyonları, Batı’da Türkiye’ye ilişkin ilk kırılmaların yaşandığı olaylardır. Sonrasında yaşanan gelişmeler olanları teyit eder nitelikteydi. Artık Türkiye model olmayı bırakın bizatihi kendisi bir sorun olarak görülüyordu.
“Ankara artık Brüksel’e değil Rakka’ya bakıyor” uyarısı ve gocunması
Özellikle işin parasal boyutuyla ilgili edilen laflar aleyhimize işliyor. Bir yandan bizim bu paraya ihtiyacımız yok diyoruz, sonra ‘Eyy Avrupa vereceksen bu parayı ver artık’ diye meydanlarda nara atıyoruz… 25 yıldır dış politika ile ilgileniyorum, Türkiye’nin yurt dışındaki itibarının bu kadar yara aldığını görmedim. Avrupa’da Türkiye’nin AB’ye ait olmadığı hususundaki algılar iyice pekişti. Ama Ankara’nın artık AB’ye girmek gibi bir derdi kalmadığından belki de konuşmak beyhude. Ankara Brüksel’e değil Rakka’ya, Katar’a, Suud’a bakıyor! Ankara IŞİD ve Nusra gibi unsurları Esed rejimine karşı kullanılabilecek elverişli aktörler sanmıştı. Esed’in hızlı bir şekilde düşeceğini hesaplayan Ankara, bunlardan daha sonra kurtulacağını hesap ediyordu ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Bunda Suriye siyasetinin yanlış temeller üzerine kurulması ve özellikle 2013 yılından sonra Suriye’de değişen dinamiklere rağmen siyasetimizi kalibre etmememizin önemli bir etkisi vardır. Ankara bu tip örgütlerin ne derecede tehlikeli olduğunu uzun sure anlamaya yanaşmadı. Bugün Türkiye’nin ciddi bir selefi terör sorunu vardır. AKP kafası Arap Baharı’nı bölgede İhvan’ın yükselişi olarak yorumlamıştı. İhvancıların baskın olduğu bir bölgenin tabi lideri olacakları hayaline kapılmışlardı. Mısır’da İhvan’a yapılan telkinler ve kışkırtmalar, özellikle darbeden sonra meydanlardan geri çekilmemesi hususunda yollanan mesajlar İhvan’a çok pahalıya patladı. O günlerde Ankara’nın Kahire’de olayları nasıl etkilemeye çalıştığı, nelere kalkıştığı ve burada nasıl hüsrana uğradığı diplomatik ve istihbarat çevrelerinde hala tartışılmaktaydı. Tunus’taki Nahda hareketi daha şanslıydı. Çünkü İhvan’ın başına gelenlerden önemli dersler çıkarmışlardı.
Biraz caydırıcılığımız vardı o da kalmadı!
Türkiye hemen hemen tüm komşularıyla ve ABD, Rusya ve AB gibi büyük aktörlerle sorun yaşamaktaydı. Bunun temelinde gerçeklerle uyuşmayan kof ideolojik bir dış politika vizyonunun uygulanmaya çalışması yatmaktaydı. Bir de kapasite ile söylem arasındaki derin uçurumu not etmek lazımdı. Davutoğlu’nun en üst perdeden abartılı dış politika söylemi yetersiz kafa ve kapasiteyle bir araya gelince çok sırıtmıştı. Eskiden Türkiye’nin iyi kötü bir caydırıcılığı vardı. Artık caydırıcılığımız kalmadığı gibi dış politika kimliğimiz de sorgulanmaya alınmıştı.
NATO Türkiye’den habersiz toplantılar yapmaktaydı!
Geleneksel müttefiklerimiz de artık bize güven duymuyorlar. Türkiye’nin Batı ile ilişkileri ortak bazı değerler üzerinden konuşulurken artık tamamı ile kaba saba bir alış-veriş boyutuna taşınmıştı. NATO’da da aleyhimize gelişmeler vardı. Bazı NATO toplantılarının Türkiye’den habersiz yapıldığı konuşulup yazılmaktaydı. Özellikle son 5 yıldır aldığımız tutumlardan dolayı geleneksel müttefiklerimiz eskisi kadar bizimle istihbarat paylaşmıyorlardı. Batı başkentlerinde Ankara’nın IŞİD, Nusra ve Ahrar al-Şam örgütlerine yönelik yaklaşımından ötürü Türkiye’ye yönelik şüpheler artmaya başlamıştı. Bu gidişle uzun bir süre çok daha güvensiz ve riskli bir dünyada yaşayacağımız açıktı. NATO ile ilişkilerimizde tekrar güven tesis etmemiz lazımdı. Yakın zamana kadar aramızda su sızmayan Rusya ile de aramız açılmıştı. Moskova, Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’nde IŞİD ve benzeri meseleler üzerinden sıkıştırmaya başlamıştı. PKK’nın elindeki yeni silahların nereden temin edildiğine iyi bakmak lazımdı. Özetle, Türkiye’nin yöneldiği istikametle ilgili müttefiklerimizde ciddi soru işaretleri vardı. NATO’nun temel direklerinden biri olan Türkiye için oldukça düşündürücü gelişmeler yaşanmıştı ve dış politikanın fabrika ayarları ile fazla oynanmıştı. Bunun siyasal maliyeti ağır olacaktı.”
Yani E. AKP’li Suat Kınıklıoğlu Batıya ve Siyonist odaklara “gerekli tedbirleri alın, etkili girişimlerde geç kalmayın. Çünkü Türkiye makas değiştirme aşamasındadır” mesajı yollamaktaydı. Kim bilir, belki de TSK içindeki FETÖ’cüleri kullanma ve kışkırtma vakti yaklaşmıştı!
Silivri Zindanlarından MİT Başkanlığına mı?
Kulislere yansıyan bilgilere göre bir süredir, Cumhurbaşkanlığı kaynaklı isimler ile Ergenekon kumpasında 5 yıl hapis yatmış Levent Göktaş arasında MİT Müsteşarlığı üzerine görüşmeler yapılıyordu. Ancak Göktaş bazı şartlar öne sürüyordu. Aktarılanlara göre; Göktaş “terörü bir yılda bitiririm” sözünü veriyordu, Cemaat’le mücadelede başarılı olacağını iddia ediyordu. Ancak “bu bir ekip işi, kendi ekibimi kurmama izin vermeleri lazım” diyordu. “Akademisyen” değil “operasyonel bir müsteşar” olmayı öneriyordu. Arada, bir güven sorunu olduğu sırıtıyordu Kasım 1998-Eylül 2000 arasında Şam’da askeri ataşelik yapmış, hayatının 2 yılını Suriye’de geçirmiş Göktaş’a göre Türkiye’nin huzuru Suriye ile barışmaktan geçiyordu. İlginç bir ayrıntı dikkat çekiyordu. Silivri Cezaevi’nde Levent Göktaş’ın avukatı Gazi Serdar Öztürk üst katımdaki hücrede kalıyordu. Ordudan emekli olduktan sonra avukatlık yapan Levent Göktaş, ofisine “yerleştirilen” ve polislerin “eliyle koymuş gibi” bulduğu bir DVD ile tutuklanıyordu ve Göktaş’ın avukatlığını Serdar Öztürk üstleniyordu. Bu kez Öztürk’ün ofisi aranıyor, ofisine “yerleştirilen” “ıslak imzalı” belge, polis tarafından “eliyle konmuş gibi” bulunup çıkarılınca. Ardından o da tutuklanıyordu.
Serdar Öztürk’e göre; Göktaş tutuklanmadan önce de MİT Müsteşarlığı için düşünülüyordu. Hatta bu nedenle devlet içinde bir ayrışma yaşanmıştı. Ancak Ergenekon operasyonunda gözaltına alınmasıyla bu süreç kesintiye uğramıştı. YaniGöktaş için yıllar önce biten hikâye şimdilerde yeniden başlamıştı. Ortada dolaşan bilgilere göre; MİT’in yeni patronunun kim olacağı iki hafta içinde netlik kazanacaktı. Gitmesi yüksek görünen Fidan’ın yerine Levent Göktaş’ın da aralarında olduğu adaylardan biri oturacaktı.
Ama bu dönüşüm, sıradan bir değişiklik gibi durmuyordu. Daha teorik bakarsak, Türkiye’de iktidar makas değişikliğine gidiyordu. Ahmet Davutoğlu’ndan Binali Yıldırım’a dönüş de, Hakan Fidan’dan vazgeçip Levent Göktaş’la görüşmek de aynı dönüşümün farklı duraklarını işaret ediyordu. Müzakere sürecinin çökmesi, Türkiye’nin başarısız dış politikasının iç soruna dönüşmesi, Cemaat’le mücadelede yaşanan gevşeklikler, siyasi iktidarda bir yöntem değişikliğine gitme eğilimini doğuruyordu. Önceki dönemin günahları Ahmet Davutoğlu veya Hakan Fidan’ın omuzlarına bırakılırsa şaşırmamak gerekiyordu. Düşünün, İmralı ile “müzakere sürecini” yürüten, Abdullah Öcalan’ın çok güvendiği Hakan Fidan’ın koltuğuna, Öcalan’ın yakalanması operasyonunda görev alan Levent Göktaş‘ın oturması konuşuluyordu. 5 yıl boyunca Tayyip Erdoğan’a darbeyle haksız bir şekilde suçlanarak hapis yatan bir ismin, devletin istihbarat örgütünün başına geçmesinden söz ediliyordu. Bir dönem Ordu’da aldığı cesaret madalyalarıyla adından söz ettiren, ardından Silivri hapsinde unutulan ve bugün MİT Müsteşarlığı için konuşulan Levent Göktaş’ın hikâyesi “nereden nereye” dedirtiyordu.[1]
Erbakan inkılabı ve şarlatanların itirafı
Yarbay Melih Gülova, mühendis Özdemir Bayraktar‘a çay ikram ettikten sonra onu Gabar Dağı’na götürmüşlerdi. Mühendis Bayraktar ve ekibi, iki yıl Gabar Dağları eteklerine kurdukları atölyede hummalı bir çalışmaya girişmişlerdi. Yerli İnsansız Hava Aracı (İHA) üreteceklerdi…
Türkiye ise, işte o günlerde hala 28 Şubat sürecini konuşuyordu. Hala “askerlerin inançlı kesim üzerine baskı uygulayıp uygulamadığını” tartışıyordu. Fazilet Partili ABD vatandaşı Merve Kavakçı‘nın yemin töreni şovu gündeme damgasını vuruyordu. Oysa… Türkiye, 28 Şubat süreci tartışmalarıyla oyalanırken, Milli Görüşçü Özdemir Bayraktar, askerle birlikte terörle mücadelede önemli görevler alacak yerli malı İHA üzerinde çalışıyordu. 28 Şubat sürecinde komutanlar, “Bayraktar ve ekibi Milli Görüşçü” diye çalışmamazlık etmiyordu! Üstelik yıllar içinde büyük dostluklar kuruluyordu… Öyle ki Özdemir Bayraktar, oğlu Selçuk ile Sümeyye Erdoğan’ın düğününe kimi askerleri davet etmişti. Bunlardan biri de, Şırnak’ta tümen komutanlığı yapan Ahmet Yavuz idi. İşin ilginç yanı, Özdemir Bayraktar, Balyoz-Ergenekon Davası’ndan hapiste yatan komutanları hep ziyaret etmişti. Bakınız… Bu komutanların hemen hepsi 28 Şubat sürecinde önemli görevlerdeydi.
O halde… “28 Şubat süreci hakkında doğru okuma yapamıyoruz” diyen Soner Yalçın yanıltıldıklarını ve ters köşeye yatırıldıklarını itiraf ediyordu!
Süreci salt; komutanların irtica ile ilgili kararları Başbakan Erbakan’a dayatması olarak okuyanlar ve kendilerini bilgiç sananlar, henüz yeni yeni avutulup uyutulduklarını fark ediyordu. Hatırlayınız… Tarih: 9 Ekim 1995. Tansu Çiller azınlık hükümeti iş başındaydı. Çiller, Deniz Baykal ile anlaşarak DYP-CHP Hükümeti‘ni kurmak aşamasındaydı. Yani, ortada henüz Erbakan ve RP bulunmamaktaydı. Ve tam o sırada; Zaman gazetesi Ankara temsilcisi Fehmi Koru, (malum odakların planıyla) odasında Fetullah Gülen ile; kimi gazetecileri (Hürriyet‘ten Yavuz Gökmen-İsmet Solak, Sabah‘tan Fatih Çekirge, Turkish Daily News‘ten İlknur Çevik, Flash TV‘den Fatih Karaca’yı) bir araya toplanmıştı. İki saat süren bu görüşmede Gülen gazetecileri sürekli “Askerler darbe yapacak!” diye uyarmıştı. Gülen’in bu sözleri üzerine, 10 Ekim 1995 tarihinden itibaren Türkiye’nin gündemine “askerler darbe yapacak” sözü damgasını vuracaktı. Üstelik Gülen; “Darbenin liderinin Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmet Çörekçi!” olacağını bile açıklamıştı.
Derken Erbakan, 8 Temmuz 1996’da başbakanlık koltuğuna oturunca “darbe olacak” söylentileri daha da artmıştı. Bakınız… 28 Şubat sürecine giderken; RP’li Şevki Yılmaz gibi ucuz ve uyuz kahramanların ileride kumpaslarda sıklıkla tanık olacağımız kasetleri birden ortaya saçılmıştı. RP’li Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın düzenlediği “Kudüs Gecesi”nin abartılarak medyaya servisi yapılmıştı. Erbakan’ın başbakanlık konutundaki iftar yemeğine davetli 51 kişiden sadece Fetullah Gülen katılmamıştı. Ve, ortalıkta pek görünmeyen Fetullah Gülen, arka arkaya medyaya çıkarılarak Erbakan’ı ağır sözlerle eleştirmeye başlamıştı. Maalesef bu ortamda aslında aylar önce işbirlikçi mason hükümetlerce imzalanan “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması”nı Erbakan yapmış gibi takdime çalışılmıştı. O günlerde… İsrail Aerospace Industries şirketi 1994’te İnsansız Hava Aracı (HERON) üretimine başlamış; ve bunu Türkiye’ye satmayı başarmıştı. Fakat. PKK’ya karşı kullanımında hep sorun çıkarmış; taahhütlerine sadık kalmamıştı. İşte Gabar Dağı eteklerinde Özdemir Bayraktar ve oğullarına tahsis edilen özel askeri atölyede yerli İHA üretimine böyle başlanmıştı.
İsrail tertibi ve özel tetikçileri PKK piçlerinin Yarbay Melih Gülova’ya suikast tuzağı!
Gabar Dağı’ndaki çalışmalarda sona yaklaşılmış; Prototip Bayraktar Mini İHA ilk uçuş denemesinde başarılı sonuçlar alınmış ve üretim aşaması tamamlanmıştı. Tarih: 10 Haziran 2007’yi gösterdiğinde Şırnak’ın Güçlükonak İlçesi’nde PKK’lıların yola döşediği mayını uzaktan kumandayla patlatması sonucu, Yarbay Melih Gülova şehadete ulaşmış ve ebediyete uğurlanmıştı. Medya Yarbay Gülova’nın sadece askeri başarılarından biraz bahsetmiş, ama Gabar Dağı eteklerinde kurdurulan özel atölyedeki yerli ve milli teknoloji üretimi konusundaki olağanüstü gayreti ve hele bunların arkasındaki Erbakan projeleri özellikle saklanmıştı. Türkiye’nin gündeminde yine darbe lafları vardı. Söylentinin kaynağı yine aynıydı; Fetullah Gülen (FETÖ) yapılanması!
Yarbay Melih Gülova‘nın şehit edilmesinden iki gün sonra Cemaat, Ergenekon kumpası gözaltılarına başlamış. Başbakan ve iktidar bu talihsiz girişimlere arka çıkmış, Ardından… Balyoz operasyonuyla, bu ülkede milli savuma sanayi kurmak için uğraşan önemli komutanları hapse attırmışlardı. Evet, Havelsan Genel Müdürü Faruk Yarman‘ı Balyoz’dan hapse atmalarının bir anlamı vardı. Milgem, Genesis gibi milli projelerle uğraşanları kodese tıkmaları kasıtlıydı. Mühendis Özdemir Bayraktar’ın cezaevinde ziyaret ettiği komutanlardan Ahmet Yavuz, İsmail H. Pekin ile hapiste yazdıkları “Asker ve Siyaset” kitabında, 1974’teki ABD ambargosunun Aselsan, TAİ, Havelsan, Roketsan gibi milli askeri kuruluşların doğmasına neden olduğunu anlatmışlardı. Ama nedense bütün bu Milli ve tarihi atılımların mimarının Erbakan olduğunu sürekli atlamışlardı. Ve tabi sonunda sadıklar kazanacak, nankörlük yapanlar pişman olacaktı.
Uzatmayayım… “28 Şubat konusunda, meselelere şimdi daha derin ve daha geniş bir açıdan bakmalısınız. (Örneğin Milli Görüşçü) Mühendis Özdemir Bayraktar…, 28 Şubat sürecinde askerlerle birlikte milli bir projeye başlıyorsa… Balyoz’dan hapiste yatan komutanların defalarca ziyaretlerine, duruşmalarına gidiyorsa… Kumpasla işsiz bırakılan milli projeleri yürüten değerli askerlere iş olanağı veriyorsa… Ve yerli İHA’ların TSK’ya teslim töreninde, “Melih (Gülova) Komutanın vasiyetini tamamladık; bu projeler bu başarılar aslında onların eseridir” diyorsa… Yakın tarih okumalarında (artık) yanlış yapmayınız ve İsrail’in gölgesindeki Cemaat’in “darbe olacak” yalanlarının amacını gözden kaçırmayın” diyen Soner Yalçın’a “Günaydın çocuk!” mu yoksa “Geçmiş olsun!” mu demek gerekiyordu!?
İsrail’in sıkışması ve Putin’e sığınması
Rusya ve İsrail arasında savaş çıkartacak iddialar dolaşmaktaydı!
İsrail’in en çok satan gazetesi Rusya’yla ilgili savaş çıkartacak bir iddia ortaya atmıştı. Gazete Rus askeri güçlerinin iki kez İsrail savaş uçaklarına ateş ettiği açıklamıştı. İsrail’in en çok satan gazetesi Yedioth Ahronoth gazetesi, Suriye’deki Rus askeri güçlerinin iki kez İsrail savaş uçaklarına ateş ettiğini yazmıştı. Kanal 10 televizyonu da İsrail ve Rus savaş jetleri arasında Akdeniz’de ‘tehlikeli dalaşma gerçekleştiği’ iddiasında bulunmuşlardı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Moskova’yı ziyaret edip Rusya ile askeri işbirliğini artırmaya çalıştığı bir dönemde Yedioth Ahronoth gazetesinin haberi Netanyahu’nun çaresizliğini yansıtmaktaydı. İsrail’in en çok satan gazetesi, Suriye’deki Rus askeri güçlerinin iki kez Suriye üzerinde uçan İsrail savaş uçaklarına ateş açtığını yazmıştı. Gazetenin haberine göre, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin olayı 15 Mart’taki Moskova ziyareti sırasında Rusya’ya aktarmış, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu durumdan haberi olmadığını söyleyip savsaklamıştı. Ülkenin önde gelen haber kanallarından Kanal 10’da, Rus savaş uçaklarının Akdeniz kıyısında uçan İsrail jetlerine yaklaşıp tacize kalkıştığı da haber yapılmıştı. Haberde uçaklar arasındaki yakınlaşma sırasında iki taraf arasında sıcak temasın gerçekleşmediği aktarılmıştı. Reuters’ın bu konudaki görüşünü sorduğu İsrail ordu sözcüsü ise yorum yapmaktan sakınmıştı. İsrail daha önce de Suriye’deki Hizbullah hedeflerini defalarca vurmuşlardı. Moskova’yı ziyareti sırasında Binyamin Netanyahu da “Buraya tek bir amaçla geldim, gereksiz meydan okumalar ve yanlış anlaşmalardan kaçınmak için güvenlik koordinasyonu ve işbirliğini geliştirmek” açıklamasını yapmıştı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de İsrail Başbakanı’nın ‘kaygıları’ için “Bunlar anlaşılabilir nedenler, bölgedeki durum çok karmaşık” yorumunu yapmış ama Siyonist saldırgan Netanyahu’yu rahatlandıracak bir tavır takınmamıştı. Hatırlayınız İsrail destekli İslamcı teröristler Suriye’nin liman şehirleri Tartus ve Jabla’da en az 150 Suriyeli insan katletmişlerdi, yüzlerce yaralı vardı. Bu vahşeti planlayan şeytanlar hastanelere taşınacak yaralıları da katletmek için bir kadın intiharcıyı hastanenin acil kapısında patlatmışlardı. Bir terörist kendisini patlatamadan yakalanmış. Sorgusunda Ahra-ru El-Şam terör örgütü mensubu olduğunu açıklamıştı.
Medyaya ve haber ajanslarına bu terör eylemini IŞİD’in üstlendiği bilgileri aktarıldı. Şeytanlar Dünya’nın başına felaket bulutu misali musallat olmuş yegâne düşmanın DAEŞ olduğu yalanı üzerinden Siyonist İsrail, emperyalist ABD ve AB’yi saklamak ve aklamak çabasındaydı. Oysa, Ahra-ru El-Şam Dış İlişkiler sorumlusu Labib El-Nahhas’ın Aralık ayında gizlice Washington’a gittiği ve burada CIA ve Pentagon elemanlarıyla buluştuğu saptanmıştı. Münafık dinci örgütlerin beyni, kalbi, parası ve ruhları ABD ve bölge iblislerinin elinde bulunmaktaydı.
Tam bu sırada, TSK Suriye sınırına 16 fırtına obüs sevkiyatı yapmıştı!
Suriye sınırına 16 Fırtına obüs sevkiyatı yapıldığı anlaşılmıştı. Tekirdağ’dan demiryolu ile sevk edilen 16 Fırtına obüsü ile zırhlı araç, Gaziantep’in Suriye sınırındaki İslahiye ilçesine ulaşmıştı. Suriye’nin PYD denetimindeki Afrin bölgesi ile komşu olan İslahiye’de, sınır hattındaki güvenlik önlemleri artırılmaya başlanmıştı. Son günlerde zırhlı araç takviyesi yapılan İslahiye’ye Tekirdağ Mekanize Piyade Tugayından demiryoluyla sevk edilen 16 Fırtına obüsü konuşlandırılmıştı. Tren garına ulaşan ve geniş güvenlik tedbirleriyle tek tek vagonların üzerinden indirilen Fırtına obüsleri, polis ekiplerinin eskortu eşliğinde karayoluyla İslahiye 106’ncı Topçu Alay Komutanlığı’na taşınmıştı. Fırtına obüsleri ile zırhlı araçların ilerleyen günlerde Suriye sınırında belirlenen bölgelere konuşlandırılacağı açıklanmıştı.
Başbakan Binali Yıldırım’ın AKP grup toplantısında Suriye için “4 yılı aşan bu anlamsız savaş” ifadesini kullanması dikkatlerden kaçmamıştı. Suriye krizinin başladığı günden bu yana böylesi bir açıklama ilk defa yapılmıştı. Binali Yıldırım’ın: “Yapacağımız çok basit; dostlarımızın sayısını artıracağız, düşmanlarımızın sayısını azaltacağız” şeklindeki sözleri, dış politikaya ayar çekileceğinin bir işareti olarak yorumlanmıştı. Hükümetin programını okuyan Başbakan Yıldırım, dış politikadaki hedefini de “Türkiye’nin bölgesinde barış ve kardeşliği daim kılacak politikaları kararlılıkla sürdürülmesidir” sözleriyle açıklamıştı. Yani Suriye ile uğraşmak değil, İsrail’e yoğunlaşmak lazımdı! Bu ise Hükümetin değil, devletin politikasıydı.’
Hatırlarsanız, Ebu Abdullah Türkiye’nin iç güvenliğinin, Suriye ile işbirliği yapmasından geçtiğini belirterek, Suriye’deki 250 ABD özel kuvvet mensubunun PKK’ya destek verdiğini açıklamıştı.
Suriye’nin dış politikasını anlamada kilit rolü olan Şam Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Besam Abu Abdullah, PKK’nın Türkiye’de uyguladığı eylem biçiminin aynısının diğer terör grupları tarafından Suriye’de uygulandığına dikkat çekerek bunlara karşı ortak hareket etmenin önemini vurgulamıştı. “ABD kendi çıkarlarına göre tercih yapar” diyen Abdullah, Ankara-Şam diyaloğu olmadan bölgede terör dahil hiçbir sorunun, çözülmeyeceğini hatırlatmıştı.
Türkiye’nin ABD’ye resti, Lobileri şaşırtmıştı!
Atlantik Konseyi’nde konuşan Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir’in, ABD’den artık İHA alınmayacağını söyleyerek resti çekmesi ve “ABD’ye bizi reddettikleri için teşekkür ediyoruz. Artık o defter kapandı” çıkışı şaşkınlığa yol açmıştı!
ABD’de temaslarda bulunan ve Washington’daki önemli düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi’nde konuşan Savunma Sanayi Müsteşarı İsmail Demir, Türkiye’nin savunma sanayi alanında her geçen gün daha güçlü ve bağımsız adımlar attığını vurguladı. Atlantik Konseyi’nde “Türkiye’nin Savunma Sanayisi Politikası” başlıklı panelde konuşan Demir, Türkiye ile ABD arasında birçok ortak savunma sanayi projesi olduğunu belirterek, Washington’ın bazı kritik projeleri reddetmesinin Ankara’yı söz konusu projeleri kendi başına yapmaya ittiğini hatırlattı. “Burada kinayeli bir şey söylemek istemem ama ABD’nin onaylamadığı bazı projeler için teşekkür ediyorum, çünkü bu durum bizi kendi sistemlerimizi geliştirmeye yöneltti” şeklinde konuşan Demir, birkaç yıl önce silahlı insansız hava aracı (İHA) projesini ABD’nin reddetmesinin ardından Türkiye’nin kendi başına bu sistemleri geliştirdiğini anlattı. Türkiye’nin savunma sanayisini hem savunma hem de saldırı anlamında güçlendirmeye yönelik birçok adımın atıldığını vurgulayan Demir, özellikle PKK ve DAEŞ’e karşı verilen mücadelede bu iki unsurun aynı anda önemli olduğuna parmak bastı.
Müsteşar İsmail Demir, artık dünyanın herhangi bir ülkesiyle belli koşullar sağlandıktan sonra işbirliği yapabileceklerini, ancak gelişmiş Batılı ülkelerle yapılabilecek ortak projelerin de pekâlâ tercih edilebileceğini açıkladı. “Nihai amacımız, savunma ve teknolojide her geçen gün daha bağımsız olmaktır” diyen Demir, Türkiye’nin 2020 yılında kendi savaş uçağını yapacak noktaya gelmiş olacağını vurguladı. Demir, savaş uçağı projesinde uluslararası firmalarla işbirliği yapılacağını, ancak herhangi bir sözleşmede Türkiye’yi sınırlandıracak hiçbir madde istemediklerini özellikle hatırlattı. Demir, Uzun sürmesi ve finansal riskleri barındırması iddialarıyla eleştirilen F-35 savaş uçağı projesiyle ilgili değerlendirmesinde ise “Bu konuda istekli ve iyimseriz; ancak risklerin de farkındayız” yorumunu yaptı. 2014 yılından bu yana Savunma Sanayi Müsteşarı olarak görev yapan Demir, ABD’de uçak mühendisliği alanında yüksek lisans ve makine mühendisliği alanında doktora yaptıktan sonra çeşitli ülkelerde akademik çalışmalarda bulunmuşlardı.

Başımızda BİLGE Oldumu Yeterli İster gözönünde ister perde gerisinde olsun!…
Bilgi sahibi demek : Problemlere karşı çözüm üreten demek..
Bilge İnsan demek : Problemler oluşmadan önce , gerekli tedbirleri alıp problemin oluşmasını önleyen kimseye denir. Çok şükür bu Bilgeye sahip olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır. Malumunuz Muhterem Erbakan hocamız buyururlardı arada : Türkiyede 60 parti var olduğuna bakmayan iki görüş var.Biri Milli Görüş ikincisi diğerleri diğerleri. Veya bir insan ya Millicidir yada işbirlikçidir. Burdan hareketle ülkeyi yönetenler görüntüdeki isimler değildir. Görüntüdekiler tabiri caizse hangi görüş hakimse veya hangi güç daha baskınsa onların soylediğini uygulayan kuklalardır görüntüdekiler. Güç iki tane malum. 1) Milli Güçler 2) Kirli Güçler(siyonizm-ırkçı emperyalizm)
Bundan dolayı başbakan ben olmuşum arkadaşım olmuş hiç muhim değil. Milli Güçler şuan elhamdülillah siyonizmden çok daha güçlü kuvvetli ve teknolojık üstünlüğe sahip İman kuvvetıyle birlikte tabi. O yuzden basbakan cumhurbaskanı bakan kim olursa olsun MİLLİ GÜÇLERİN BİLGE PATRONU ne emrederse onu yapmağa mecbur o koltuktaki…
Bunu neden yazdık derseniz şunun için: Devletimiz milletimiz emin ellerde. Hersey kontrol altında inşaallah. Bizler samimi niyetlerimizi korumaya iç alemimize dönük manevi gayretlerimizi artırmanın yoluna bakmalıyız diye düşünüyorum…
Makale gercekten ufuk açıcı bir yazı. Yazarımızın kalemine yüregine saglık.
Saygılarımla.
devlet aklı
Rahmetli Aziz Erbakan Hoca’mızın yıllar öncesinden savunma sanayiine verdiği önem, aldığı tedbirler, üretttiği projeler sayesinde şimdi Elhamdulillah milli devletimiz, devlet aklımız siyonizme kafa tutuyor ve siyonizmin sonunun geldiğini dünya aleme gösteriyor. Rahmetli Aziz Hocamız başta olmak üzere bu uğurda gayret edip şehid olan tüm vatan evlatlarına Rabbim gani gani rahmet eylesin, razı olsun.
Sokma akıl ancak sekiz adım gider… ya DEVLET AKLI?
Soner Yalçın’ın yazdıklarını okuyunca aklıma Aziz Hocamızın Radikal’den Ezgi Başaran’la yaptığı röportaj geldi.
Röportajdan bölümler:
Siz Balyoz davasının içeriğini yakından takip edebildiniz mi?
-Detaylarına vakıf değilim, gazetelerin anlattığı kadarıyla sivil idareyi değiştirmek isteyenler olmuş. Ama bu, ordunun tamamına mal edilemez. 28 Şubat’ı da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın emriyle cunta yapmıştır.[b] ASLINDA 28 ŞUBAT’TA CUNTA MAĞLUP OLDU. [/b]
Siz değil, cunta mağlup oldu öyle mi?
-Bu soruyu sorduğunuz için sizi mazur görüyorum. Ben mağlup olmadım. ABD, cuntanın eline 18 maddelik bir şartlar listesi tutuşturmuştu. 5 saat bu maddelerin tatbik edilmesiyle ilgili konuştular.
Evet sonra siz de yaverden anayasayı istemiştiniz…
-Tabii. Dedim ki bak sizin bu listeniz anayasayı yıkmaktır. 4 saat de ben konuştum, hiçbirisi cevap veremedi. Onlar benim korkup istifa edeceğimi sanıyordu, halbuki ben hiç aldırış bile etmedim. Dört ay daha vazifeme devam ettim. [b]NEYSE, TEFERRUATA GİRMEYEYİM,[/b] sonuçta bildiğiniz gibi Demirel hükümet görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Böylece Türkiye 14 sene kaybetti.
—
Hiç IQ’nuzu ölçtürdünüz mü?
-[b]Hayır çünkü benim zekâmı ölçmeye makine dayanmaz.[/b]
http://www.radikal.com.tr/politika/zekmi-olcmeye-makine-dayanmaz-1034839/
Ve yine Aziz Erbakan Hocam -16 Ekim Cuma 2009 tarihinde Konya-Selçuklu Spor ve Kongre Merkezi’nde- yapılan ve Tv5’ten canlı yayınlanan Milli Görüş 40.yıl Kutlamaları Programında: [b]“Biz 40 yıldır iktidardayız. Şimdi sıra bunu resmiyete dökmeye geldi.” [/b]buyurmuşlardı.
Evet, böyle bir AKLI, Sabrı ve STRATEJİYİ hangi cihaz ölçebilirki…
Kazmalar,siyonizm ve ÜSTÜN AKIL
Hükümetler ve politikaları geçici; MİLLİ DEVLET AKLI ve HEDEFLERİ daimidir.
İş başında bulunan hükümetler MİLLİ HEDEFLER’e (Gerçek Milli,insani hedefler)hizmet ettikleri seviyede bir anlam taşırlar! Gerçek ‘MİLLİ HÜKÜMET’ler bu yüksek hedeflerin KURGULANMASI ve-veya ULAŞILMASINDA şuurla-azimle çalışanlardır.Bazıları ise kendileri öyle olmasalar da; ya pragmatist sebepler,ya konjonktürel gerekler ya da,mecburi nedenlerle “Milli Hedefler”in istikametinde yol alabilirler!?..
Özde,amaçta,islevsellikte , topyekun ‘Gayri Milli’ saiklerle iş başına getirilmiş hükümet yapıları,faydalı,Milli-İnsani hedeflere hizmet ettirtilebilir mi?…
Teşbihte hata olmasın, Siyaset;Aynı zamanda KAZMALARA SAP GEÇİRME İŞİDİR.Bazan, bu kazmaları bizatihi kendilerine göre şekillendiren ŞER GÜÇLER kullanabileceği gibi,bazan da MİLLİ GÜÇLER değerlendirebilir!?..Bu KAZMA karakterlerin bu işin şuurunda olup olmamaları veya sundukları hizmetleri isteyerek yapıp yapmamalarının,hangi niyetlerle yaptıklarının,işi planlayan güçler açısından sonuç itibariyle çok bir önemi yoktur.
Ancaak! Hakikat nazarında,kulluk-imtihan mizanında ise aslolan NE NİYETLE yaptıklarıdır!Örneğin bu KAZMA yada KUKLA’ların ‘Temel Hedef’leri;Dünyaları,ikballeri,koltukları..olabilir.Bu hedeflerinin ‘Etki Merkezleri’ açısından çok önemi yoktur;aslolan hangi PROJELERE-STRATEJİLERE hizmet sunacaklarıdır!
Bu zihniyetlerin -oturmuş bir inanç ve idealleri-olmadığından RENKSIZ’dirler. MÜSPET-MENFİ her türlü etkiye açıktırlar.Bunlar en küçük bir fırsat yakalasalar,menfeatlerine azıcık bir halel gelse, HAKLI ve MİLLİ merkezlere hıyanete girişebilirler!Bu açıdan bir kısım YEMLENMELERİNE göz yumulması,bir kısım gayri Milli işlemlerine direk ses çıkarılmayarak YULARLARININ UZATILMASI mümkün olabilmektedir.
SATRANÇTA aslolan ŞAH’ın MAT OLMASIDIR!..Bir satranç oyununda bir kısım piyonların,atların,fillerin..vb gözden çıkarılması bir kayıp değil,büyük bir STRATEJİ’nin gereği olabilir!…
Satranç’ı ÜSTÜN AKLA sahip olan taraf kazanır.Bir tarafta 50 normal akıl oynasa,maçın galibi diger taraftaki ÜSTÜN AKIL olacaktır!
YÜKSEK ZEKA ve İman merkezli oluşan ÜSTÜN AKIL, tarih boyunca çok az insana nasip olmuş nimetlerdir.
ALLAH sonsuz merhamet ve lutfuyla bu asırda bu büyük nimeti başta Aziz ERBAKAN HOCA’ya lutfetmiştir.HOCA;Tarihin en büyük ‘Örgütlü Kötülüğü’ olan ‘siyonist sistemi’ hem deşifre etmiş, hem de onu etkisiz kılacak tüm sistem ve hazırlıkların alt ve üst yapılarını gerçekleştirmiştir!
O’nun plan ve projeleri ile HAK-ADALET NİZAMI’nın HAKİM KILINIP YÜRÜTÜLMESİ ise;yine YÜKSEK ZEKA ve ÜSTÜN AKIL’la donatılmış SADIK bir TALEBESİ,BİLGE bir TAKİPÇİSİ eliyle GERCEKLEŞTİRİLECEKTİR!!!..
Kim bilir menfeat avcısı,dünya takıntılı KABUK YÖNETİMLER,”Hakkın Hakimiyeti Sürecine”isteyerek yada istemeyerek katkı sunmaktadır!
Bir Hadis-i Kutside:”Muninin ferasetinden sakınınız,çünkü o,ALLAH’ın nuruyla bakar”buyrulnaktadır.Peki ALLAH’ın nuruyla bakabilen bu HİDAYET ve İSTİKAMET gözüyle başa çıkmak mümkün olabilecek midir?..
Hayır! Çünkü VAADEDİLMİŞTİR!
“Şu kesin bir gerçektir ki; Allah ve Resûlüne karşı gelerek (İslâm davasına hıyanet edenler) mutlaka rezil ve zelil düşecek kimseler olacaktır.
(Unutmayınız ki) Allah “muhakkak ben ve elçilerim galip geleceğiz” diye yazmış (ve kararlaştırmış) tır. (Allah’ın partisi mutlaka kazanacak ve başarıya ulaşacaktır.) Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.”-Mücadele Suresi 20-21-
HERKES AYARINI VE YERİNİ İYİ BİLMELİ!
Elazığ’lı bir milli görüşçü olarak Saadet partisini, Milli gazeteyi, Elaziz gazetesini ve Milli çözümü yakınen takip etmekteyim. Fakat özellikle siz Milli Çözüm ekibini vakarlı, inançlı, şuurlu, cesur ve belgelerle olaylara bakış açınızdan dolayı hem kutluyorum ve teşekkür ediyorum. Milli Gazeteyi de Mustafa Kurdaş ve Reşat Nuri Erol’u güzel ve mesaj verici yazılarından dolayı tebrik ediyorum. Ama Saadet Partisini özellikle sırf televizyonda görünelim diye aylarca önce şu soysuzlara yanaşma gereği duymalarından dolayı ağır şekilde eleştiriyor ve siyaset bilmemezliklerinden dolayıda yol yakınken baştan aşağı ve şu oğuzhanlarıda dahil olmak üzere istifaya davet edip artık elinizi eteğinizi bu partiden çekin uyarısında bulunmak istiyorum. Ve yine yakın zamana kadar fetoyu ve cemaatini hizmetlerinden dolayı övüp, cemaat milli devletin kontrolünde saçmalıklarıyla insanların beynini bulandıran, bir zamanlar koyu Akp ve Tayyipçi ama şimdilerde Davutoğlu hayranı kesilen, dün söylediklerinden 360 derece dönüp saf değiştirmede usta olan, yüztane iddea ortaya atıp doksan sekizi çıkmayan, fakat ikitanesi çıkıncada vayy işte biz söylemiştik yaygaraları ortaya atarak Erbakan hocaya şu Akp’nın günahlarını yıllarca yüklemenin vebalinden kurtulacaklarını zannneden şu Elaziz Gazetesi mensuplarına, yine Erbakan hocanın tokat gibi cevap ve sözleriyle uyarıda bulunmak istiyorum. “Beni Akp’nin günahlarına ortak etmeyin.” Ben Milli Görüşçüyüm çok şükür. Milli Görüşe yakın tüm yayın organlarını okur takip ederim. Gördüğüm yanlışları dile getiririm. Haklıyada hakkını iade ederim. Milli Çözümünde bu konularda eksiğini yanlışını görsem söylerim. Ama Akp ve fetö konusunda yıllardır cesaretle eğilmeden bükülmeden gerçekleri mertçe ortaya koyan yayınlarınızı takip ettiğim için bu konuda söyleyecek söz yok. Gördüğüm kadarıyla Erbakan hocayı en iyi anlayan, anlatan ve sahiplenen de sizlersiniz. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Yeni Dünya Düzeni
(Ey mü’minler) Hoşunuza gitmediği (rahatına ve dünya hayatına düşkün nefislerinizin istemediği) halde (imtihan sırrı, haysiyet ve hürriyetinizin korunması amacıyla) Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı (Farz kılındı). Aslında hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey de, olur ki sizin için şerli ve zararlıdır. (Her şeyin doğrusunu ve hayırlısını) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bakara Suresi: 216
15 Temmuz CIA-Fetullah darbe girişiminden sonra, Milletimiz tek yürek olup zalim güçlere karşı birleşip bütünleşmiştir.
Hükumet bundan sonra; ABD ve Batıya karşı inat olsun diye Rusya’ya yanaşıp Şangay’a girelim pozlarına yatarsa, Siyonizm timsahının alt çenesi yerine üst çenesine sarılmış olur.
Yapılması gereken; şu anda mecliste bulunan bütün partilerin katılımıyla Milli Mutabakat Hükumetinin kurulması ve Necmettin Erbakan Hocamızın kurduğu D-8’ler hareketinin aktif hale getirilerek, bu kapitalizm, emperyalizm, komünizm gibi Siyonist düşüncelerin karşısında Hakkı temsil edecek oluşumların bir an evvel hayata geçirilmesidir.
Bu batıl-şeytani düşünceli sistemleri, ancak karşısında Hakkı üstün tutan, zalimin karşısında olan birlikteliklerle engelleyebilirsiniz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
“Batıdan korkmuyoruz çünkü Müslümanız. Kuvvet ve Kudret sahibi yalnız Cenab-ı Allah’tır ve O cihad edenlere yardım eder. Altı milyar insanının saadetinin tek yolu Dünya İslam Birliğinin Kurulmasıdır… İslam birliği kurmak için beş tane adım gereklidir.
Müslüman Ülkelerin Birleşmiş Milletler teşkilatı,
İslam NATOSU,
İslam Ortak Pazarı,
İslam Dinarı,
İslami UNESCO.
İşte atacağımız beş önemli adım böyledir.” (Erbakan, Uluslararası Müslüman Topluluklar 4. Kongresi, 4. Kongrenin Rapor ve teklifleri, İstanbul, 1995, s: 9-10, 37)
“Bunların (D-8) etrafında D-60’lar, 60 tane Müslüman ülke toplanacak. D-160’lar, yani 100 tane ezilen ülke bunların etrafına katılacak… D-160’ların nüfusu 5 milyardan fazla olacaktır. Buna mukabil emperyalizmin etkisi altındaki G-8’lerin toplam nüfusu 1 milyar dolayında olacak. 1. Yalta konferansı yerine, Adil bir dünyanın kuruluş ilkelerinin benimseneceği 2. Yalta Konferansı yapılacak. Bu 2. Yalta konferansında Yeni bir dünya kurulacak.
Bugün Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, İMF, UNDP ve UNICEF Irkçı Emperyalizmin kuruluşlarıdır. Tekelci sermayeye hizmet etmektedirler. Bu kuruluşları Irkçı Emperyalizm yönetmektedir. Bu dünyayla adil hizmet yapılamaz. Bu kurumların yerine yeni bir Birleşmiş milletler kurulacak. Mevcut dünya düzeninin değiştirilmesi için insanlara yeni bir siyasi irade bilinci verilecek.” (Erbakan, Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen, Esam-Ankara, 16 Kasım 2010.)
“Bugün, şu Birleşmiş Milletler Teşkilatında 5 ülkenin veto hakkı var; bu çelişki değil mi… Bu, elli sene öncenin dünyası; bu dünya böyle yürümez. Şimdi, bütün dünyanın hepsi Haklı bir dünya istiyor; herkes elli yıl sonra dünyayı yeniden kurmak istiyor.” (Erbakan, 09 Aralık 1996 tarihinde Parlamentoda bütçe üzerine yaptığı konuşma.)
“İslam âleminin boykot ettiği hiçbir ülke uzun süre buna dayanamaz, bunu kullanabiliriz. Bir buçuk milyarlık İslam âlemi yeryüzünde çok önemli bir güçtür. Biz bunları şuurlandırabilirsek Yeni Dünya Düzeni kurulacak demektir.” (Erbakan, Uluslararası Müslüman Topluluklar 4. Kongresi, 4. Kongrenin Rapor ve teklifleri, İstanbul, 1995, s: 9-10, 37)
İSTİKAMET VE ZİHNİYETLERİ GÖRMEK
Araç ve elemanların kıymeti, istikamet ve zihniyetleridir!
İstikameti yanlış olan araçlara binenler, araçların ne kadar da iyi olduğunu iddia etseler de asla doğru bir menzile varamazlar!
Zihniyeti yanlış olan elemanların peşinden gidenler, elemanların ne kadar da iyi olduklarını iddia etseler de asla kurtuluşa eremezler!
Hükümetin gevşek ayarlı ve Devletin duyarlı ve kararlı olduğunu görebilmenin sırrı istikamete ve zihniyetleri görebilmektedir!
Zafer
Zafer yakındır ve Zafer İnananların dır.
ÇÖZÜMÜN BAĞI MİLLİ ELDE
14 YILDIR BASİRETSİZ FERASETSİZ BİR ÜLKE YÖNETİMİ EN ETKİLİ YETKİLİ MAKAMLARIN SÖYLEDİKLERİ VE YAPTIKLARININ HİÇ ALAKASI
OLMAYAN BUNUNLA BİRLİKTE ÜLKE İNSANINI FARKLI İDEOLOJİK YAPILANMALARLA BİRBİRİNE DÜŞÜREN.
KENDİ ÜLKESİNDE HER TÜRLÜ AĞLAKİ REZİLLİĞİ LAYIK GÖREN MAKAM KOLTUK UĞRUNA DOĞU VE GÜNEY DOĞUMUZU ÇÖZÜM SÜRECİ İLE PKK DENEN İTLERE TESLİM EDEN
VE BU İTLER VE BUNLARIN ARKASINDA YEDİ DÜVELLE SAVAŞAN KAHRAMAN ORDUMUZU İTİBARSIZ VE GÜÇSÜZ BIRAKMAK İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPAN.
DAHA DÜNE KADAR KOYUN KOYUNA OLDUKLARI FETÖ İLE HER TÜRLÜ TAHRİBATI YAPIP.HATTA O ZAMANKİ HOCA EFENDİ ŞİMDİ FETÖ OLAN BELAMA VE TAHRİBATLARINA
İSLAMA VE İNSANLIĞA YAPMIŞ OLDUĞU ZARARLARA DİKKAT ÇEKENLERE HER TÜRLÜ EZİYETİ HAKARETİ REVA GÖRÜP
ŞİMDİ YANILDIK,KANDIK.BİLEMEDİK ZIRVALARININ ALTINA SAKLANAN.
SURİYE’SİNDEN,IRAK’INA,LİBYA’SINDAN,TÜM MAZLUM MÜSLÜMALARIN VEBALİNE ORTAK OLAN BİR HÜKÜMETİN.
BİN YILLIK ANLI ŞANLI TARİHİ BULUNAN KAHRAMAN ORDUSU İLE TÜM MAZLUMLARIN İMDADINA YETİŞEN.
BİR DAMLA MEHMETÇİK KANINI, BÜTÜN AMERİKA BÜTÇESİNE DEĞİŞMEYİZ! DİYEREK VE TÜM ŞEYTAN GÜÇLERİNİ 40 SENE EVVEL BİZLERE ÖĞRETEN
VE BUNLARA KARŞI HER TÜRLÜ HAZIRLIĞI YAPAN MUHTEREM ERBAKAN HOCAMIZIN YENİDEN DİRİLTTİĞİ
MİLLİ DERİN DEVLETİMİZ.ELBETTE YÜKSEK İMANİ AKLI İLE TÜM BU OLUMSUZ BİR BİRİNE GİRMİŞ GÖZÜKEN BAĞLARI ÇÖZECEK VE
BUGÜN ÜLKEMİZDE VE TÜM İSLAM VE İNSANLIĞIN YAŞADIĞI SORUNLAR DA TEKRAR DİRİLEN TÜM HAYATI BOYUNCA YAPMIŞ OLDUĞU PROJELERİNİN GERÇEKLİĞİ ÖNEMİ VE KİMLERE KARŞI YAPILDIĞI TEKRAR TEKRAR ANLAŞILAN
MUHRETEM ERBAKAN HOCAMIZIN HAYATINI VAKF ETTİĞİ ADİL DÜNYA MEDENİYETİ BU KARANLIĞIN ARDINDAN MUTLAKA KURULACAKTIR..
Devlet aklı
Abdülhamit için,muhalifleri ile bir masaya oturduğu zaman onları birbirine düşürecek olmaidik konularla bitkin hale getirir,sonunda masaya oturduklarına pişman eder ve devletin bekasini tescil ederdi diye bir efsane vardır.
Prof Erbakan in en kritik zamanların ve kararların alindigi,ve tarihin en stratejik sağlandığı bir dönemece tüm insanlığı her yönden etkileyecek bir siyasi deha olarak imza atması ,Turkiyenin nasıl bir devlet aklına sahip olduğunu ve bu aklı Erbakan Hoca ile yeniden tescil ettiğini net olarak gorebiliyoruz
Menzile Varırken
Taktik Türkiye, kendi içinde belli süreçleri yaşarken, stratejik Türkiye planlı, programlı şekilde hedefe yürümekteydi..